ALTIN
DOLAR
EURO
BIST
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Hatay 19°C
Rüzgarlı

Çerçiliğim | Fevzi Durmuş

Fevzi Durmuş
FEVZİ DURMUŞ, Kimdir? Ardanuç-Yolağzı Köyünde 1940 yılında doğdu. İlkokulu 4.sınıfı köyünde tamamladıktan sonra ailece Beykoz'a taşındılar. Orada ilkokulu bitirdikten sonra Parasız Yatılı Sınavını kazanarak Haydarpaşa Lisesi'nde okumaya başladı.1962 yılında bu liseyi bitirince İTÜ-Makine Fakültesine girdi ve bursu alarak buradan da 1968 yılında mezun oldu. Burslu olduğu MKEK-Silah Tüfek Fabrikasında girerek G3 ve MG3 silahlarının ilk üretiminde, askerlik görevinden sonra da Seydişehir Alüminyum Tesislerinin kuruluşunda çalışarak ilk Türk alümina ve alüminyumunu üreten mühendislerden biri oldu. Daha sonra kardeşi ve eniştesi ile Ümraniye-Alemdar'da Soğuk Demir Çekme Fabrikasını kurdu. Bu sıralarda Ümraniye - Artvinliler Derneği ve bazı kooperatiflerin kurulmasında ve yönetilmesinde görev aldı. 1999 yılında iş yerini kiraya vererek emekli oldu. Emeklilik döneminde arkadaşlarının ısrarı ile yazı yazmaya başladı. Bilhassa Artvin Valiliği'nin açtığı bir yarışmada 3. ödülü kazanınca yazma isteği daha da arttı ve emeklilik döneminde aşağıdaki kitapları yayınladı ve yayınlama aşamasına getirdi. Evli olan Fevzi Durmuş bir kız, üç çocuk babası ve biri kız üç torun dedesidir. Yazı ve araştırmalarının yanında arkadaşları ile yurt gezilerine çıkmakta ve doğum yerini de her sene ziyaret etmektedir. Yayınlanmış Kitapları: 1-Orda Bir Köy Anıları 2-Orda Bir Köy Ardanuç-Yolağzı 3-Bir Mühendisin İzdüşümü (2 cilt) 4-Artvin Fıkraları 5-Şehre İnen Udmilerin Uyumu B-Yayıma Hazır olanlar: 1-Orda Bir Köy Anıları-2.Cilt 2-Damla, Damla Damlarlar(Şiirler)

ORDA BİR KÖY ANILARI-2001 KİTABINDAN

*Çerçilik, çeşitli giysi, süs gereçleri ve kırtasiye gibi malzemeyi köy, köy dolaşıp ihtiyaç sahiplerine satma işine Çerçicilik, bu işi yapanlara da Çerçi denir.

Zamanımızda bu ticaret şekli çok seyrekleşmiş olmasına rağmen başlangıcı çok eskilere dayanır. Artvin yöresinin Rusya yönetimine terk edildiği sürede de çercilik devam etmişti. Ancak bu şekil ticaret Türkçe bilen eski Ermeni vatandaşlarımızın eline geçmişti.

Rusların teşvik ve yardımları ile köy, köy dolaşarak halka ucuz hatta bağış kabilinden incik boncuk dağıtırken Rusların propagandasını da yapmışlardı. Çocukluğumda,1940/50’li yıllarda yaz aylarında ayrıca Poşa dediğimiz gezgin vatandaşlarımız köy köy dolaşarak harman yerindeki karapanlarda konaklarlardı. Erkekleri; külek, elek, kolapa gibi ev gereçlerinden başka yüzük, küpe ve gerdanlık gibi süs eşyaları üretir, hanımları da kapı kapı dolaşarak bu eşyaları un, yağ ve peynirle takas ederlerdi. Bazı köylüler de çiftçilik ve hayvancılık yapmalarının dışında köyleri dolaşarak satın aldıkları fasulye, kabak çekirdeği, meyve ve tütün gibi ürünleri Ardahan yahut Kars köylerine veya pazarlarında kendi gereksinim duydukları ürünlerle takas ederlerdi.

İlçemiz Ardanuç dışında da bazı büyük köylerde de birer dükkân bulunurdu. Ardanuç-Yolağzı Köyüme en yakın olanlar ise Irmaklar Köyünde Servet Bayraktar dükkânı ile Ardanuç-Cevizli Köyündeki Süleyman Altun adlı esnafların dükkânlarıydı. Merhum Servet Amca’nın dükkânı ambardan bozma ahşap bir dükkân olmasına rağmen merhum Süleyman Amca’nın dükkânı ise özel olarak yapılmış daha geniş ve beyaz badanalı bir dükkândı.

Köyümün “Demurçigil” Mahallesinde de birkaç tane demirci atelyesi bulunur, buralarda üretilen biçak, hançer, kazma çapa, keser ve balta gibi gereçler halka pazarlanırdı. Köylü dirgen, tırmık, döven gibi ahşap gereçleri ise genelde kendileri yaparlardı. Yöremin ticaret ve üretim durumunu kısaca açıklamaya çalıştıktan sonra ilkokula başladığım yıllarda ticarette başladığım sıralardaki bazı anılarımı sizlerle paylaşmak istiyorum.

İlkokul ikinci sınıfı bitirdiğim 1952 yılı yaz aylarının birinde babam ile Irmaklar Köyündeki Altun Halamlara gitmiştik. Halamın önerisi ile babam beni Servet Amca’nın dükkânına götürdü. İlk defa bir dükkân görüyordum. Babam Servet Amca ile koyu bir sohbete dalarken ben de raflara sıra sıra dizilmiş çeşitli desen ve renkteki giysilik kumaşlardan ziyade; masa arkasındaki raflarda deste deste dizilmiş defter ve kurşun kalem gibi okul gereçlerini uzaktan uzağa izliyordum. Benim bu ilgim Süleyman Amca’nın dikkatini çekmiş olacak ki bir ara bana dönüp:

-Defter kalem alacak paran yoksa yumurta getir karşılığında istediğin kadar okul gereçlerini al götür.. Belki arkadaşlarına da satar para da kazanırsın dedi. Bu fikir hoşuma gitmiş sevinçle babama bakmıştım. Fikir babamın da hoşuna gitmiş olacak ki bana:

-İstediklerinden bir miktar al, parasını ödeyeyim, sonra para kazandıkça bana borcunu ödersin, dedi. Sevincimi tarif edemem. Bunun üzerine bir miktar defter, kalem, silgi ve paket içinde toz mürekkep satın aldım. Babam parasını ödeyince omuzlarıma bir yük biner gibi olmuştu. Yumurtaları taşırken kırabilir ve zarar edebilirdim. O zaman babamın azarını ve dayağını da yiyeyebilirdim. Ama kar edersem cebimde kendi param olurdu. Biraz sevinçli biraz endişe içinde köyümüzün yolunu tuttuk. Okulun açılmasına kısa bir süre kaldığı ve yumurta mevsiminde olduğumuz için kısa sürede arkadaşlarıma yumurta karşılığında gereçleri sattım. O zamanlar yumurtanın tanesi 2,5 kuruştu. Bu fiyatı göz önüne alarak ufak bir kar ile arkadaşlarıma takas etmiştim. İtina ile biriktirdiğim yumurtaları, babam aralarına saman koyarak bir sepete yerleştirdi. Bundan sonra bu işi de benim yapmam gerektiğini söyleyerek beni Servet Amca’nın dükkânına gönderdi. Elimde yumurta sepeti olduğunu gören Servet Amca çok memnun oldu. Bir ufaklığı esnaflığa alıştırdığı için mi yoksa para kazandıran biri olmama mı o kadar mutlu olmuş, bana iltifatlar yağdırmıştı?

O yaşlarda bunu pek anlayamamıştım. Dükkândan arkadaşlarımın bazı istekleri olduğu için daha fazla kırtasiye malzemesi ile sevinç ve gurur içinde köyüme döndüm. Kış soğukları başlamadan gerek köyümdeki arkadaşlara gerekse komşu Yaylacık Köyündeki öğrencilere okul gereçlerini yumurta ile takas etmeye devam ettim. Babama olan borcumu ödedikten sonra iki sepet dolusu yumurta sermayem bile oluşmuştu.

Bir günde arkadaşım Adnan Pehlevan bana Cevizli Köyünde daha büyük bir dükkân olduğunu ve camekânında da bir Atatürk heykeli bulunduğunu duyduğunu söyledi. Anlaşarak birlikte bu dükkâna gitmeye karar verdik. Cevizli Köyüne hiç gitmemiş, sadece Irmaklar Köyünün aşağısındaki ilk köy olduğunu duymuştuk. Sorarak köyü ve dükkânı bulduk. Gerçekten dükkân daha geniş, özel yapılmış beyaz badanalı bir bina idi. Pencere önünde subay üniformalı beyaz bir heykel dışarıdan görülüyor ve dikkat çekiyordu. Dükkânda bizi uzun boylu şişmanca orta yaşın üstünde bir adam karşıladı. Kendimizi tanınca gülümsedi ve altın dişleri parladı. Yumurta getirdiğimizi ve defter kalemle değiştirmek istediğimizi söyleyince altın dişler görülmez oldu. Sonra Adnan babasının selamını ve kendisinin bizi gönderdiğini ifade edince hatır için takasa razı oldu. O kadar yolu almamıza değmeyecek bir şekilde geri döndük. Tek sevincimiz, ilk defa bir Atatürk heykeli görmemizin mutluğu olmuştu. Eve gelince babam, bizimle ilgilenme durumunu sordu. Benden olumsuz bir ifade alınca:

-Vay Süleyman Ağa vay!..Demek öyle..Bıldır/geçen sene Deden, tarlasından Yeter Neneni kaçırmıştı ya.Akrabadırlar,ondan.Husumetleri hala sürüyor demek.Sen de bir daha gitmezsin,dedi.

O kış aylarının birinde bir pazar günü ellerimde samanla takviye edilmiş sepetler ile Kontrom Taşından Irmaklar Köyüne aşağı doğru iniyordum. Yol buz tutmuş ve üzeri de hafif kar örtüsü ile kaplanmıştı. Dikkatlice aşağı doğru ilerlerken birden iki ayağım da kaydı ve ben aniden yere düştüm, Sepetteki yumurtalar yere fırladı ve beyaz örtüyü sarıya boyadı. Yumurtaların tümü kırılmıştı. Düşmemden dolayı çektiğim ağrılara mı, tüm sermayemi kediye yükleme mi, yoksa babamın dayağına mı dayanacaktım? O üzüntü ve keder içinde boş sepetlerimi alıp ağlayarak eve döndüm. Şansıma babam evde yoktu. Anneme durumu anlattım, beni teskin etti, sonra:

-Sen ahıra in, bacılarına/ablalarına yardımcı ol. Ben babanı ikna ederim dedi. Dediğini yaptım. Hayvanlarımızı kayırdıktan sonra eve döndük, babam hala gelmemişti. Ben de babamla karşılaşmamak için erkenden yatağıma yattım. Ancak uyumak mümkün mü? Babam akşam yemeği zamanı eve geldi. Beni yatakta uyurken görünce anneme:

-Oğlan ne zaman geldi? Naya yuhlamiş/uyumuş diye sordu? Annem de:

-Yokuştan inerken kayıp düşmiş, bütün yumurtaları kırılmış, ağlayarak eve galdi. Sen da ustalama, andır koyarım başan!.. Koyda surtacağına sabiya yardım etsaydın. Diye çıkıştı. Babam yerine oturdu ve bir sigara yaktı.

Ertesi günü okula gitmek için hazırlanırken babam yanına çağırdı. Dayak yiyeceğimi düşünmeye başlarken bana sert bir ifade ile:

-Sana kaç defa tembih ettim.”Bastığın yere dikkat et” diye. Kocaman adam oldun, hala yurumasini ogranamadın. Al habu parayı, aynı şekilde devam et, dedi ve elime yeniden bir sermaye tutuşturdu. İşin ilginç tarafı fazla bağırıp çağırmadığı gibi borç verdiğini de bu sefer ima etmedi!..

Yumurta toplayıp kırtasiye ile takas etmeye veya nakite çevirmeye devam ettim. Bir ara da babam bana bir de Fırıldak şans oyuncağı yaptı. Hafif tahtalardan yuvarlak tepsi şeklindeki şans oyuncağının ortasında bir direk üzerindeki bir çubuk döndürülüyor, sivri ucu tepsinin kenarındaki boş veya dolu yerde duruyor. Boş yerde durursa oyuncu kaybediyor ben kazanıyordum. Dolu yere gelirse oyuncu kazanıyor ben kaybediyordum. Arkadaşlar ile köy çeşmesi başında iki yumurta veya 5 kuruş karşılığı oynarken arkadaşım Fehmettin Önür’ün dedesi Adem amca oyunumuzu biraz izledikten sonra torunu yerine oynamaya başladı. İlk oynamasında kaybetmesine rağmen daha sonra her oynadığını kazanmaya başladı. Kazanırken de üzüntümü görmek için yüzüme bakıyor ve “tııııs” diye ses çıkararak gülüyordu. Yine zarar etmiş, ancak bu sefer iflas etmemiştim. Yedek malzemelerim daha vardı. Babama durumu anlattım. Babam da:

-Vay Âdem Ağa vay, demek çocuklarla çocuk oldu. Ben fırıldağı boş yere ayarlıyım da bir daha kazansın, bahalım dedi. İbrenin üstünde döndüğü ortadaki direğin ucunu boş yere göre bıçakla yontu ve denemelerinde gerçekten ibre genelde boş yerleri göstermeye başladı. Ertesi günü Âdem Amca yine kazanmaya geldiyse de bu sefer kaybetmeye başladı ve ben de aynı şekil de güldüm. Ancak durumu anlayınca söylene, söylene evinin yolunu tuttu. Diğer arkadaşlar da oynamaktan vazgeçtiler.

Daha sonraları komşu köylerden Yaylacık Köyünde de yumurta alış verişim devam etti. Üçüncü sınıfta iken karne tatilinden istifade ederek annemin Şavşat-Ziyaret Köyüne de gitmek istedim. Ancak hava uygun olmadığı için gidemedim. Hava biraz düzelince bir cumartesi öğleden sonra Ziyaret Köyüne hem ticaret hem de ziyaret kabilinden gitmeye başladım. Annem ile birlikte bu köye çok gittiğim için yolları biliyordum. Üç köy geçiliyor ve yayan 4 saat kadar sürüyordu. O gün her taraf beyaz örtü ile kaplı olmasına rağmen hava açıktı ve akşam karanlığı basmadan Rıdvan Dayımın evine ulaşmıştım. Feyime Ablamı da bu dayımın oğlu Cemil Gümüş ile çocuk yaşta evlendirmiştik. Yumurta toplama durumunu anlatınca araştırma yapmaya başladılar. Ertesi günü diğer dayımın oğlu Mikayil Gümüş ile tespit edilen evlere uğrayacak kırtasiye veya ücreti karşılığı yumurta toplayacaktık. Ertesi günü gerçekten sepetlerimi doldurmuştum. Babamın öğrettiği şekilde yumurtaları saman ile takviye etmiş yola çıkmaya hazır hale gelmiştim. Ancak akşam yaklaştığı için ertesi günü yola çıkacak sepetleri Çorçel Köyüne kadar taşımama da Mikayil yardımcı olacaktı. Çorçel’den sonra yol güzergâhı daha düz ve rahattı. O sıralarda ben üçüncü sınıfa giderken Mikayil birinci sınıfa devam ediyordu. O günü ikimizde sınıfı kırmış olacaktık. Mikayıl ile birlikte Bokelet Sırtını aşmış Çorçel köyüne doğru yönelmiştik ki yavaş yavaş kar yağmaya başladı. Köye girdiğimizde yağış daha da artmış ve biz öğle paydosuna çıkan öğrencilere karışmıştık. Öğrenciler yumurta sepetlerini biz yabancıların elinde görünce çevremizi sardılar ve bizi köylerinden yumurta çalmakla suçladılar. Biz durumu anlatsak da inanmadılar ve sepetleri elimizden alıp bizi dövmeye kalkıştıkları bir anda içlerinden birisi:

-Durun arkadaşlar, bunları imtihan edelim, öğrenci olup olmadıklarını da anlarız, dedi. Kar lapa lapa yağarken çevremizi saran öğrencilerin sorularını cevaplamaya başladım. Soruların çoğunu bilmeye başlayınca yumuşamaya başladılar. Sonra birisi:

-Üçüncü sınıfa gittiğini söylüyorsun, ama dördüncü sınıf sorularını da biliyorsun, nasıl olur? Sen yalan söylüyorsun diye bana çıkışınca;

-Arkadaşım, biz dördüncü sınıflar ile aynı sınıfta ders görüyoruz. Öğretmenimiz onlara ders anlatırken ben de bazen kulak misafiri oluyorum. Ondan biliyorum. Bazı sorularınızı ise bilemedim. Herhalde o sorular beşinci sınıf sorularıydı. Okulumuzda şimdilik beşinci sınıf yoktur. Diye söyleyince birbirlerine baktılar ve bizi serbest bıraktılar. Bu arada birisi gülerek yanımıza yaklaştı ve:

-Arkadaşlar kusura bakmayın, bu soğukta sizi çok fazla üşüttük. Bağışlamanız için sizi evime davet ediyorum. Ben Hüseyin Ağa’nın oğluyum, belki babamın adını duymuşsunuz dedi. Gerçekten hayli üşümüştük. Mikayil’e baktım, yüzü bembeyaz olmuş hafif hafif titriyordu. Misafir olmayı kabul ettik ve peşinden gitmeye başladık. Misafir odasını kısa zamanda ısıttı, bize havlıcan ikram etti. İçimiz de ısındı. İyice ısındıktan sonra ev sahibimize teşekkür ederek Mikayıl kendi köyüne ben de kendi köyüme doğru yürümeye başladık.

Artık iki sepeti de kendim taşıyor, düz yolda hafif kar yağışı altında tek başıma yürümeye devam ediyordum. Sorunsuz bir şekilde Barevan Dağı eteklerini aşmış Karsniya Köyüne doğru ilerlerken hafif kar yağışı fırtınaya dönüştü. Kürdevan Dağı yönünden esen tipi önümü görmemi engelliyor ve patika yolu kar kaplamış olduğundan belime kadar kara bata çıka yürümeye çalışıyordum. Bu arada arka taraftan iki atlının bana doğru geldiğini görünce kenarda durdum. Birisi bana belki yardımcı olur diye bekledim. Hiç ilgilenmeden konuşa konuşa çekip gittiler. Ben de at izlerini takip ederek yoluma devam ettim. Karsniya Köyünün alt tarafından geçerken bir evin karapanından duman çıktığını görünce oraya gittim. Bir kaç hanım çamaşır yıkıyorlardı. İzin isteyerek su kazanı ateşinde ısınmaya başladım. Bu arada içlerinden yaşlıca olan bir Nene bana sandalye getirdi ve durumumu sordu. Ziyaret Köyünden Yolağzı Köyüne gitmekte olduğumu duyunca hayret etti ve:

Na ana, baba var? Bu parmak kadar sabiye nalar çekturiyerlar? Diye söylene söylene çamaşır teknesinin başına gitti. Olayı hiç unutamadım ve sonraları aşağıdaki şekilde mısralara döküldü.

BAREVAN’DA

Bir kış günü,

Küçük çocukluğumda,

Elimde sepet,

Sepet dolu yumurta,

Tipide, boranda,

Diz boyu karda,

Gidiyordum köyüme;

Barevan Dağı’nda

Arkadan gelen genç iki atlı,

Yanımdan geçip gittiler.

Terkisine alabilirdi,

Belki,

Birisi,

Beni.

Karsniya’da sordum onları,

Dediler;

“İkisi de Şavşatlı”

Haydarpaşa-1958

Daha sonraları yumurta ticaretine devam ettiysem de fazla bir gelir elde edememiş, ancak ticaret hayatımın bir başlangıcı olmuştu. Ertesi sene ise ailece İstanbul’a göç etmiş ve bakkal dükkânımızda babamın yardımcısı olmuştum. Burada da bazen kar bazen zarar etmiş ve ticaret hayatı meslek hayatına geçinceye kadar sürüp gitmişti. Ortaokulu bitirdiğim sene Servet Amca ziyaretimize gelmiş, uygun kırtasiye malzemesi alması için bizden yardımcı olmamızı istemişti. Beni çok küçük yaşlarımda ticarete alıştıran ve yardımcı olan bu muhterem kişiyi Tahtakale ve Çağaloğlundaki bazı toptancı kırtasiyecilere götürdüm. Yeteri kadar kırtasiye siparişi vererek çırağının bilgi ve deneyiminden faydasını görmesinin mutluluğu ile köyüne dönmüştü. Kendilerini rahmet ve minnetle anarım.

Bu vesile ile babamı da tekrar rahmetle anmak isterim Öğrenim görmemin yanında ticaret hayatım boyunca beni hep teşvik etti ve yol gösterdi. “Bastığın yere dikkat et” sözü kulağıma küpe oldu. Hayatın acımasız çarkları arasında fazla ezilmeden hareket etmenin tek yolu; dikkatli, planlı ve dürüst çalışmaktan geçtiğini insan yaşadıkça öğreniyordu.

Kanlıca,2.12.2016

Fevzi Durmuş

*Çerçilik: Çar-çi, ‘bağıran, çağıran; yüksek sesle haber veren’ diye açıklanabilir. Farsça çarçi ile Kürtçe Çerçi sözleri Türkçeden alınmadır. Bulgarca ve Sırpçaya intikal ederek bu dillerde Çerçiya şekline bürünmüştür.

Açıklama: Emekli Öğretmen Fevzi Yavuz

BİR YORUM YAZIN
ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.