ALTIN
DOLAR
EURO
BIST
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Hatay 31°C
Az Bulutlu

Bayram Rüzgarı | Hüseyin Evcil

Bayram Rüzgarı | Hüseyin Evcil

Yazıma geçmeden önce:

1 – İnsanların, kendi ruhlarından mutlaka söküp atmaları gereken iki şey vardır : İnançsızlık ve bencillik. | Epictetos / Yunanlı filozof.

2 – Her insan, yapmaԁığı tüm iyiliklerden suçludur. | Voltaire / Fransız yazar.

3 – Paranın öldürdüğü ruhlar, kılıcın öldürdüğü bedenlerden fazladır. | Sir Walter Scott / İskoçyalı düşünür ve yazar.

Geçen yıl, haber ağırlıklı Facebook gruplarında, özellikle dini bayramlarda, resmi kurum temsilcileri tarafından yapılmayan (Yapılması düşünülmeyen) nezaket ziyaretleri konusunda, küçük küçük tartışmalar yaşandı. Tartışma, diyorum ama yazılan mesajlarda, yorumlarda, anormal, nezaket dışı, saygı dışı bir şey yoktu. Görüşler sunuldu. Konu üzerinde yeterince durulmadı. Durulabilirdi.

Bu yıl, isterdim ki, Kurban Bayramı ’nda, ülkemizde, her ilimizde, her ilçemizde, BELEDİYE görevlileri ya da bir başka resmi kurumun görevlileri, üç farklı grup kapsamındaki insanları, ikamet adreslerinde ziyaret etsinler, kapıda hal hatır sorsunlar, mümkünse, ikramda bulunsunlar. Örneğin : Şeker, kuru pasta, irmik helvası.

Yukarıda belirttiğim : Pahalı, sakıncalı, yasalara aykırı bir iş değil. Çok insani davranış. Aynı zamanda, bu ziyaret şunları sağlayabilir } Teselli, gönül alma, moral yükseltme.

1 – ŞEHİT YAKINI

Eşini, oğlunu, kardeşini, terör saldırısında kaybetmiş insan.

2 – YETİM

Kimsesi olmayan, yani yaşayan bir uzak akrabası bile olmayan, geçim sıkıntısı içerisinde fakat erdemli, onurlu insan.

3 – SANATÇI

Yeteneği ve emekleri açısından, sanata, kültüre, doğaya, insanlığa, topluma, vatana katkısı kesinleşmiş, aydın insan.

Kurban Bayramı ’nda, yukarıda belirttiğim insanlarımızı onore edebildik mi, yüzlerini gülümsetebildik mi ? Hayır. İşlerimiz vardı. İçerisine saplandığımız kendi dünyamızda, bazı özel işlerimiz vardı. Dolayısıyla meşguldük.

Ne Ramazan Bayramı ’nda sergileniyor, ne de Kurban Bayramı ’nda sergileniyor böyle ince yaklaşımlar. Sergilenemiyor.

Sürpriz ziyaret, el öpme, anlamlı bir şey verme, maddi ya da manevi bir şey verme alışkanlığı, virüs daha ortaya çıkmadan bırakıldı, terk edildi.

Dinlerde ve ahlaki öğretilerde vurgulanır ki : Dünyada, insan formatında yaratılmış olmanın gerektirdiği fedakarlıklar, paylaşımlar, karşılıksız iyilikler, karşılıksız sevgiler mutlaka canlı kalır, mutlaka yaşar. Nasıl bir değere sahip olduklarını, nasıl bir sevap doğurduklarını biliyoruz, öğrendik. Fakat bunların hepsi bitkin. Sorumlusu kim ? Bencil ve duyarsız insanlar.

Bayram Namazı kılındı, Allah kabul etsin. Koyun kesildi, Allah kabul etsin. Kavurma yendi, afiyet olsun, bereketli olsun. Allah tekrarını nasip etsin.

Oluşan et yığını için, popüler çözüm yöntemleri biliniyor zaten. Kasaptan sıra alınıyor. Etler : Kıyma ve köfte yaptırılıyor. Yaptırılanlar, evde buzdolabına yerleştirildikten sonra, zaman kaybedilmeden, otellere, deniz kıyılarına kapak atılıyor.

Bizim asıl bayram anlayışımız, bizim asıl bayram karşılamamız bu mudur ?

Atalardan miras kalan bayramları, işimize geldiği gibi, dönüştürmeyi, yani teknoloji çağına uydurmayı becermiş bulunuyoruz.

Kurban edilen hayvanın derisi, gizlice satılıyor. Çünkü, gelen para (Kaynağın önemi yok, nereden gelirse gelsin), birilerini, neşeli, huzurlu, mutlu ediyor. Dahası, o gece rahat uyunuyor. Birileri diyor ki (Mırıldanıyor) utanmadan : İşlem tamam ! Oysa maddi durumu iyi, paraya gereksinimi yok. Peki, bu sahteci insanın karnesine (Amel Defteri ’ne), Kurban Sevabı yazılmış mıdır ? Bilmiyorum. Bilemem. Kimse bilemez.

Fakat birilerinin, zihniyetinin bozukluğu, içinin çürüklüğü, aç gözlülüğü öne çıkıyor, sırıtıyor. Hoş değil.

İnsanın, kendini kandırması ya da kandırmaya çalışması, kötü bir şey. Zavallılık örneği. İnsanın, başkalarını kandırması ya da kandırmaya çalışması, çok daha kötü bir şey. Felaket örneği.

Yaşamın kısalığında, rollere gerek var mıdır, yalanlara gerek var mıdır ? Yoktur.

Peygamber Efendimiz Hazreti Muhammed, İslam Ahlakı, Müslümanlık Geleneği böyle yapılmasını emretmiyor. Kurban : Kesenin ya da kestirenin, eti, kıymayı evinde stoklaması için kesilmez.

Hayır niyetine, Allah Rızası niyetine, ihtiyaç sahiplerine, yoksullara dağıtılmayan et, sadece yenilecek ettir, kurban değildir. Kurban sayılamaz. Kurban ibadetinin, yerine getirildiği düşünülemez. Cahil ve sahteci bir insan tarafından düşünülebilir. Ayrı konu.

Tatili bitirip, eve döndükten sonra, bayramın ilk günlerinde derin dondurucuya konulan değerli malzemelerin çıkarılması, balkonda, terasta ailece tüketilmesi …

Tekrar afiyet olsun.

– Acaba, mahallemizde kurban kesmeyen (Kesemeyen) insanlar var mıdır, yok mudur ? Acaba, mahallemizde yaşlı, yalnız yaşayan, et ürünlerini satın alabilecek bütçesi olmayan, yemek pişirebilecek durumda olmayan insanlar var mıdır, yok mudur ?

Böyle soruların artık sorulmadığı, çünkü, bencilliğin ve duyarsızlığın, tavan yaptığı, tavana yapıştığı, duygusuz zamanda yaşıyoruz. Zamane toplumu. Şuursuz ve ilkesiz gidişat. Yarı insanları / yarı robotları kastediyorum.

Gerçek Müslümanların, başımızın üzerinde yerleri var.

Bireylerin çelişkileri, düşüncesizlikleri görülebildiği gibi, yöneticilerin ve karar vericilerin de çelişkileri, düşüncesizlikleri görülebiliyor. Bazıları bağışlanabilir şeyler, bazıları yargılanabilir şeyler.

Birçok sorun, sıkıntı, gerginlik, kendiliğinden başlamıyor, aklın, mantığın, vicdanın, adeta çiğnenip, tekmelenip, ardından bir kenara fırlatılmasıyla başlıyor. Bilinçli şiddet. Bilinçli kıyım.

Hem dünyada, hem ülkemizde, virüsün bulaşma ve yayılma riskinin devam ettiği biliniyordu. Gerçekler, ortada duruyordu (Yakın geçmişte).

Derneklerde, lokallerde, kahvehanelerde masa oyunlarının oynanmasına ve böylece, zamanını acımasızca katleden ve ağzı hiç durmayan, dedikodu sever insanların, saatlerce, yakın yakın (iç içe) oturmalarına, neden izin verildi ?

Okey oynayan : 4 kişi. Oyuncuları seyreden : 8 kişi. Masanın çevresinde toplam : 12 kişi. Sayı 15 ’e kadar çıkabiliyor.

Lokantalarda, restoranlarda, kafelerde, her masada sadece 2 kişi ve çapraz biçimde oturacaktı. Bu önemli kural, bu esnetilemeyecek kural, son zamanlarda unutuldu.

Sırf turizmden sağlanacak maddi kazançlara kıyılamaması gibi dar, doyumsuz bir bakış sonucunda, malum yasaklar kaldırıldı. Şimdi de Amerika Birleşik Devletleri yönetimi telefon etti, rica etti, diye Afganistan ’dan göçmen kabulüne başladık.

– İtina ile, doğudan giriş yapan göçmenler kabul edilir. İtina ile, göçmenlere, ev sahipliği ve sonsuz toleranslar gösterilir. Sonuçta, gelenler insan. Duyarsız kalınamaz.

Tamam. Güzel. Duyarsız kalınmamalı fakat bu insanların, belgeli, potansiyel vahşiliklerini de bir zahmet göz önünde bulunduralım.

Dikkat ettim, televizyonlardan göçmen haberleri kısıtlı veriliyor, toplumdan yoğun tepkiler gelmesin diye. Olay çoktan kamufle edildi, yani büyük ölçüde kapatıldı bile.

Gündem : Çöl sıcakları + Orman yangınları oluverdi. Hep olur. Olmazsa olmaz.

Bizi, uyuşturuculara alıştıranlardan, uyuşturucu bir şeyler (TV haberlerini kastediyorum) almayı severiz. Aldığımızı sorgulamayız.

Çok büyük yanlışlıklar ve bunların bedeli de çok büyük olacaktır kesinlikle. Çünkü, gelen çapulcu ağırlıklı göçmen grupları : Kara cahil, saygısız, nankör olmanın ötesinde, gaspçı ve tecavüzcü. Meslekleri, hobileri : Suç işlemek … Hırsızlık, tecavüz, cinayet, gelen çoğu göçmen için doğal bir eylem sayılıyor.

Dünya egemenlerinin iradeleri ve baskıları doğrultusunda neler yapmadık ki biz ? Apar topar, en tehlikeli işlere giriştik, ölümcül yıkımlara ortak olduk. Emperyalist devletleri, fanatik grupları onaylama uğruna, haftalarca, aylarca, Suriye gibi bir dip komşumuza laflar sokup durduk. Yalnızca yönetimini eleştirmek, akıl vermek, tahrik etmek değil, bunların birkaç adım ötesine bile geçtik. Sonra ne oldu ? Karalamaya, yargılamaya çalıştığımız o yönetici ve onun çalışma ekibi, genel seçimleri, tekrar, çoğunlukla kazandı. Mevcut iktidarını sağlamlaştırdı.

Şunları biz bilemiyoruz fakat dış dünyada bilenler var :

1 – Türkiye ile Suriye arasında topyekun bir savaş yaşanabilirdi. Yaşanmadı.

2 – Türkiye ile Rusya arasında topyekun bir savaş yaşanabilirdi. Yaşanmadı.

Uzaklardaki karar vericiler, yaşanmasını istemediler. İstemiş olsalardı, savaşın çıkması engellenemezdi.

3 – Rusya, Ermenistan, İran, kendi aralarında anlaşıp, Türkiye ’ye doğudan saldırabilirlerdi.

Çok şükür bu düşmanca planların hiçbiri pratiğe yansımadı.

İkinci doz, üçüncü doz, dördüncü doz AŞI konuşmalarına, tartışmalarına tanık oluyoruz bugünlerde. Neden ? Nedeni : Bir tür savaş yürütülüyor dünya genelinde fakat bildiğimiz savaşlara hiç benzemiyor. Savaş çıkarıcıların, savaşı uzatıp, zamana yayanların mantığı, silahı çok önemli.

PLANLI PANDEMİ SAVAŞININ ORTASINDAYIZ.

Benim bireysel düşüncem de önemlidir sanıyorum : Dünyada hiçbir insan, hiçbir canlı varlık, DENEME TAHTASI yapılamaz.

Önümüzdeki Sonbahar ve Kış, dünyada toplu ölümler bekleniyor muş. Bunların hesabı yapılıyor muş. Anlaşıldı, dünyada çok büyük hesap peşinde olanlar var.

Hepimiz, ekranlara çıkan (Çıkarılan), hekimleri, profesörleri can kulağı ile dinliyoruz. Tamam, dinleyelim, sağlık kurallarına, hijyen kurallarına harfi harfine uyalım fakat yaşadığımız olağanüstü durum, ekranlardan öğrendiğimizden farklı, yani ilk anda tıp alanı çerçevesinde algılansa ve değerlendirilse de doktorları aşıyor. Fotoğrafın soğuk ve karanlık arka bölümü var. Projeye dayalı gelişen (Geliştirilen) zincirleme operasyonlar var.

Yapay Korona Virüsü ’nün, 50 ’nin üzerinde türevi olduğu açıklandı. Şaşırıp, pes dememiz gerekiyor bence. Hangi türevin, ne zaman aktif, ne zaman ölümcül olacağı önceden bilinemez miş.

Mutasyon, versiyon, delta varyantı … Bu ilginç tanımları her gün duyar olduk.

Dikkatinizi çekmiştir. Dünyadaki zengin ve söz sahibi ülkelerin yaşadığı olumsuzluklar, hastalıklar, felaketler öncelikli haber yapılıyor, detaylı anlatılıyor ekranlarda. Arada, İran ’dan, İsrail ’den kısaca söz ediliyor. Ben, Türkmenistan ’dan, Moğolistan ’dan, Kenya ’dan, Somali ’den daha sık haberdar olmayı umuyorum.

Demek istediğim : Habercilik alanında da bir saygıdeğer adalet bilinci oluşturulamıyor. Güçlünün, patronun davulculuğu yapılıyor.

Kaderimizdir, aramızda yaşayan, kadrolu davulcu, zurnacı, borazancı, yağdanlık sayısı hiç eksilmez. Var güçleriyle çalışırlar.

Bu sabah baktım, ekranda yine ilginç haberler. İlginç ötesi. Bilinçaltına montajlama amaçlı. Bir görüş sunuldu. Spiker şöyle dedi :

– Küresel Pandemi sonucu, KÜRESEL ÇÖKÜŞ yaşanabilir ve olası çöküş sonrasında ayakta kalacak ülkeler listesi basına sızdı. Birleşik Krallık, İrlanda, Yeni Zelanda, Avustralya, Kanada, Romanya, Litvanya gibi ülkeler, bu çöküşten minimum etkilenmiş olarak çıkacaklar. Listedeki ülkeler, gerek nüfus ve iklim, gerekse su, besin ve enerji kaynakları açısından diğer ülkelere göre daha şanslı.

Habere bakar mısınız ? Listede yer alanlar daha şanslılar mış … Ölen ölür, kalan kalır, diye hep düşünülüyor zaten. Peki, uygarlığın geldiği son nokta bu mu şimdi ?

Ayrımcılık. Irkçılık. Kim çökecek, nasıl çökecek gibi gerilim ve korku söylemleri.

Aslında, Birleşik Krallık tanımı, ifadesi : Öteden beri, İngiltere Devleti ’nin, benimsediği, basın toplantılarında, kendi varlığına dair, tercihen paylaştığı bir tanım, bir ifade. Kendilerine, İngiltere demiyorlar. Medyanın, zaman zaman, bu alışkanlığa ortak olduğunu görebiliyoruz.

Krallık tanımının içini açabiliriz. Çünkü, onlar, dünyayı etkileyen, sarsan birçok gerçekliğin de adeta krallığını yürütüyorlar. Örneğin : En yüksek dereceli Masonlar, Londra ’da oturuyorlar. Bütün Ortadoğu ülkelerinin (Arap Alemi) yönetim ve yaşam tarzları, Londra ’dan denetleniyor.

Peki, Alman istihbaratının (KGB ’den sonra dünyanın ikinci büyük istihbaratıdır), günümüzde görülen Korona ’nın, 2020 yılından itibaren yayılmaya başlayacağını, devletlerin önüne birinci büyük problem olarak çıkacağını 8 yıl öncesinden resmen rapor etmesine ne demeliyiz ? Nasıl yorumlamalıyız ?

Arkadaş ! Birileri, yıllar önce, anlaşmalar yapmış, gündemler oluşturmuş, artıları ve eksileri ayarlamış. Dünyanın, 2040 yılındaki, 2050 yılındaki genel görünümüne dair teknik hazırlıklarını bitirmiş.

Biz, hala, yukarıdaki olaylara, kuyunun içinden (Dibinden) bakıyoruz.

Bakmak, bize özgü. Yapmak ve dayatmak ise, başkalarına özgü.

Diğer uluslararası örgütler gibi, Dünya Sağlık Örgütü de kapitalist ve mason gruplarca PARAVAN YAPI olarak düşünülüyor, sadece düşünülmüyor elbette, her biçimde, devreye sokulup, kullanılıyor. İlaç şirketleri, siyasete bulaşmaması, tarafsız kalması, insancıl davranması zorunlu olan bu örgütü, kendi istedikleri gibi yönlendiriyorlar.

DÜNYA AŞI PAZARI KURULDU. Hayırlı, uğurlu olsun. Satıcılar ve alıcılar buluşturuldu, kaynaştırıldı. Bazı televizyonların, bazı yorumcuların, ciddi emekler harcadıklarını gördük. İşte bu buluşma, iki uzay aracının, uzayda kenetlenmesine benzetilebilir.

Proje çizimleri başarılı. Aktarmalar, transferler başarılı.

Hayalim : Organizatörleri ofislerinde bulup (Mümkün değil, onları hiç kimse bulamaz) içtenlikle tebrik etmek isterdim. Çünkü, titiz bir çalışma, etkileyici bir çalışma gerçekleştiriyorlar. Kuşkusuz, 100 üzerinden 90 puan verilebilir. Verilmeli.

10 puanı niçin kırdığımı söylemeyeceğim.

Toplumda şov meraklısı ya da hastası insanlar, kendi atmosferleri ile, kendi gözlükleri ile, kendi kopya gündemleri ile oldukça rahat, mutlu görünüyorlar ama eleştirilmeyi istemiyorlar, aynalardan uzak duruyorlar.

Onların : Kendi zaaflarını kontrol etme, iyilik yapma, bir insanı onurlandırma, bir insanın acısını hafifletme kaygıları yok. Kul Hakkı ’na saygı gösteremiyorlar.

Kendime soruyorum, sorarken de üzülüyorum : Ayetlerin, Hadislerin, tefsir kitaplarının onlardaki yansıması, semeresi, birikimli hocaların onlardaki yansıması, semeresi böyle mi olmalıydı ? Camiye gitmeleri, Mekke ’ye, Medine ’ye gitmeleri, namaz kılmaları, oruç tutmaları, sakal bırakmaları, evliyaların türbelerini gezmeleri, onlara güzel duygular, güzel alışkanlıklar kazandırmalıydı fakat günlük yaşamlarında hiçbir değişiklik olmadı. İyiliğe, hayır işlerine yönelmediler. Şükür ve teşekküre yönelmediler. Kafalarında, kendi gereksinimlerini karşılamaktan başka düşünceler, hedefler yok. Üst derecelerde para seviciliği var. Paraya aşık olma, paraya tapınma var. Oysa sadece ve sadece, Yaratıcı ’ya, yani Allah ’a tapınılır.

Çoğunluğun mantık alanlarında şöyle bir darbe oldu :

Aşk bile (Evrendeki en güçlü, en kutsal duygu), sadece para desteği ile yaşar hale geldi. Maalesef.

Yüce Allah ’ın onaylamadığı, hoşlanmadığı, yasakladığı, Peygamberin onaylamadığı, hoşlanmadığı, yasakladığı yanlış işleri bilerek yapıp, yaptığı yanlış işleri doğru gibi gösterip, gün içerisinde yakınlaştığı, muhatap olduğu, frekanslarına bodoslama daldığı bütün insanlara dil ucuyla :

– Allah ’a emanet, Allah ’a havale, Allah razı olsun

demesini, o insana dair inancın, samimiyetin, ahlakın, dindarlığın göstergesi sayabilir miyiz ? Sayamayız.

Sözler başka, davranışlar başka ise, bu durum, üzücü tabloları getirir, insanın kucağına bırakır.

Zaman geçiyor. Sıkıntılar azalmıyor, çoğalıyor. Çoğaltanlar kimler ? Kendini bilemeyen, yani inancı, ahlakı, vicdanı eksik olan ya da donanımları hasar gören bazı insanlar. Onlar, çevrelerini ve dünyayı incitmek, kirletmek, sonuna kadar sömürmek üzere doğmuşlar. İnsan olmanın gerektirdiği çabaları anlayamadan, uygulayamadan, savunamadan ömürlerini bitirecekler (Çekip gidecekler).

Tüm bilgiler (Gerçekliği kesin bilgileri kastediyorum), tırmık yardımıyla bir zeminde toparlandığında, önem sırasına göre dizildiğinde, korkunç büyüklüğe sahip silindire dönüşüyor ki : İnsanın hafızasındaki ve ufkundaki her şeyi ezip geçebilir. Deprem gibi, tufan gibi, Kıyamet gibi …

Elbette imgesel anlamda, binlerce Kıyamet Bombası bulunuyor insanın yaşamında.

Felsefe penceresinden dünyanın geneline bakalım ve en çarpıcı detayı görmeye çalışalım :

İnsanlar, özgür değil. Halklar, özgür değil. Devletler, özgür değil. Kurulu ekonomi ve finans merkezleri, özgür değil. Fakat saydıklarımın hepsi, söz açıldığında, kendilerinin, özerk ve özgür olduklarını iddia edeceklerdir.

Benimsediği bir özgürlük modelini, saatlerce anlatanlar çıkabilir.

Peki, yaşayan, bilinci açık bir insanın, ulaşabildiği, elde edebildiği bir özgürlük, acılarına ilaç olabilecek güçte, yani ruhunu dinlendirebilecek, mutlu edebilecek kapasitede, gerçek özgürlük müdür ? Değildir.

Her şeyi bildiğini sanan zayıf donanımlı insanların, kibir limanlarına demir atmaları, dahası, aydınlatan güneş ışınlarına karşı kin duyguları beslemeleri, ne kadar düşündürücü ve üzücü bir şey.

Doğanın, tam anlamıyla özgür olmadığına dair makaleler okumuştum yıllar önce. Katılıyorum. Çünkü, belirtiler çok net.

Geniş bakışların kısıtlandığı dönemlerde, bütün saf fikirler, bütün saf düşünceler, konumlarını, sağlıklarını koruyabilselerdi iyi olurdu. Sevinirdim.

Gerçekten parlak ve kurtarıcı fikirler, hastalanmışlar sanki. Gerçekten parlak ve kurtarıcı fikirler, işkencelerde ses çıkarmadan ölmüşler ve gömülmüşler sanki.

Birçok olayın farkında olamıyoruz, çünkü uyuyoruz. Gündüz uykuları, teknoloji uykuları.

Anlamalıyız ama anlamıyoruz. Dün ölümcül bir şeyler oldu, bugün ölümcül bir şeyler oldu, büyük olasılıkla yarın ölümcül bir şeyler olacak. Olmaması mümkün değil.

Bizi, molamızda, yolumuzda, sığınağımızda kendi başımıza bırakmayacaklar. Toplumların kaderleri adına karar verenler, tedavüldeki paralar adına karar verenler, nüfus oranları adına karar verenler, insanlığın iğrenç musallatlarıdır bence.

Hangi yöne sürükleniyoruz ? Öğrenmek için biraz uğraşılması gerekebilir.

Bugün, uygun medya kanalını bulmak, izlemek, çok acil bir gereksinim olup,

büyük ve kızgın çölde, serin suyu içmeye benzer, koyu gölgede oturmaya, sevinçle nefes almaya benzer.

Gerçekleri, yani sönmeyen beyaz ışıkları, kısa sürede buluruz umarım. Belki, birileri, dürüst birileri, bizim adımıza çalışmıştır, bulmuştur.

Biz, sıcaklığından ve doğruluğundan emin olduğumuz çizgilerden yürümeye devam edelim :

Bazen köprüden, bazen tünelden. Bazen çok hızlı, bazen çok yavaş. Bazen ışık hızıyla, bazen karınca adımıyla. Bazen kalabalık, bazen yalnız. Bazen tok, bazen aç. Bazen morali yüksek, bazen hüzünlü.

Mutlaka başı dik, mutlaka yüreği sıcak biçimde, yakınmadan, yorulmadan yürüyelim.

Güzel şeyler gördüğümüzde birlikte sevinelim. Çirkin şeyler gördüğümüzde birlikte üzülelim.

Sistemin çarklarını, senaryolarını, tuzaklarını, uyuşturucularını keşfedelim ve hiç unutmayalım. Çünkü, unutulacak, geçiştirilecek şeyler değil.

YAZININ SONU

Yazan, paylaşan, yayın sorumlusu / Hüseyin Evcil

Saygılarımla

/ Tire, 2 Ağustos 2021

—–

Hüseyin Evcil
Hüseyin Evcil
Ben Kimim ? Köklü bir ailenin tek çocuğu olarak İzmir in Tire İlçesinde doğdum. Lise eğitiminden sonra değişik iş kollarında çalıştım. Gelişmiş ülkelerin farmakoloji ürünlerini, yaşadığım bölgenin sık görülen rahatsızlıklarını araştırdım. Kule Günlüğü logosu altında, günümüz toplumunun iletişimini ve mutluluk anlayışını inceleyen fikir içerikli kompozisyonlar, felsefi tarzda denemeler - şiirler yazdım. Bunlar yurt içinde ve Türklerin yoğun olarak bulunduğu ülkelerde yayınlandığında ilgiyle izleyen okuyucular oluştu. Ürünlerimin ağırlığı ve hedefi = İnsana, uyanma ve düşünme eylemlerindeki sorumluluğunu hissettirebilmektir. Birinci kitabım geçen yıl yayınlandı, ikincisini hazırlamaktayım. Yalnız yaşıyorum. Evimde odun ateşi kullanırım.
YAZARA AİT TÜM YAZILAR
BİR YORUM YAZIN
ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.