ALTIN 273,01
DOLAR 5,7535
EURO 6,3914
BIST 7,5727
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 13°C
Az Bulutlu
Kitaplar

Sivas’ın Yollarına | Ertuğrul Erdoğan

27.11.2019
73
A+
A-
Sivas’ın Yollarına | Ertuğrul Erdoğan

Düğün Dernek için 747 kilometreyi aşacak Sivas yolculuğumuz Sakarya’dan başladı. Uzun yolculuğumuzda trafik kurallarına uyarak gittik. Akrabalarımız, bizi Anadolu’nun o sımsıcak yüreği ile karşıladılar.

Sivas, Atatürk’ün Türkiye Cumhuriyetinin temellerini attığı yer. Sivas, ünlü ozanımız Âşık Veysel’in “Benim sadık yârim kara topraktır.” dediği yer… Biraz dinlenmemiz, hoş sohbetten sonra şehre aktık… Her şehrin ünlü bir caddesi ve meydanı vardır. Yeni yapılan stadyumu geçtikten sonra İstasyon Caddesinin meydanla birleştiği alana geliyoruz. Önce Atatürk ve arkadaşlarının Cumhuriyeti kurarken adımlarını attığı Kongre Merkezi’ne gidiyoruz. Burası aynı zamanda Sivas Lisesi olarak öğrencilere hizmet vermiş bir bina. Binaya girerken duygulanıyor ve tüylerim diken diken oluyordu… İçeride Kurtuluş Savaşında; basından tutunda kadınlarımızın mücadeleleri, Atatürk’ün kaldığı oda ve Sivas Kongresinin yapıldığı salonda il delegelerinin fotoğrafları sandalyelerine konulmuş bir haldeydi. Edindiğim bilgilere göre binada daha fazla tarihi eserlerin olduğu idi. Bunu çıkışta yetkililere sordum. Aldığım yanıtta, eserlerin bir başka yerde sergilenmek için depoya kaldırıldığı söylendiğinde, “O eserlerin bulunması gereken yer burası. Çünkü Cumhuriyet’in ruhu burada.” diye tepki gösterdim.

Fotoğraf faslından sonra Kongre Binasının karşısındaki ünlü Çifte Minarenin bulunduğu yere geçtik. Burası Selçuklu Devletinden kalma bir yerdi. İlhanlı Veziri Şemseddin Mehmet Cüveyni tarafından 1271 yılında yaptırılan Çifte Minareli Medrese’ye halk arasında Dar’ül Hadis’de deniyormuş. Burada İslam Hukuku’nun verildiğini öğreniyorum.

Yalnız günümüze minare ve kapılarının kalması ise üzüntü vericiydi. Çifte Minarenin karşısındaki mekâna geçiyoruz. 1217 yılında Anadolu Selçuklu Devleti sultanı I. İzzeddin Keykavus tarafından Sivas’ta darüşşifa olarak yaptırılan, Osmanlı devrinde ise medrese olarak da kullanılan bu yapı, dünyanın günümüze kadar gelebilen en eski hastanelerinden birisiymiş. İçeriye girdiğimizde ortada bir havuz, etrafında ise insanlar çay ve kahvelerini içerek sohbet ediyorlardı. Kalabalıktık. İki masayı yan yana getirerek oturduk. 800 yıllık böylesine tarihi bir mekâna işletme ruhsatının verilmesini hiç de hoş karşılamadım. Duvarlarını inceledim, aplik vardı. Mutlaka bir çivi ile tutturulmuştu. Üzüldüm. Nedense günümüzde tarihi mekânlarımız artık işletme gözü ile bakılmakta ve buralara ruhsat verilerek, tarihi dokular tahrip edilmektedir. Devletin biran önce buna bir ‘dur’ demesi gerekmektedir.

Darüşifa’dan bu kez tek başıma çıkıyorum. Hemen yanına kurulan 8. Sivas Kitap Fuarı’nı geziyorum. Fuarlar ne olursa olsun o şehre canlılık verir. Konuk gelecek yazarlar arasında tanıdıklarım da var. Kapalı bir dükkân şeklinde kurulmuş stantların; konumu, aydınlanması hiç de iç açıcı değildi. Sanki içindeki yazar, görevliler ile kitaplar sönük duruyordu. Burayı bir başka gün gezdiğimde, bu kez sanat ürünlerinin teşhiri vardı. Saz, baston, bıçak, ney, yorgan, anahtarlık gibi daha ne ararsanız vardı. Hepsi de sanatçıların o titiz çalışmalarıyla, altın ellerde işlenmişti.

Bir başka gün Bacanağımın on beş kilometre uzaklıktaki bahçeli evlerine gittik. Bahçesi’nde meyve çeşitlerinden ne ararsanız vardı. Mürdüm erik ağacının yanına yaklaştım. Bir tanesini dalından kopartıp yedim, bal gibiydi.

Biraz ilerisinde elmalar ağırlığından dallarını bükmüştü. Armut deseniz, onlar da öyleydi! Anadolu toprağı verimliydi. Baktığınızda ve ilgilendiğinizde sizlere neler vermezdi ki, neler… Gelirken gördüğümüz toprakların büyük bir bölümü ekin tarlasıydı. Buğday ve arpa en çok ekilen üründü bu yörelerde… Yıllar öncesinde Sivas genelinde bir milyon ton olan buğday ekimi, şimdilerde maalesef 270 bin tonlara düşmüş! Artık gençler, tarlalarda çalışmak istemiyor ve en yakın buldukları Ankara gibi büyük şehirlerde iş umuduyla göç ediyorlar. Daha önce ekonomisi canlı olan Sivas, Devlet Demiryolları Fabrikası’nda 4 bin olan işçi sayısını, bine düşürmüş! Özelleştirildikten 11 yıl sonra, satın alanlarca Demir Çelik Fabrikası’nın işçi ücretlerini ödeyememesi ve borçları nedeniyle bir ara kapatma kararı almış! Devlet Malzeme Ofisi’nin İstanbul’a taşındığını öğreniyorum. Oysaki eriği ballandıran bu topraklar iyi bir politika ile işlendiğinde neler vermezdi neler!

Bu sabah eşimin yaşadığı yerleri görmeye gidecektik. Anılar hepimizi taze tutan duygulardır. Adımlarımız ne olursa olsun bizleri yaşadığımız yerlere çeker. Küçük adımlarımızın olduğu mekânları görmek bizleri karmakarışık duygulara sürükler. Sevinsek mi, üzülsek mi, bilemeyiz. Mahalle’ye geldiğimiz de, eşimin yaşadığı ev yerinde yoktu. Bahçesindeki armut ağaçları da… Eşimin okuluna gittiği sokaktan geçiyoruz. Tek tük kalan Ermeni Evleri (burayı bir yazımda anlatmıştım. Sitemdeki linkini vereyim http://ertugrulerdogan.com/kisa-oykulerim/her-tarafimiz-sirilsiklam/ ) eskimiş bir haldeydi. (Korumaya alınması gereken binalardı.) Köşeyi döndüğümüzde İsmet İnönü’nün Sivas Kongresi sürecinde kaldığı konağı ziyaret etmek istedik.

Kapısı kapalıydı. Açtırdık. İnönü’ye ait eşyalar yanı sıra, bir odasında açtığımız dolapta birçok tuzluk, peçete ve menü listeleri görünce burayı da işletmelerin restoran yaptığını anlayabiliyoruz. Tarih kokan bu yerlerin özenle korunması gerekirken, işletmeler adı altında talan edilmesi daha önce de söylediğim gibi oldukça üzmüştü. Yine buradaki eserlerin depoya götürüldüğünü ve bir başka mekânda sergileneceğini öğrenince, kapıyı açan görevliye de aynı şekilde sitem ediyorum. Görevli sessizdi…

Sivas’a giderken mutlaka uğrayacağım yerlerden birisi de yazar ve şairlerimizin, yobazlarca hunharca yakıldığı Madımak Oteli’ydi. El sanatlarını gezdikten sonra Sivas Valisi Halil Rıfat Paşa tarafından 1884 yılında 42 odalı yaptırılan Tarihi Valilik Binası’nın bulunduğu meydandan aşağıya doğru yürüdüm.

Madımak Oteli’ni sordum. Gösterdiler, ancak oteli Özel İdare, “Sanat ve Bilim Merkezi” olarak yapmışlar. Bu konuda edindiğim bilgiye göre; o kara günde, dışarıdan otobüslerle sakallı ve cübbeli kişilerin geldiği imiş. Sivas’ın gökyüzü şairlerin ve yazarların sözcükleriyle doluydu… Bulutlar hüzünlüydü…

Düğün Dernek Filmi’nin ikincisi de çekilmişti. Üçüncüsünü biz gerçekleştirdik (!) O gece Sivas Halayını çekenleri A noktasından B noktasına doyasıya seyrettik. Ankara oyun havası eşliğinde pistte kurtları döktükten sonra gelin ve damadımızı evlerine sağ salim yolcu ettik. Lobide gelinin babası ile biraz sohbet ettik. Kendisi, yine tarihi bir mekânda (ki buna çok karşıyım.) işletmecilik yapıyormuş. İş hayatından söz açılınca, “Terzilikten geldim. Askeri Dikimevinde çalıştım. Birçok Paşa’nın ölçüsünü alırken esas duruşa getirdim.” sözüne güldüm. Şimdilerde ebeveynler çocuklarını hep okutmak istediğini, altın bilezik denilen sanattan ise mahrum olduklarından bahsetti. Sözlerine şöyle devam etti. “Benim oğlum geçenlerde yanıma geldi. Baba tatile gideceğim para verir misin? Dediğinde, tamam oğlum, gel bizim orada iki ay çaycılık yap, sana maaş vereyim, onunla git, dedim. O da öyle yaptı.” Ayrılırken, “Çocuklarımız yine okusunlar. Bu memlekete terzide lazım, ayakkabıcı da lazım, kanalizasyon da çalışacak adam da… Meslek öğretmemiz lazım onlara meslek…” diyerek salonun kalabalığına karışmıştı…

Sivas’ın yolları bitmiyordu… Bir başka gün yine İstasyon Caddesi’nde yürürken İl Kütüphanesi’ne uğradım. Yetkililerin bulunduğu mekânda, sıcak bir çay ikramı ile kütüphane hakkında bilgi edindim.

100 bine yakın kitap olduğunu, günde 7 bin civarında kitap alındığını belirttiğinde, ben de, kütüphanelerde iktidarı ele geçirenlerin tekelinde olmayan bir anlayışla her fikirden yazara ait kitapların bulunması gerektiğini ve zaman zaman da yazarların katılacağı etkinliklerle okur-yazar buluşmalarının yapılmasını belirttim.

Yolculuğumuz bu kez Gürün İlçesi’ne oldu. Bacanağım Gökırmak’ı anlata anlata bitiremedi. Buraya geldiğimizde şimdiye kadar görmediğim bir manzara ile karşılaştım. Göl, diğer göllerden çok farklıydı. Göl değil, sanki bir akvaryum idi. Çevresinde gezerken, balıkların gezdiğini ve o su altındaki bitkilerin ilginçliğini ilgiyle seyrediyorsunuz. Göl adı gibi, gök mavisi rengindeydi.

Derinliği ise sanki iki veya üç metre gibi görünüyordu. Ama öyle değilmiş! Çevreyi temizleyen bir gençle konuşuyoruz. Derinliğini sordum, ‘yirmi metre’ yanıtını alınca, inanamadım. Tam bir doğa harikası bir yerdi. Mutlaka gidip görün.

Gürün’e gelinir de 40-50 kilometre ötedeki Darende’ye gidilmez mi? Malatya topraklarına girer girmez, kaysı ağaçları size “Merhaba” diyor. Toprakları farklıydı. Beyaz ve kil rengi görüntüsü belki de kaysıya lezzet katıyordu. Darende’de Somuncu Baba’nın bulunduğu mekân da bir doğa harikasıydı. Kıyıcığından Tohma Çayı gür akıyordu.

Hemen yanındaki kayalıklar ise Göreme’deki yapılaşmayı andırıyordu. Gölün içinde ördekler, suyun akışının tersine doğru yüzüyorlardı. Kenarından yürümeye başladım. Merdivenli bir yere geldiğimde küçük bir şelaleden akan sudaki balıkların görüntüsü bir başka güzellikteydi. Birkaç adım daha gittim, küçük bir mağara gördüm. İçine doğru yürüdüm, karanlıktı. Geri döndüm. Merdivenin en tepesine geldiğimde çevreme baktım. Cennet burası olması gerekti! Karşımda büyük bir değirmen, ırmaktan aldığı suyu yukarılara taşıyordu… Burasını da şiddetle tavsiye ederim.

Artık dönüş yolculuğumuz başlamıştı. Aracın yağı, suyu derken vedalaşma vakti gelmişti. Birkaç gün önce yıkama bölümünde tanıştığım ve Sivas Cumhuriyet Üniversitesi Kamu Yönetimi bölümünün 1. sınıfını bitiren ve artık okumayacağını söyleyen Hikmet’e ısrarla okumasını, elinde bir diplomasının olmasını söylemiştim. Tesadüf akaryakıtımızı o doldurdu. Okula devam edeceği haberini alınca mutlu olmuştum. Kulağına, “Sana güveniyorum. Ve senden iyi haberler bekliyorum. Bacanağımdan senin hakkında haberler alacağım.” dediğimde, gülümsedi. Dikiz aynasına baktım, el sallıyordu…

Ertuğrul Erdoğan

Ertuğrul Erdoğan
Ertuğrul Erdoğan
Yazar Hakkında 1 Ankara’nın gecekondu semti Akdere’de 3 Eylül 1958 yılında iki katlı beyaz badanalı bir evde dünyaya gelmişim. Gecekondunun bahçeleri alabildiğine özgürlüktü. Kiraz ağaçlarının en tepesine çıkılır ve kulaklarımıza taktığımız iri kirazlarla gülüşürdük. Yazları bir başkaydı. Bahçemizdeki variller içindeki suya dalıp, serinler, şaşkın ördekler gibi kurulanırdık güneşin sıcaklığında. Bir başkaydı oyuncaklarımız, telden araba, tahtadan tornet arabası yapardık yaratıcı minik ellerimizle. Dedik ya yaratıcıydık o dönemler. Hele arka bahçemizin gölgeliğin tadına doyun olmazdı. Müsamerenin kolonyasını rengarenk gramofon kâğıtlarıyla yapıp, konuk arkadaşlarımıza ikram ederdik. Destan satanların peşinden gider, ağıtları ayakkabılarımızın çamura saplanmasında dinlerdik. Komşuluklar bir başkaydı gecekonduda… Oyunlarımız gündüzlere sığmaz, geceleri kâh Karabulut amcaların ve şişman Meliha Teyzenin bahçesinde fıkra ve sohbetlerin hoşluğunda gecelerdik… Mahallemiz siyasilerin unutmuşluğunda 1965 yıllarında şehrin uzaklarındaydı… Sokaklarında asfalt yoktu ama siyasi partilerin at ve altı ok bayrakları her tarafı süslerdi… 1968 yılı gecekondunun özgürlüğünden ayrılıp, Cebeci semtinin asfaltlı, temiz çocukların bulunduğu, bana da yüksek gelen Levent Apartmanının 6. katına taşındığımızda, kendimi sanki gökyüzüne yakın hissederdim. Geceleri uçakların geçişini balkonda yıldızların çokluğunda ve kaymasında izlerdim. Babam sattığı gecekondumuzun sermayesi ile açtığı ve Doğan Yayınevi adını koyduğumuz kitapçı dükkanımızı gece gündüz bekledik. Kitaplar, artık en iyi dostum olmuştu. Kemalettin Tuğcu’nun romanlarındaki ezilenleri okuyup iyiliği öğrenmiştim kalbimce. Ve her hafta gittiğimiz sinemalarda Türk filmlerinin duygusallığına ağlardık sevgililerin ayrılışlarında. Ve ilk televizyonu izlemenin onurunu yaşadık Grundig mağazasının önünde biriken kalabalığın çekirdek çitlemelerinde. Çoğu zaman evimize gelen ve artık bizden biri olan “Tele konuklar”ı ağırlardık, annemin güzel pasta ve meyve ikramlarında… Zamanla kayboldu misafirler, komşularımızın evine giren televizyonlarla. Çocukluğum ve gençliğimde öğrenci hareketlerini gördüm. Polis ve öğrenci çatımalarının en şiddetlisini izledim, 12 Eylül öncesi yıllarda. Siyasal ve Hukuk Fakültelerinin bahçelerinde tabancalardan fırlayan kör kurşunlar ve taşlar uçuştu dükkânımızın önlerinde. Kepenkler ardında can havliyle sığındık tezgâh gerilerine. Prof Mümtaz Soysal, Muammer Aksoy, şair, Hasan Hüseyin Korkmazgil ve Fikret Otyam gibi yazarların kitaplarını bastığımız yazarların, babamla yaptığı akşamüstü sohbetlerini keyifle dinledim. Ve onların kitaplarını matbaamızda orijinallerini ilk dizenlerden oldum. Dükkanımızın önündeki Cemal Gürsel Caddesi’nde nice yürüyüşlere tanık oldum, polislerin panzerli su sıkmalarında ve polislerin coplu dayaklarında… Ve 12 Eylül darbesinin ardından yayınevimiz ve matbaamızın sonlandığı yıllardı 1980. Askerlik dönüşü Ordu şehrinden aldığım teklifi değerlendirip, Karadeniz 52 Gazetesi’nde dizgi operatörü olarak çalıştım. Hürriyet Muhabiri arkadaşımızın ölümü üzerine yazdığım “ Ağlayan Tuşlar” yazımı beğenen Yayın Yönetmenimizin teklif ettiği, Tercüman Gazetesi ve Akajans’ın muhabirliğini kabul ederek ilk gazeteciliğime başladım. Dört ay oteldeki yaşamımı daha sonra bir odalı ev kiralayarak devam ettim. Geceleri en yakın arkadaşım, süpürgelikte bir türlü bulamadığım fareydi. Daktilo ve farenin tıkırdamaları arasında yazılarımı tamamlar, öyle uykuya dalardım. Politikacı, sanatçı ve futbolcu gibi birçok ünlüyü gazetecilikte tanıdım. Daha sonra maddi nedenlerle gazetecilik mesleğini noktalayıp, Ne uzayıp, ne kısalmak için PTT’de göreve başladım. Hep söylerim; “İki yıl gazetecilik yaptım, yirmi sekiz yıl gibi yaşadım. Yirmi sekiz yıl memurluk yaptım, iki yıl gibi yaşamadım.” Evliyim ve Allaha emanet bir erkek çocuğumuz var, Bir de içimde Atatürk Sevgisi… Okumayı, araştırmayı ve yazmayı çok seviyorum. “ Daha iyi bir dünya için herkesin yapabileceği mutlaka bir güzellik vardır” diyor, Saygı ve Sevgilerimle, Ertuğrul Erdoğan
YAZARA AİT TÜM YAZILAR
BİR YORUM YAZIN
ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.