ALTIN 485,32
DOLAR 7,9343
EURO 9,3946
BIST 1,1824
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 23°C
Az Bulutlu

Yarına Umut / Ayşe Kaygusuz Şimşek

19.02.2019
383
A+
A-
Yarına Umut / Ayşe Kaygusuz Şimşek

Güneş kışı zorla geçiren insanları gördü. Erken saldı ışınlarını bu yıl. Yağmurlar yağdı. Ebemkuşağı güzelleştirdi gökyüzünü. Evlerde sobalar söküldü. Bahar temizliği sardı her bir yanı. Yaşama başka türlü sarıldı insanlar. Tarlalarda bostan yeri hazırlamaya başladı işçiler. Umutlar çoğaldı…

Şafakla çoğalan umutların yaşandığı evlerde, sabah uykusunun tadı bilinmezdi.

“Bugün azığımıza alacak bir şey yok evde. Elin günün içinde, iki yeşilbiberi üç gündür götürüp, getiriyom. Çocuklar da sefil oluyo. Tarla sahibi biraz para verseydi, sebze alırdık eve. Sende para var mı Ali ?”

“Yok, Sema dün yarım gün çalıştık. Bakkala borç epeyce birikti, yüzümüz olsun diye eve gelirken, o parayı da bakkala verdim. İnşallah bu gün iyi bir iş çıkar da akşama harçlık getiririm.”

  Sema, habire eski kazakları tıkıştırıyordu naylon bir poşetin içine acele acele. “Sabah ezanı okundu mu Ali?”

“Ezan okunuyo duymuyon mu Sema. Hadi biraz hızlı ol, saat yaklaştı.” Onlar için ezanın sesi, saatti! 

“Duymuyom, duysam sorar mıyım? Akşama ne pişireyim diye düşünüyom.”

Üç gözlü ocağın üstünde aliminyum çaydanlık fokurduyordu.

“Sema çayı demledin mi?” dedi Ali.

“Demledim demledim. Su kaynadıysa altını kapat.”

Ayşen çoktan uyanmış, aynı yatağı paylaştığı kardeşlerini rahatsız etmemek için kıpırdayamıyordu. Kıpırdayacak olsa, altındaki serili, içi çaput çektirme, eski dokuma şilte, dirsek ve kalçalarının derisini alıyor; kızarıklığı gitmiyordu günlerce.

Annesi ile babasının hemen her sabah yaptığı konuşmalar, çocuk olmaktan uzaklaştırıyordu onu. Yine de, “Arkadaşlarımız gibi oynamak gülmek bizim de hakkımız değil mi?” diye düşünmeden edemiyordu.

Mevsimin ilkbahar olması, havaların ısınması onu mutlu etmeye yetiyordu. Kışın soğuğu, okula giderken, Ayşen’e bir işkenceydi. Giyenler vardı ama Ayşen kabanın adını bile bilmiyordu. Ayağında naylon bir ayakkabı, sırtında hırkası bile yoktu. Soğuktan derisi çatlamış ellerinin, buz kesilen parmak uçlarını, soluğuyla ısıtmaya çalışırken, dudakları titriyordu. Aklıysa, öğretmenin sınıfta okuduğu hikâye, “Kibritçi Kız” da idi.

“Ne kadar da çok benziyoruz birbirimize; ama ben Kibritçi Kız’dan daha şanslıyım. Hiç olmazsa sıcak bir evimiz var”, diye düşünüyordu.

Sonbahar kıştan daha iyiydi. Fabrika, lojman evlerinin bulunduğu sokaktan geçerken, diplerine dökülen elmalardan alabilmek için korkarak etrafı gözetliyordu.  Daha irisini, daha canlısını gözüne kestiriyor, birkaç tane de kardeşleri için alıp, çantası naylon poşetin içine koyuyordu. Oysaki gören de olsa,   yerden topladığı elmalar için kimse ona kızmazdı. O, yine de kimse görsün istemiyordu…  

Ailenin en büyük çocuğu olduğu için,  gücü yetsin, yetmesin her işi yapmaya çalışıyordu. Daha dün sabah Annesinin evde ekmek yok diye konuştuğunu duyan Ayşen, hamur bezini evin orta yerine serdi. Plastik hamur leğenini yarıya kadar un ile doldurdu. Leğeni sürükleyerek bezin üstüne çekti. Unun üstüne bir sürahi su boşalttı. Bir sürahi su da yanına aldı. Annesinden gördüğü gibi, tuzunu ve mayasını da koydu. Un ile suyu birbirine karıştırırken, birden bataklık bir çamura saplanır gibi saplandı leğenin içine. Eğildi, büzüldü incecik çocuk bedeni. Nefesi kesildi!

“Ne zor şeymiş” dedi. Gözleri doldu. Yaşadığı duygular…

“Ben büyüyünce böyle yaşamak istemiyorum”, diye düşündü. Güçlükle hamurun içinden çıkardığı bir eliyle, biraz su döktü. Biraz daha, biraz daha derken, sürahideki suyun hepsini boşalttı. Elleri şimdi daha rahat hareket ediyordu hamurun içinde.

“Sanırım oldu, becerdim işte” dedi. Akşam annesi geldiğinde hamuru görünce ne söyleyeceğini şaşırdı. Hamurun üstünü açtı. Hamur ele avuca gelecek gibi değil, kaygana gibi akıp gidiyordu. Sema elini böğrüne dayadı, içini çekti, “nasıl yapsam” dedi. Tepsiyi yağladı, hamurun bir bölümünü tek eliyle tepsiye koydu. Merdivenin başında kurulu, yanmakta olan kuzine sobanın fırınına sürdü. Hamur piştiğinde yumuşacık bir ekmek oldu. Bu ekmeği tarifsiz bir keyifle yediler.

“Sema ben çayları koyum, sen çocukları kaldır”, dedi Ali.

“Biz sürünüyoruz ya, çocuklarda bizimle beraber sürünüyo. Sabahları çocuklara kalkın demek, boynuma baltayı vurmuş kadar zor geliyo bana, ama kaldırmak zorundayım. Öpmeye kıyamadığım yavrularım!” dedi Sema.

Sema hep yoklar içinde büyüdüğü için, çocukluğunu yaşayamamış bir anneydi.  İstiyordu ki ben yemedim çocuklarım yesin, ben giymedim çocuklarım giysin. Şimdiyse yürekte var elde yoktu… 

Çocukların yer yatağının başucuna dikelip, uzunca bir iç çekti. Ayşen’i uyanık görünce, “Sen uyandın mı kuzum?” dedi. Eğildi, yatağın kenarına diz çöktü. Uyuyan çocuklarının saçlarını okşayarak, “Murat yavrum, hadi uyan, hadi. Melek kızım, sen de kalk haydi.” Çocuklarını uykudan kaldırırken, anne sıcaklığının olanca şefkatini gösteriyordu.

Beş dakika sürmedi, sofranın etrafını çevirdi çocuklar. İstedikleri gibi yaşamasalar da, sabahın erken saati olmasına karşın yüzleri gülüyordu. Bu gün cumartesiydi. Ayşen de annesiyle birlikte gidecekti. Bu yüzden kardeşleri daha keyifliydi. Akşamdan kalan bir tas çorba ve bir tabak çökelek vardı sofranın ortasında. Kahvaltı nedir, neye denir hiç bilmiyorlardı. Ayşen, sadece okulda başka öğrencilerden duyuyordu, kahvaltının adını. Taze sıcak, mis gibi kokan simitlerin satıldığı, okul kantininin önündense hiç geçmiyordu…

Birazdan bir korna çalacak, hemen arkasından kalın ve çığırtkan sesiyle Halime Çavuş bağıracaktı.

“Sema, Sema haydi elini çabuk tut. Bugün gideceğimiz yer uzakça…” Halime Çavuş, kendi yevmiyesinin dışında, her işçinin yevmiyesinden bir lira kesiyordu. Karşı gelene de, “Bu benim hakkım. Eee kolay mı, akşam sabah kapınıza varıyom. Bir bir evlerinizden topluyum sizi, çocuklarınızı da idare ediyom. Tarla sahiplerine kalsa bu yaştaki çocukları çalıştırmaz, “iyi yapamıyorlar” diye. Hem çocuklu kadınları da işçi olarak götürmez. İstemeyen varsa gelmesin”, diyordu. O kadar çok işsiz vardı ki, birileri gitmese, başka birileri gidecekti…

“Çayın soğudu, işin bitmedi mi Sema? Çay da olmasa uyku sersemliğimiz açılıp, gövdemiz kendine gelmeyecek. Bu zıkkımı içmeyince bağımlı gibi başımız ağrıyo”, dedi Ali. Ali sözünü bitirmeye kalmadan Sema çoktan oturmuştu sofraya, hemen karşılık verdi.

“Hem yorgunluğu atmaya da iyi geliyo. Öğlen de tarlada çay içmeyince dinlenemiyok. Dün de tarla sahibi getirmişti; işçinin çayını şekerini. Sağ olsun birer de somun dağıttı.” Ne kadar da büyütmüştü tarla sahibini gözünde…

Dışarıdan keskin bir korna sesi duyuldu. Ayşen, aniden yerinden fırladı. “Anne, traktör geldi.” dedi. Ali karısının hazırladığı poşeti ve azık çıkısını eline aldı, kapıya dolandı.

“Halime Çavuş ne tarafdan gidiyonuz. Bu gün ben de Köprübaşına kadar sizinle gitsem.” 

“Olur olur, gel bin”, dedi Halime Çavuş.

Köprübaşı, işsizlerin iş beklediği amele pazarıydı. Buraya her sabah başka bir umutla gelirdi insanlar. Hemen her gün aynı konuşmalara tanık olurdu, etrafında toplanılan alandaki Heykel. Konuşmaları sessiz sessiz dinler, tek tek not ederdi güncesine…

“Dün bizim oğlan hastalanmış, hanımda doktora götürmüş emme ilaçlarını alamamış. Bugün bari çalışabilseydim, çocuğumun ilaçlarını alırdım…” Biraz kenarda iki adam daha sessizce konuşmaya çalışıyorlardı.

“Şu gün oldu daha çocuğun okul ihtiyaçlarını alamadık. “Öğretmenimden,  arkadaşlarımdan utanıyorum, okula gitmeyeceğim anne” diyomuş, şaşırdık iyice.”  Öteki adam; “Bizim de sabah evden çıkarken karı, “Akşama ekmek parası yok” diye bağırdı peşimden…” Heykel, bu konuşmalar gibi daha binlercesine tanık oluyordu; sabahın köründen gecenin bir yarısına kadar.

Akşam olunca, çalışanlar üç beş kuruş almanın rahatlığı içinde evine dönerken, çalışamayanlar, çalışmaktan daha yorgun düşüyor evin yoluna; tükenmiş umutlarını, başka bir sabahta yenilemek üzere…

“Kapıyı kilitlemeden pencereleri ört Ali”, dedi Sema. Traktörün arkasındaki üstü açık römorka bindiler. Kucağında çocuğu olanlar, eski püskü kazaklara, ceketlere sarıp sarmalamış,  göğüslerine bastırarak, sımsıkı kavramışlardı. Çocuğu yanında olmayanlar daha rahattı. Sabah soğuğuyla, traktörün savurduğu rüzgârın olanca sertliğini içlerinde hissediyordu işçiler. Yarı uykulu halleriyle birbirlerine sokuluyorlardı; rüzgârı, biraz olsun kesebilmek için. Ayşen, dikkatli dikkatli ve tek tek baktı insanlara. Gözleri uzun süre daldı güneşin doğduğu yerde. Sonra cebinden, kâğıt kalem çıkarttı ve yazmaya başladı.

“Bu ülkenin onurlu insanları; sabah uykusunun tadını bilmez. Güne şafakla başlar, üç kuruş ekmek parası için. Çiğdem gibi çocuklarız. Henüz büyüdüğümüzü bilmeden, gün boyu sıcağın altında, eziliriz tarlada. Bizimki, bir kenara bir şeyler koyabilmek değil.  Bizimki bir ekmek, bir kilo domates parası! Bizim ki yaşam kavgası! Biz bu ülkenin onurlu insan…”.

“Düşgörüş-2011”

Ayşe Kaygusuz Şimşek

Yazar
Yazar
Editörden Yazı Atölyesi, Çağdaş Türk ve Dünya Edebiyatı’nı merkezine alan bir websitesidir. Yazı Atölyesi’ni kurarken, okurlarımızı günümüzün nitelikli edebi eserleriyle tanıtmayı ve tanıştırmayı hedefledik. Yazarlarımız, Yazı Atölyesi’nde, edebiyat, sanat, tarih, resim, müzik vb. pek çok farklı alandan bizlere değer katacağını düşünüyoruz. Bu amaçla, sizlerden gelen, öykü, hikaye, şiir, makale, kitap değerlendirmeleri, tanıtımı ve film tanıtım yazıları, anı ve edebiyata ilişkin eleştiri yazılarla, eserlerinize yer veriyoruz. Böylelikle kitaplarınızla eserlerinizin yer aldığı Yazı Atölyesi’nde, dünya çağdaş edebiyatı ile sanatın pek çok farklı alanında değer katacağına inanıyoruz. Katkılarınızdan dolayı teşekkür ederiz.   http://yaziatolyesi.com/    Editör: Hatice Elveren Peköz   Email: yaziatolyesi2016@gmail.com haticepekoz@hotmail.com   GSM: 0535 311 3782  -------*****-------  
YAZARA AİT TÜM YAZILAR
BİR YORUM YAZIN
ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.