ALTIN
DOLAR
EURO
BIST
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 36°C
Sıcak

Düşlere Yolculuk | Ahmet Özer

Düşlere Yolculuk | Ahmet Özer

Kaçak bir gökyüzüydü üstlerinde

yıllardır harmanlanan bir özlemle

iki yurt arasında yurtsuz

dokundular yaşamın sımsıcak göğsüne

zincirinden boşanan bir gemiyle

kapısındaydılar çiçeğe duran dillerinin.

durmadan demlenen sessizliğin

ilk durağındaydı yurt rüzgârı

yorgun yeryüzünün kapısından

trene girdiler

leyla’nın başı levent’in omzunda

mutluluğun engin denizinde

uyku uyanıklık sularında

düş yumağı sarılırken rayların sesine

levent’in sözleri çınladı her istasyonda

yağmura tutuldu gül kokan sözcükler

renkler dönüştü notaya leyla’nın yolculuğunda.

mustafa kemal kocatepe’deydi şafakleyin

hasan tahsin tetiğe basmıştı az önce

tonguç enstitülerin harcını karıyordu

nâzım hikmet’in sesinden salkım söğüt sarkıyordu

bedri rahmi nakış işliyordu karadut’a

ruhi su’nun buz tutan sarıkamış’tı sesi

fakir baykurt söyleşiyordu ırazca’yla

gülten akın duruşmasındaydı oğlunun

uğur mumcu patnos’ta sakıncalı erdi.

leyla uyandı trenin sarsılışıyla

baktı son istasyondaki yolculara

döndü levent’e:

-nereye geldik levent okur musun

karşıdaki yazıyı

okudu levent:

-gözlüklü sami.

dağ ve göl

-mahir’e

güneşin elverdiği dağ

göle düşüyor sesini gizleyerek

göl bütün sessizliğiyle

kucaklıyor dağla inen bulutu

dağ ve bulut iki sevgili

dalıyor gölün yeşil yüzüne

çağı çağa ekleyerek.

nice masalı havalandırıyor gölün aynası

kar tutunca ovayı

gölü öpüyor ovanın beyazlığı.

kaç kervan geçti bu sessizliği ayaklandırarak

kaç gece dokundu şafağın çiy dökülen ışığına

atlılar da geçti türkülerinde nal sesleri

kuşlar da kanada kalktı güneş ülkesine doğru.

dağla bulut öpüşerek yuvarlanırken

gölden uzaklaştı rüzgâr

iki sevgilinin aşkını gizleyerek.

gecenin uykusuzluğu terkisinde

biri aya sığındı biri yıldızlara.

çoban ateşlerinden bir şavk damladı

ozanın ağıda dönüşen sazına

kaç güzelin teri karıştı

nilüferlerin bembeyaz kokusuna

göl mü şelaleye can verdi

şelale mi uzandı gölün damarına

bir tarih sorusu gibi gezinir düşlerinde

bulutun maviliğini içen sürüleri

gecenin derinliğine süren bir çocuğun yalnızlığına.

ahmet özer

yüzü fotoğrafın dışında

karlı bir dünyayı omuzlamış

babanın

yükü kendinden ağır / yürüyor

fotoğraf yüzünü değil

sırtladığı oğulu anlatıyor

torbada / küçücük bir bebek

büyük bir acı

donan zaman.

büyümesi elinden alınan

bebek iki yaşında

yollar kapalı gönüller açık da olsa

bir yaş daha eklenmeyecek yaşına.

acıdan babanın sırtında

kaput bezinden dünya

yollar kapalı kar tozutuyor

suçu ölene yıkmak kolay yol.

baba kar soğuğunda

tutunuyor içindeki aleve

yüzü düşmüyor yüzümüze

sırtında tunçtan bir yeryüzü

oğulun donmuş bedeninden

sımsıcak gülüş çekiyor alnına

gülü koklar gibi ilerliyor karda.

kar sesine gömülü baba

yürüyor bata çıka geniş ovada

bebek ceset torbasında sonsuz uykuda

bütün kapılar kapalı yürekler sağır

düşlerden kan damlıyor kar’a.

hastane / doktor / adliye / hukuk neye yarar

mezrada doğan bebeğe

soluk olmadıktan sonra.

kar ve karanlığı sırtına vurdular babanın

dile gelse bebek

beni indir

yaşadıklarını sırtla diyecek yorgun babaya

van’da gürpınar’da

çalık mezrasında şubatta

zaman dondu o an

kar aydınlığında.

ahmet özer

annem babam ege

–viron’a ve vironlara–

annem bir yalnızlıktı

yaşı çok küçüktü babamdan

çıkarır sandığından ilkokul diplomasını

kar yakalı fotoğrafını öperdi.

babam paris’ten gönderilen germinal’i okurdu durmadan

bir gece baskınıydı babamın uçuşu / izledik.

yaşarken ölmek nasıl olur anne / aynanın aniden parçalanması

hüzündü gurbetin adı / yanağa bırakılamayan öpücük

fotoğrafın solması

bir gemi götürür onu bir yakadan ötekine / görüntü tazelenir hep

istanbul’dur birinin adı diğeri atina

iki başkent arasında gergin bir teldir kuşların konmadığı

özlemler uçuşurdu gece gündüz / bir oğlu koklayamamak / günler dilsiz

annem o gece yakaladı yaşını babamın

saçları kar beyazı parmaklarında mor damarlar

dilimin bir notası düşüverdi çocukluğumdan

yağmur yağdı sabaha kadar.

annem havalanıp doğduğu topraktan

çan seslerinin ardı sıra sürüklendi ege’ye

ben alpler’in eteklerinde

göle bakan bir manolya ağacı olarak kaldım

babam öldü babam öldü demedi kimse benden başka

annemdi tek babamı yitiren

biliyorum o gece gömüldü babam / annemin yüzüne

ayın pencereden döküldüğü masamda

durur fotoğrafı annemin

eli çenesinde yurdundan uzak gözleri uçurum

bir bakışı alır düşlerimi götürür çocukluğuma

istanbul anne kucağına dönüşür birdenbire.

“cellatlar girdi araya”

tutuldu kapılar trenler kalktı kesilmedi gözyaşı

fesleğenler kurudu bahçemizde / soldu leylaklar /

suyu kesildi çeşmemizin

gazetelerde sekiz sütun kin / tarihin defterinde parmak izi

taşınacak bir denizden ötesine sonbahar sessizliği.

yüzü fotoğrafın dışında

karlı bir dünyayı omuzlamış

babanın

yükü kendinden ağır / yürüyor

fotoğraf yüzünü değil

sırtladığı oğulu anlatıyor

torbada / küçücük bir bebek

büyük bir acı

donan zaman.

büyümesi elinden alınan

bebek iki yaşında

yollar kapalı gönüller açık da olsa

bir yaş daha eklenmeyecek yaşına.

acıdan babanın sırtında

kaput bezinden dünya

yollar kapalı kar tozutuyor

suçu ölene yıkmak kolay yol.

baba kar soğuğunda

tutunuyor içindeki aleve

yüzü düşmüyor yüzümüze

sırtında tunçtan bir yeryüzü

oğulun donmuş bedeninden

sımsıcak gülüş çekiyor alnına

gülü koklar gibi ilerliyor karda.

kar sesine gömülü baba

yürüyor bata çıka geniş ovada

bebek ceset torbasında sonsuz uykuda

bütün kapılar kapalı yürekler sağır

düşlerden kan damlıyor kar’a.

hastane / doktor / adliye / hukuk neye yarar

mezrada doğan bebeğe

soluk olmadıktan sonra.

kar ve karanlığı sırtına vurdular babanın

dile gelse bebek

beni indir

yaşadıklarını sırtla diyecek yorgun babaya

van’da gürpınar’da

çalık mezrasında şubatta

zaman dondu o an

kar aydınlığında.

ahmet özer

yaşadıkça

mor yolculuğun

uçuruma dönük yüzüne

yeryüzü yerleşiyor

soğuyan yaşama kapılar açılırken.

bir annenin

düşlerini tutuşturan ovaya

kar yağıyor

yaz güneşi altında.

zeytin ağacının gövdesi

yaşlı yüzle çakışıyor o an

zeytinin yanı başındaki mermerde

beş yüz yıl yazıyor.

anne sessizce mırıldanıyor:

sen beş yüz yılı yaşadın

ey ağaç

bununla meydan okuyorsun insana.

ben yetmiş yılda

bin yılı geçtim

kimse varmadı farkıma.

ahmet özer

solgun yüzün hayatın

güzdür / yeryüzü solgun ışıklarla gelir

geceler ayrılık taşır yanında

babanın gidişi anımsanır uzaklara

yataklar biraz daha soğur yıldızlar üşür.

güzdür / pencerenin ardından gözlenir hayat

kuşlar sürü sürü yolcudur göklerde

sular çekilir derinlere uykudadır toprak

şiirden romana yolculuktur düşlerin derinliği.

güzdür / yıldırımlar düşer ovalara

çoban çocuklardır yitiveren sürülerin ardında

insan kabuğuna çekilir anılara yaslanarak

hüzzam şarkılar demlenir iklimler değişirken.

güzdür / doğayı uykuya götüren zaman

binlerce çiçeği eken düşlerimize

bahara sefer eyleyen gökyüzüdür isyanımıza tanık

mevsimlerin çınladığı fotoğraftır önümüzde.

ahmet özer

munzur

kayalardan geçen rüzgâr

kuşları taşıyor ovaya

munzur

derse geç kalan öğrenci

akıyor soluk soluğa.

al benekli balıklar

direniyor akışa

köpükler

gündüz taşlara çarparak

dağılıyor suya

gece kentin ışıkları

düşüyor karanlığa.

munzur tarihten el alıyor durmadan

kadınlar ve çocuklar

ve askerler

çığlık olup dönüşüyor laleye.

lale

köşk bahçelerindekine benzemiyor

“hüznün çiçeği” olarak göğe değil

toprağa bakıyor

açıyor ve soluyor / ömrü bir aydan kısa

düşlerimize hırçın güzellik bırakıyor.

bakılan yerde durmuyor munzur

çatışmada kaçan çocuklar gibi

soluyor yılan ıslığıyla.

gün olur

dünden bugüne

kıyısında taş kesilmiş

annelerin ağıtı tutar gökyüzünü

giden acısını bırakmıştır kalana

tarih

mezarsız ölüler olarak

kaydını düşer uzun zamanlara.

herkes kendi yalanını

gerçeğe dönüştürerek

anlatıyor geceye.

kavaklar ve söğütleri yoklayan su

çarpıyor meşelerin direncine

bir genç suya bakarak

okuyor

çatışmada tutsak olan bir devrimcinin

yaşamını.

dili diline

sesi sesine uymayan

elleri bektaşi şarabında

boynu pir sultan’dan beri sızlayan.

bir yeryüzü sofrasında

oturan gencin

sözü çakışır

dinleyenlerin düşleriyle

kocaman bir ateşin ısıttığı mağarada

mürekkebi kurumamış bir bildiriyi

katlar gömleğine.

munzur

gündüz güneş altında

bir gümüş eriyik

sırtında gökkuşağı

bütün geçmişi tartarak

gece samanyolunu omuzlayarak

akar geleceğin kapısına.

yaz günleri

gürbüz çocukları yörenin

kar sularını içen ırmağa

bir yeşil yaprak gibi karışır.

gölgesi suya düşen dağlar

nöbetini tutar akan sesin

yakıcı bir ağıta el vererek.

bu hep böyle sürer

bir masalın anlatıldıkça ballanan

sıcaklığında

nice yaşamlara tanık olarak

bütün zamanlarına dokunur

tarihin

toprağın sızısına

ateşin ürperten aydınlığına

havanın soluk soluğa savruluşuna

munzur’un can katan dirimi eklenir

bir iklim

yaratarak.

ne denli değişse de yeryüzü

munzur

değişmez bir güzellik olarak sarılır

günlerimize.

yıllardır bu coğrafya

karı ve zemheriyi kazıdı tenine

jandarmanın komutunu

vergicinin kestiği makbuzu

hiç unutmadı

oğlundan torununa andaç kaldı

çınlayan sesler.

sokaklar kaç kez yasak kılınmıştır

kaç kez yakılmıştır kitaplar

yangın sönse de

sıcaklığı kalmıştır külün

küle düşen ağıtlar

tazelenmiştir durmadan.

marş mı şarkı mı

içli türkü mü

ne dersen de

mermi olmuştur ten kafesinde.

munzur akıyor durmadan

dünyanın çok derininden

gelen buzlu su

günyüzüyle buluşarak

sevincin sesi oluyor.

geyikler tırmanıyor yalçın kayalara

kurt atlarken düşüp parçalanır

oysa geyik tutunur uçuruma

masumiyet duygusuyla.

kapıları beton duvarlarla örülü

gözetleme mazgalları

ve kalekollarıyla

gözaltındadır kent

girişi zor olsa da

bir anne gibi

emzirir konuğunu.

çiçeklere bakarsın

bildiğin kokudur

meyveler rengârenk

sözler çarpıp dökülse de göğsünden

bir yürek yangını için

çevirmen gerekmez.

bir delinin heykeli karşılar sizi

onca insan kendi aklını beğense de

deli olmak ister

suskun ve zamana meydan okuyan

bir heykele dönüşerek.

çığırtkanlar

bilmediğin yörelere kalkacak

araçlara yolcu yetiştirir

dağ kokusu taşıyan çiçekler konur

peteklere dolmuş balların yanında.

bir dede

alır götürür dinleyenleri

bin dört yüz yıl öteye

öyle anlatır ki sevdiklerini

sanki az önce

bir sofrada aynı kâsede

sıcak çorbayı içmiş gibidir.

akıyor munzur

aşkını akan suya anlatan

genç kızların sırdaşı olarak.

yaşamın iki yüzü

durup bakmıyorsun

baksan yürüyüşün en önünde

bir pankart tazeliği yakalarsın

sözleri tarihle demlenen.

baksan

akasyanın çiçeğinde salkım saçak arılar

balkonlardan taşan sardunyalar

eli annesinin elinde çocuktur hayat

anne ki yitik oğludur düşlerinde tazelenen

baksan

dolmuş duraklarında bekleyen

işi hep acele insanlardır aklı bir yerlerde

başını gökyüzüne yaslamış

kadınlar görürsün yaşamın ağır yükünü omuzlayan

martılar görürsün

kanatlarında deniz tuzu

gözleri uçurumları kollayan

elleri annelerinin eteklerinde

ağlayan çocuklar

kitaplar görürsün kaldırımlarda

üzerinde nice kişinin parmak izlerini taşıyan

giden her geminin içinde olmak gelmez aklına

yağmurlar gelmez aklına

çayırlar kirazlar mor sümbüller

annelerin çığlığı

ve gece korkutur seni yaşadıklarını düşününce

baksan

göç eden kuşları görürsün

göç eden yolcuları

tarihi alırsın avuçlarına

papatya tarlalarını gelincikleri

tarihle kesişen meydanları

bir ağıdın dizeleri

titretmez içinin tellerini

fabrikalardan dağılan yorgunluğu

meydanların uğultulu kalabalığını

son trenleri

düşlerini çivilediğin otelleri göremezsin

sirenler götürmez seni

kan damlayan akşamlara

aşkın güzelliği tomurcukta kalır

güneşe bir gün olsun bakmayan iki göz taşırsın

ahmet özer

yaşamın iki yüzü

durup bakmıyorsun

baksan yürüyüşün en önünde

bir pankart tazeliği yakalarsın

sözleri tarihle demlenen.

baksan

akasyanın çiçeğinde salkım saçak arılar

balkonlardan taşan sardunyalar

eli annesinin elinde çocuktur hayat

anne ki yitik oğludur düşlerinde tazelenen

baksan

dolmuş duraklarında bekleyen

işi hep acele insanlardır aklı bir yerlerde

başını gökyüzüne yaslamış

kadınlar görürsün yaşamın ağır yükünü omuzlayan

martılar görürsün

kanatlarında deniz tuzu

gözleri uçurumları kollayan

elleri annelerinin eteklerinde

ağlayan çocuklar

kitaplar görürsün kaldırımlarda

üzerinde nice kişinin parmak izlerini taşıyan

giden her geminin içinde olmak gelmez aklına

yağmurlar gelmez aklına

çayırlar kirazlar mor sümbüller

annelerin çığlığı

ve gece korkutur seni yaşadıklarını düşününce

baksan

göç eden kuşları görürsün

göç eden yolcuları

tarihi alırsın avuçlarına

papatya tarlalarını gelincikleri

tarihle kesişen meydanları

bir ağıdın dizeleri

titretmez içinin tellerini

fabrikalardan dağılan yorgunluğu

meydanların uğultulu kalabalığını

son trenleri

düşlerini çivilediğin otelleri göremezsin

sirenler götürmez seni

kan damlayan akşamlara

aşkın güzelliği tomurcukta kalır

güneşe bir gün olsun bakmayan iki göz taşırsın

ahmet özer

denizin sesiyle

savaşın kanlı gömleğine dolan rüzgâr

gölgeler bırakıyor sapsarı ışıklarla ege’ye

ışıltılı bir güzelliğin harmaniyesi

savruluyor öte yakasına denizin

sözümüz engeline takılmadan sınırların

renklerle donanan düşler taşıyor güncemize

tarih mermerden bir sözcük ekliyor not defterine: özgürlük.

çığlığın yakıcı sesi gökyüzüne el vererek

çocukların parmaklarından dökülüyor

nar palmiyeye dayıyor çiçeğini

palmiye denize yaslıyor rengini

deniz ikisinden süzülüp

çarpıyor sorularla yüklü yüzümüze

tarih mermerden bir sözcük ekliyor not defterine: barış.

zeytinler ve zakkum yarışıyor zamanla

biri meyvesiz çiçek öbürü insanla kutsanmış

taşlarda temmuzun yakıcı sesi kuşlarla taşınıyor

şiirler kabuğunu kırarak fırlıyor siperden

yasak ve günah sarkacında bir dünyanın kuşatılmışlığına

nice serüven ekleniyor yalnızlığımızı ayaklandırarak

tarih mermerden bir sözcük ekliyor not defterine: sevgi.

uzakta yıldızlar gecenin çatısında ışıldıyor

büyük ayı küçük ayı kuzeyde çakılı kutupyıldızı

zaman durmuş bir fotoğraftır önümüzde

yıldız ırmağına bakmıştık bir yaz gecesi sevdiğimle

yüzyıllardır gece ve gündüzün bitmeyen dansına

şimdi direncin ırmağıyla akıyor bakışlarımız

tarih mermerden bir sözcük ekliyor not defterine: aşk.

harun karadeniz

-40. yıl buluşması-

karacaahmet

ünlü bir şarkıcının adı yazıyor kapıda: hamiyet yüceses

cumhuriyetin sesini demleyen sanatçı 100. yılında doğumunun.

kapıdan bakınca ilk mezar harun’un

“bir ağaç gibi tek ve hür” yaşıyor gömütünde.

bütün gömütlüğün nöbetini tutuyor hemen girişte

kırk yıl olmuş uzun yolculuğuna çıkalı

daha dündü uğurlanışı osmanağa’dan

bir insan selini andıran yüzbinlerin yumruğu bulutlarda

bir başka yolculuk yazdıramazdı “sesleniş”i uğur’a.

onca insan harun’un sevgisiyle yıkanan sesini

koydu bir dostunun yüreğinin yanına

kimse sormadı nerede olduğunu mezarının

çünkü harun sırasını bekliyordu konuşmacılara

teşekkür için

yakada fotoğraf değil ten kafesinde güldü sevenlerinin.

sözü hülya karadeniz aldı birden:

alucra / armutlu’dan itü’ye gidenin

harun olmasaydı adı

kuşkusuz einstein olurdu.

anlatılan destanıydı 68’li sosyalistin

öğrenci önderi / yazan düşünen

eylemin en önünde yürüyen.

kızı gülçin

adını taşıyor savunmanının

esmer gülüşü dudaklarından yüzüne yayılıyor

sanki harun’dur kürsüde

bir eylemi değerlendirmenin erincinde.

konuşuyor dünün gencecik eylemcileri anılara yaslanarak

kimi zap boylarına gidiyor azgın suya gem vurmaya

kimi üniversite kürsülerinden işgallere

hapishanelerin karanlık koğuşları anılmıyor

yer verilmiyor sorgulara

gerze tütün mitinginden

istinye’nin grev çadırlarından

binlerce ağızdan fırlayan çığlık

kırk yıl sonra takılıyor sesimize:

6. filo defol.

ne güzel çocuklardı onlar

çoğu yetmişini geride bırakmış şimdilerde

kiminin bir yanı uçuruma akar / yüreği kabarmada

zamanı durduran yaşamı giyinmiş gençlerle

harun da çıkıp geliyor upuzun boyuyla.

harun karadeniz

durbaş’ın ve kurdakul’un şiirlerinden

ter olup damlıyor

günyol ölümünün ardından

ne güzel başlık koymuştu yazısına:

harunlar tükenmez.

kırkıncı yılda

yüreğin kurulu saatiyle uyandı sevenleri

hepsinin elinde sevgiden birer çelenk

bir diğerinin ayak ucuna bırakılan

kimilerinin sözleri uğultuya dönüşürken

birer damla yaş boşandı gözlerden.

karacaahmet’te

kocaman selvilerin gözeten serinliğinde

savaşımdan gelen kırk yıllık yoksunluğumuz

bir ses olarak bırakıldı evrene:

hepimiz harun’uz.

gülten

yozgatlı bir tomurcuktun

ankara’da gülün şafağına yağmur

ülkende kırmızı karanfile dönüştün

güneş her sabah seninle öptü dünyayı

kadınların gizemine sesti dizelerin

o narin omuzlarda sürdü yolculuğun

şiirinin derinliğiydi

ipekten düşlerini ağırlaştıran.

ufacık bir bedene

kocaman bir dünya döşedin

mutsuz insanlara omuz oldun

kimsesiz çocuklara anne

ülkenin karartılan göğüne ışık

düşen devrimci gence savunman

dağ başlarının gün görmeyenlerine

öğretmen

yazının çıkmaz sokaklarına geçit oldun.

kestin kara saçlarını

isyanın ateşini yaktın meydanlarda

abla oldun uzun koşuna katılanlara

şair oldun

ülkemin asırlardır ses vermeyen

duruşuna.

hasan hüseyin

aşk şiiri yazarken birden durdu kalemi

suç işlemişti belli tanığıydı aynalar

sözünün ardı sıra bir ömürdü dörtnala

bıraktı sevenini bir çocuğun alnına

bir sesti yankılanan:

ey şair yazamazsın sen aşkın şiirini

uğultu tomurcukta gülün ardında kalan.

aşk şiiri yazan mı ah onu yazdıran mı

düşümüze ekilen binlerce kır çiçeği

ya olmasaydı ferhad

şirin’e yol yoldaşı olur muydu ey şair

diliyle sözcüğüyle yarışı hep kendiyle

dizelerin ardında soluk soluğa hayat

azime’nin yüzüydü çeliğe suyu veren

günışığı aşk oldu kavel’den damlarken ter

bir ömrün eteğinde duruverdi yeryüzü.

mermere bir dokundu yıldızlar kaydı birden

çiçeği bir kokladı özgürlüktü boy veren

can buldu şiirleri / omuz başında güzel

aşkı yaşamayanın kavruldu yangınında

şiiri soluğuydu çerçeveye sığmayan.

terkisinde götürdü ölümü uzaklara

karlı bir rüzgâr idi boynunda kırılan ses

sevdiği yaşasındı yeterdi ona yıllar

yaşamın adıydı aşk aşkın adı ilkyazdı.

yorgun insanlar bulvarı

aklım

büyük kentlerin meydan saatleri gibi

ayarsız

gece yorgun insanlar dağılıyor paris’e

kimi sarhoştur / kaldırımlara yalnızlığı taşıvermiş

kimi sevişmeye gidiyor

ömrünün artakalan yıllarıyla

kimi mültecidir yurdundan uzakta.

aklım

büyük kentlerin meydan saatleri gibi

ayarsız

yaşadığım yıllar uçuşuyor rüzgâr altında

kaldırımlarda bir gencin çığlığı

savruluyor bir albümün sayfaları yağmurda

paris altmış sekiz

yüzünde polis yumruğu bir genç

tam da düşüyor montaigne’nin heykelinin önüne

kestane ağacından bir güvercin havalanıyor

birdenbire.

aklım

büyük kentlerin meydan saatleri gibi

ayarsız

karadut şairini düşünüyorum saint-michel bulvarı’nda.

esmer yüzüyle nâzım’a gülümsüyor

“yiğidim aslanım”ı yineliyorlar birlikte

sese söz katmadan

aragon şiiriyle yürüyorlar

meçhul asker anıtına.

trampet çalan izciler

geçiyor ressamlar sokağından

karanlık usul usul iniyor ıhlamurlara

eyfel’in ışıkları ekleniyor paris’in gözlerine

seine nehrinin yeşilliğinde

bembeyaz vapurlar.

siz gidince

siz gidince

sandığınızdaki ipek şalınız

ada vapurunda çektirdiğiniz

fotoğraflarınız kaldı.

bir temmuz akşamında

serin sularla yıkadığımız balkonunuzda

gecesefaları pembe sardunyalar ve papatyalar

kimden dinleyecek artık

hamiyet yüceses’i.

bütün eşyalarınız yerli yerindeydi siz gidince

taşlı yüzüğünüz / beyaz şapkanız

ve şamdanınız

duvarınızda meryem bir bakireydi

isa kucağında bir bebek

zenciler arasında karbeyazdınız

beyazlar arasında kuzguni bir tarlakuşu.

siz gidince

eşyalarınız kime karşı koyabilirdi

çözülüp giderken onca anı

bir sese dönüşemedi yüzyıllık tarih

hayat birinden ötekine geçerken

kimler şarkılara dönüştürdü acıyı

kimler sürüklendi günlerin ardından.

insan kendi hayatını yaşar sanırsın

oysa hayat göle düşen bir güz yaprağıdır

dalgaları kıyıya geç ulaştıran

siz gidince gizemli düşler içeren

küçük notlarınızı kimler çözecek

diliniz acının alfabesinden bir harftir

bilincimizde

adınız

kazancakis’in alexi zorba’sının

güzel artistini anımsatır

bir sahne çakılıvermesin gözümüze

geç kalmanın adıdır şimşek yalazı

tıpkı bir ağustos akşamı

güzelliğini yakıcı bir alev gibi

yüzümüze savuran marilyn gibi

tıpkı che gibi ışıldayan yıldızıyla

gözlerini uçurumlara bırakan.

siz gidince daha da derine indi sular

berrak bir gökyüzü bırakmak için

düşlerimize…

Administrator
Administrator
Editörden Yazı Atölyesi, Çağdaş Türk ve Dünya Edebiyatı’nı merkezine alan bir websitesidir. Yazı Atölyesi’ni kurarken, okurlarımızı günümüzün nitelikli edebi eserleriyle tanıtmayı ve tanıştırmayı hedefledik. Yazarlarımız, Yazı Atölyesi’nde, edebiyat, sanat, tarih, resim, müzik vb. pek çok farklı alandan bizlere değer katacağını düşünüyoruz. Bu amaçla, sizlerden gelen, öykü, hikaye, şiir, makale, kitap değerlendirmeleri, tanıtımı ve film tanıtım yazıları, anı ve edebiyata ilişkin eleştiri yazılarla, eserlerinize yer veriyoruz. Böylelikle kitaplarınızla eserlerinizin yer aldığı Yazı Atölyesi’nde, dünya çağdaş edebiyatı ile sanatın pek çok farklı alanında değer katacağına inanıyoruz. Katkılarınızdan dolayı teşekkür ederiz.   http://yaziatolyesi.com/    Editör: Hatice Elveren Peköz   Email: yaziatolyesi2016@gmail.com haticepekoz@hotmail.com   GSM: 0535 311 3782  -------*****-------  
YAZARA AİT TÜM YAZILAR
BİR YORUM YAZIN
ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.