ALTIN
DOLAR
EURO
BIST
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Hatay 19°C
Sağanak Yağışlı

Haftanın Hikayesi | Hamam | Sevim Habip

Haftanın Hikayesi | Hamam | Sevim Habip

Yağmurlu bir kış sabahı, Hidayet çıkageldi. İzmir’in soğuk ve kasvetli havasını ardında bırakıp gelmişti.

Onunla kahvelerimizi yudumlarken, birden ayağa kalktı. Pencereye doğru yürüdü. Hüzünlü bakışlarını kaçırarak ufuklara baktı. Söylemek isteyip de dile getiremediği kim bilir ne sorunları vardı?

Ona şakayla karışık takılmak istedim. Biraz da üstüne gitmek istemiyordum.

”Biraz rahatlasın ve üstündeki kasvetli havayı dağıtsın diye, kasetçaları açtım. Odaya yayılan müziğin namelerine mırıldanarak eşlik etmeye başladı.

Kahvaltı sonrası biraz rahatlamıştı. Bir duş alarak üzerini değiştirdi. Pencere pervazlarını açarak bir oh çekti. Ardına dönmeden konuştu. Nihayetinde sessizliği bozan ilk o olmuştu.

“Neden bu kadar suskun olduğumu merak ettiğini biliyorum.”

Onu duymamış gibi kalkıp mutfağa geçtim. Konuşunca sanki biraz rahatlamıştı.

İşimi bitirip salona geldiğimde, Hidayet pencerenin önündeki koltuklardan birine oturmuş, kitap okuyordu.

“Ne okuyorsun?

“Serenat” adlı bir roman…”

Aaa çok iyi. O romanı ben de okumuştum. Çok güzel bir kitap” dedim, usulca.

Daha önce okuduğum kitabı elime aldım. Hidayet’in karşı koltuğuna geçip oturdum. Hava yağmurlu, oda da loştu. Çok geçmeden kitap okurken uyuyakalmışım. Birden zil sesine irkildim! Hidayet üzerime bir battaniye örtmüştü. Gelen Huriye’ti. O bizim ortak arkadaşımız.

Huriye, Hidayet kadar sakin değildi. Her zamanki gibi gergin ve mutsuzdu. Hışımla bir şey demeden içeri daldı.

Hidayet oturduğu yerden doğruldu. Sakin ol diyerek Mutfağa geçip bir bardak su aldı.

“Hiç hoş geldin yok mu? Gözden uzak olan gönülden de ırak olurmuş.”

Gergin havayı yumuşatmak için araya girdim.

“Kuzum gel otur. Sakinleş biraz. Yine ne oldu?”

“Bakın, kırk yıldır evliyim, genç olduk, ihtiyar olduk, bir gün, bir saatçik oturup benimle ruhuma dokunarak iki lakırdı etmiş midir? Yok!”

Ona ne yanıt vereceğimi bilemedim. Kadınlar Huriye’in istediğini yaparlarsa geçecek mi? Ne mümkün.

Huriye, geçmiş yıllarda erkeklerden aşağı tutulmuş, evlere kapatılmış, erkeklerin hesaplarına göre yaşatılmış, gençliklerinde kocalarına kul-köle, torunlarına da dadı olmuş. Şimdi ise bütün kadınların öçlerini almak istiyor gibiydi. Kocasını çekiştirmek, ona çatmak için bir fırsat kolluyormuş gibi geçmişe takılıp kalıyordu. Kadıncağız gençliğinde, o yılların şartlarına göre evin bütün işlerini görür, dikişini dikerdi. Yemeğin en iyisini pişirir.  Çocuklarına iyi bir anne olmak için elinden geleni yapardı. Üç tane oğlan çocuğu büyütüp evlendirmişti. Daha ne olsundu?

Zamanın nasıl geçtiğini anlamamıştık. Herkesin kendine göre hayattan bir beklentisi, sorunları vardı.

Uzun zamandan sonra bir araya gelen üç eski arkadaş, bir araya gelmeye başlamıştık.

Huriye Hanım kahve içmeye gittiğimizde, gelinlerine kinayeli baktı. Gelin kahveleri yapmak üzere mutfağa geçti. Uzun bir bekleyişin ardından Huriye Hanımın beklediği kahveler bir türlü gelmiyordu. O ise patlamak üzereydi. Gelinin de duyacağı bir ses tonuyla konuşuyor, ona gönderme yapıyordu.

“Ah Nermincim. Şimdiki gelinleri anlamak zor… Kafalarına vura vura kocalarına her istediklerini yaptırıyorlar. “

Hidayet, el kol işaretiyle, biraz sessiz olmasını önerdi.

Aşk olsun Huriyecim. Unutma, sen de bir zamanlar gelindin. Ama iyi de ediyorlar. Bizim aklımız yokmuş gibi neler çekmişiz de hiçbir gün isyan etmedik. Şimdiki gençler çekmiyorlar.

 Nermin, lafı Hidayet’in ağzından aldı.

“Oooh, canları sağ olsun! Onlar yaptıkça benim içim açılıyor. Ece adındaki gelini, zayıflasın diye her gün kocasına iki saat dans ettiriyor. Kendi kilosunu görmüyor gibi yemekte de hiç ekmek vermiyormuş. Oğlu, gelinin her sözünü dinliyormuş. Canına değsin,” dedim bir kahkaha patlatarak.

Onu dinlerken, Hidayetle gülüştük sessizce. 

Eşine kızmasının sebeplerinden biri gelinini kıskanmasından mıdır ne? Onu anlamaya çalışıyorduk. Sonra da bu kasvetli havanın dağılması için konuyu değiştirmeye çalıştım.

“Yarın hamama gidelim mi ablacım? Stresini alır, toksinlerimizi de atarız. Hidayet bizim tarihi Muhammet Saka türbesini de görmüş olur”.

Üçümüz de bu konuda anlaşarak odalarımıza çekildik. Ertesi gün öğlene doğru yola koyulduk. Sokaklardan geçerken, yol boyunca akıp giden yorgun ırmağa kaydı bakışları. Su hafif bulanıktı. Yağan yoğun yağmurların etkisi olsa gerek diye düşünürken, aklı İzmir’e kaydı.

 Bir süre sessizce yürüdük. Derken Kurtuluş caddesine gelmiştik.

“Burası Affan ve Antakya’nın dar sokakları,” dedim.

Büyüleyici ve güzel bir yere benziyor,” dedi gülümseyerek…

Evet, işte tam köşede o meşhur Affan kahvesi. Bir yanı ana caddeye, diğer yanı dar sokağa bakıyor. Bazı erkeklerin kâğıt oynadığı, şairlerin kendini tanrı sallaştırdığı yer. Burada hem sanat hem de siyaset yapılır. İtibarlı kişilerin yorumları demlenirdi. Duvarda, zengin bir kitaplık var. Buraya daha çok sanat ruhlu ve kitapseverler gelir. Otantik bir atmosferde kahvelerini yudumlarken, kitaplarını okur. Yaz kış hiç fark etmez, Antakya‘nın en güzel Hayatlısı burada yenir.

Hidayet, meraklı gözlerle Affan kahvesine baktı.

“Ne güzel ya,” dedi seslice.

“Haytalı yemek ister misin? Gel, daha zamanımız var. Hamam, sabahları erkekler için çalışıyor.”

“Yok, belki sonra yerim,” dedi Hidayet.

Çok geçmeden Hamama gelmiştik. Nermin, Hamama girer girmez bir rehber gibi durmaksızın anlatmaya başladı.

“Bulunduğumuz bu mekan, dünyada emsali olmayan bir yer. Hamamın içinde bir türbe var.”

Hidayet, şaşkınlıkla bakakaldı. Nermin abla hemen ellerini açıp duaya durdu.

Dua et kocan belki değişir,” derken gülümsedik.

Bizi korkutacak kadar bağırdı!

 “Yapmayın hanımlar, günaha gireceksiniz! Hikâyesini biliyor musunuz?” Burası Muhammet Saka isimli muhterem zatın yattığı türbe;  Göbek taşının hemen arkasında ve kurnaların yanı başında. Dünyanın bu “en ilginç manzaralı” türbesine gelenler, yıkanmadan önce dua ediyor, mum yakıyorlar.”

Hidayet, meraklar sordu.

“Peki, Türbe, hamamın orta yerinde ne işi var?” dedi seslice.

 Sinirinden burun delikleri açılan Huriye, anlatmaya devam etti.

“Muhammet Saka, hamamın ocakçısı… Sabahın erken saatlerinde gelip, suyu ısıtmak için odun veya telaş yakarmış. Aldığı iki Mecidiyenin birini hamamın sahibine verir, kalanın yarısını kendisine ayırır. Diğer yarısını da fakir fukaraya dağıtırmış. Bir gün işin başında hakkın rahmetine kavuşmuş. Cenazesini hamamda yıkayıp, kefenledikten sonra tabuta koymuşlar. Ancak tabutu bir türlü dışarı çıkaramamışlar. Efsane bu ya, her denemede tabut uçup, şuanda türbenin bulunduğu yere konuyormuş! Sonunda hamamın sahibi, Saka’nın oraya gömülmesine razı olmuş. O günden bu yana dünyanın hamamda yer alan tek türbesi Antakya’ya nasip olmuş!”

Çok şaşırmıştı Hidayet! Lakin inanmadığını yüzünden anlamıştı Huriye. Bunu kanıtlamak için onu hamamı çalıştıranın yanına götürdü. Aynı efsaneyi bir kez de onun ağzından dinlemiş olduk.

Hidayet; sonunda anlatılan bu efsaneden etkilenmişti.

“Bu asılı tabela fuzuli bence? Lütfen türbeyi ve çevresini temiz tutalım! Her gün sabun ile köpük köpük yuğmular. Bir mekândaki türbe, dünyanın en temiz türbesi değil mi zaten?”

Hamamcı ellerini kurulayarak, ”Haklısın kızım. Eskiden insanlar sık gelirdi hamama. Yemeklerini, hatta Kısırlarını burada yoğurup yerlerdi. Kadınların çoğu darbukalarıyla gelir, şarkılar eşliğinde oyunlar oynar, halaylar çekilirdi. Sabahları erkeklere, öğleden sonra kadınlara hizmet ederdi. Sular hızla akar kurnalar taşardı. Bu hamamda su dökünen, ter döken, gevşeyen, hatta keselenen insanlar da vardı. Vücudunu yağlatan, masaj yaptırıp, saçlarına kına yakatanlar da olurdu hanım kızım. Bakma insanların alışkanlıkları bir hayli değişti şimdi” dedi ve yorgun bedeniyle yığılırcasına tahta tabureye oturdu.

Hidayet, etrafı inceliyordu.

“Ne kadar eğlenceli olduğunu tahmin edebiliyorum,” dedi.

Hamamcı, ileri geri bir iki adım atarak durdu.

“Tabi, olmaz mı? Eskiden burada çalgı çengi hayatın vazgeçilmeziydi. Hatta düğün öncesi damat tarafı nişanlı kızı önce hamama götürür, yemeli, içmeli, eğlenceli bir gün geçirirlerdi. Bu bir anlamda gelinlik kızın vücudunun herhangi bir yerinde anormallik olup olmadığını da öğrenmiş olunurdu. Alkışlarla tutulan tempo, taslarla eşlik edilen ritim, cümbüşün daniskası yapılırdı. Günümüzde de bu geleneği tek tük sürdürmeğe çalışanlar mevcut olsa da eski hareketlilik kalmadı. Ne yazık ki bu kültür tamamen yok olmaya yüz tutmuş durumda. Buna karşın daha modern yerler açıldı. Saunalar; içlerinde yüzme havuzu, sağlık havuzu, Türk hamamı, buhar odası olan yerler tercih ediliyor atık. Alternatifler çoğaldı, modern bir yaşama geçişle birlikte asimile olduk. Lakin insanların yüzlerine baktığımızda mutsuz olduklarını görebiliyoruz. Eskilerde insanlar birbirlerine masallar, maniler anlatır, şarkılar söylerdi. Yoksul, varsıl ayrımı pek yoktu. İnsanlar daha huzurlu ve daha mutluydular” diye ekledi.

Bir an geçmiş zamanlara gitmiş gibiydik ve her birimiz bir masalın kahramanı oluvermiştik. Büyülenmiş gibi birbirimize baktık. Amcanın anlattıklarını bir masal gibi dinlerken, günümüzün acı gerçeği yüzümüze çarpıyordu.

 Amca bey, “İzmir’de hamamlar ne durumda?” diye sordu.

Hidayet, anlatılanlardan oldukça etkilenmişti. Bir düşten uyanır gibi hamamcı Amcaya döndü.

“Orada da eski hamam kültürü kalmadı” demekle yetindi.

Amca bu yaşadıklarımı bilse acaba ne derdi? Ah bir anlatabilsem hem cinslerini be amca…

“İyi günler” deyip hamama geri döndük.”

 Sıcak taşın üstünde yatan Huriye, “bütün ağrılarım gitti. Allah razı olsun sizden, iyi ki geldik. Soğuk iliklerime kadar işlemişti. Hava da tam kar havası…”

Keneflerden yayılan kokudan rahatsız olan Hidayet, “hamam böcekleri cirit atıyor baksanıza,” dedi geri çekilerek.

Bu sırada ılıklığa geçmeğe çalışan peştamalı iki kadın, ağırlaşmış gövdeleriyle duvara tutunarak geçip gitti. Zemin kaygan, kayıp düşmekten korkuyorlardı.

Hidayet bakışlarını kararmış ıslak duvara çevirdi. Her tarafı didik didik inceliyordu. Bazılarının onu tuhaf biriymiş gibi süzdüklerini görünce, kendini toparladı, bir iki yutkundu ilk defa buraya geldiğini söyledi. Kadınlarla güzelce muhabbetten sonra, güzel bir masaj yaptırdı. Boncuk boncuk terledi.

Dışarı çıktığında yeniden gelmiş gibiydi dünyaya. Sert ayaz vurdu yüzüne. İpek şalını iki kat doladı boynuna. Mis gibi defne sabunu kokuyordu. Torosları örten kar bembeyaz bir döşek sermişti ötelere.

Tarihi Kurşunlu Handa, Nedim’ in dükkânında sıcak bir çorba iyi gelir” dedi Huriye.

İkişer kase çorba içtikten sonra kendimize gelmiştik. Hanı etraflıca gezinmeye başladık.

“Babam ölmeden namaz saatlerini hiç atlamaz, bu camide kılardı,” derken gözleri doldu. Üşümüş zangır zangır titremişti. Zaman kaybetmeden evine götürdü. Rengarenk çiçeklerle bezeli evinde mor içkiden ikram etti. “İçimizi ısıtır” dedi. Sofra, Hatay’ın meşhur sini kebabı ve yemekleriyle bezenmişti. Belli ki eşine bizler gelmeden önce hazır etmesini tembihlemişti. 

Kafası hoş oldu. Okul günlerini, fıkır fıkır oynamalarını, soytarılıklarını iki kadın uzun uzun birbirini methettiler. Çocuklarını ne mihnetle büyütmüş, ne uykusuz geceler geçirmiş, kaynanasından ne sözle, ne tenkidiler işitmiş… Yaşadıklarını büsbütün acıklı bir şekilde geç saate kadar konuştular.

Eve döndüğümüzde vakit hayli geç olmuştu. Mahalledeki köpeğin ürümesiyle irkildik. Beraberce çok güzel bir gün geçirmiştik.

 Hidayet, mutluydu, özgürlüğün tadı mıydı, yoksa mor içkinin etkisi mi? diye sorup durmuştum kendi kendime.

Yıllardan sora yaşamdan üç gün çalmıştık hayattan… Üç kadim arkadaş ve her birimizin ayrı ayrı düşü ve geri dönüşü olmayan yıllarda birikmiş anıları sırları vardı.

Üç gün sonra Hidayet’i gözlerimiz yaşlı İzmir’e yolcularken, katı Huriye’nin gözlerinden yaş süzülmüştü. Sanki ona söylemek isteyip de içinde tuttuğu bir şey vardı dile getiremediği…

                                                                                                                                Sevim Yunus Habip

                                                                                                                                 13. 02. 2018

Administrator
Administrator
Editörden Yazı Atölyesi, Çağdaş Türk ve Dünya Edebiyatı’nı merkezine alan bir websitesidir. Yazı Atölyesi’ni kurarken, okurlarımızı günümüzün nitelikli edebi eserleriyle tanıtmayı ve tanıştırmayı hedefledik. Yazarlarımız, Yazı Atölyesi’nde, edebiyat, sanat, tarih, resim, müzik vb. pek çok farklı alandan bizlere değer katacağını düşünüyoruz. Bu amaçla, sizlerden gelen, öykü, hikaye, şiir, makale, kitap değerlendirmeleri, tanıtımı ve film tanıtım yazıları, anı ve edebiyata ilişkin eleştiri yazılarla, eserlerinize yer veriyoruz. Böylelikle kitaplarınızla eserlerinizin yer aldığı Yazı Atölyesi’nde, dünya çağdaş edebiyatı ile sanatın pek çok farklı alanında değer katacağına inanıyoruz. Katkılarınızdan dolayı teşekkür ederiz.   http://yaziatolyesi.com/    Editör: Hatice Elveren Peköz   Email: yaziatolyesi2016@gmail.com haticepekoz@hotmail.com   GSM: 0535 311 3782  -------*****-------  
YAZARA AİT TÜM YAZILAR
BİR YORUM YAZIN
ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.