ALTIN 462,88
DOLAR 7,8734
EURO 9,5297
BIST 10,5242
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 9°C
Çok Bulutlu

Antakya’’nın Son Fanus Ustası / Jozef Naseh – Arkeolog

18.11.2018
666
A+
A-
Antakya’’nın Son Fanus Ustası / Jozef Naseh – Arkeolog

Son Fanus Ustası, Mustafa Gürler.

 

Habi-Bi Neccar Camii’nin, gece karanlığın yerini kızıldan maviye, maviden beyaza henüz bırakmamıştı. Habib-i Necaar camii müezzini dağının arkasından güneş güleç yüzünü göstermeye başlamıştı ki kuşluk penceresinden süzülen gün ışığı yatak odasından içeri süzülmeye başladı.
Mustafa usta yatağından kalktı, önce odada bulunan fanusun kapağını açtı. Zeytin yağından beslenerek yanan fitili, yan tarafta bulunan söndürme düğmesini ters tarafa çevirerek fitilin aşağıya doğru indirdi. Son bir hamle yaparak çok az yanan fitili üfleyerek söndürdü. Fanusun yanında bulunan mutfak çırasını yaktı. “Ya Allah bismillah, rahmairahim” diyerek, odadan avluya çıktı. Evinin hemen yakınında bulunan Habi-Bi Neccar Camii’nin şerefesinden müezzinin sabah namazının çağrısını duydu. Aptesini aldı, namazını kıldı, mutfağa geçti; kendisinin bakırdan yaptığı kahve cezvesini, ocağının üzerine koydu. Ocağın içine birkaç parça kömürle bir iki parça çırayı kömürlerin arasına sıkıştırdı. Çıraları yaktı. Kömürlerin kızarmasını bekledi. Cezveyi kömürlerinin üzerine yerleştirdi. Bu arada bahçede bulunan, turunç, portakal, limon ve asmanın etrafına diktiği yasemini, limon çiçeğini ve borazan zambağını suladı. Bürkenin etrafına bulunan ortancaları da suladıktan sonra Bürkenin suyunu açtı. Fıskiyeden süzülen su damlacıklarının sesi ona ayrı bir huzur veriyordu. Yatak ve oturma odası olarak kullanılan odanın takasının önüne geldi; rengarenk menekşeleri suladıktan sonra onları kokladı. Ardından elleriyle okşadı. Bu arada sabah güneşi yavaş yavaş turunç ağacının tepesini yalamaya başlamıştı ki havuşun (avlu) köşesinde bulunan kuyudan zembille su çekmeye başladı. Zembildeki suyu havuşa serpiştirerek, havuşun tümünü ıslattı. Taş döşemeli havuş artık sabah kahvesi içmek için hazırdı. Derin bir nefes aldı. Allah’ım sana şükürler olsun dedi.. sonra döndü, uyanmakta olan hanımını uyandırdı. Kahven hazır hanım. Haydi kak, dedi. Rahmetlik babam da öyle yapardı.
Sabah kahvaltısını dükkânda yapmak üzere evinden ayrıldı. Daracık sokaklardan geçerken Ali Yücel’in şiirini hatırladı.


“Antakya sokakları dar
Antakya sokakları bir kişilik
Sen giderken ben gelemem
Bir gönlümü bahar almış
Bir gönlümü yaz
Antakya sokakları bir kişilik
Öte git biraz.”

Şiiri içinden okuyarak dükkânının yolunu tuttu. Uzun çarşıdan geçerken, fırıncı Edip’e uğradı. Halep yapımı bir ekmek aldı. Kotluğunun altına koydu ve yoluna devam etti. Yeni Camii’nin önüne gelmişti ki hanımı, et siparişi vermişti. Onu hatırladı ve geri döndü. Kasap İzzetin’e çiğköfte eti için siparişi verdi. Usta, akşam dönüşte eti alırım dedi.
Sağ tarafa döndü. Tenekeciler çarşısına doğru yöneldi. Dükkanın önüne geldi. Darabayı açtı ve yukarı doğru kaldırdı. İçinden “bismillahırrahmanırahim” diyerek, sağ ayağı ile dükkanına girdi. Günlük temizliğini yaptıktan sonra oturduğu minderi hafif silkeledi ve minderinin üzerine oturdu. Evden getirdiği Altınözü işi zeytini, Samandağ biberini, yerli domatesini, Yayladağı çökeleğini, Antakya peynirini ve dükkanda sürekli bulundurduğu toz zahterini, yağıyla birlikte çilingir sofrasını açtı ve kahvaltısını yapmaya başladı. Çaycı Ahmet her zamanki gibi vaktinde getirmişti çayını.
Çayını aldı, yudumlamaya başladı. Kahvaltısını bitirdi. Çilingir sofrasını topladı. Ya Allah deyip işine başladı..

“Selamın Alyeküm Mustafa usta.”
“Aleykümün selam. Hoş geldin sefalar getirdin.”
“Nasılsın..?”
“Allaha şükürler olsun. Ne olsun bey? Bildiğimiz zanaatla geçinip gidiyoruz işte.”
“Allah kolaylıklar versin.”
“Senden başka, fanus yapan yok herhalde..!”
“Evet, yok. Eskiden çok yapardım. Yerli, yabancı turistler hediye olarak birer tane alırlardı. Şimdi ne gelen var ne giden. Daha çok teneke işlerinden para kazanıyorum.”
“Bize fanusu ve yaptığın işleri anlatır mısın..?”
“Bey bu benim baba mesleğimi, biliyorsun. Eskiden zanaat babadan oğla geçerdi. Baba ocağı, okul gibiydi. Her şeyi orda öğrenirdik. O zamanlar hem okula giderdik, hem de babamıza yardım için dükkana gelirdik. Ben üniversiteyi kazanamayınca, babamın zanaatını öğrenmek zorunda kaldım. Rahmetlik dedem,          Şerifoğlu Mehmet, babamın ustasıydı. Dedem, çok usta yetiştirdi. Rahmetlik babam Mehmet şükrü de başta ben olmak üzere, o da birçok usta yetiştirdi, ama hiç biri artık bu zanaatı yapmıyorlar. Zaten birçoğu da (Allah rahmet etsin) vefat ettiler. Bu işi yapan bir tek ben varım. Bende vefat edince, bu zanaat bitecek. Çünkü çırak bulamıyoruz.”
“Peki babanda nasıl işe başladın anlatır mısın?”
“Bir Pazar günüydü; öğlen yemeğinden sonra babam dükkanın anahtarlarını bana verdi. Mustafa ‘’dükkanı yarın sen açacaksın. Önce dükkanı süpürüp temizliğini yapıp benim gelmemi bekleyeceksin‘’ dedi. Bende öyle yaptım. Dükkanı temizledim; babamın minderini silkeledim, minderine oturdum ve beklemeye başladım. Babam dükkana bir minderle geldi. Bana, daha hiçbir şey demeden enseme bir tokat patlattı. ‘’Kalk çabuk minderimden! Daha sen o minderi hak edebilmen için çok uzun zaman öğrenmen ve çalışman gerekir’’ dedi. Elinde getirdiği minderi, kendinsin kullandığı minderin karşısına koydu ‘’buraya oturacaksın‘’dedi. Meğer O zamanlar iş öğrenecek çıraklar, ustaların karşısına geçer oturur, önce işi öğrenirlermiş. Ne bileyim ben?
Ben işi öğrendikten sonra benim minderi yanına aldı. Artık kalfa olmuştum. Bana 112 parçadan oluşan fanusun önce tek tek parçalarını yaptırırdı, sonra kendisi bu parçaları birleştirir fanusu tamamlardı. Satıştan önceki temizliğini ben yapar, sonradan satılmak üzere askılığa koyardım. Biliyor musun bey! Babam vefat edene kadar ben, babamın ustalık minderine hiç oturmadım.şimdi bu minderde son usta oturuyor.!”
“Mustafa usta kaç çeşit fanus vardı?”
“Çok çeşitli fanuslar var. Bunlar kullanılacak yere ve ekonomik yapıya göre değişirdi. Beş veya altı lambalı büyük fanuslar vardı. Bunlar genellikle camii, kilise, havra gibi dini mekanlarla ve sokak aydınlatılmasında kullanılırdı. Ben iyi hatırlıyorum, uzun çarşının giriş ve orta bölümlerinde birkaç yerde bu fanuslardan vardı ve yüksekçe bir yerlere konurdu. Bu fanusları yakan ‘’çıracı ‘’ adını verdiğimiz bir görevli vardı. Bu görevlinin işi sokak fanuslarını yakmak, söndürmek, temizlemek ve gazyağını koymaktı. Gazyağının giderlerini o yerde büyükçe bir işi yeri olan zengin bir tüccar veya esnaf tarafından imece olarak karşılanırdı. Çünkü gaz yağı o zamanlar çok pahalı bir yakıt türüydü. Birde ev fanusları vardı. Bunlar da birkaç çeşitti. Yakıtı mum ve zeytin yağı olan bu tür fanusları genelde fakir aileler kullanırdı. Çünkü bunların gazyağına ödeyecek paraları yoktu. Bu fanusların ayak kısımları tenekeden yapılırdı. Biraz daha pahalı olanların ayakları ise camdan yapılırdı. Bu fanusların kubbelerinin başladığı yerde ‘’sicef‘’ denilen kibritin konulduğu bir yer vardı. Pirinçten ve sarı bakırdan yapılmış olan fanusları zengin aileler kullanırdı. Çıra fanus bunlara çıralık derdik. Genelde bu fanuslar, mutfak , banyo ve ahırların aydınlatılmasında kullanılırdı. Boyları 10-15 cm yüksekliğindeydi. Yaklaşık bir iki saatlik aydınlatma sağlarlardı. O zamanlar misafirliğe gidildiğinde bu çıralar yol gösterici olarak kullanılırdı. Misafirlik süresi bu çıraların yanma zamanına bağlıydı. Çünkü misafirliğe gidiş, oturma ve dönüş zamanı çıranın içindeki yakıta göre ayarlanırdı.”
“Teşekkürler Mustafa usta, sana ve ailene sağlık ve huzur dolu bir yaşam dilerim.”

Bey,
Bazı yolculuklar vardır..yol bitmez..!
Bazı yolculuklar vardır, nereye gidileceği bilinmez.!
Işık yolun açık kalsın Mustafa Güler Usta..

 

 

/ Jozef Naseh – Arkeolog

 

 

 

 

Yazar
Yazar
Editörden Yazı Atölyesi, Çağdaş Türk ve Dünya Edebiyatı’nı merkezine alan bir websitesidir. Yazı Atölyesi’ni kurarken, okurlarımızı günümüzün nitelikli edebi eserleriyle tanıtmayı ve tanıştırmayı hedefledik. Yazarlarımız, Yazı Atölyesi’nde, edebiyat, sanat, tarih, resim, müzik vb. pek çok farklı alandan bizlere değer katacağını düşünüyoruz. Bu amaçla, sizlerden gelen, öykü, hikaye, şiir, makale, kitap değerlendirmeleri, tanıtımı ve film tanıtım yazıları, anı ve edebiyata ilişkin eleştiri yazılarla, eserlerinize yer veriyoruz. Böylelikle kitaplarınızla eserlerinizin yer aldığı Yazı Atölyesi’nde, dünya çağdaş edebiyatı ile sanatın pek çok farklı alanında değer katacağına inanıyoruz. Katkılarınızdan dolayı teşekkür ederiz.   http://yaziatolyesi.com/    Editör: Hatice Elveren Peköz   Email: yaziatolyesi2016@gmail.com haticepekoz@hotmail.com   GSM: 0535 311 3782  -------*****-------  
YAZARA AİT TÜM YAZILAR
BİR YORUM YAZIN
ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.