ALTIN 297,72
DOLAR 5,9366
EURO 6,5635
BIST 7,7979
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 8°C
Çok Bulutlu
Kitaplar

Boran Kuşları | Bedros Dağlıyan

14.04.2019
151
A+
A-
Boran Kuşları | Bedros Dağlıyan

|Halkın Nabzı Gazetesi|

Rençper Cemil şehirli Hüseyin’in tarlasında yarıcı. Nedir bu yarıcılık derseniz iki türlü düşünmek lazım. Tarlasını icara veren tembel mi tembel sahip; cingözlük yapıp tarlasını onun yerine ekecek, biçecek bir enayi bulmuş demektir. Hüseyin tarlasını kendi ekmeyeceğinden mutlu; ee, Cemil’ de mutlu, ürün verecek bir tarla bulduğu için…

Kaç yıldır iyi kötü kazandırdı tarla Cemil’e… Elbette bütün çağa çocuk çalışınca, o yıllar boyunca yağmur da eksik etmeyince kurak tarlanın suyunu, evi geçindirebildi. Kursaklarına biraz bulgur, biraz et girdi. Bıldır bereketli olan tarla bu yıl tohumu bereketli kılacak yağmurlara hasret kaldı. Toprak çatladı, yarıklar genişledi; çekirgeler çoğaldı.

Cemil bu yıl bir kuyu açmaya karar verdi. Verdi vermesine ya, kuyucu Rüstem’e parayı nereden verecek ki… Kara kara düşünmeyi o yıl bildi Cemil. O yıl dertlenip, türkü söylemeyi de… Çözüm nerede diye geceler boyu yatmadan sabahı etti. Cigaraya tütüne de, yine o yıl başladı. Karısı, onu hep neşeli görmeye alışkın Karagözlüsü bile şaşırdı. Sarılsam diye düşündü ya, utandığından beceremedi. Sarılmak istedi, elleri havada öylece kalakaldı.

Ah Cemilim. Ah karakaşlım, güzel huylum… Fidan boylum diyecekti vaz geçti. Kısaydı Cemil. Ondan bile kısa. Adamın hasıydı, ama… Yalan neyin bilmezdi. Kim istese koşardı yardımına… Hele bir güldü mü güneşten kavrulmuş esmer yüzünde dişleri elmas gibi parlardı.

Kış kışlığını yapmamış, yorgan gibi örtmemiş toprağın rahmini bembeyaz örtüsüyle… Ne zaman baksa tarlanın üzerinde koca bir toz bulutu… Tarla ölüyor. Tarla can çekişmekte… Ya onlar. Az yalvarmadı Allah’a… İnancını kaybetmeden tevekkülle, sabırla bekledi. Sabrı bitti, diline vurdu şikâyeti… O yetmedi küfre de vurdu o neşeyle türkü çığıran dilini… Çocuklar şaşırdı, karısı şaşırdı.
Tam o sırada da kuşpalazı oldu yavrusu biriciği, İsmail’i… Şehre götürmesi gerekti. Karısıyla birlik gittiler, hastaneye… Doktor, ağzını büzüp, kaşlarını indirdi. Belli ki kötüydü söyleyecekleri…

– Bu çocuk Kuşpalazı olmuş. Zor hastalık tabi ki… Her gün serum yaptıracaksınız. En az bir ay köyü unutun, demesin mi! Şafak attı Cemil de… Karısı çevresiyle gözünün yaşını silip durdu saatlerce… Horoz gibi ötüyordu zavallı İsmail…

Kara kara düşünüp durdular. Askerlik arkadaşı geldi neçe sonra aklına… Askerde sıhhiye çavuşuydu. İyi has adamdı. Alevi olduğunu bilerek ona eziyet edenlere karşı korumuş kollamıştı. Hoş o da dertli bir Ermeni’ydi ya, yine de yardımı esirgememişti işte… Binbaşı da onu kollardı, yeri geldiğinde…

Gitti. Çalıştığı eczanede onu karşısında gören Jozef, sevinçle sarıldı. Onun yüzündeki kederi hemen fark etti elbette. Arkadaşının omzunda ağlayarak anlattı. Burada kalmaları gerektiğini söylerken yere bakıyordu.
– Hemen yarın gelin Cemil. Benim evim senin de evindir. Hanımını, çocuğunu al gel kardeşim…

Cemil, sevinçle eşine koştu müjdeyi verdi. Karısı duyunca sevindi ya sonra sormadan edemedi.
– Ne hediye götüreceğiz Cemil. Elde, avuçta bir şeyler yok ki armağan edelim. Cemil, arkadaşım bir şey isteyen adam değil, dese de yine karaları bağladı. Birden aklına geleni de bir çırpıda söyleyiverdi.
– Biz de boran kuşu götürürüz. 

Bir boranhanesi vardı. Yabani güvercinlere buralarda boran derlerdi. Kerpiçten yapılma, pencereleri yerine yukarıda dama yakın küçük delikleri bir de kapısı olan bir evdi işte kuşların ki… Ne yem isterlerdi, ne bakım. Her yıl kapıyı açar ve ortalığa saçılan kuş pisliğini toplar karpuzculara satardı. Altına koğa konulan karpuz fidesi coşar büyük azametli karpuzlar olurdu. O nasıl renk, o nasıl bir tat olurdu. Düşünce ağzı sulandı Cemil’in… Karısı yine dertlice konuştu.
– Ne yapacaklar ki boranı?
– İster uçururlar, isterlerse de kesip yerler… Bulgurla güzel gider hem…

Dedikleri gibi de yaptılar. Yavrusu İsmail’i kapıp bir çuval boranla Jozef’in evine gittiler. Jozef, karısı Anjel ve oğlu Bedros onları kapıda karşıladılar. Görmüş geçirmiş kadın Anjel, hemencecik onların rahat etmelerini sağladı. El birliğiyle yemek yaptılar. Yer sofrasını hazır edip buyur ettiler. Her biri sofra bezini bağdaş kurup oturdukları dizlerine çektiler. Evin tek odasında ikinci bir yer yatağı serdiler. Oğullarını kendi yanlarına aldı Anjel; hasta İsmail’e dayandığı duvarda haç olan oğlunun mavi boyalı demir karyolasını gocunmadan iyi dileklerle verdiler.

Ertesi günde tedaviye başladılar. Hastaneden verilen difteri serumunu İsmail’e Jozef kendi elleriyle yaptı. İyileşmesi için hepsi birden dualar edip durdular. Geçen yıl da oğlu geçirmişti bu lanet hastalığı… Günlerce ‘baba yapma’ diyen çocuğuna kendi elleriyle göbeğinden yapmıştı serumu… Şimdi de İsmail’e… Gözünden bir damla yaş döküldü yanaklarına… Hatun kadın, iyilik karşısında ne yapacağını bilmeden günlerce sarılıp durdu Anjel’e; Anjel’de ona…

O boğazından nefes çıkmayan, horoz gibi öten, sesi kısılmış çocuk, yirminci günün sonunda iyileşmeye yüz tutmuştu. İki çocuk babalarının kümese koydukları kuşlarla oynayıp durdular. Odanın içi kanat seslerinden geçilmez olmuştu. Kanat seslerine, güvercin gurultularına neşeli çocuk sesleri karışıp durdu günlerce…

Güvercinlerin hiçbirini kesip yemediler. Ne çocukların ne de kendilerinin gönlü el vermedi kuşların kesilmesine… Çocuklar kendi elleriyle birer birer azat ettiler boranları… Onların kanat çırpınışlarıyla bulutlara yükselmesini görüp sevinçle kıkırdadılar. Her gün Allah ne verdiyse birlikte yediler. O süre zarfında birlikte ağlayıp, birlikte sevinç gözyaşları döktüler.

Bir ay sonra iki aile beraberce köye döndüler. Bereketli bir yağmur çiseliyordu köy yerinde… Sevinçli bir neşeyle hep birlikte girdiler eve… Diğer çocuklar da özlemle karşıladılar onları… 
Cemil, karısı ve çocukları bereketli toprağa umutla ektiler tohumları… O kara günler bir daha gelmesin diye dualar dillendirdiler Tanrı’ya… Güneş, sürülmüş toprakta neşeyle parıltılar saçıyordu…

Yazar
Yazar
Editörden Yazı Atölyesi, Çağdaş Türk ve Dünya Edebiyatı’nı merkezine alan bir websitesidir. Yazı Atölyesi’ni kurarken, okurlarımızı günümüzün nitelikli edebi eserleriyle tanıtmayı ve tanıştırmayı hedefledik. Yazarlarımız, Yazı Atölyesi’nde, edebiyat, sanat, tarih, resim, müzik vb. pek çok farklı alandan bizlere değer katacağını düşünüyoruz. Bu amaçla, sizlerden gelen, öykü, hikaye, şiir, makale, kitap değerlendirmeleri, tanıtımı ve film tanıtım yazıları, anı ve edebiyata ilişkin eleştiri yazılarla, eserlerinize yer veriyoruz. Böylelikle kitaplarınızla eserlerinizin yer aldığı Yazı Atölyesi’nde, dünya çağdaş edebiyatı ile sanatın pek çok farklı alanında değer katacağına inanıyoruz. Katkılarınızdan dolayı teşekkür ederiz.   http://yaziatolyesi.com/    Editör: Hatice Elveren Peköz   Email: yaziatolyesi2016@gmail.com haticepekoz@hotmail.com   GSM: 0535 311 3782  -------*****-------  
YAZARA AİT TÜM YAZILAR
BİR YORUM YAZIN
ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.