ALTIN 471,61
DOLAR 7,7952
EURO 9,1133
BIST 1,1669
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 28°C
Gök Gürültülü

Ve Pikapta Tek Başına Dönen Müzik | Söyleşi Yelda Karataş

22.10.2019
479
A+
A-
Ve Pikapta Tek Başına Dönen Müzik | Söyleşi Yelda Karataş

Zeki Çelik

Yelda Karataş bir insandır, bu insan ise eserlerini geleceğe çeviren bir şair. İnsan varlığı ile onun içinde geliştiği alan arasındaki özel ilişkiyi, sanki bir çekim yasasının etkisi altındaymış gibi dünyayı kendinde taşır. Daha derindeki insan gerçeğine doğru bir gidiştir bu. Bu gidiş şiirin gelişmesi, şairin anlam ve rolünün kavranılışını daha da çabuklaştırır bize.

14 Ocak,1954 Zonguldak doğumlu olan Yelda Karataş, ilk “Ürperme” kitabı ile Orhon Murat Arıburnu şiir ödülünü alır, ikinci kitabıdır “Alacaydınlık” Dünya Globus şiir ödülünü alırken, “Enel Aşk, Bir Kadının Kaleminden Şems ve Mevlana, İstanbul Bir Dişi Orospu, Hüzün Suretleri, Şahdamar – Şahdemar ” diğer kitaplarıdır. Bir dönem Sezen Aksu ile Deli Kızın Türküsü, Işık Doğudan Yükselir albümlerinde, şarkı sözü yazarı olarak çalışır; Kalbim Ege’de Kaldı, Aşkları da Vururlar, Davet, Son Sardunyalar, Yarası Saklım… gibi birçok şarkıya imzasını bırakan Yelda Karataş, 2007 yılında Japonya’da düzenlenen 10. Mainchi Uluslararası Haiku Yarışması Büyük Ödülün sahibi olur.

* Yıl 1996 “ve pikapta tek başına dönen müzik”. Büyük özlemlerin değişik biçimlerde dile getiriliş tarihiniz. Kitabın incecik kağıdında ağaçların sert tahtası değil, yapraklar arasına sızan senfonik bir “Ürperme” ile karşılaşıyoruz. Bir çiçek, kadın dalında titriyor diyebilir miyiz bu ilk kitabınız için?

Ne güzel bir anlamlandırma ‘Ürperme’ için yaptığınız. İçim titreye titreye yazdığım doğrudur ilk şiirlerimi. Çünkü iyi bir şiir okuyucusuyum ve bu nedenle iyi şiir yazıcısı olmanın ne denli zor olduğunu biliyordum, biliyorum. Yazdıklarımla, her yaşımda hesaplaşmak istedim. Hayatın aslında kısacık bir Ürperme olduğu duygusuyla, şiirin ruhumuzda yarattığı o Ürpermenin dünyaya değer bir duygu olduğu bilinciyle, sorumlulukla yazdım. Her insana, her canlıya ve hatta her nesneye içimde bir kıpırtıyla, saygıyla bakmanın karşılığı bu olsa gerek.
Şiir bir ‘Ürperme’ benim için… Yazanın cinsiyetinin olduğu ama yazılanın cinsiyetsiz olduğu bir eylem. Ürperme insanı diri tutar, hele kadınsanız!

* Dilin olanaklarını genişleten ve insanların düşünme yetilerini geliştirerek dünyaya çok boyutlu bakabilmelerine katkıda bulunan her şair toplumsal işlev konusunda temel görevlerini yerine getiriyordur diyebilirim. “Alacaydınlık” şiir sözlüğüne giren böyle bir sözcüğünüz. Tek bir çatı altında iki ayrı kelimenin evliliği gibi. Şiirde estetik devrimi başlatan bir kitap olarak yorumlayabilir miyiz?

Şiirde estetik devrimi tek başıma başlatma gibi bir sorumluluğu üstüme alamam. Türkiye şiirinde İkinci Yeni’nin yepyeni bir estetik devrimi başlattığını düşünüyorum. Bizler onların çocuklarıyız. Kuşkusuz, Edebiyat Tarihi, bölümlere ayrılarak algılanmaz, şiir yaramazdır, kalıba ve kutulara sığmaz. Kaldı ki Yunus gibi Fuzuli de şiirde ‘estetik devrim’ yapmış bir büyük şairdir. Benim ne yaptığımı söylemek için erken, buna hayat karar verecek. Okuyucu karar verecek. Neyi başarmaya çalıştığımı sorarsanız; Özellikle Alacaydınlık’ta, hayatın sabaha dönen yüzünü söylemeye çalıştım. Alacakaranlık’a karşı. Alacaydınlık kelimesini benden önce kullanan oldu mu bilmiyorum. Ben çağımdan sorumlu bir insan olarak, yaşadıklarımın toplumsal tarihimden koparılamayacağı gerçeğiyle, bugün içi boşaltılmış umut sözcüğünün karşısına; umutsuzluğun da içinde ışığı taşıdığı inancımla çıkmak istedim. Hani derler ya ‘hayat her şeye rağmen yaşamaya değer’. Ben çok gülerim bu hamasi cümleye. Hayat bizden bağımsız değildir. Onu yaşanmaya değer kılan ‘biziz’, onu anlamlandıran ve değiştirmeye, geliştirmeye istekli olan biziz. Şiir yazan eylem insanı da olmak zorundadır. Söz eylemdir. Işığı içinde taşıyanlar, karanlığı iyi tanırlar. Tarihsel maddeciliğin -bir yazgımız varsa eğer – kaçınılmaz olduğunu bilirler. İşçi sınıfının geleceğine; Alacaydınlık’a inanırlar. O nedenle, işkenceye ve ihanete karşı dik dururlar. Bu, içi boş; ‘her şeye rağmen umut var’ cümlesi değildir. ‘Ben umudun kendisiyim ‘demektir. O kitabı bunun için yazdım.
Kendi sesimi şiirimde artık bulmaya başladığım, estetik hesaplaşmayı daha derin yapmaya çalıştığım bir kitap olduğu doğrudur.

* “Bir tek aşkın önünde diz çöker ölüm”. Bu sayfadan sonra “Enel Aşk” kitabınız zor kapatılır. Cennet bahçesinde bol meyveli bir ağaç örneği teşkil ediyor bu kitap, içinde birçok şairlerin dizeleriyle süslenen. Belki de bir sonraki kitabınızı yazmaya vesile olan bir kitabınız bu. Şiir sanatında aşk ve ölüm temaların işlenmesi, bir kurguda sığınak arayan aşkın ölüme mayalanması diyebilir miyiz?


Aşk bizim yaşattığımız bir duygudur, bizi öldüren değil…
Şiir, aşk, ölüm ve insanın ölümsüzlük arayışı insanlık tarihi kadar eski. Ölüm olmasaydı eğer, niye geldik bu dünyaya sorusu da olmazdı belki.
Sevmek bilinçli bir eylemdir. Bir gün sevgimizin karşısında sadece sevgi görmek isteyen insanlar olacağız. Aşkımızın karşılığının aşk olduğu zaman; ötekinin sevdası kendi sevdamız kadar değerli olduğunda; ölüm korkusundan kurtulacağız. Aşk insanın en devrimci eylemidir. Hangi aşk diye sormalı burada: Ölümsüzlük duygusunu bize yaşatabilen aşk, şiiri öpen aşk. Sadece karşılığını bir insanın yüreğindeki insani duygular olarak beklediğimiz şiir yazma eylemi gibi. Bedenimiz ölecek, ismimiz geleceğe kalsa da bunun ölen için bir anlamı yok. Hayatın içinde hissettiklerimiz: Bizi ölümsüz kılan onlar. Onun için ‘bir tek aşkın önünde diz çöker ölüm’. Çünkü aşk benim en büyük sorumluluğum. Aşkın değerini talep ediyorum hayattan: Ürperme’de yazmıştım:Ben sevdim mi kendim gibi severim/O da sevsin. Biz nedense çok seviyoruz ama doğru sevemiyoruz. Bilinçsiz seviyoruz. Aşkın ya acı ya da kısa süren bir sarhoşluk olduğuna inanıyoruz. Başarısızlığımızın nedenleri üzerinde hiç düşünmüyoruz. Sonunda baş belası saydığımız bu duyguyu sanki bizden bağımsız kendi başına ortalarda gezen bir hastalıkmış gibi yorumlayıp, stratejiler, taktikler üretiyoruz. Oysa yine Enel Aşk’ta yazdığım gibi: Aşkın da bir bedeni var.Ben bir insanı seviyorum. O insan da bir insanı seviyor. Mutluluk sevmekle başlamıyor sanki, sevmekle bitiyor. Faturalar, geçim derdi, ısınma, barınma v.b. arasına sıkışmış çağdaş insan; BİR İNSANDA BÜTÜN DÜNYAYI SEVEMİYOR… Mümkün mü bu? Burada her insan kendi içinde bir devrim gerçekleştirmek zorunda: Bu aşk kimin aşkı ve kime yönelmiş. Sevdiğimi O olduğu için mi seviyorum. O kim, benden ayrı mı? Dışımda mı? Hayatın öznesi olamayan kapitalist sistem insanı Aşk’ın karşılığını sadece aşkla değerlendiren o YENİ insanın duygularını yaşayamıyor. Aşk sevilmeye değer olanı değil, duygularımızı en kolay akıtacağımız insanı bekliyor. O’nu bütün güzelliklerini kontrol edeceğimiz, sahipleneceğimiz bir köleye çevirmeye çalışıyoruz. Bunu karşılıklı yapıyoruz. Aşkın gözü kör derler. Aksine AŞK İNSANIN GÖZÜNÜ açar. O esrik değil, en uyarıcı duygumuzdur. Aşk bilinçsizce yaşandıkça arabeskleşir. Sevilmeye değer bir yürek bulmak bu nedenle çok zor çağımızda. Ölümü utandıracak aşklar; yaşatabilinen aşklardır. Ayrılığın, gözyaşının olmadığı aşklardan sıkılıyor insanlar neden acaba? Çünkü Aşkı da çağımızın bize öğrettiği gibi yaşıyoruz… Ölümü de!
Oysa şairin dediği gibi :
‘ Şiire, aşka, ölüme inanıyorum diyor, işte bu yüzden ölümsüzlüğe de inanıyorum… ‘(Ritsos) diyebiliriz.

* Yaşadıkları çağ ve bizim çağımıza çok şey söylediklerine inandığı için kaleme alınan bir kitap “Şems ve Mevlana”. Mevlana ve Şems bir kadının duyarlılığında dile getirilirken, araştırmacı yazar kimliğide ön plana çıkıyor sevgili Yelda’nın. Sekiz yüz yıllık zengin bir arşiv ve geniş bir Mevlana Koleksiyonu’na dahil olma başarısını gösteren. Şiirin dışında başka bir soru bu. Şems-i Tebrizi bilgilerine ulaşırken, Şems ile ilgili bildiklerimizin dışında daha derin bir bilgiye ulaşıp ulaşmadığınızı merak ediyorum.

Şems benim için çağının ‘Che’si. Yanaklarını farklı uzatan insanlar onlar hayata… Ama mutlaka uzatmışlar.
Katledileceklerini daha başından bilenler. Mevlana’nın hayatında nasıl bir devrim yarattıysa, benim hayatımı da sarstı. Şems, Mevlana’nın bir tek şiir yazmasını destekliyor. Şiire saygısı çok büyük. Divan-ı Kebir, Şems olmasaydı yazılır mıydı şüphedeyim. Yaratıcılığı tetikleyenlerden. Öyle insanlar vardır. Şems hem felsefeci, hem şair hem de eylem adamıdır. Ben İsa’nın babasının olduğuna inanırım. Babanın söylenmediğine ama. Şems, soyunu saklamaya özen göstermiş. Bunu Meryem nasıl bilinçli yaptıysa, Şems’in de aynı dikkatle yaptığına inanıyorum. Eylem insanları, ailelerini orta yere sermez. Mevlana ve Şems’in dostluğu bütün dünyaya örnektir. Savaşın, vahşetin ortasında yeşeren bir badem ağacı gibi: Bir olmanın en güzel örneği onlar. Ben erişebileceğim tüm bilgilere vardım mı bilmiyorum. Marksist bir yazar olarak, hurafelere ve gerçeküstü yalanlara kulaklarımı kapattım. Dikkatli bir okuyucu Divan-ı Kebir’de dilediği bilgilere ulaşabilir. Tarih oradadır. Ne acı ki ben Türkçe okudum. Mevlana’nın yazdığı dilde okuyabilmeyi çok isterdim. Çünkü karşımızdaki şiirdir ve şiir dili çok katlıdır. Çevirmenin anlamlandırmasıyla sınırlıydım. Mevlana’nın yazdıkları dışında Şems’in Makalat’ı onun kişiliğini kavrama yolunda çok gönül açıcıdır. Şems bana kalırsa bir materyalistti. Felsefeyi Mevlana gibi çok iyi bilen bir Dai… Ama Hallacı Mansur’un başına gelenler ortadadır. Daha biz 20 sene öncesine kadar Diyalektik Materyalizm’e inandığımızı hiçbir dilde söyleyemezken; onlar bambaşka bir dilde dertlerini söylemişler. Saygı duymamak elde değil. Şems şiirimin son dizeleri bana göre Şems’in dünyaya nasıl baktığının ifadesidir: Neden sevsin ki Tanrı bizi, yüreğimiz bir kulunu Tanrı gibi sevmeden

* “İstanbul Bir Dişi Orospu” Bir şehre cinsiyet yüklemek ve o şehrin üretkenliğini düşünmek, daha erkekçe, daha yüksek bir biçimdir. Üç hikayenin Beyoğlu’nda buluştuğu, salt insana özgü bir yasaya göre kaleme alınan bir kitap. “Evet, İstanbul ve onun altın dişi Beyoğlu çamura batmıştır. Ama çamurun dibinde ışık vardır” bu ışıktan biraz bahseder misiniz bize?


Bazı kentler dişidir İstanbul gibi. Neden öyledir diye sorarsanız, sadece dişilik nedir bilir misiniz sorusuyla yanıtlarım sizi.

İstanbul çilekeş tarihine direnen onurlu bir dişidir. Irzına geçmeyen kalmamış. Çeşmeleri artık akmıyor. Su bentleri yıkılıyor. Eski apartmanların yerine gittikçe büyüyen bir metropolün çirkin mimarisi dikiliyor. Karaköy’deki tarihi binalar depo olarak kullanılıyor. Surların dibi evsizlerin ve mazlum sokak köpeklerinin yuvası. Ama biz her yıl İstanbul’un fethini kutluyoruz. Altın Boynuz bok kokuyor. Marmara denizi maviyle ölümüne dans ediyor; bütün fabrika artıklarını göğüsleyerek… Biz hala kitaplarda Nedim şiirleri ile öğünüyoruz. Ne iki yüzlülük ama! Yedi dili artık duyulmuyor İstiklal Caddesi’nde. Garson zulmünden hiçbir meyhanesinde ağız tadıyla oturamıyorsunuz. Taksim’in orta yerine ne zaman cami dikilecek diye ürpererek bekliyorsunuz. Tüm caddelerin her iki yılda bir taşları hala sökülüyor. Cennet Bahçesi, bir özel şirketin olmuş. Büyük mağazaların arasına sıkışmış Kitapevleri kan ağlıyor.Genelev sokağı artık dışarı taşmış, uluorta ten satılan bir semt Beyoğlu, diğer semtler de onu aratmıyor. İronik kelimesi bile eksik kalıyor bu ucube hali anlatmaya. Ne anası ne babası var İstanbul’un. Bir orospudan farkı yok. Ama o hala direniyor! Onun üzerine titreyen yürekleri n tarih bilinciyle kendisini esirgediğini biliyor. Direniyor hala. Bir kent nasıl direnir bu kadar vahşete diye sorarsanız: İstanbul’un yüzüne bakın derim. Gururla direniyor. Hepimizi utandırarak, geçmişin bir gün yüzümüze bakıp hesap soracağını bilerek direniyor, kendine inanan üç beş insanıyla. Mezarlıkları, şairleri, ressamları, müzisyenleri… sanatçı ve emekçileriyle direniyor. Işık ordadır: Erdemini bilerek geri istemektedir…

İstanbul bir gün erdemini geri kazanacak. Buna duyduğumuz inançtır ışık. Işık, Mimar Sinan’ın sanat yapıtı camilerinin, o uyduruk cami niyetine dikilen yapılara hesap sormasıdır. Okul diye yapılan çirkin gözlü binalara eski mekteplerin hesap sormasıdır. Çeşmelerinin su tekellerine hesap sormasıdır. Arnavut kaldırımlarının taşeronculardan hesap sormasıdır. İncecik bir ud sesinin Türküleri katleden O barlardan hesap sormasıdır. Hikâye uzundur: Bir taşına gönlümüz fedadır İstanbul’un; Eski parıltısını bilenler Beyoğlu Taşı’nın, bu sahte kristalin haline başkaldırıyorlar… Bu eskiye de özlem değildir. Geçmişe saygısızlık edenin geleceğini yanlış kuranın hayata ihanet ettiğinin bilinmesidir! İstanbul’un semalarında bir gün ışığı görmesi dileğimdir insanoğlunun. O zaman benim kitabım çok şey söyleyecek İstanbul gerçeğini arayanlara…

* “Hüzün Suretleri” Bu kitabınızda da aşk ve ölüm temaları, başarılması zor önemli bir deney olarak karşımıza çıkıyor. Yaşama, daha doğrusu yaşamın devamlılığına katlanmanın imkansızlığında, yalnızlığın bilinci ile Aladağlar’da rüzgara boyun eğen bir kitap. Sonun sonsuzlukta oluşu gibi. Aşkınlık mı, içkinlik mi? cevapları ararken Yelda’nın tüm yaşamında bu iki felsefe tezinin karşılaşması mıdır ya da tüm eti-kanı ile yaşadığı bir dram mıdır kaleme aldığı?

Aladağlar’ın bulaklarından sular içtim. Bu ülkeyi çok gezdim, çok insanla kucaklaştım ve ayrıldım. Kendi evimde oturamayan insanlardanım. Bir o kadar da kendi evimde oturmayı sevenlerden. Çelişik değil; hesaplaşma yalnız yapılıyor, tortu ağır çünkü. Bazı insanlar saniyeleri binlerce yıl gibi yaşar. Ben onlardanım sanırım. Bahar gibi yürürüm gözlerim kıştır.

* Hüzünlü sözler hep üzgün yüze mi gider?

Üzünç kelimesini Turgut Uyar çok güzel kullandı; özellikle Divan’da. Hüzünle arasındaki farkı göstermek için hepimize. Hüzün Zorba’nın dansıdır, Akdenizliler’in çok iyi bildiği. Bütün oyun havalarında hüzün vardır… Üzünç bambaşka bir duygudur. Hüzne yol açar, ama hüzün kendini hep üzünçlü göstermez: Benim kahkahalarımı iyi dinleyenler tanır hüznümü…

* Edebiyat her şey değilse üstünde bir saat bile durulmaya değmez. Siz “Şahdamar- Şahdemar” kitabınızla birlikte bir pencere açtınız Türk halkına. Kendi sorumluluğunuzun gittikçe daha çok farkına varan bir üslupla. Şiir kendi diline bile çevrilemezken, siz büyük bir başarıya daha imza attınız. Kürtçe yayınlanan bu kitabınızda önemli bir isim daha vardı, her iki dili çok iyi konuşabilen başka bir şairimizdi Kemal Burkay. Tarihsel değer taşıyan bu kitabınızla ilgili neler söylemek istersiniz?

Önsözünde de belirttim kitabımızın, pek çok yerde de yazdım. Şiirin eylem adamı Kemal Burkay’ın, bir büyük Kürt şairinin benim dizelerimi bir başka dile, kendi anadiline çevirmesinin sorumluluğunu, onurunu ve sevincini ömrüm boyunca titizlikle taşıyacağım. Hayatımın en önemli armağanlarındandır. Şairler hiçbir dilde kolay yetişmiyor. Dilin yalvacı onlar. Kültürün taşıyıcısı olan sesleri, kelimeleri büyük sorumlulukla yan yana getiren birer büyücüler. İnsan nerede olursa olsun, şairler o insanın iç sesini duyar, kendi ırmaklarından bütün ırmakların kederini öğrenmişlerdir, gökyüzünün sevincini, başakların türküsünü ve fabrikaların uğultusunu da. Dünyanın herhangi bir yerindeki bir iç çekiş şairlere yabancı değildir. O nedenle şairlerin ulusları bütün insanlık, vatanları dünyadır…

* Japonya’da bir Haiku ustasının yaşamı boyunca en fazla on beş ya da yirmi tane Haiku yazabildiğini biliyoruz. Bir başarınızın daha oraya müdahalesi var. Japonya’da Nobel Ödülü sayılabilecek uluslararası bir yarışmada birinci oldunuz. Bu başarınız Edebiyat dünyasında değer gördü ve hala bir Haiku şiir kitabı çıkartmayı düşünmüyorsunuz, neden?

Korkuyorum. Haiku’ya saygım çok büyük. Haiku yazmak, bana çok şey öğretti.
Haiku hep yazıyorum. Onların üstünde çalışıyor ve yeniliyorum zaman zaman. Yalınlık korkutucudur. Çok rengin bir karizmadan geçip toplanması gibi. Yalınlık yoğundur. O nedenle Yunus okumak her zaman diriltir beni. Bacho’yu çevirilerinden okudukça, bir çavlanın altından geçer gibi oluyorum… Kendimle hesaplaşmam bitmedi henüz Haiku’da… Ama çıkaracağım bir Haiku kitabı, İngilizce’ye çevirebilecek biri bulursam. İki dilde olsun istiyorum.

* Tiyatro hayatınızın bir diğer parçası, Cezmi Ersöz’ün ’Şizofren Aşka Mektup’ kitabını oyunlaştırdınız. Ödül de aldınız. Nasıl gidiyor bu çalışmanız?

Ödül almadım o çalışma ile. Sadece, Devlet Tiyatroları’nda oybirliği ile kabul edildi. Dilerim sahnelenir. Ben Vahşi Komedi yapıtımla, Mitos Yayınları 2007 Başarı Ödülü aldım. O oyunumun da sahnelenmesini çok isterim.

* Kalbim Ege’de Kaldı, Aşkları da Vururlar, Davet, Son Sardunyalar, Yarası Saklım ve diğerleri… Sezen Aksu ile birlikte çalıştığınız şarkılarınız bunlar, nasıl doğdu bu şarkılar biraz da sizden dinleyebilir miyiz bu şarkıların hikayelerini?

Şarkıların hikayeleri uzundur. Birlikte şarkı sözü yazmak zor iştir. Kimin sözü nerde başlar, kiminki nerde biter ayırmak zordur. Ama her bir şarkıda emeğim vardır. Bundan da sevinç duyuyorum. Şarkı sözünü yani lyricleri şiire hem çok yakın hem de çok farklı buluyorum. Ben şiir yazmaya çalışan biriyim. Şarkı sözü yazmak, sürekli yapmak istediğim bir iş olmadı, olamadı. O ortamları sevemedim. O dünya bana yabancı geldi bir süre sonra. Ama Sezen Hanım’la çalışmak büyük keyifti.

* Çok mutlu oldum sevgili Yelda, çok keyif aldığım bir söyleşi oldu. Bizleri takip eden okuyucularımızıda heyecanlandıracak bir sohbet. Çok teşekkür ederim. Şiir yolculuğumuz, dostluğumuz hiç bitmemesi dileğimle.

Sevgideğer Zeki, benzer duygular içindeyim; kadri karahan köşesinde söyleşmeye değer bulduğunuz için. Benim için de sevinçli ve hoş bir sohbetti. Yola daha yeni çıktık, hiç bitirmemek isteğiyle. Hoş geldiniz hayatıma.

Yelda Karataş
Yelda Karataş
Yelda KARATAŞ (1954 ) 14 Ocak 1954'te Zonguldak'ta doğdu. İstanbul Kız Lisesi'ni parasız yatılı okudu. Galatasaray İşletmecilik Yüksek Okulu'ndan mezun oldu. Bir süre radyoculuk yaptı, Hür Fm’ de, bir yıl boyunca “Şairler Korsandır” programını hazırladı. Daha sonra reklamcılık sektörüne geçti. Önceleri reklam yazarı olarak çalıştı, yirmi yıllık süreçte Yaratıcı Yönetmenliğe yükseldi. Kristal Elma ve Başarı Ödülleri kazandı. Şarkı sözü yazarlığı yaptı, Anjelika Akbar, Can Atilla ve Sezen Aksu gibi sanatçıların albümlerine söz yazarı olarak katıldı. Bahçeşehir Üniversitesi Kariyer Merkezi’nde eğitim danışmanı, Deulcom International’da öğretim görevlisi olarak çalışmalarını sürdürüyor. Yazın yaşamına şiirle başladı. Şarkı sözü ve deneme de yazan Karataş'ın şiirleri 80'li yılların başından itibaren dergilerde görünmeye başladı. Denemeleri ve şiirleri; Varlık, Gösteri, Adam Sanat, Sanat Emeği gibi dergilerde yayımlandı. Yapıtları : Alacaydınlık Enel Aşk Ürperme Bir Kadının Kalemin’den Şems İstanbul Bir Dişi Orospu 2. Oyun Yazma Yarışması 2007 Gençlik Oyunları Ödülleri: 1996 Orhan Murat Arıburnu ödülü 1998 Dünya Kitap Şiir Ödülü 2007 10. Mainichi Haiku Yarışması Büyük Ödülü
YAZARA AİT TÜM YAZILAR
BİR YORUM YAZIN
ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.