ALTIN
DOLAR
EURO
BIST
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 9°C
Az Bulutlu

Dergiler ve Aydınlanma Üzerine Kısa Notlar / Aziz Kemal Hızıroğlu

Yazar
Editörden Yazı Atölyesi, Çağdaş Türk ve Dünya Edebiyatı’nı merkezine alan bir websitesidir. Yazı Atölyesi’ni kurarken, okurlarımızı günümüzün nitelikli edebi eserleriyle tanıtmayı ve tanıştırmayı hedefledik. Yazarlarımız, Yazı Atölyesi’nde, edebiyat, sanat, tarih, resim, müzik vb. pek çok farklı alandan bizlere değer katacağını düşünüyoruz. Bu amaçla, sizlerden gelen, öykü, hikaye, şiir, makale, kitap değerlendirmeleri, tanıtımı ve film tanıtım yazıları, anı ve edebiyata ilişkin eleştiri yazılarla, eserlerinize yer veriyoruz. Böylelikle kitaplarınızla eserlerinizin yer aldığı Yazı Atölyesi’nde, dünya çağdaş edebiyatı ile sanatın pek çok farklı alanında değer katacağına inanıyoruz. Katkılarınızdan dolayı teşekkür ederiz.   http://yaziatolyesi.com/    Editör: Hatice Elveren Peköz   Email: yaziatolyesi2016@gmail.com haticepekoz@hotmail.com   GSM: 0535 311 3782  -------*****-------  

“İnsanlık basılı kitapla ilk olarak Rönesans’ta karşılaştı. Dergiler ise “aydınlanma” döneminin ürünüdür. Dünyada ilk derginin 1665’te Fransa’da yayımlandığı anlaşılıyor, onu kısa bir sonra İngiltere izliyor. Bizde ilk dergi 1849’da yayınlanan Vekayi-i Tıbbiye’ dir, yalnız hekimlik konularına ve haberlerine yer verilmiştir. I862’de yayımlanmaya başlayan ikinci dergimiz Mecmua-i Fünun, Batı’daki örneklerine daha yakın bir görünümdedir. Adı geçen derginin, ilk bilim derneğimiz olan Cemiyet-i İlmiye-i Osmaniye’ nin yayın organı olarak ayrı değeri vardır ve “aydınlanmacı” özellik taşımaktadır. Bu bağlamda bir çeşit ansiklopedi işlevi de görmüştür. “Bilim” yanında “felsefe” konularına da yer verdiği anlaşılmaktadır. Çağdaş bilim ve felsefe dili ilk kez bu dergide tartışılmıştır. Onu izleyen birçok Osmanlı dergisinde felsefe yazısına rastlanabilmektedir. Örneğin, Tanzimat’ın ünlü yazarı Ahmet Mithat’ın çıkardığı dergilerde bunun epeyce örneği vardır. (…..) I923’te Cumhuriyet ilan edildiğinde. Meşrutiyet yıllarından beri yayımlanan İctihad dergisi “batıcılığı” hiç ödün vermeden sürdürürken Malta sürgününden dönen Ziya Gökalp de toplumbilim ağırlıklı Küçük Mecmua’yı Diyarbakır’da yayınladı. Bu Anadolu’daki ilk düşünce dergisiydi. Marksist felsefeyi savunanlar da vardı. Örneğin böyle bir dergi olan Aydınlık 1921 ‘den 1925’e kadar İstanbul’da yayımlanmıştır. 1924 yılında, Konya’da çıkmaya başlayan Yeni Fikir dergisiyle karşılaşıyoruz. İlgi çekici, hatta özgün diyebileceğimiz dergiyi felsefeci Namdar Rahmi ile Naci Fikret yayınladılar. Dergide enerjetizm felsefesi yapmaya çalıştılar. Alman filozof W. Friedrich Ostwald’ın bu konudaki düşüncelerinin etkisi altındaydılar. Bergsonculuğu olduğu kadar Pragmatizmi de eleştirdiler. Küçük Mecmua’nın Anadolu’da yayınlanan ilk düşünce dergisi olduğu¬nu yukarıda söylemiştim. 1922-1923 yılları arasında yayımlanmıştı. Yeni Fikir dergisi Anadolu’nun ikinci düşünce dergisi oldu. (…..)” (Arslan Kaynardağ, Türkiye’de Cumhuriyet Döneminde Felsefe, T.C.Kültür Bakanlığı Cumhuriyet Kitaplığı Dizisi, 2002 Ankara)
*****

Yukarıdaki alıntıdan anladığımız kadarıyla, Anadolu’da yayımlanan ilk dergiler Küçük Mecmua (1923) ve Yeni Fikir (1924) adlı dergiler… Yani Anadolu’da dergiler üzerinden başlatılan aydınlanma çabaları Cumhuriyet’le yaşıt. Cumhuriyet’ten bugüne yayımını hâlâ sürdüren ve/veya kapatılmış dergilerin toplam sayısının binlerle ölçüleceği anlaşılıyor. Öteki-Siz’in Ocak-Şubat 2004 tarihli “1980’den 2004’e Edebiyat Dergileri” adlı özel sayısından öğrendiğimiz kadarıyla 1980-2004 yılları arasında (yanlış saymadıysam) 380 dergi yayımlanmış. (Bu dergilerin sadece 32 tanesi, 1963-2003 yılları arasında Adnan Gül’ün ateşkent yakıştırmalı Adana’sında yayımlanmış). Öteki-Siz’de adı geçen 380 derginin alt başlıkları ‘edebiyat, sanat, kültür’… Magazin, bilim, felsefe, spor, vb. dergiler bu sayıya dahil değil. 2004’ten günümüze yeni çıkarılan, yayımı süren ya da bugün için kapanmış / kapatılmış dergilerin sayısının da az olmadığını biliyoruz. Hangi gerekçeyle çıkarılsa çıkarılsın, bütün dergilerin yerel, ulusal ve evrensel bağlamda aydınlanma olgusuna ister istemez katkıda 
bulunduğunu kabul etmek zorundayız. Bu katkının niceliği ve niteliği elbette tartışılabilir, ancak (mikro düzeyde bile olsa) varlığı tartışılamaz…
*****

Ülkemizde dergileri İstanbul’da ve Anadolu’da yayımlanan dergiler şeklinde ikiye ayırmak mümkün. Ama bu net bir ayırım değildir. Çünkü Anadolu’da (taşrada) yayımlanan dergilerin nerdeyse tamamına emek dergisi diyebilirken, İstanbul’da yayımlananları çeşitli kategorilere ayırabiliriz. Büyük sermaye dergileri, yayınevi dergileri, edebiyat ortamını ele geçirmiş dergiler ve İstanbul’un taşrasında çıkarılan yoğun / emek dergileri… Anadolu’da ve İstanbul’un taşrasında çıkarılan dergileri yayımlayan, yönlendiren ve besleyen şair, yazar, sanatçı, düşünür ve bilim insanlarının, ekonomik sıkıntılarına rağmen, yapıtlarını ekonomik çıkar gözetmeden yayımladıklarını hepimiz biliyoruz. Birer şövalye gibiler… Ürün seçme, derginin sayfa sayısını belirleme, basım maliyetini kotarma, dağıtımı sağlama, abone yapma, reklam bulma, küçük kent duygusallığını ve alınganlıklarını çözümleme, kompleks ve kıskançlıklarla uğraşma, yeni sayıya hazırlanma, vb. yoğun uğraşlara dergi editörlerinin ve yayın kurulu üyelerinin geçim dertlerini de katarsak, Anadolu dergiciliğinin ve şövalyeliğin ne anlama geldiği bir çırpıda anlaşılıverir.
*****

Büyük sermaye dergiciliğinde manzara çok daha başkadır. Sermayenin dergicilik ve edebiyatla ilişkisi kâr anlayışına dayanır. Yayıncılık, sermaye için bir ‘değer’ ifade ettiğinden, daha önceleri bu alanda hiç telaffuz edilmemiş olan pazar payı, hedef kitle, sektör, dağıtım ağı, arz-talep ilişkisi, tekelleşme, reklam, promosyon, sponsorluk, vb. türden tecimsel sözcükler gündemde sıklıkla yer alırlar. İbrahim Berksoy’un deyimiyle “bu başkalaşım ‘yayıncılığın sektörleşmesi’ sürecine karşılık” gelmektedir. Büyük sermaye kuruluşlarının yayımladığı dergilerin pek çoğu magazine yönelik ve ürün ağırlıklı popüler dergilerdir. Bunlar ilgilerini yazandan ve düşünenden çok okuyan ve seyredene yönelttiklerinden, genel olarak görsellikle biçimlendirilmişlerdir. Piyasa mantığından hareketle, sadece satış ve piyasayla ilgili olan ‘okur’u düşünmektedirler. Ancak İstanbul’da (ve Ankara, İzmir, Adana, Bursa, vb. büyük kentlerde) yayımlanan yayınevi ve emek dergilerini, sermaye kuruluşlarının yayımladıklarıyla aynı kefeye koyamayacağımızı unutmamalıyız. 
*****

Anadolu dergileri genelde ürün ağırlıklı, yerel özelliklere sahip, dağıtım olanakları hemen hiç olmayan dergilerdir. Pek çoğu edebiyat içi tartışmalara yönlenmedikleri (ya da bu tür tartışmaları yönlendirmedikleri) için, gerçek edebiyat okurunu ilgilendirmemekte ve kısa bir süre sonra kapanma tehlikesiyle karşılaşmaktadırlar. Ünlü şair ve yazarlardan ürün isteyerek, etki ve ilgi alanlarını taze tutmak bir yere kadardır. Salt ‘ürün’ yayımlamak yerine, yükselen (ya da yozlaşan) değerlerle biçimlenmiş şiir, öykü ve romanlarla ilgilenmeli, ciddi eleştirilerle onların üstüne üstüne gitmelidirler. İlgilenmemek; edebiyat kırılmalarının, değişimlerin, dönüşümlerin dışında kalmak demektir. Oysa dergiler edebiyatı tanıtma, tanıma, anlama, algılama ve çözümleme konularında tartışmaların ve itirazların ilk ve vazgeçilmez kürsüleridir. Bir adacık olarak kalmak ve bir cemaat yapılanmasını inatla sürdürmek, tartışmaları kısırlaştıracağı gibi, (edebiyat adına varolan) derginin edebiyattan kopuşunu hızlandırır. Çünkü kendine has mikro ya da makro tüm iktidarlar, durağan hale geleceğinden gerilemek ve yok oluşla tanışmak zorundadır. Kendi çevresiyle sınırlı bir edebiyat pratiğinin, dergilere özgü ‘verili olanı yıkma düşü’nü gerçekleştirmesi de olası değildir.
*****

Yıllardır küreselleştirilmeye çalışılan ve günbegün küreselleşen dünyada ve Türkiye’de bütün sesleri bastıran ‘tek ses’e karşı, farklı sesler inatla çoğalmazsa; özgürlüğün, demokrasinin ve aydınlanmanın kesinlikle sonu gelecektir. Yerel motifleri ve halkın rengini sürdürebilmenin biricik yolu yerel seslerdir. Yerel ses deyince aklımıza yerel basın, medya ve dergiler gelmektedir. Basın, medya ve dergi üçgeninde de en önemli görevin dergilere düştüğünü söyleyebiliriz. Çünkü yıllardır oluşturulan ‘izleyici’yi okuyucuya çevirmenin ilk koşulu, ilgiyi dergilere yöneltmektir. Dergilerde yer alan yazı ve şiirlerin yaratıcıları, isteseler de istemeseler de kendi çağlarının geleceğini kurgulamaya soyunması gereken aydınlanmacılardır. ‘Kendi çağının geleceği’ ne demek? Les Temps Modernes (Modern Zamanlar) adlı dergisinin sunuş yazısında şöyle diyordu Sartre: “(…..) Bir çağ, bir insan gibi önce bir gelecek demektir. Çağın içinde yer alan girişimlerden, sürmekte olan çalışmalardan, kısa veya uzun vadeli tasarılardan, çağın ayaklanmalarından, kavgalarından, umutlarından kurulu bir gelecek. (…..) Biz işte bu geleceğe sahip çıkıyoruz ve başkasını da istemiyoruz. (…..) Ölümsüzlük peşinde koşarak bulamayız ebediliği; eserlerimizde, kadidi çıkmış, bir yüzyıldan öbürüne kolayca geçebilecek kadar içleri boşalmış ve önemleri yitmiş birkaç genel ilkeyi yansıttık diye ‘mutlak’ olamayız. Olacaksak, çağımızın kavgalarına tutkuyla katıldığımız, onu tutkuyla sevdiğimiz ve onunla birlikte mahvolmayı gönüllü olarak kabul ettiğimiz için oluruz. (…..)” 
*****

Her edebiyat dergisi, söz sanatlarının ürünlerine yer verirken, doğal olarak edebiyatın gözden geçirilmesine, yeni tanıklıklara, incelemelere yol açıyor demektir. Bir dergi, varolan diğer dergilere değişik anlamlar yüklemek, onları olumlu / olumsuz şekilde nitelendirmek için değil, onlarda göremediklerini farklı, yeni ve daha güzel bir biçimde söylemek adına çıkarılır. Albert Camus’nün dediği gibi: “Söyleyecek çok sözümüz yok, öyleyse bunları iyi söylemeye bakalım.” Kültür ve sanat, el yordamıyla bulunamadığından; deşerek, tartışarak, arayarak, sorgulayarak girilir içine. Bunun da ilk ışıkları dergilerle yakılıp söndürülür. Her dergi, arayış ve tartışmaları gündeminde tutabildiği ölçüde varolur. Bir dergi çıkar, çıkarılır. Değişik nedenlerle de kapanır, kapatılır. Ama gözlem yapılmak, araştırılmak, başvurulmak, arşivlenme isteği uyandırmak gibi zamanın ruhuna saygı duyulmasını sağlayacak işlevleri yoksa, boşuna varolmuş / varedilmiş demektir. 
*****

Gazeteler ve görsel medya yapıları ve işlevleri gereği; sanatı bağımsız bir çerçevede sunamamakta, kalıcı ve etkileyici bir ortam oluşturamamaktadır. Sanatın alıcısına günübirlik ses yansıtmak yetersizdir. Sanat eseri, yılların derinliklerinden; insanın sancıları, becerileri, acıları ve araştırmaları sonucu oluşan özgün ürünlerdir. Bunları da ancak kitap ve dergilerde görebiliriz. Dergiler ayrıca, kitapların ve yaratıcılarının habercisi işlevini de gören ilk ve tek vitrindirler, mutfaktırlar. Dergiler ayrıca karşı çıkmak ve verili olana itiraz etmek için yayımlanır. Unutulmaya terk edilmişleri anımsatmak için yayımlanır. Kazanılmışları unutmadan yeni kazanılacaklar için yayımlanır…
*****

Anadolu’da dergi yayımlama umudu farklı bir umuttur. Yeni bir dergi kotarmayı düşünen kişi ya da kişiler, bulundukları il ya da ilçenin kütüphanesinde ve iyi okuryazarların arşivlerinde bulunan, daha önce denenmiş ve başarılı olamamış dergi örneklerine rağmen, yeniden başka bir dergi çıkarmayı nasıl düşünebilmektedirler? İşte burada aydın olmaktan kaynaklanan sancılar gizlidir. Hırs, kariyer arayışı, edebiyatın başka bir alanında başarılı olamamak gibi değişik sancılar da yok mudur? Vardır elbet, ama bunlar aydın olma sorumluluğunun gölgesinde kalan sancılardır. Kişi ya da kişiler yerel, ulusal ve evrensel anlamda bulamadıkları, göremedikleri bir ‘eksiği’ tamamlama derdine düşerler. Aydın olmanın en temel sancısı tam burada filizlenir. Samuel Beckett’ın “Hep denedin. Hep yenildin. Olsun. Gene dene, gene yenil. Daha iyi yenil,” sözünü haklı çıkarırcasına, aydın kişi ‘daha iyi bir yenilgiye kadar’ söyleyebileceği ne varsa söylemek istemektedir. 
*****

Yazımı bitirirken, Kar-ya Kolektifi’nin Kasım-Aralık 1996’da Ankara’da yayımladığı ve genel yayın yönetmenliğini Fettah Köleli’nin; yazı kurulu üyeliklerini Zafer Ekin Karabay, Taylan Asır, Fettah Köleli ve Fırat Özdinç’in yaptığı “Sanat Eylemi” adlı derginin sunuş yazısının / bildirisinin son paragrafıyla, özellikle Anadolu dergicilerine merhaba diyor, her birine sabır diliyorum: 
“ (…..) Pencere mi, güneş mi? Yalnızca içinde bulunduğu tüneli görür, umutsuz… Umutlu ise tünelin ucundaki ışığı görür. Tarihsel-toplumsal bir insan ise tünelin sonunun nasıl bir geleceğe çıktığını görebilendir. Düşlerimiz: umudumuz, aklımız: gücümüz olsun… Bu dergiyi bir miting alanı gibi tasarladık. İstedik ki mitingi hep birlikte düzenleyelim. İstedik ki herkes kendi pankartını açsın. İstedik ki tekimizin sesi hepimizin sesi olsun. İstedik ki birimiz bile dönmesin sırtını hepimizin sesine… Merhaba.”

Aziz Kemal Hızıroğlu

BİR YORUM YAZIN
ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.