ALTIN
DOLAR
EURO
BIST
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Hatay 19°C
Sağanak Yağışlı

Günün Kitabı | Tırmanış | Ludwig Hohl

Günün Kitabı | Tırmanış | Ludwig Hohl

Çevirmen: Levent Alarslan, Sahi Kitap, s.72-75

“Saniyeler saniyeleri kovalıyor, dakikalara dönüşüyordu; zaman nasıl da genişleyebiliyordu böyle!”

Başlangıçta henüz sıcak hissediyordu. Özellikle de vücudunun ısınmasının bunda etkisi vardı. Ve her şeyden önce diğer sorunların huzurunu engellememesi, dinlenmesine hatta yayılmasına imkân veren bir yeri bunca saat sonra nihayet bulması sayesindeydi.

Derken hava hızla soğudu. (Rakım yaklaşık olarak Jungfraujoch Geçidi’nin seviyesindeydi.) Öte yandan koridordan aşağıya taş düşüşleri gecenin geç saatlerine kadar durmak bilmedi; ancak gecenin ortasına doğru azaldı. Krampon tabanlarıyla yeri dövmek üç amaca hizmet ediyordu: Birincisi ayakların donmasını engelliyordu; ikincisi uykuya dalmamak için verilen sonsuz savaşta destek oluyordu; son olarak da tabiri caizse zamanı alt etmede katkı sağlıyordu. Ull kramponlarıyla yeri dövme işini her defasında beş dakikaya yaymaya çalışıyordu. “Zaman” geçirmek için başka şeyler de yaptı: Feneri yaktı (tek bir kibrit çöpü buna yetti, gece işte öylesine sakindi), bunun bir amacı da ellerini fenerde ısıtmaktı, bir süre sonra feneri tekrar söndürdü; ardından yine kramponlarıyla yeri dövdü; piposunu tüttürürken saate baktı: Neredeyse yirmi dakika geçmişti. Sonra pantolon ceplerine iyice soktuğu ellerini uyluklarının arasında sıkıştırdı. Şapkasının iki yandaki kulaklarını ta o zaman kar fırtınasında yaptığı gibi aşağıya kıvırmıştı. (O zaman mı? Ne zaman olmuştu ki bu? Üstünden henüz iki gün bile geçmemişti!) Ara sıra bir şeyler yemeye çabaladı, ama tıpkı başlangıçtan beri olduğu gibi yemeyi pek içi almadı; insanüstü gayretlerden sonra karşı koyamadığı tek şeyse susuzluktu. Peynirden ve kuru salamdan biraz kemirdi — böylesine yemek denemezdi; yalnızca çikolatadan nispeten daha fazla yiyebildi. Çantasında ayrıca ufak bir şişe de konyak vardı, neredeyse boşalmıştı; ondan bir yudum içti, dibinde kalan iki parmak konyağı da ertesi sabah yola çıkarken içmek üzere sakladı. Sabah dolu olan ve gün içinde de karla takviye ettiği, keçe kaplı, yaklaşık bir litre hacimli matarası boşalmıştı. Etrafta elbette bolca kar ve buz bulunmaktaydı, fakat bunlar besin olarak kötüdür, ayrıca bu yüksek dağlarda elde bulunan imkânlarla onlardan ufak miktarda su üretmek bile hayli zordur. Derken yine beş dakika boyunca kramponlarıyla yeri dövdü. Ardından tekrar feneri yaktı, tek yoldaşı oydu; fener yakın civarı hoşça aydınlatıyor, geriye kalan her şey gecenin karanlığına gömülüyordu. Ull bir pipo daha tüttürüp saate baktı: Neredeyse yirmi dakika geçmişti. Saniyeler saniyeleri kovalıyor, dakikalara dönüşüyordu; zaman nasıl da genişleyebiliyordu böyle! Nasıl katlanacaktı zamana, ne vakit başlayacaktı? Zaman daha hızlı aksın diye geceyi sarsamaz mıydı insan?

Uyuyakalmak ya da uykuya dalmak insanı nasıl da sürekli baştan çıkarıyordu! Ama buna izin veremezdi, asla ve katiyen olmamalıydı bu. Ayın pek bir hükmü yoktu, geç yükselmişti ve o noktadan görünür değildi, varlığı yalnızca oluşturduğu belli belirsiz gölgelerden anlaşılabiliyordu. Hareket eden tek cisim yıldızlardı. Aşağının derinliklerinde zifirî karanlık hüküm sürmekteydi. Yukarılarda görülenlere gelince, özellikle bulunduğu duvarın sağında kalan ve görünüşe göre yıldızlı gökyüzüne dimdik uzanan kara sütun (işte orası zirvenin tırmanılması amaçlanan güneybatı sırtıydı) öylesine muazzam bir yükseklikteydi ki, adeta böylesi daha önce hiç görülmemişti. Taş düşüşleri kesildiğinden beri artık hiçbir ses çıkmıyordu; hiçbir su çağıltısı duyulmuyordu, dağ gecesinin genel uğultusu bile işitilmiyordu. Derken birden sanki bir kule yıkılmışçasına insanı sersemleten bir gümbürtü koptu — sonra ortalık yine ölüm sessizliğine gömüldü.

Bu geceki en önemli mesele, en zorlu iş, daha önce de söylendiği gibi uykuya karşı mücadeleydi. (Zira Ull uykuya dalarsa ya bir daha uyanamazdı ya da uyansa bile artık her şeyi imkânsızlaştıran bir vaziyette olurdu.) Sonuçta Ull bu sonsuz savaştan muzaffer çıktı — en azından genel itibarıyla. Çünkü öyle anlar oldu ki Ull bir tür yarı uykuya daldı, ama hayır, o anlar her ne kadar kısa olsa da uykusu gerçekti, zira rüyalar görmüştü. Böyle bir rüya belki ancak birkaç saniye sürüyordu, ama sonra sağlam iradesi onu dışarıdan sarsıp uyandırıyordu. Rüyasının birinde sıcacık ve huzurlu bir odada bulunuyordu ve —daha demin de aklından geçirdiği üzere— acıyan bir hayretle vaziyeti anımsıyordu: İliklerine kadar donar halde devasa kaya duvarlarının ortasındaki daracık bir çıkıntıda kalakalmıştı; bir yandan alçakların zifirî karanlığıyla, bir yandan gök kubbenin tepesine kadar yükselen kayalar ve buzullarla kuşatılmıştı, adeta tasavvur edilemez büyüklükteki bir hayvanın gırtlağındaydı, öyle bir hayvan ki, dişleri kuleler ve köşe sütunları, boğazı kapkaranlık uçurum ve gözleri yıldızlardı. Sonra bir de başka anlar vardı ki onlar artık rüya değil, daha ziyade uyanıklık haliyle rüyaların bir karışımıydı, tam tabiriyle bir sanrıdan ibaretti. Böyle bir anda Ull dağcılara sık sık yöneltilen şu sorunun kesin yanıtını da birden buluvermişti: “Neden dağlara tırmanıyorsunuz?” (Zira tüm o basmakalıp yanıtlar yeterli gelmiyordu: Sağlık nedeniyle; ama bunun için herhalde başka türden ve daha az masraflı araçlar olsa gerekti. Yükseklik nedeniyle; ama o zaman dağ trenleri, uçaklar ne güne duruyordu? Çünkü bu çok kapsamlı bir spor türüdür, her ne kadar dar bir çevrede ilgi görse de seçkin bir zümre tarafından özel bir takdirle anılır; gerçi bu nispeten daha geçerli bir neden olsa da soruya tam yanıt vermiyordu.) Asıl yanıt şuydu: Hapishaneden kaçmak için. Peki ya şimdi?

Administrator
Administrator
Editörden Yazı Atölyesi, Çağdaş Türk ve Dünya Edebiyatı’nı merkezine alan bir websitesidir. Yazı Atölyesi’ni kurarken, okurlarımızı günümüzün nitelikli edebi eserleriyle tanıtmayı ve tanıştırmayı hedefledik. Yazarlarımız, Yazı Atölyesi’nde, edebiyat, sanat, tarih, resim, müzik vb. pek çok farklı alandan bizlere değer katacağını düşünüyoruz. Bu amaçla, sizlerden gelen, öykü, hikaye, şiir, makale, kitap değerlendirmeleri, tanıtımı ve film tanıtım yazıları, anı ve edebiyata ilişkin eleştiri yazılarla, eserlerinize yer veriyoruz. Böylelikle kitaplarınızla eserlerinizin yer aldığı Yazı Atölyesi’nde, dünya çağdaş edebiyatı ile sanatın pek çok farklı alanında değer katacağına inanıyoruz. Katkılarınızdan dolayı teşekkür ederiz.   http://yaziatolyesi.com/    Editör: Hatice Elveren Peköz   Email: yaziatolyesi2016@gmail.com haticepekoz@hotmail.com   GSM: 0535 311 3782  -------*****-------  
YAZARA AİT TÜM YAZILAR
BİR YORUM YAZIN
ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.