ALTIN 272,88
DOLAR 5,7510
EURO 6,3876
BIST 7,5708
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 13°C
Az Bulutlu
Kitaplar

Yücel Hümanizma ve Türk Modernleşmesi Üzerine Notlar | Hilmi Yavuz

26.11.2019
27
A+
A-

Türkiye Cumhuriyeti hükümetleri içinde en uzun süre Milli Eğitim Bakanlığı yapmış olan Hasan Ali Yücel. (1897-1961), ölümünün 50:yılında yapılan toplantılarla anıldı. Yücel’i 1940’li yıllarda entelektüel kamuoyu,onu daha çok, Avrupa Medeniyetinin Hümanizma temellerini ,Türkiye Cumhuriyeti’ne taşıyan bir kültür adamı olarak tanır. Bu özelliği Hasan Ali Yücel’in, tipik bir Cumhuriyet aydını olarak kamusal alandaki duruşunu temsil etmiş ve Yücel, hep bu kimlikle tanınmıştır: Batılı (Batıcı),Laik, Hümanist bir Cumhuriyet aydını…

Doğrudur ve bu elbette böyledir. Humanizma, Avrupa Medeniyetinin ,modern bir medeniyet olarak inşa edilmesinde, temelkoyucu bir düzlem oluşturur. Yücel’in bu meselenin farkında olduğunu biliyoruz. Ama Avrupa Medeniyetinin ya da Modernliğin temelleri, sadece Hümanizmaya indirgenebilir mi? Bir başka deyişle, bu Medeniyetin ya da Modernliğin ‘gizli gündemi ‘(‘hidden agenda’sı) nedir?

Stephen Toulmin, 1990’da yayımlanan ‘Cosmopolis: The Hidden Agenda of Modernity’de, [Avrupa] Modernliği[ni]n, biri klasik edebiyatla temellenen Hümanist,öteki 17.yüzyıl Doğa felsefesinde temellenen Bilimsel bir dönüşüme dayandığını söyler.Ortaçağ ile olan kültürel bağların,sanıldığı gibi 17.yüzyılda kopmadığını, zira bu yüzyılın rasyonalizmi ve bilimsellik ruhunun, bizzat modernleşmiş Hıristiyanlık tarafından inşa edildiğini,üzerine basa basa belirtir 16.yüzyıl, Toulmin’e göre, 30 Yıl Savaşları’nın dinsel hoşgörüsüzlüğüne kıyasla, nisbeten daha hoşgörülüdür. Modern Avrupa’yı inşa eden de Geç Rönesans Hümanizmasıdır;-16.yüzyıl Geç Rönesansı’nın Shakespeare, Erasmus, Leonardo,Rabelais, Montaigne, John Donne ve Thomas More gibi düşünürlerinin ortaya koydukları hoşgörülü ve seküler kültür! Bilimin ve rasyonelleşmenin öneçıktığı 17: yüzyıl, Toulmin’i doğru anladıysam, bu Hümanizmacı modernliğin bastırıldığı yüzyıldır.

Hümanizmin, Bilimin ve Rasyonalitenin öneçıktığı bir Moderniteye feda edildiği doğrudur elbet;- ama bu, o Hümanist birikimin, Avrupa Medeniyeti’nin Antik Yunan, Roma ve özellikle de 16.yüzyıl Geç Rönesansı’nın Hıristiyanlığı ile dönüşmüş bir Medeniyet olduğu ,kuşkusuz, gözardı edilemez.

Görülen odur ki, Avrupalılığın Eski Yunan, Roma ve Hıristiyanlık gibi temelkoyucu yapıları, dönüşerek, bir yandan Klasik Edebiyat’la Hümanist, öte yandan da Doğa Felsefesi ile Bilimsel bir Medeniyet inşa etmişlerdir. Avrupalılık, bir Medeniyet Projesi olarak, Hümanizme ve Bilim Düşüncesine dayanır. Toulmin, ayrıca, 17. yüzyılda, Protestan Reformasyonu bağlamında modern rasyonalizmin ve deneysel bilimlerin geliştiğini, buna karşılık 16. yüzyıl GeçRönesans Hümanizmasının kuşkucu hoşgörü (‘sceptical tolerance’) ve açık zihinliliğinin (‘open mindedness’) bastırıldığını; Bilimselliğin ve Akılcılığın, 18.yüzyıl Aydınlanma’sıyla birlikte Hümanist geleneğe göre çok daha fazla öneçıktığını da belirtiyor.

Batı’daki dönüşümün, bu Medeniyet Projesi’ni temellük etmeyi öngören Cumhuriyet’in kurucuları bağlamında anlamlı olduğunu düşünüyorum;- Mustafa Kemal Atatürk’ün Avrupa Medeniyet Projesi’nin Aydınlanma ile öneçıkan Bilim ve Rasyonalite geleneğini; İsmet İnönü’nün ise, Toulmin’in deyişiyle 16. yüzyıl Geç Rönesans Hümanizmasının Hümanist geleneğini temellüke öncelik verdiklerini önesürmenin, bir varsayım olarak, yanlış olmayacağını sanıyorum.

Gerçekten de, Atatürk’ün ‘ Hayatta En Hakiki Mürşit, İlimdir’ sözü, onun Avrupa Medeniyeti’ni, bir ‘Bilim Medeniyeti’ olarak alımladığını , Bilim geleneğinin temellüküne öncelik verdiğini gösteriyor. Bu, Aydınlanma’nın, dolayısıyla da, Jürgen Habermas’ın ifâdesiyle, bir Aydınlanma projesi olan Modernliğin Pozitivist varyantıdır. Aydınlanmanın Pozitivist varyantının değil, doğrudan Aydınlanmanın kendisinin edinilmesi sözkonusu olsaydı,elbette ‘Hayatta en hakiki mürşit,İlimdir’ değil, ‘hayatta en hakiki mürşit Akıl’dır’ demek gerekecekti. Aydınlanma’nın temelkoyucu ilkesi,,Kant’ın o ünlü Was ist Aufklaerung’unda bildirdiği gibi,Akıl’dır çünkü…

İsmet İnönü, Hasan Ali Yücel’in Milli Eğitim Bakanlığa atanmasıyla (özellikle 1940’lardan itibaren) ’Eski Yunanlılardan beri milletlerin sanat ve fikir hayatında meydana getirdikleri şaheserlerin’ çevrilmesi işini başlatarak Hümanist geleneğin temellüküne ağırlık vermiştir. İnönü’nün ‘Milli Eğitim Bakanlığının ‘Tercüme’ dizisine yazdığı 1 ağustos 1941 tarihli Önsöz, bunun apaçık kanıtıdır.

İyi de, Batı Medeniyeti ya da Modernliğinin Mustafa Kemal Atatürk ile Bilim düşüncesinin, İsmet İnönü ile de Hümanizminin alımlanması, gerçek bir temellük ilişkisine mi dayanmaktadır? Ne yazık ki, hayır! Batı Medeniyeti’nde Bilim Devrimi ve Geç Rönesans Hümanizması’nın inşa ettiği modernlik, sivil toplumu (burjuvazi) inşa eden tarihsel ve toplumsal şartların getirdiği bir dönüşümün, Türkiye’de ise, politik toplumun (Devlet’in) doğrudan, tepeden inme buyruklarının sonucudu

Bulutlara Bakmak

Hilmi Yavuz
Bugün bulutlardan söz-açmak geçti içimden. Denizin ve Üsküdar’ın üzerindeki bulutlardan… ‘İstanbul Bulutu’ndan ya da ‘Şehrin Üzerinden Geçen Bulutlar’dan. Şiirlerle bulutların birbirinden ayrılmasının imkânsız olduğu günleri yaşarken, gökyüzünün mavisiyle bulutun beyazını, ya da gökyüzünün kurşunla kaplı olduğu günlerin kararmış bulutlarını hatırlamak!

Baudelaire bir mensur şiirinde, yabancıya neyi sevdiğini sorar, yabancı da ‘şu yüksekten uçan bulutları’ diye cevaplandırır. Ben de bugün böyle yapacağım. Bulutlara bakacak ve onları seveceğim. Kendime bir ‘Bulutlara Bakma Durağı’ bulmalıyım önce. İşte oradan, öylece, bütün günümü, gözlerimi hiç yere indirmeden göğe bakmalıyım. Bembeyaz, tertemiz, annemin geçmişte yıkayıp belki beş kez çitileyerek akpak ettiği çarşaflardaki o çivit kokulu masumiyeti aramalıyım bulutlarda. Kirlenen, kararan yeryüzünden kaçmak, kurtulmak…

Yine Baudelaire: ‘Hüzün ve Serseri’ şiirinde söyler ya: ‘Hey trenler, vapurlar, alın beni götürün/ Bu kahrolası şehrin simsiyah havasından’. O trenlere, vapurlara gerek yok, bu kahrolası şehrin simsiyah havasından kurtulmak için… Kurtulmak isteyen başkaları da varsa, onlarla birlikte, hep birlikte göğe bakalım.

Bulutlara bakmak, geçmişi seyretmektir ve bulutlara bakmak sadece mekândan, şu kahrolası şehrin simsiyah havasından değil, ama elbette zamandan da kurtulmaktır. Çocukken, taşranın o kirlenmemiş ve bâkir gökyüzündeki bulutların olağanüstü beyazlığındaki biçimlere bakar, o biçimleri, Cennet’teki ruhların yüzleri sanırdım;-o yüzlerin, arasıra bize bulut suretinde göründüklerini düşünerek. Babama ‘ruhların da yüzleri var mıdır?’ diye soran bir çocuktum ben. Çocuk zihnin yaban mantığı ile bulutlardaki biçimleri, tanıdık yüzlere benzetirdim. Büyükbabamın beyaz sakallı fotoğrafını düşünür, bulutlardaki biçimlerde o yüzü arardım.

Şimdi de arasıra tren, otobüs ya da uçak yolculuklarında, yakınımdan geçen bulutları, çocukluğumdan bu yana iyice büyümüş ve kabarmış olan belleğimin albümündeki yüzlere benzetme alışkanlığını sürdürürken ( onlar o kadar çoklar ki, artık neredeyse bulutlardaki her biçim, tanıdık ya da tanımadık yüzlere karşılık gelir oldu!) , geçmişe yolculuk eder gibi oluyorum. Zamanı bulutlarda aramak ve onlarla birlikte yüzlerdeki Zaman’ın geçip gittiğini duyumsamak!

Evet, bulutlara bakalım. Dünyayı kirletmeyen bulutların aynasından bakalım her şeye. Çevrenin, eğitimin, siyasetin, ekonominin, adaletin, edebiyatın, özellikle de şiirin ve elbette kalplerin iyice kirlendiği, kirletildiği hayatımızda; aydınlığı, temizliği, eldeğmemişliği bulamayacağımız hayatımızda, bulutlara bakalım…

O saf ve rüyamsı beyazlığıyla bulutlardır bizi arındıracak olan. Onlara bakarak kalpteki kirleri temizleyebiliriz ancak… ‘Orpheus’a Şiirler’de söylediğim gibi: ‘duygular yumrulmuş, kalpte kirler/ var; sözün kanserine geldik:/ (…) yıkım, aşkı; çöküş, umudu/ imliyor şimdi; /göğünse yavaş yavaş/ dökülüp ıssız bıraktığı sfer/ katı… kaskatı…/’ iken, bulutlara bakalım. Yitirdiğimiz adaleti, kirlettiğimiz siyaseti, yozlaştırdığımız eğitimi, sıradanlaştırdığımız edebiyatı, köylüleştirdiğimiz kültürü, derhal akıl hastanesine kapatılması gerekenleri öne çıkaran düzmece bir entelektüel ortamı, Peygamber ahlakıyla ahlaklanmaya boşverenlerin ‘mesned-i izzette serefraz’ olmalarını… Kısaca kabalığımızı, cehaletimizi, bayağılaşmamızı, ahlaksızlığımızı yıkayıp arınmak için, başka hiçbir çıkar yol umudu görünmüyor çünkü, bulutlara bakalım…

Arınamasak da, bulutlarda tertemiz, arınmış ruhların yüzlerini bularak avunuruz belki…[2008]

BİR YORUM YAZIN
ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.