ALTIN
DOLAR
EURO
BIST
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Hatay °C

Toplumlar ve Ülkeler | İbrahim Uysal

07.05.2023
340
A+
A-
Toplumlar ve Ülkeler | İbrahim Uysal

Evren var olduğu günden bu yana dünyalar; dünyalar var olduğu günden bu yana üzerinde yaşayanlar canlılar ile üzerinde bulunan diğer varlıklarla birbirleri ile hep devinim, değişim ve savaşım içindeler.

Yaşadığımız topraklar, Anadolu ve Rumeli olduğuna göre daha ötesine gerek yok. Kendi durumumuza bir göz atsak fena olmaz.

Hiç olmazsa, kendi etrafımızda dönüp durmayız.

Hafızası olan toplumlar, insanların yaşananları olduğu kadar yaşanmışlıkların da bir önemi vardır.

İnsanların, toplulukların ve toplumların kültürleri de böyle oluşur.

Yazılı kaynağa dökülmemiş bilgiler, kişiden kişiye ve toplumdan topluma zamanla da kültürden kültüre devrile devrile yaşar.

Yazının icat edilmesi ile de bu bilgiler kalıcı hale gelip evrensel değerler olarak kalırlar.

Ozan Mehmet Erdem’in dediği gibi, “Söz uçar gider, yazı iki cihanda.”

Peki, dünyada ilkyazı ve kayıtları nerede ve ne zaman görülmüştür? diye bir soru akla gelebilir.  Tarihi kaynaklarda, M Ö 3200’lerde, Sümerler’den daha Eski Mısır’da kadar dayandığını yazar.

Bütün bunlara dünya üzerindeki coğrafi konumuna bakacak olursak iklimin ılıman, su kaynaklarının bol olduğu Basra Körfezi ve Kızıldeniz gibi okyanusları karaya bağlayan, kara- deniz ulaşımının en kolay yerler olduğu; aynı zamanda da buraların zamanında kervan yollarının üzerinde bulunduklarını görürüz.

Dünya üzerindeki insanın tarihi, kabul edilen evrimsel sürece bağlı olarak 300 yüz bin yıllar öncesine kadar gider. Tarihte, kendi dokuduğu tekstil giyim eşyası giyen insanlara 170. bin yıl önce, yine bu bölgelerde rastlıyoruz.

Şimdi düşünün, milyar yıllık evrenin içinde 4,5 milyar yıllık Dünyamızın geçmişi içinde milyon değil, ancak yüz binlik dilim içinde insandan söz edebiliyoruz. Bunun içinde de üç, beş bin yıllık bir yazılı tarih ve kültüre rastlıyoruz. Günümüzden geçmişe bakınca, günümüzde ne bu kültürleri ne de bu yazı ve dillerin yaşadığını görüyoruz.

Özellikle deniz ulaşımının ticarette kullanılmaya başlanılması, yaygınlaşması, sanayi devrimi derken ülkelerin, özellikle de Amerika’nın endüstri/ sanayide yaptığı ataklar, yerleşik düzende Avrupa sanayi ve ticaretini etkilemiş, dünya savaşlarına kadar varmıştır.

Fransız devrimi,  Amerikan iç savaşı gibi gelişmeler, ülkelerde yaşayan insanlarda bir aidiyet duygusu yaşanmasına sebep olmuştur. Bu durum özellikle de Kapitalist dünya tarafından da körüklenerek, dünya üzerinde “ULUS DEVLETLER”in yaygınlaşmasına kadar gelinmiştir.

Hani J.J Rousseau’nun  “Toplum Sözleşmesi”nde dediği gibi, tarihte ilk kez bir toprak parçasının etrafını çitle çevirip, çiti çakıp “Burası benimdir” diyene kadar…

O kadar kolay inanılmasa da birileri çıkıp o çiti söküp atsa… “dinlemeyin bu sahtekarı deseydi, bugün bambaşka bir dünyada yaşıyor olacaktık.

Bugünden bakınca, elbette sanayi ve teknoloji herkesin bir şekilde yaşamına girmiştir. Hatta J.j Rousseau’nun ilk çitin çakan ve “sahtekâr” dediği kişi ya da kişiler de, günümüz “uygar” denilen toplumun kurucuları olmuşlardır.

Avrupa’da yaşanan Nazizm/Faşizm ve İkinci Dünya Savaşından sonra başta Avrupa toplumlarında olmak üzere tüm toplumlarda bir özgürlük ve uyanış hareketleri başlamıştır.

Bunun sonuçları ülkemize kadar yansır. Özellikle 68’ler ve 78’ler kuşağı olarak adlandırılan bir gençlik kuşağı, ülkenin aydınlık geleceği için mücadele etmişler,  yaşamalarını yitirmişlerdir.

Dünyanın her tarafında hâkim sınıflar, toplumları kendi çıkarına uygun olarak yetiştirip, çıkarları doğrultusunda kullanmayı becermişlerdir.

Bu, bazı yerlerde “milliyetçilik” akımları olurken, bazı yerlerde de “din ve inanç” sömürüsüne kadar varmıştır.

Ülkemizde de “türban” bağlamında sembolize edilerek, farklı bir yaşam kültürü ve biçimi oluşturulmuş ve zamanla da dayatılmıştır.

Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş felsefesi ve ilkelerinden uzaklaşılır iken, onun yarattığı tüm kamu ekonomik kaynakları da yaratılmaya çalışılan ve yaratılan yeni sermaye kesimine peşkeş çekilmiştir.

Sokaklarda SMS hastaları yardım toplarken(?), akşam karanlığında ve kuytu köşelerin çöp bidonlarında yiyecek ve giyecek atıkları toplamak, olağan hale gelmiştir.

Her ne kadar sanal ortamda para verilerek konuşturulan üç-beş kişinin söyledikleri dışında, sosyal devleti uygulayan ve yaşatan toplumlar ile refah devletini yaşayan ve yaşatan toplumlar bedelini ağır ödemekte. Atalarının ödediği ve yaşadığı Rönesans ve Reform tarihi süreçlerine sıkı sıkıya sahip çıkamamışlar. Bu nedenle günümüzde sadece bir kesim, bunun nimetlerinden yararlanarak bu konfor içinde yaşamlarını sürdürmektedirler.

Üzgünüm ki toplum olarak Atatürk ve Arkadaşlarının kurdukları Çağdaş Cumhuriyet değerleri ile donatıkları Türkiye Cumhuriyetine yeterince sahip çıkamamışlar. Bu günlere gelindiğinde, tüm saçma saplıklara zemin hazırlamışlardır.

Bu nedenle ülkelerin kaderlerini, yaşayan insanları belirler.

Yeri gelmişken

, Mehmet Akif’in sözlerini anımsatmak isterim:

“Sâhipsiz olan memleketin batması haktır;

Sen sâhip olursan bu vatan batmayacaktır!..”

 

 

ibrahim uysal
BİR YORUM YAZIN
ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.