ALTIN
DOLAR
EURO
BIST
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 24°C
Gök Gürültülü

İz Bırakan İnsanlar | Hüseyin Evcil

15.04.2021
115
A+
A-
İz Bırakan İnsanlar | Hüseyin Evcil

Bu yazımı: Geçmişte, Tire ’de başarılı görevlerde bulunmuş eski öğretmenlere ve birbirinden değerli sınıf arkadaşlarıma armağan ediyorum… / Hüseyin Evcil

ATEŞ YAKIP

Birçok öğretmenimizin sözleri, davranışları, mesleki çabaları, okul içindeki ve dışındaki iletişimleri önemli, kalıcı, dahası, kutsal olup, öğretmenler, bizlerin gücünü, etkisini, yaşama sevincini çoğaltmışlar, dolayısıyla bizleri büyük savaşlara hazırlamışlardır. Üzerimizdeki hakları ödenemez.

Eski öğretmenlerimizin kapasitelerini ve emeklerini kastediyorum.

1 – İnsanın iç dünyasında ve dış dünyasında çıkan her savaşın, az hasarla, çok kazançla nasıl bitirilebileceğini ancak öğretmenler bilirler ve öğretirler.

2 – Kasırgalarda, tufanlarda nasıl ayakta – dik durulacağını, nasıl üretim yapılacağını ancak öğretmenler bilirler ve öğretirler.

3 – Doğru ve yararlı bilgilerin nereden, nasıl derleneceğini, nereye aktarılacağını ancak öğretmenler bilirler ve öğretirler.

Fotoğraf karesinde, küçük bir sınıfın erkek öğrencileri ile birlikte, ayakta duran iki öğretmeni görüyoruz.

Elbette eğitimcilerimizi görür görmez heyecanlanıyoruz. Çünkü, hafızalarımızdan, yüreklerimizden hiçbir zaman çıkmadılar. Çıkmayacaklar.

Burası, Tire Şehit Albay İbrahim Karaoğlanoğlu Lisesi ’nin batısında yer alan, halen kullanılmakta olan bina (B blok).

1971 – 1972 öğretim yılında, ortaokul birinci sınıflardan 1 / G sınıfındayız.

O yıl sınıflar, H harfinde bitiyordu, yani okulun, sekiz tane orta öğretim yapılan birinci sınıfı vardı.

İki büyüğümüzden söz etmeden geçemeyeceğim.

Fransızca öğretmeni (fotoğrafta kısa boylu, rahmetli oldu) Hüseyin TOKUÇ ve Fen Bilgisi öğretmeni (fotoğrafta uzun boylu, halen Tire ’de, aramızda. Allah, sağlıklı ömür versin) Sayın Nedret SEZGİN.

Ben, Hüseyin bey ile Nedret beyin arasında, arkada, ayaktayım. Başım gözüküyor.

Büyüklerimizin asaleti, erdemi, insan sevgisi ve Atatürkçü çizgisi, hepimizin bildiği, emin olduğu özellikleridir.

Öğretmenlerimizi severdik, onlar da bizi severlerdi. Derslerimize yoğunlaşmamız, başarılı olmamız, zararlı alışkanlıklar edinmememiz için adeta çırpınırlardı.

Okul müdürümüzün ismi, Mehmet Özdemir idi. Göbeği, gözlüğü ile herkesin dikkatini çekerdi. Rahmetli Seha Gidel ’in yokluğunda resim derslerimize gelirdi. Sınıfta askıya bir palto asar,

– Her öğrenci, oturduğu yerden, kurşun kalemle, bu paltonun resmini yapsın

derdi. Yapmaya çalışırdık. Kolay oluşturulan bir resim değildi. Ölçüleri tutturamazdık. Amatörce, yamuk yumuk çizilmiş resimlere : Nispetsiz olmuş, derdi.

1970 ’li yıllarda görev yapan bütün öğretmenler, birbirinden yetenekli, birbirinden mükemmel, sevgi dolu insanlardı.

Aklıma gelen bazı isimleri hemen yazıyorum. Lütfen okuyalım, anımsayalım. Zihnimizde canlandıralım. }

Hüseyin Özdinç, Uçar Ediz, Emel Ülker, Rauf Peker, Abdülhadi Güzel, Mehmet Cengiz, Fehmiye Kotan, Mustafa Yalçın, Seha Gidel, Enver İdil, Samim Çukur, Seyfettin Yıldız, Muharrem Kaşıkçı, Aysun Kuleli, Süleyman Derman, Ali Kurtça, Hamdullah Köseoğlu, Metin Karaoğlanoğlu, Zeki Tuna, Uğur Tamay … Güzel insanlar. Özel insanlar.

İtiraf edeyim : Kendimi suçlu gibi hissediyorum. Neden böyle hissettiğimi aşağıda açıklayacağım.

Askerlik görevimin bitiminde, yani 1980 yılından itibaren, yaşam koşullarına saplandım, kendi problemlerimden, telaşlarımdan, babamı sevdiğim kadar sevdiğim öğretmen büyüklerimi, gönlümün dilediği gibi arayamadım, ziyaret edemedim. Bu arada, öğretmenlerimden vefat edenler oldu.

Üzüldüm. Kahroldum. Çünkü, Hüseyin Tokuç gibi, dinlenmeden çalışan, özverili bir insan, nasıl olur da, emekliliğinde, İstanbul ’da yapayalnız, acılar içinde, arayanı, soranı, geleni, gideni olmadan, ölür gider ?

Aydın, nitelikli insanın ölümü, sıradan bir şey midir ?

İkametini değiştirmiş insan, yine ülkemizin sınırları içinde değil midir ? Mars gezegenine gitmiş olamaz. Sibirya ’ya da gitmez herhalde. Hüseyin beyi, neden hiç kimse merak etmedi, akıbetini araştırmadı ?

Tire ’de ders anlatırken, onun, turşu gibi terlediğini çok iyi biliyorum. Öğrenciler için sürekli nefes tüketiyordu.

Diyorum ki : Sorumluluğu açısından, bizi de kapsayan olayları, kadere bağlayıp, geçiştirmemiz doğru bir yaklaşım olamaz.

– Fırsatımız yoktu, işlerimiz çoktu

diyerek geçiştirmemiz doğru ve dürüst bir yaklaşım olamaz.

Yapılması gereken fakat yapılamayan, vicdani türden işlere dair, nasıl bir açıklama, nasıl bir savunma ortaya konulur, bilemiyorum ?

Vefamızı, saygımızı, sevgimizi, desteğimizi mutlaka sunmamız gerekiyordu. Sunmadık. Sunamadık.

Toplumun genelinde zaten :

1 – Okul bitince, kendimiz ile ilgili her şey orada biter mantığı vardır.

2 – Askerlik bitince, kendimiz ile ilgili her şey orada biter mantığı vardır.

3 – Birisi ölünce, kendimiz ile ilgili her şey orada biter mantığı vardır.

Yanlış. Yanlış. Yanlış … Yanlışlıklar denizinde yüzüyoruz hep. Nereye kadar ? Boğuluncaya kadar. Biz, boğulmayı severiz.

Yerleşik, sevimsiz mantıklar bunlar. Katılmıyorum.

Yıllar önce, Hüseyin beyin kaybedildiğini öğrendiğimde tuhaf oldum. Sağlığında ulaşmayı, elini öpmeyi hep istedim fakat nasip olmadı.

İlkokul günlerinin ardından, başta yabancı dil olmak üzere, çetin derslerle muhatap olunca (ben ve bazı arkadaşlarım), zorlandık.

Ben, iki misli zorlandım. Tıkandım. Çünkü, aniden annemi kaybettim. 40 yaşında iken, gribe bağlı kalp krizi geçirdi. Kurtarılamadı. Sadece 2 gün hasta yattı. Uyuyordu, uyanmadı. Yani, hastalığının 3 ’üncü günü sabahı vefat etti. Mukadderat. Tecelli. Annesiz büyüdüm.

O yıllarda, Asya Gribi çok tehlikeliymiş, sinsi ve hızlı seyrediyormuş insanın bünyesinde (hekimlerin anlatımı).

Babacığım tekrar evlenmedi. Hem babalık, hem annelik yaptı ve daha başka büyük fedakarlıklarda, iyiliklerde bulundu.

Ortaokul birinci sınıfta üç dersten bütünlemeye (ikmale) kaldım. Benim için, ilk ve son tökezleme oldu. Sonra, çalıştım, sınıfları geçtim.

Hüseyin Tokuç ’a dair, önemli notları aşağıda sizlerle paylaşmak istiyorum.

Hüseyin bey, Manisa – Akhisar kökenli olup, mesleğini seven, çalışkan, duygusal, hassas, titiz, dobracı, içi dışı aynı, romantik yapılı insandı. Kendine özgü duruşu vardı. İşte o duruşu, o tarzı nedeniyle, Tire ’de, hakkında dedikodular üretilmiş, insafsızca yargılanmış, zaman zaman alay konusu bile edilmiştir. Kulağına gitmiş olmalı ki, onu, yalnız başına kanepede oturmuş, gözleri dolu gördüm.

Oysa öğretmenimizin yaşamsal tercihleri, asla topluma zarar getirecek, olumsuz örnek sayılabilecek şeyler değildi. Üzerinde durulacak, hesabı sorulacak şeyler değildi.

Fakat nedense, Tire ’de o yıllarda, bazı özgürlükler, bazı sivri çıkışlar hoş karşılanmıyordu, dahası, anormal (dengesiz, manyak) etiketi yapıştırılıyordu dar pencereli insanlar tarafından. Sanki 404 yapıştırıcısı ile tüm temiz insanların sırtına siyah bir şeyler yapıştırılıyordu.

Öğretmenimiz, şımarık bir öğrencinin babası tarafından yolda önü kesilip, tartaklanmak istendi. Psikopat özellikler gösteren baba, kafasına takmış. Neyse ki, öğretmenimiz, fiziksel saldırıdan, son anda, tesadüfen kurtuldu.

Benim saptamam : Hüseyin Tokuç ’un dünyasını, yalnızlığını, arayışlarını, ruh hallerini (paniğe benzeyen incinmiş hallerini) anlamak gerekiyordu ama onu anlamak galiba zordu. Aslında, hoca, yanlış bir yerde, yanlış bir zamanda yaşıyordu.

Tire ’de insanlar, bu öğretmenimizin ders anlatma / öğretme yeteneği ile değil, onun aceleci, coşkulu görünümü ile ilgilendiler. Ön yargıda bulundular. Elbette her 10 içi çürük gözlemciden (katı yargı sahiplerini kastediyorum) 8 ’i yanıldı. Hüseyin beyden özür dilediler. Karalamaların ve saldırıların ardından, o özürler işe yaramamış mıdır, bilmiyorum ?

Hüseyin Tokuç, modern, ince, ufku açık insandı fakat anarşist, ateist görüşlü değildi, yasa, ahlak, gelenek karşıtı bir kafa yapısında değildi.

1 – Tokuç, günde üç kez (sabah, öğle, akşam) ayakkabısını boyatırdı. Her zaman, cam gibi, hatta ayna gibi yansıtıcı, aşırı parlak ayakkabılar ile yürümeyi severdi. Olabilir. Bunda ne var ? Kime ne ? Kendi beğenisi, kendi zevki.

2 – Yolda, kaldırımda hızlı hızlı yürümeyi severdi. Olabilir. Bunda ne var ? Kime ne ? Kendi tercihi.

3 – Gazinolarda yemek yiyor, içki içiyor diye de eleştirdiler, yüklendiler bir zaman. Size ne ? Kendi parası. Yalnız yaşayan bir insan. Eşi, ailesi olmamış bir insan.

4 – Yazı tahtasına, sözcükleri, cümleleri tebeşirle yazarken, yazdıkları, dümdüz değil, zemine paralel değil, yay biçiminde, kubbe biçiminde, eğri olurdu. Olabilir. Bunda ne var ? Kime ne ? Kendi el alışkanlığı, kendi çalışma biçimi. Sonuçta, tahtaya yazdıklarını hepimiz okuyabiliyorduk.

Fakat dedikodu sever halk, hocayı hedefe yerleştirmişti bir kez.

Hüseyin bey, öğrencinin tembelliğini, yanlışlığını, saygısızlığını, şımarıklığını, hafifliğini çoğu zaman bağışlardı. Fakat ağır, çok aykırı durumlarda, mutlaka sert tepkisini gösterirdi.

– Bu yaptığınızın gerekçesi nedir ?

diye soru sorar, yanıt almak için karşısındaki öğrenciyi sıkıştırırdı. O öğrenciyi mutlaka konuştururdu, sözlü savunmasını alırdı.

Yazılı sınavlarda, çalışkan öğrencileri belirli yerlere oturturdu.

– Seni rahat göreyim, gözümün önünde ol, hiç kıpırdama, derdi.

Gün içerisinde, katılmadığı, onaylamadığı insanlara karşı,

– Atma Recep, din kardeşiyiz derdi. (Hababam Sınıfı filmindeki diyaloglar gibi).

Hatalarını sürdürmekte ısrar eden öğrencilere:

– Sana güzel bir elense çekmek lazım, ardından da bir aparkat, derdi.

Malum, elense çekme, pehlivan güreşlerinde uygulanan bir hamledir. Aparkat sözcüğünü ise Yumruk atması gerektiğini belirtmek için kullanırdı. Elbette soyut anlamda kullanırdı.

Evinde, keman, piyano müzikleri dinlerdi.

Yıllarca, 20 yaşındaki gençler gibi hareket etmiştir.

Yüreğinin temizliği yüzüne yansırdı. Güzel şiir okurdu.

Bir parça doğuştan saflığı, bir parça da kişisel zaafı nedeniyle, sanki Paris’te, Roma’da, Viyana’da, Budapeşte ’de oturuyormuş gibi, o büyük dünya başkentlerinde çalışıyormuş gibi, bizim küçük ilçede, aynı romantizmi, dört dörtlük bir yoğunlukta yaşamak isterdi. İsterdi ama işte bu masum isteği doğrultusunda problemler yaşardı. Çünkü, Tire ’nin, tutucu, kırılmayan düşünce ve yorumlama kalıpları vardı. Birinin yaşamı, doğrusu, projesi, sevinci, mutluluğu : Başka birine batıyordu. Saf düşünceli insanlar, dışlanıyorlar, düşmanlar kazanıyorlardı. Evliliğe gidecek arkadaşlıklara, gizlice engeller, takozlar konuluyor, nazar değdiriliyordu. Fesat ve kıskanç olan bir insan, başka insanların günahlarını üzerine alıyordu.

Gerçeği belirteyim:

Bugün de aynı alışkanlıklar, aynı davranışlar devam ediyor. Maalesef.

Tokuç ’un mimikleri, heyecanlı konuşmaları, içerisinde bulunduğu duygu yoğunluğu, özellikle kızları, kadınları duraklatırdı, hatta ürkütürdü.

Dönem başında, sınıfa ilk geldiğinde, öğrenciler olarak, kapıdan hızlı dalışına bakmış, bir şaşkınlık, bir korku yaşamıştık. Fakat sonra her şey belli olmuştu, kaynaşmıştık. Sevmiştik. Çünkü, sevilecek insandı.

Fransızca dışında, küçük küçük Türkçe hikâyeler dinlerdik kendisinden. İbret çıkarılacak hikâyelerdi. Profesyonel sahne oyuncusu gibi akıcı anlatırdı. Yaşayarak anlatırdı.

Ders sırasında, bomba patlatır gibi, belirli öğrencilerin isimlerini yüksek sesle söyler, böylece o öğrencilerin dersten kopmamalarını sağlardı.

Sinirlendiğinde kıpkırmızı olurdu. Küplere binerdi. Çünkü eksik, yapmacık şeylere tahammül edemezdi. İşte o an, ne meslektaş dinlerdi, ne okul müdürü dinlerdi, ne Kaymakam dinlerdi. Vali yardımcısını bile susturmuştu.

Fırçayı hak ettiğine karar verdiği kişiye yaklaşır, hızlıca, bir kat astar boya atar, kurumasını beklemez, iki kat kalaylar geçerdi. Kişinin makamı, konumu, siyasi kariyeri ne olursa olsun, Hüseyin Tokuç ’un sözleri karşısında kilitlenir, donar kalırdı. Kimse onu bastıramazdı, çürütemezdi.

Sonuca geleyim: Fransızca dersleri, Tire Ortaokulu ve Tire Lisesi’nde, Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü mezunları olan rahmetli Hüseyin Tokuç ve Sayın Samim Çukur tarafından, verimli biçimde, atlanmadan, en ince detayları ile birlikte, akademik ağırlıkta verildi. O eğitimler, gerçek eğitim örneği olup, asla ve kesinlikle tartışılamaz.

Fakat biz öğrenciler, olayın içinde, o kaliteli sunumların yeterince bilincinde değildik. Yıllar sonra anladık, kavradık ama iş, işten geçti.

Öğretmenlerimiz: Sorumluluk duyguları taşıyan, öz çocuklarıymış gibi öğrencilerini düşünen, koruyan, motive eden insanlardı.

Bugün, burukluk anıtı gibi önümüze dikilen tabloları görmezden gelebilir miyiz? Güzel düşüncelerle atılan temeller, çıkılan birinci katlar, yarım bırakılan, bitirilmeyen inşaatlar (Türkiye genelinde) …

Bina – inşaat benzetmesini yaptım. Çünkü, en uygun benzetme bence budur

(sıkıntının vurgulanabilmesi açısından).

Bazı arkadaşlar, ilerleyen yıllarda yabancı dillerini geliştirmediler, kendi yaşamlarına monte etmediler. Rotalarını, bilerek farklı yönlere çevirdiler. Ana dilleri Türkçe ’yi dahi unutmaya başladılar. Gevelemeye, düzgün konuşmamaya, düzgün yazmamaya başladılar.

Okulda öğrenilen yabancı dilin terk edilmesi, unutulması, insan yaşamındaki birçok şeyin katledilmesi anlamına geliyor. Özel inşaatların yarıda bırakılması anlamına geliyor.

Bir tür cinayet.

Bir tür çölleşme.

Yaşamda, nelerin katili olmadık ki?

Çoğaltmadık.

Öldürdük.

Gömdük.

Fransızca, dünyanın en güzel dillerinden.

Sözcükler, cümleler, fiil çekimleri, diyaloglar, özlü sözler, okuyan ve duyan insanın ruhunu kesinlikle okşuyor. Daha çok okumak, daha çok duymak istiyor insan. Keyif verici atmosfere giriliyor. Abartmıyorum, bu, uzmanlarca kanıtlanan bir durum.

Hüseyin Tokuç, belgesel filmi çekilecek kadar geniş donanımlara sahipti. Tire ’de bir uzak akrabası vardı. Tabakoğlu sülalesinden hanımefendi (ismini bilmiyorum, bugün sağ mı, bilmiyorum)?

Hüseyin Tokuç ’un, İstanbul ’un hangi semtinde, hangi adreste öldüğünü, cenazesinin nereye gönderildiğini bilmiyorum. Mezarı, Akhisar ’da olabilir, olmayabilir. Hemşehrisi, İngilizce öğretmeni Hüseyin Tokgöz ’den yeterli bilgi alamadım.

– En son, Galata Köprüsü ’nde karşılaştık, selamlaştık, demişti.

Bu kısacık bilgi, kimi kurtarır, kimin merakını giderir? Susuz kalmış insana doğru uzatılan 1 çay kaşığı suya benziyor.

Eski öğretmenler mutlaka aranmalı. Okul arkadaşları mutlaka aranmalı. Asker arkadaşları mutlaka aranmalı.

Öğretmenler Günü’nde, bayramlarda, Babalar Günü’nde, Anneler Günü’nde, eski öğretmenlerin elleri mutlaka öpülmeli. Televizyon kanallarının dürtmesi ile sırf formalite yerine getirilsin diye değil, gerçek sevgi eşliğinde, en güzel, en taze çiçekler eşliğinde, tatlı dil ve güleryüz eşliğinde onların elleri öpülmeli.

Fakat son yıllarda aramaların azaldığını, nezaket ziyaretlerinin raflara kaldırıldığını biliyoruz.

Bence: Kapitalist Sistem’in kıskacında sıkışan insanlar adeta öz çizgilerini kaybettiler. Ruhsuz, duygusuz, sorumsuz yaşama moduna geçildi maalesef. İnsanlar, sadece kendileri için düşünür ve yaşar oldular.

1980 yılından sonra, kademe kademe, insani değerlerin uygulanmasında, yaşatılmasında çözülmeler, gerilemeler görüldü. Kültürden, sanattan yavaş yavaş uzaklaşıldı.

Duyarsız insan modelinden, robot insan modeline geçiliyor şimdi. Tüm dayatmaları onaylayacak, algı operasyonlarına direnmeyecek insan modeli…

Kabul edilenler, kabul edilmeyenler. Unutulanlar, unutulmayanlar. Tümünün yeniden gözden geçirilmesi gerekiyor ama günü yaşamak, daha çekici, daha kolay sanki.

İnsanlar, olaylar, deneyimler. Dünya çarkları. Dünya kuyuları. En sonunda, beklenmedik bir zamanda devreye giren, dokunulamaz, değiştirilemez, ertelenemez doğa yasaları.

Düşünmeden, üzülmeden, ağlamadan edemiyorum. Tarihsel zenginlik adına ne varsa: Hepsine haksızlık ediliyor. Mecaz anlamında düşünüyorum bazen: Bir ağacın, bir çiçeğin benimsenmesi, sulanması, yaşatılması neden zor geliyor ? Bir insanı onurlandırmak, elinden tutmak neden zor geliyor? Anlamıyorum.

Kendime şu kritik soruyu sorar oldum: Bizim toplumda gerçekten aşk, sevgi, tutku var mı ? Kırıntıları var ya da sahteleri var. Gerçekmiş gibi parlatılıyor, sergileniyor, pazarlanıyor. Sömürü malzemesi yapılmış …

Günümüzde öğretmenlik mesleğinin saygınlığı, geçerliliği, etkinliği kalmadı. Bitirildi diyebiliriz.

Eğitim kurumlarında öğretmen öğrenci ilişkileri yerlerde sürünüyor. Hem sürünüyor, hem aşağılanıyor. Bencillik, nankörlük modası var ki, modacıları görmek istemiyorum, duymak istemiyorum.

Yıllar geçti. Sorunlarımız çözülmedi, katlandı. Aynada kendini görmekten, kendini sorgulamaktan, kendini düzeltmekten yoksun insanlar (yönetilen yöneticileri kastediyorum), toplumda neyi düzeltebilirler ? Eğitimde ve insan ilişkilerinde, hiçbir şey, düzeltilemeyecek derecelere ulaştı, iyice dağıldı diye düşünüyorum.

Bu yıl baktım (keşke görmeseydim), Tire Cumhuriyet Meydanı ’nda, kaldırımda, bir vatandaşımız, tin tin tin gidiyor, genç bir öğretmen işine gidiyor (muş) … Görüntüsü ilginç. Birkaç dakika sonra sınıfa girecek, öğrencilerine ders anlatacak (mış). Sakallı, küpeli, pantolonunun dizleri yırtık, çorabı yok ve gömleğinin ütüsü yok. Ciddiyeti, sıfır (0, 001 oranında). Sanki, Türk insanı değil, milli eğitim görevlisi değil, Amerika ’nın Harlem semti sokaklarında amaçsız dolaşan, gaspçı bir zenci. Elbette insan açıkça soramıyor. Dilimin ucuna kadar geldi ve vazgeçtim.

– Hocam, pardon. Şimdi siz gerçekten derse mi gidiyorsunuz, yoksa diskoya filan mı?

– Aynen, aynen, aynen, deyip duruyordu o öğretmen. (yolda görüştüğü insanlara hitaben).

Mesaisi haricinde, kendi itici hobilerine sarılıyor (muş) …

Devleti kötülemek, yıkıcı dedikodular yapmak, hızlı araba kullanmak, saatlerce okey oynamak ve ölçüsüz alkol almak … Zamanın öğretmeni.

Allah Aşkına, eskiden mümkün müydü çevreye yoz mesajlar vermek ? Hayır. Mümkün değildi. Yadırganırdı. Hoş karşılanmazdı. İzin verilmezdi. Uyarı alırdı yöneticilerden. Çünkü, temel kurallar vardı, disiplin vardı. Kişinin, hem kendine karşı, hem de topluma karşı saygısı vardı.

Öğretmen : Her şeyi ile örnek gösterilen, büyük saygı duyulan, sözü tutulan insandı. Öncü insandı. Düzgün giyinirdi, düzgün konuşurdu, düzgün mekanlarda otururdu. Düzgün girişimlerde imzası ya da ortaklığı olurdu. Düzgün yollarda bembeyaz ışığı olurdu. O ışık hiç sönmezdi. Söndürülemezdi.

Yüce önderimiz Mustafa Kemal Atatürk ’ün tanımını yaptığı öğretmen de, o öğretmendi. Halkı, en üst uygarlığa taşıyacak olan, azimli, kararlı eğitici modeli.

Büyüklerimizi, eski insanlarımızı sevmeyi, özlemeyi, elimizden geldiğince onurlandırmak istemeyi sürdüreceğiz. Çünkü, eskiler : % 100 doğal, dürüst, inançlı insanlar.

Hepsi birer kale : Yıpranmaz. Yıkılmaz. Satın alınmaz.

Gerçek insan. Gerçek öğretmen. Gerçek yol gösterici. Gerçek Atatürkçü. Gerçek baba. Gerçek arkadaş.

Yani, aldığı maaşı 1 kuruşuna kadar hak eden insanlar. Omuzlarda taşınması gereken, pırlanta insanlar. Hangi insanlar olduklarını yukarıda belirttim.

Benim yazacaklarım bu kadar efendim. Doğruları yazıp, yayınladığım için mutluyum.

Allah, ölmüş olan büyüklerimize rahmet eylesin. Yüce makamlarda uyusunlar, nurlar içinde uyusunlar. Yaşayan büyüklerimize de afiyetler, mutluluklar, uzun ömürler dilerim. Hepsinden Allah razı olsun.

Yaşım ilerledi, saçım beyazladı. Hala tedirgin, korkak bir öğrenciyim.

Eski öğretmenlerin öğrencisiyim. Bu duygu, bu onur, bana, değerli sınıf ve okul arkadaşlarıma yeter diyorum.

Saygılarımla…

Hüseyin Evcil
Hüseyin Evcil
Ben Kimim ? Köklü bir ailenin tek çocuğu olarak İzmir in Tire İlçesinde doğdum. Lise eğitiminden sonra değişik iş kollarında çalıştım. Gelişmiş ülkelerin farmakoloji ürünlerini, yaşadığım bölgenin sık görülen rahatsızlıklarını araştırdım. Kule Günlüğü logosu altında, günümüz toplumunun iletişimini ve mutluluk anlayışını inceleyen fikir içerikli kompozisyonlar, felsefi tarzda denemeler - şiirler yazdım. Bunlar yurt içinde ve Türklerin yoğun olarak bulunduğu ülkelerde yayınlandığında ilgiyle izleyen okuyucular oluştu. Ürünlerimin ağırlığı ve hedefi = İnsana, uyanma ve düşünme eylemlerindeki sorumluluğunu hissettirebilmektir. Birinci kitabım geçen yıl yayınlandı, ikincisini hazırlamaktayım. Yalnız yaşıyorum. Evimde odun ateşi kullanırım.
YAZARA AİT TÜM YAZILAR
BİR YORUM YAZIN
ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.