ALTIN
DOLAR
EURO
BIST
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Hatay °C

Köküne Barışık Olmak | Müslüm Kabadayı

Müslüm Kabadayı
Ömrün Altmışında | Müslüm Kabadayı 1960 restorasyonunda doğduğumda Hatay Kışlak’ta Köyümüz yurtsever kafalarla koşuyormuş aydınlığa O dönemde bırakmış babam ocak söndüren kumarı Anam derdi, senin gözlerin verdirdi ona bu kararı Elimde kitapla çobanlık yapardım, Keldağlıydı suyum Bir kamyonla ilk kez Amanoslar’ı aştığımda altıydı yaşım Ve Misis tarlalarında çalışırken pamuk çalısı kadardı boyum On birimde Düldül Dağı’ndan sızan kanımdı Sabunçayı Düziçi İlköğretmen Okulu’nda bilgi çiçeklerimi suladı On altımda öğretmenlik hakkım için çıktım boykota MC’nin sürgün okuyla fırlatıldım Çanakkale Boğazı’na Büyük kavga suları dar boğazlardan süzüldüm On sekizimde Ankara’da DTCF’ye yazıldım Yirmi ikimde “Mamak Üniversitesi” zindanına atıldım Kaybettiğimde elli yedisindeydi ayağı kesik babam İğnenin deliğinden Hindistan’ı görürdü, şekere yenildi tamam Elim iş, aklım güç tuttuğundan beri yüklerim hep ağırlaştı 12 Eylül zulmüyle ülkem kararırken, vicdanlar sağırlaştı Gölbaşı’nda başladım teknik işe yirmi beşimde, işim çizim ölçüm Yirmi altımda “Yoğunluk Sanat Kitabı”nda yer aldı ilk öyküm Yirmi yedi yaşımda atandım çok istediğim öğretmenliğe Üç ay sonra gbt’yle atıldım teknik ressamlık mesleğime Acılar ve zordan süzüldü balım, özümü bağladım hilesiz alın terime Ülkemde ilk kez gbt’yi çöpe attırdım, mahkemede bir yaz tatilinde Trabzon’da tiyatroya giderek, şeytanın bacağını kırdık öğrencilerimle O yıl sevdalandım bir Laz kızına, kar teptim saatlerce ona kavuşmak için Meydanlarda keskinleştirdim sınıf bilincimi, karanlıkla savaşmak için Polatlı Tahtaköprü’de, yeni evli küçük kardeşimizi toprakladı elektrik Gök ekinimiz biçildiğinde harlanan acımızla hepimiz şekere kesildik Sürgün yediğimde Maçka deresine, kentli ve dağlı dostlar kazandım Kuzeyhaber, Hamsi ve Kıyı’da kalemi yüreğime batırıp yazandım Hayatın uzun sokaklarında yürüdüm, mücadele estetiğinden aldım haz Otuz ikimde baba oldum, kucağıma verildiğinde çonamız İlkyaz Esmer bakışlı gözünün ışığında, hiç sönmeyecek gibi duruyordu faz Otuz üçümde yerleştik, Asi’nin meltemiyle nefeslenen Antakya’ya Burada savaş açtım, sendika başkanlığımla olağanüstü kuşatmaya Otuz beşimde İnsancıl dergisi temsilciliğiyle şahlandırdık sanatı Eski ve yeni kuşak yoldaşça buluştuk, bozuldu paranın saltanatı Akrepler, ekmek teknemde kuyruk salladılar durmadan Yüreğim daralsa da aştım engelleri, beynimi burmadan Hiç yüksünmedim, eskiyeni yıkıp ileri olanı kurmaktan Otuz sekizimde Subaşılı öğrenci cıvıltısına karıştı sesim Kırkımda eşimden vurdular yüreğime, sandım kesildi nefesim Kırılsam da sardım yaralarımı, kopmadım hiç kızımdan Ne geldiyse başıma, sınıfa sınıf savaşımındaki hızımdan Aynı yıl gördüm emperyalizmin çöplüğünü New York’ta Yedi candık, uygarlıklar beşiği Antakya’yı çoğaltmakta Anamızı verdiğimizde toprağa kırk birimdeydim bahar yeli esiyordu Doğa dışımızda yeşerirken, anasızlık testere olup içimizi kesiyordu Damar damar işleyip toprağımızı, dişe diş dirençle çevirdim çarkımı “Hatay Bibliyografyası”na ekledim “Amik’ten Amanos’a Alkım”ı Kardeşleştik “Karadeniz Karşılaştırmalı Sözlük Denemesi”yle salkımı Amik dergisinde dostlarla harmanladık, yerelle evrenselin biderini Düşünmedik hiçbir zaman, halkamızı çoğaltan emeğin giderini Kırk ikimde komşu halkla sınırları kaldırdım, Şam’a giderek Ortak damarları buldum her adımda, Arvad Adası buna bir örnek Palmira’da onurlandım, Zenobya kafa tutarken Roma’ya Basitburnu’nda selam durdum, kadim dost Cebel-i Akra’ya Kırk bin yıllık aşka kavuştum, Aşkdeniz’den çıktığımda Üçağızlı Mağara’ya Bir kurda zengin Arap dilinin eşiğini adımladım, Besime öğretmenle Beyrut ve Amman ışıklandırdı Adonis’i, yanımdaki çevirmenle Kırk üçümde ikinci kez sevdalandım, Divriğili bir kıza Bir ömür sığdırdık, sönük Ankara’da koşarken bir yaza Kırk altımda “Yoğunluk”ta dirilttim yirmi yıl önceki sanat kitabını Kırk yedimde “Suriye Günlüğü”nde sordum düşmanlıkların hesabını Kırk dokuzumda “Hataylı İki Aşık”ta verdim ozanların imgelerinden Sevdanın harını, ayrılık ve ölümün soğukluğunu dilin belinden Her dönemin devinimi, ivme kattı yürek ve beynime Yıllar sonra onun için döndüm öğrencilik kentime Pişmanlık hiçbir zaman uğramadı gergefli semtime Harlamayı sürdürdüm partide, sendika ve dergilerde üretkenlik ateşimi İlkyaz’ımızla Avrupa’dan döndüğümüzde, burada yitirdim ikinci eşimi En verimli ellili yaşlarımda, sevdalım oldu bir Kürt kızı Çatışmalı ve fışkırmalı diyalektik, oya’ladı bilincimdeki hızı Her taşa vurulduğumda bilendim, hayatı yeniden kurmaya Marifet yüklendik yürekten, başladı Bağlaç dergimiz filize durmaya Hata ve yanlıştan arınmak için başvururum kendimi sorgulamaya Arka arkaya Aşkar abimi, Mustafa canımı, Sabahat ablamı aldı ölüm Elli üçümde “Salkım Saçak Keldağ”la fışkırdı, sularından ilk öyküm Art arda sökün etti kitaplı öykülerim “Közlü Yürekler”, “Dirilten Duyunçlar” “Çölüngelini”nde küllerinden doğdu Zenobya, “Kaplan Ali”yi sevdi dağlılar Elli üçümde Taksim’de Gezi Kitaplığına bağışladım kitaplarımızı Haziran direnişinde embriyolanan Diren’imiz, doldurdu kucaklarımızı Evin’imiz ikiledi kardeşliği, Devrim Stadyumu’nda katıldı İlkyaz’ın mezuniyetine Kuşakların atardamarlarını, ben’lerinde imgeleştirsinler dilerim genişleyen evrene Gezdim, sezdim, eylemledim ve yazdım, mutluyum yaptıklarımdan Altmışımda kronikliğimle koronaya yakalanmadım, umutluyum yarından Sevda’yla yarattık “Avrupa’nın Yüzleri”ni, memnunum can dostlarımdan Ömür bu, çizik-yazık-keşkeyle değil, insanlar yeniden (t)üreterek paylaşsın Bir gün toprağa düştüğümüzde, ışıklı çocuklarımız meşalemizi taşısın…

           İnsan, anne rahmiyle mağara arasında metaforik bir bağ kurar. Niye?

       Anne rahmi, embriyodan başlayarak cen, bebek aşamasına kadar bir canlının insan türü olarak biçimlenip büyüdüğü yerdir. Oradan ışığı, dış dünyayı görmek için harekete geçtiği andan itibaren anne rahmi, terk edilen bir mağara gibidir… “Mağara” imgesinin mitolojide, felsefede, psikolojide, mimaride hatta müzikte kullanılması, dilbilim açısından da seslerin mağaraya benzetilen ağız boşluğunda biçimlenmesi üzerinden de farklı göndermeleri olan rahmin, mağaranın, ağzın, kubbenin çağrışımları üzerinde durmak isterim.

     Embriyonun rahmin duvarına tutunması, buradan beslenerek büyümesi ve günü geldiğinde dış yaşama açılmasıyla 3 milyon 300 bin yıl öncesindeki taştan, kemikten yaptığı aletleriyle varlığını bildiğimiz insan türünün mağaraları yaşam alanına dönüştürerek buzul çağları başta olmak üzere büyük doğal afetleri atlatıp başka coğrafyalara yayılması arasında bağ kurabiliriz. Embriyo halimden ilk gençlik çağıma kadar bedenimin, kültürel temellerimin biçimlendiği coğrafyadan, Hatay’daki Barutlu Mağara’yı ve Üçağızlı Mağara’yı örnekleyerek yetineyim. İlkinde yaklaşık 100 bin, ikincisinde 40 bin yıl öncesine tarihlenen insanın var olma savaşı verilmiştir. Barutlu Mağara’da taş ve kemikten aletlere, Üçağızlı Mağara’daysa etin pişirilmesiyle ilgili kalıntılara ulaşılmıştır. Yine Neandertel’le Homo Sapiens’in çiftleşmelerinden oluşan melez insanın Hırvatistan’daki bir mağarada, Neandertel’le Denisova’nın çiftleşmesinden meydana gelen melez insanın da Altay Dağları’ndaki bir mağarada fosillerinin bulunduğunu hatırlatayım. Peki, bunlardan niçin söz ettim?

      İnsan türünün kültürünü olgunlaştırdığı ilk yerdir mağaralar da ondan… Hem varoluş hem de yaradılış sürecinin ilk ve en önemli mekânıdır. İlk insan topluluklarında komünal, kolektif bir yaşam söz konusuydu. Doğada avlanma, toplayıcılık, doğa olaylarına karşı önlem alma gibi beslenme-barınma vd. zorunlu ihtiyaçlarını karşılamak için gerekliydi bu. Doğadaki zorluğa karşı zorunlu birlik süreci, kuraklık-sel-deprem-yangın vd. nedenlerle zorunlu ya da insanın yeni yerleri, varlıkları keşfetme güdüsüyle gönüllü biçimde dış dünyaya açılmasını, göçmesini sağladı. İnsan türünün hangi aşamada ve tam nerede göçü başlattığına dair kesin, kanıtlı bilgilerimiz yok ama arkeolojik araştırmalardan, bulgulardan yola çıkarak yaklaşık 2-2,5 milyon önce Afrika’da göç olgusunun gündeme geldiği genel kabul görmektedir. Göçle birlikte insan topluluklarının yayıldıkları coğrafyaların iklimine, bitki örtüsüne, su ürünlerine göre farklı özellikler kazandığı anlaşılıyor. Örneğin, Avustralya-Okyanusya bölgesindeki Denisova insan türünün denizle içli dışlı olmasından dolayı suda uzun süre kalabilmesini sağlayacak biçimde akciğerini geliştirdiği bilinmektedir. Nehirlerin oluşturdukları verimli topraklarda tarım devriminin, dolayısıyla ilk uygarlıkların oluştuğunu, Sümerlerin yaşamlarından öğrenmekteyiz. Böylece mağaranın yerini ağaçtan, taştan ve topraktan evler almaya başlamıştır. Homo Erectus’tan bu yana, özellikle Homo Sapiens’in Neandertel ve Denisova türleriyle çiftleşmesinde sonra giderek melezlenip çeşitlenen insan türünün genetik özellikleri, kapalı toplumsal yaşamı çok uzun süreli devam eden topluluklarda ciddi genetik sorunların, hastalıkların gündeme gelmesiyle “dış dünyaya açılma” önem kazanmıştır. Aynı etnik boyların evliliklerinde yedi göbek farklılaşmaya dikkat edilmesi bunun somut örneklerindendir.

Yakın akraba evliliklerinin yol açtığı genetik hastalıkların ve psikolojik sorunların, bugün daha çok farkındayız. Hatta daha çok Akdeniz bölgesinde görülen ve “Akdeniz anemisi” olarak adlandırılan kimi hastalıklarla ilgili evlilik öncesi erkek ve kadının test yaptırmalarının zorunlu hale getirilmesi de bu farkındalığın bir sonucudur. Bu ön bilgilerden hareketle üzerinde durmak istediğim “Köküne mi barışık?” sorusunun anlamıdır. “Köküne barışık olma” deyiminden çıkan bu soru, ne zaman ve niçin söylenir?

“Bu deyimi daha önce niye duymadım, duydumsa da niye önemsemedim acaba?”sorusunu 5 Temmuz 2022’de kendime sordum. Bu sözü, o gün ziyaret ettiğim Hatay ili Yayladağı ilçesine bağlı Kışlak köyünde oturan ağabeyim Muammer Kabadayı ve kuzenim Ali Aydoğan’ın evlilik üzerine yaptıkları bir konuşmada duydum. Hemen dikkatimi çekti ve hem sözü oluşturan sözcüklerin bağdaşıklığı hem de anlamı üzerine düşünmeye başladım. “Kök” ve “barış” sözcüklerinin bağdaştırılmasıyla oluşan anlam şu: Bir aile, bir başka ailenin kızını oğullarına ister. Gelin olarak o ailenin kızından memnun olurlarsa, ailenin diğer oğullarına da aynı ailenin diğer kızlarını istemek için gittiklerinde, kızın ailesinin oğlan tarafına söylediği bu söz, “Biz, kızlarımızı sizin oğullarınıza vermek zorunda mıyız? Sizin oğullarınıza mahkum muyuz?” anlamına gelir. Bu sözle ortaya konan tavrın altında yatan neden, birden çok olabilir. Ancak, en önemlisi “Bu kadar akraba evliliği doğru değil.” anlamındaki nedendir.Çünkü, eskiden köylerde, genel olarak kırsal kesimde akraba evlilikleri yanında farklı aileler arasında kız kardeşlerin, başka ailenin erkek kardeşleriyle evliliklerine de sıkça rastlanırdı. Kendi anne-babamın evliliğiyle dayımla halamın evliliği gibi örnekler de söz konusuydu. Bundan 50 yıl öncesinde köy içi evlilikler dışında komşu köylerden evlilikler olurdu. Son 50 yılda, başka ilçelerden, illerden, hatta başka ülkelerden ve farklı uluslardan evlilikler çoğalmaya başladı. Bu inançlar bakımından da gerçekleşti. Kışlak köyünde son 100 yılda meydana gelen farklı yerlerden göç eden aileler arasındaki evliliklerden dünyaya gelen çocukların zeka ve başarı durumları üzerinde bir araştırma yapmıştım. Bu türden melezlenmeyle çoğalan ailelerin ikinci, üçüncü kuşak çocuklarının meslek, zanaat-sanat, yetenek, zeka bakımından daha başarılı olduklarını saptamıştım. Buradan hareketle Kışlak’ta evlilik konusunda daha doğru bir yol izlendiği kanısına varmıştım. Bu tercihin ne kadarı bilinçli, ne kadarı tesadüfidir? Bununla ilgili bilimsel bir araştırma yapmış değilim ama Kışlak’tan 1939’da eğitmenlik kursuna giden Cuma Gündüz, Ahmet-Ali-Mehmet Yılmaz, Mehmet Türkkölesi, Rüstem Bilgin’in hem okullarda eğitmenlik yapmaları hem de köylülerini eğitmelerinin bu tercihte etkili olduğunu söyleyebilirim. Cuma Gündüz’ün 1940’lı yıllarda muhtarlığındaki aydınlanmayı, 1960’lı yıllarda Mehmet Yıldız’ın muhtarlığı döneminde yapılan atılımlar güçlendirdiğinden, o dönemlerde yetişen köy çocuklarının tercihlerinin daha çok bilinçli olduğunu da belirtebilirim.

Evet, “köküne barışık olmak” deyimini Hatay’ın başka köylerinden tanıdıklarıma, hatta başka illerden arkadaşlarıma sordum. Altınözü’nün Büyükburç köyünden şair-yazar dostum Halil Yılmaz, kendi yörelerinde kullanıldığını söyledi. “Yıldızları barışık olmak”, “kendiyle barışık olmak” gibi yaygın bilinen deyimler dışında Anadolu ağızlarında kullanılan deyimler arasında“köküne barışık olmak” pek yaygın değil. Bu deyimin, evlilikle ilgili verdiğim örnek olaydaki anlamı dışında “Köküne mi barışığık?” denildiğinde “biriyle ilişkileri koparmak”, “birini hasım görmek” anlamı da taşıdığını belirtelim. Dolayısıyla “köküne barışık olmak” deyimi, kişiler ve toplumlar arasındaki barışın sürekliliğini, dostluğun kadimliğini, devamlılığını vurgulamak için kullanıldığında, bu sözün çok değerli olduğunun altını çizmek isterim.

Deyimde geçen “kök” sözcüğüyle bağdaşarak oluşturulan birçok deyim, söz, kavram ve terim var. “Kök salmak”, “kökü geçmek”, “kökenbilim”, “kökleşmek”, “köksüzlük”, “köktenci”, “karekök”, “yumurtakökü”, “kökboyası” aklıma gelen ilk örnekler. Bunlardan “kökleşmek” ile “köksüzlük” arasındaki zıtlık ilişkisi üzerinde de durmak istiyorum. Halk arasında kullanılan bir söz üzerinden bu diyalektik ilişkiyi örnekleyebilirim. Bir insanın, herhangi bir varlığın ne ya da kim olduğunu öğrenmek istiyorsan, “Çek köküne bak.” derler. Bu, aynı zamanda bir varlığın evrimini, nereden gelip nereye gittiğini, kökenini öğrenmek gerekir anlamı taşır. Dolayısıyla doğadaki bütün varlıkların “Gaia”, yani karmaşıklık içinde bir uyumlaşma süreciyle nitelik veya anlam kazandığını görmek gerekir. Böylece, hem biyolojik hem de kültürel bakımdan daha gelişkin, koşulları uyumlu hale getiren insanın kökleşmesini sağlamak mümkün olur.

BİR YORUM YAZIN
ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.