ALTIN 397,95
DOLAR 6,8648
EURO 7,7898
BIST 1,1347
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 26°C
Parçalı Bulutlu

Şarabi düşler ülkesi | Ali Asafoğulları

28.06.2020
80
A+
A-
Şarabi düşler ülkesi | Ali Asafoğulları

Moldova-roman-bölüm 52 –

Aynı göğün kanatları altındaki biz

Botanica Emniyetinden çıkınca, özgürlüğün kokusunu ciğerlerime iyiden iyiye çekmek ve gerçekliğine aklımı inandırmak için yürümek istedim. Evim birkaç cadde ötedeydi zaten. Ola yaya gitme teklifimi kabul etti. Yürümeye başladık. Aklımdan geçen ilk şey Vika’yı aramak oldu ancak beni bu berbat halde görmesini istemedim. Çünkü benden evvel eve ulaşması olasıydı. Eve gidip temizlendikten ve kendime çeki düzen verdikten sonra onu aramanın, daha doğru olacağına karar verdim.

Ben az biraz şaşkındım her şeye rağmen. Basit şeyler değildi yaşadıklarım. O yüzden düşünerek yürüyordum. Beynim meşguldü. Yolu hapishaneden geçen yazarlar ve usta şairler geçti aklımdan. Orhan Kemal, Kemal Tahir, Refik Halit Karay, Namık Kemal, Kerim Korcan, Nazım Hikmet, Necip Fazıl, Sabahattin Ali, Arkadaş Zekayi Özger…

Hepsinin deneyimleri, çeşitli biçimlerde edebiyata yansımıştır. Kerim Korcan, 1938’de Donanma Davası’ndan yargılanıp 20 yıl ağır kürek cezasına çarptırılmıştır. Kerim, ilkokul mezunu bile değildir. 12 yıllık süren hapis hayatında edebiyatla tanışmıştır. En güzel romanlarını Sinop Hapishanesi’nde tasarlamıştır. ‘Tatar Ramazan’ (öykü), ‘Linç’ ve ‘İdamlıklar’ adlı romanları bu dönemin eserleridir.

Nâzım Hikmet en güzel şiirlerini Ankara, Çankırı ve Bursa Hapishanelerinde kaleme almıştır. Doktor Hikmet Kıvılcımlı, 7 ciltlik ‘Yol’ dizisi olarak bilinen tarih araştırmalarını Elazığ Hapishanesi’nde kaleme almıştır. Her defasında severek okuduğumuz ve dinlediğimiz ‘Hapishane Türküsü’ (Başın öne eğilmesin, aldırma gönül, aldırma) dizelerinin sahibi Sabahattin Ali, bu şiiri 1933 yılında Sinop Hapishanesi’nde yazmıştır.

“Bugün görüş günümüz
Dost kardeş bir arada
Telden tele
Mendil salla el salla”

Sözlerin sahibi Enver Gökçe de en güzel şiirlerini hapishanede yazan bir diğer şairdir.

1952’de İstanbul Harbiye Askeri Cezaevi’nde yatan şair Ahmed Arif ise şöyle sesleniyordu;

‘’Aynı korkunç sevdadadır
Gökte bulut, dalda kaysı…
Başlar koymağa hapislik.
Karanlık can sıkıntısı…
‘Kürdün Gelini’ni söyler maltada biri,
Bense voltadayım ranza dibinde
Ve hep olmayacak şeyler kurarım,
Gülünç, acemi, çocuksu…’’

Ya henüz 25 yaşında, hayatının baharındayken yitirdiğimiz Arkadaş Zekai Özger’in ‘Sevdadır’ şiiri! En çok sevdiklerimden biridir desem yanlış olmaz…

‘’Göğü kucaklayıp getirdim sana
kokla
açılırsın

solmuşsun
benzin sararmış
yorgun bir işçinin yüzüne benziyor yüzün
öyle bükük bakma bana

çam kolonyası getirdim sana
kentli dağlıların haklı sevdasını
bolu ormanlarından çarpan bir koku
sanki Köroğlu’nun ter kokusu
aman kokusu, billah kokusu
canlarım, canım benim

üzme kendini bu kadar
sana umudu öğretmeyenlerin suçu mu var
bak yeryüzü ne kadar geniş
ne kadar dar

Dur
akıtma gönlüm yaşını
gözünden öpecek bir yer bırak
oy bana en yakın
bana en uzak
sevgili yar
Hasretine vur beni

Giyecek çamaşır getirdim sana
adettir diye değil, sevdim diyedir
bağışla, eski biraz
bedenim uygundur diye bedenine
elimle yıkadım, ütüledim
elma ağacında kuruttum

Günler sarmal bir yay gibi
bunu unutma
Bahar annemizin yemenisindeki solgun çiçektir
bunu unutma
Seni ben her yerinden öperim
bunu unutma

kadere inansaydım
sana inanırdım
Düşürmem sigaramın ucundaki külü ben

öyle kırık bakma bana
Caddeler nasıl da genişliyor
sana bunu söyleyecektim
Bileyli bir makas vardı yanımda
sana bunu söyleyecektim
Hadi kes büyüyen tırnaklarındaki kiri
sana bunu…
Oy! nasıl söyleyebilirim
deliren sevdamızın kısrak huyunu

Elimi tut
tuttururlar, o kadarına izin verirler
kahreden bir ayrılığın çılgınlığı değil bu
Bir isyanın kelepçeleşmiş resmidir parmaklarımız

sen içerde
Ben dışarda…
Oy! mahpusluk mahpusluk…’’

‘Yani diyalektik / Yani Aleyhistan’da yeni bir lehçe olmak.’ diyen Can Yücel, sözcükleri kışkırtarak ve köpürterek Türkçe’nin yerleşik düzenini yıkma ustasıydı. Sosyalist felsefeci Selahattin Hilav, küfrün bildiğimiz küfür değil de felsefi bir kategori olduğunu, Can Yücel’in tarihe not düştüğünü iddia ediyordu…

‘Bi sağ yanıma yattım, geçti beş yıl,
Bi de soluma yattım, etti mi on yıl,
’Hadi kalk’ dediler, bitti bu fasıl
Hay Allah kahretsin, uyanamıyorum!’ dizeleri ustanın hapishane yıllarına dairdir.

Ataol Behramoğlu, Rıfat Ilgaz, Arif Damar, Attilâ İlhan, Şükran Kurdakul, Hasan İzzettin Dinamo, Hasan Hüseyin Korkmazgil, Nihat Behram ve daha niceleri…

Hayaloğlu’nun şiirindeki gibi, uykusuz ranzalar, suskun voltalar geride kalmıştı. Eskiden olduğu gibi alnımı güneşe serebilirdim artık. Bir şiir daha düştü aklıma! Necip Fazıl Kısakürek’in ‘’Zindandan Mehmet’e Mektup’’ şiiri;

‘’Zindan iki hece Mehmed’im lafta!
Baba katiliyle baban bir safta!
Bir de geri adam, boynunda yafta…
Halimi düşünüp yanma Mehmed’im!
Kavuşmak mı? Belki… Daha ölmedim!

Avlu… Bir uzun yol… Tuğla döşeli,
Kırmızı tuğlalar altı köşeli.
Bu yol da tutuktur hapse düşeli…
Git ve gel… Yüz adım… Bin yıllık konak
Ne ayak dayanır buna, ne tırnak!

Bir âlem ki, gökler boru içinde.
Akıl, olmazların zoru içinde
Üst üste sorular soru içinde.
Düşün mü, konuş mu, sus mu, unut mu?
Buradan insan mı çıkar, tabut mu?

Bir idamlık Ali vardı, asıldı;
Kaydını düştüler, mühür basıldı.
Geçti gitti, birkaç günlük fasıldı
Ondan kalan, boynu bükük ve sefil;
Bahçeye diktiği üç beş karanfil…

Müdür bey dert dinler, bugün “maruzat”!
Çatık kaş… Hükümet dedikleri zat…
Beni Allah tutmuş kim eder azat?
Anlamaz; yazısız, pulsuz dilekçem…
Anlamaz ruhuma geçti bilekçem!

Saat beş dedi mi, bir yırtıcı zil
Sayım var, maltada hizaya dizil!
Tek yekün içinde yazıl ve çizil!
İnsanlar zindanda birer kemmiyet;
Urbalarla kemik, mintanlarla et.

Somurtuş ki bıçak, nara ki tokat;
Zift dolu gözlerde karanlık kat kat…
Yalnız seccademin yönünde şefkat
Beni kimsecikler okşamaz madem
Öp beni alnımdan, sen öp seccadem!

Çaycı getir ilaç kokulu çaydan!
Dakika düşelim, senelik paydan!
Zindanda dakika farksızdır aydan
Karıştır çayını zaman erisin
Köpük köpük, duman duman erisin!

Peykeler, duvara mıhlı peykeler
Duvarda, başlardan yağlı lekeler
Gömülmüş duvara, baş baş gölgeler…
Duvar, katil duvar yolumu biçtin
Kanla dolu sünger… Beynimi içtin

Sükut… Kıvrım kıvrım uzaklık uzar
Tek nokta seçemez dünyadan nazar
Yerinde mi acep, ölü ve mezar?
Yeryüzü boşaldı habersiz miyiz?
Güneşe göç var da, kalan biz miyiz?

Ses demir, su demir ve ekmek demir…
İstersen demirde muhali kemir.
Ne gelir ki elden, kader bu, emir…
Garip pencerecik, küçük daracık;
Dünyaya kapalı, Allah’a açık

Dua, dua, eller karıncalanmış;
Yıldızlar avuçta, gök parçalanmış
Gözyaşı bir tarla, hep yoncalanmış
Bir soluk, bir tütsü, bir uçan buğu
İplik ki incecik, örer boşluğu

Ana rahmi zahir, şu bizim koğuş
Karanlığında nur, yeniden doğuş…
Sesler duymaktayım; Davran ve boğuş!
Sen bir devsin, yükü ağırdır devin!
Kalk ayağa, dimdik doğrul ve sevin!

Mehmed’im, sevinin, başlar yüksekte!
Ölsek de sevinin, eve dönsek de!
Sanma bu tekerlek kalır tümsekte!
Yarın elbet bizim, elbet bizimdir!
Gün doğmuş, gün batmış, ebed bizimdir!’’

‘Üst üste sorular soru içinde!’ O sorular zindandan çıkınca da tükenmiyordu! Nasıl geçecekti mahkemeye kadarki 3 ay? İlk mahkemede berat edebilecek miydim? Normal olarak etmem lazımdı ama ya edemezsem? O vakit ne olacaktı?

Yaklaşık 2 aydır bana ulaşamayan ev sahibim nasıl karşılayacaktı bu durumu? Evi boşaltmamı isterse çok kötü olurdu! Ve tabi ki Vika meselesi… Sorular dört dönüyordu aklımda.

Yolda çok az konuştuk Ola’yla. 8-10 dakikalık bir yürüyüşle eve yetiştik. Kapıyı açıp içeriye adım atınca kapının altından atılmış onlarca not buldum. Merakla toparladım. Sadece birkaç tanesi Katya’dandı. Diğerlerinin tamamını Vika bırakmıştı. Üzerlerindeki tarihlere göre geliş sırasına koydum hepsini. Açıp okumaya başladım. Eski tarihli olanlarda iyi olup olmadığımı, bana neden ulaşamadığını, başıma kötü bir şey gelmesin diye dua ettiğini, beni özlediğini, beni sevdiğini, notu alır almaz kendisine ulaşmamı, büyük merak içinde olduğunu yazmıştı genellikle. Ancak haftalar geçtikçe ve benden hiçbir şekilde haber alamadıkça bıraktığı notların içeriği değişmişti. Artık kısa notlar olmaktan çıkıp, mektup niteliğindeki, uzun yazılara dönüşmüştü bıraktıkları. Ben Türkiye’deyken sürpriz olsun diye bıraktığı not, ilk bırakılandı ve şiirdi;

Canım,

Bir an bile, ayrı düşsek seninle
Ben susardım…
Susardı yüreğim
Sana… Sesine… Nefesine susardı!

Sen konuşunca;
Ben susardım…
Şırıl şırıl sular akardı, ak köpüklü
Taşların arasından süzülürdü zaman
Anlamazdım,
Vakit, ne tez biterdi?

Sen konuşunca;
Ben susardım…
Dalgalar ahenk içinde çarpardı kayalara
Üstümüze beyaz güller atardı denizkızları
Balıklar mutluluktan uçardı…

Sen konuşunca;
Ben susardım…
İçlenirdi bulutlar
Saçlarımıza yıldız yağardı
Çiçekler açardı sen konuşunca
Mevsim, bahardı…

Sen konuşunca;
Ben susardım…
Susardı, kuşlar-böcekler
Cümle âlem susardı
Bülbüllerse; AĞLARDI…

Sen konuşunca;
Ben susardım…
Melekler yeryüzüne inerdi
Huriler Sıratı koşa koşa geçerdi
Afrodit, perilerle beraber, sana secde ederdi…

Aylar oldu gideli sen!
Ve ben;
Sen gittin gideli
Hem susar
Hem de susarım…
Sana… Sesine… Nefesine…

Senin Vika’n.
09 Haziran 2005, Perşembe

Vika güçlü bir kaleme sahipti. Güçlü kalemler güçlü yüreklerin haykırılarıydılar. Bir kadın tarafından böylesine güçlü duygularla sevilmek benim hayalimdi. Tanrı bana bu şansı vermişti ama o duyguyu doyasıya yaşamama müsaade etmemişti. Bunun Vika üzerinde bıraktığı etkileri şimdi onun kaleminden okumaktaydım.

Aşkım,

Günden güne artan endişelerim beni ıstıraba sürüklüyor. İçtenliğine ve samimiyetine inanmasaydım; Yıkılırdım. Beni kandırdığını, kullandığını ve hamileliğimin ortaya çıkmasıyla kaçıp benden kurtulmaya çalıştığını düşünebilirdim. Fakat buna zerre kadar ihtimal vermiyorum. Çünkü ben sana, en az kendim kadar inandım.

Aldanmış ya da aldatılmış olamam! Bu sebeple ancak iki ihtimal kalıyor geriye; Birincisi başına gerçekten kötü bir şey gelmiş olmasıdır. İkincisiyse birilerinin benimle görüşmeni engellemek için bir takım eylemler içerisinde bulunmalarıdır! Eğer böyle bir durum varsa ya da olmuşsa lütfen benden gizleme… Ve lütfen benden kaçma! İnan hiçbir güç, beni senden ayırmaya yetmeyecektir… Tanrı’dan duam, hep bu 2.nci ihtimalin olmuş olması yönündedir. Çünkü çaresi vardır ve kolaydır… Ne olur başına kötü bir şey gelmiş olmasın! Sana bir şey olmuşsa dayanamam bunu bil…

Senin Vika’n.
05 Temmuz 2005, Salı

Vika, açık açık yazmamış olsa da babasından ve adamlarından şüpheleniyordu. Yazdıklarından anladığım buydu. Fakat babası bana hiçbir şekilde ulaşmamıştı. Bir diğer notuna şöyleydi.

Taşkın’ım… Aşkım Benim,

Bugün son görüşmemizin üzerinden tam 1,5 ay geçti. Dile kolay tam olarak 45 gün eder. Saate vurulunca 1.080 saat… Diğer bir hesapla 64.800 dakika… Ve bu da 3.888.000 saniye ediyor. Birbirimizi yitirdiğimiz zaman çizgisinden beri ne çok kaybımız var, görüyor musun? Bunca büyük zamana ne çok şey sığardı bir düşün!

Bedbahtım… Endişelerim artarak devam ediyor. Bitkin ve moralsizim. Korkuyorum ama kendim için değil… İçimdeki parçana, canlı varlığına bir şey olacak diye korkuyorum! Telefonların kapalı. Adresin yok! Yazdıklarımı Chişinau’e geldiysen okuyabilirsin ancak… Ya da okuyorsun ama benim haberim yok! Sana yalvarırım, varlığını bizden esirgeme!

Psikolojim çok bozuk… Ağlıyorum… Hıçkıra hıçkıra ağlıyorum… Yokluğuna değil, ömrümün geriye kalanında ‘varlığını bütünüyle sana adamış bir kadının, adanmışlığından mahrum kalacağına’ ağlıyorum…

Korkuyorum… Evet… Ömrümün geri kalanında sensiz kalmaktan korkuyorum! Vakti geldiğinde, Tanrı’nın izniyle birlikte can verdiğimiz yavrumuzu, kucağına alamamandan, onu babasız bırakmış olmandan korkuyorum… Kendim için değil inan; senin için korkuyorum. Ne olur, bu bir uyku hali olsun ve bu kâbustan beni sen uyandır…

Daima senin Vika’n
10 Temmuz 2005, Pazar

Benden haber alamadığı günlerin sayısı arttıkça endişelerinin ve korkularının da kat sayısı artmıştı Vika’nın. Kapı altından atılan notlardan anladığıma göre, gün aşırı evimi ziyaret etmişti. Giderek umudunu yitiren ve yalvaran bir kadın kimliğine bürünmüştü.

Işığım ve Baharım,

Benim gecenin bu saatinde yolları arşınlayan. Yıldızlar bulutların ardına kaçtı. Ay ışığı ürkek… İçimin karanlığı evrene gece… Yitik aydınlığım benim… Güneşim… Yokluğunda yalnızca gözlerimi yitirmedim ben; yüreğimin baharları da kayıp… Bilim insanları televizyonlarda, küresel ısınmadan söz ediyorlar her gün… İnan ki yalan… Vallahi de billahi de yalan… Sen onlara inanma sakın… Sen… Sen yalnızca bana inan! Öyle olsa üşür müydüm ben? İçimdeki sıcak iklimi yitirdim… Baharım kayıp! Buzul çağım başladı… Titriyorum yokluğundan…

Seni benden sakınan hain mesafeleri ve sensiz geçen her anı lanetliyorum! Henüz günahı tanımamış bir bebek saflığıyla tüm günahlarından arınmış, taze bir anne adayı olarak yalvarıyorum Tanrı’ya ki seni bize bağışlasın…

Ne olur, pencereleri parçala, korkulukları bük, duvarları yık ve ortaya çık! Çık ki beni azat etsin artık, boğazıma düğümlenen hıçkırık…

Vika’n
12 Temmuz 2005, Salı

Etkileyici bir kalemi vardı Vika’nın. Okurken vücudumdaki tüm tüylerin elektriklendiğini hissedebiliyordum. ‘Ne olur, pencereleri parçala, korkulukları bük, duvarları yık ve ortaya çık! ! Çık ki beni azat etsin artık, boğazıma düğümlenen hıçkırık…’ Bu bölümün ilahi bir anlamı vardı. Sanki içine doğmuştu, gelemeyeceğim bir yerde, parmaklıklar ve kalın duvarlar ardında olduğum… Bir diğerinde duyguları şöyle yansımıştı kâğıda;

Cemrem,

Hebe, verdi kızı oğlana, haberin var mı? Yeryüzüyle gökyüzü sözlendiler, haydi gel… Yakınlarda düğün var, dernek var, alla duvak var… Gel… Tanrılar Tanrısı Zeus’la Apollon şahitler, sen de gel…

Güneşin, sıcak dudaklarının değdiği gül dallarında kımıldanıyor bahar, seziyorum, Gel… Demeter’in kanı kaynıyor volkanlarmışçasına… Gel… Şehvetten kudururcasına pusatlanan kâinatın gözleri yolda, gel… Havam, denizim ve toprağım cemre biliyor seni… Gel…

Ha çıktı ha çıkacak canı tohumların, cidarlar yırtılmak üzere… Gel… Nergis soğanları filize gebe… Gel… Bahar ana ta ezelden gönüllü ebe… Gel… Meleklerin ipeksi kanatlarına, duayla emanet ettiğim kalbim! Hala seni bekliyorum, gel…

Yılların berisinden, yolların ötesinden… Cehennemin dibinden, uzayın derinliklerinden kaç da gel… Okyanus dibi perilerinden, cennet hurilerinden geç de gel… Geçmişin, gel-me-zi-ne değil… Zamanın, öl-me-zi-ne hiç değil… Ruhumun merkezine bekliyorum seni… Gel…

Yılların ötesine, güneşlerin, yıldızların, karadeliklerin, tüm bildiklerimizin ve hiç bilmediklerimizin, yani zamanın ötesine bekliyorum seni… Gel…

Gel… Gel… Gel ne olur; daha fazla bekletme bizi…

Senin Vika’n
14 Temmuz 2005, Perşembe

Ben notlara kapanınca Ola mutfağa geçip çay yaptı. Sessiz sedasız şekilde bir koltuğa oturup beni izledi. Okuduklarıma verdiğim tepkilerden ve yüzümün aldığı şekillerden, içinde olduğum duygusal atmosferi anlamıştı. Bozmamaya itina gösteriyordu. Bense sevdiğim kadının bana bıraktığı pusulaları karıştırmaya devam ediyordum.

Ömrüme,

Gel, Katlimin huzurunda diz çöküyorum…
Boğazım harf vurgunu!
Gözlerimdeki teslimiyet ondan…
Biliyorum ölüm kapı aralıyor bilinmez ötelere.
Oysa düşleyebildiğin kadardı/r yaşamak!
Aşk y/önümü kesince afalladım
Bir rüyadan düşmekti belki,
Tutunmak, saçlarının sabahına tutunmak…

Ah yarası engin dehlizlerde saklım
Kadere kafa tutmak sana mı kaldı?
Ondan mı korkularını hor bakışlara rötuşlayan bu cüret?
Çek dudağından kanadı kırık harfleri
Sür kalbimin kanattığın yanına buseni ki
Yüreğimin elleri yakanı bıraksın…

Gel, temize çekelim kendimizi…
Aşk; yanmaksa
Durmadan ve dumanını duyurmadan,
İçin için yanmaksa
Aşk, acıyı yamanmaksa
Tebessümlerle maskelerken sancıyı,
Palyaço olmaksa biraz…
Gülünç hallere düşmekse aşk!
Bu benim…
Bu benim nefesim…
Bu benim sesim…
Kimin gözyaşları sanıyorsun gökyüzünden dökülen?
Sevindir içimdeki kimsesiz çocuğu ki
Damlalar notasını sana atfetsin…

Gel, katre katre düşüyorken payımıza umut
Ben yine seni susuyorum ‘hiç’ ten ‘hep’ e doğru
Aşk s/özümü kesiyor, çuvallıyorum…
Sana bakarken bir yanım eriyor hep!
Saçlarını uçuran rüzgâr dilime dolanıp
Tarifi zor bir kızıllıkta ‘lâl’leştiriyor sesimi
Üstelik vakit, helalleşmek mevsimi…
Bırak ellerin avuçlarımda kaybolsun ki
Rabbim kul hakkından seni affetsin…

Gel,
Vakit, helalleşmek mevsimi…

Yalnızca Senin Vika’n
15 Temmuz 2005, Cuma

Ben ki bunca yıldır şiirle uğraşan bir gönül adamıydım fakat bu kadar naif ve güzel bir şiirle karşılaşmak çok şaşırtmıştı beni. Şiiri tekrar tekrar okudum. Harikaydı. Sevgiliye seslenmenin bundan daha zarif başka bir şekli olamazdı herhalde… Bugüne kadar duygularını sevdiği kadına şiirlerle anlatmaya çalışan bir adama, böylesi bir şiirin yazılmış olması, olsa olsa tatlı bir rüya olmalıydı.

Kaleminin şekillendirdiği bir başka notta şunlar yazılıydı…

Adamım… Yangınlarımın Sebebi,

Bu defa başka! Ölüyorum… Ölmeden ölüyorum. Ölüm korkusuyla ölüyorum! Mutsuzluktan ölüyorum ilk kez…

Yollar geldi bir çatağa dayandı… Kimseye belli etmemeye çalışıyorum çaresizliğimi. Herkesten gizliyorum. Kendimden bile! Bedbahtlığım korkunç…

Kalbimdeki çöküntünün büyüklüğü tarif edilemez! Yüzüme yansımasın diye yıkılmışlığımın resmi; İçim acıyarak, sahte tebessümlerle maskeliyorum, ayrılığın fotoğrafladığı, hüznü ve kederi…

Yollar geldi bir çatağa dayandı… Cevabını veremediğim sorular beynime üşüşüyor. Kanım çekiliyor, ellerim üşüyor. Sendeleyip yerlere düşüyor hayallerim… Sessiz bir gemi gibi ayrılıyor ruhum yüreğimden!

Kanımdaki dalgalar, devleşmeye demleniyor, sabah uykularımda… Ki aklımın cidarlarını döveceklerdir, yokluğunla uzunca yıllar…

Acılar… Ayrılıklar… Yalnızlıklar… Yokluktan yana ne varsa beni tanırlar…

Yollar geldi bir çatağa dayandı… Serden geçsem, zulüm… Senden geçsem, ölüm… Tomurcuğum benim, Gülüm! Yangınlarımın sebebi, közüm, külüm, özüm… İki gözüm…
Yollar geldi bir çatağa dayandı…

‘Gitmek mi zor, kalmak mı zor?’

Gitsem ki bu zor olanı; Düşünmek bile istemiyorum ardımda kalan seni… İlle de beni… İl-le de be-ni…
Ben biliyorum zaten, ne hallere düşeceğimi…

Kalsam ki bu kolay olanı; Tüm kapılar örtük ardına kadar…

Paslı bir bıçak gibi yüreğime saplı yar! Gönlümün kıyılarında med, beynimin sahillerinde cezir var… Sende sessizlik… Sende yalan… İhanet kokan yanlar ve karanlıklar… Bendeyse Aşk, incinmiş duygular ve kırılmış bir gurur var…
Yollar geldi bir çatağa dayandı…

Bu defa başka! Ölüyorum… Ölmeden ölüyorum… Ölüm korkusuyla ölüyorum! Mutsuzluktan ölüyorum ilk kez…

Vika
16 Temmuz 2005, Cumartesi

Bu satırlar balyoz gibi inmişti bütün umutlarıma… Bir öncekinde görmeye başladığım rüyadan başıma kaynar sular dökülmüşçesine uyandım. Baştan sona mesajlarla doluydu bu not! Gönlümün kıyılarında med, beynimin sahillerinde cezir var… Sende sessizlik… Sende yalan… İhanet kokan yanlar ve karanlıklar… Bendeyse aşk, incinmiş duygular ve kırılmış bir gurur var… Vika’ya bu satırları hangi sebep yazdırmış olabilirdi? Başımdan geçen tutuklanma hadisesi mi? Hakkımdaki suçlama mı? Yoksa diğer kızların varlığı mı? Bunlardan birinin buna neden olacağına ihtimal veremiyordum. En azından yargılamadan asmazdı beni Vika! Başka bir şey olmuştu ama ne olmuştu? Çünkü ‘’Kalbimdeki çöküntünün büyüklüğü tarif edilemez! Yüzüme yansımasın diye yıkılmışlığımın resmi; İçim acıyarak, sahte tebessümlerle maskeliyorum, ayrılığın fotoğrafladığı, hüznü ve kederi…’’ paragrafı çok canı yanan ve hayal kırıklığına uğrayan bir kadının dudaklarından dökülebilirdi ancak! Ve bu zarf, sonuncusundan bir öncekiydi… Merakla sonuncuya sarıldı ellerim;

Veda,

Senden sonraki yalnızlığım, senden önceki yanlışlığımmış… Oysa
İkisinde de yoktun sen… Ama hayret! Yokluğunla bile yıkabiliyorsun…
Koparabiliyorsun dünümü bugünümden…

Ne olur! Çokluğunla tüketme beni! Aşk acısı hep tek kişiye sahnedir… Beni bana bırak!

Bilmezsin sen! Yalnızlık şarkıları kendini acıta acıta söyletir… Ve insana bu şarkıları, en sevdikleri öğretir…

Olan aşka olur! Umuda… Ve… İnanca…

Yitip tükenir birden en esaslı doğrunuz… Önce sevdiğiniz terk eder sizi, ardından uykunuz. Çalar neniz varsa zaman denen uğrunuz… Sonra ne sevdiğiniz geri gelir, ne de uykunuz…

Aşktır o, gidişinden bilirsiniz… Size zaman lazımdır yalnızca… Ve bir zamana, yalnızlık…

Hep çelme takılan yerden başlar hayat! Dizleriniz kanar fakat yüreğiniz kadar acıtmaz, yediğiniz tokat…

Aslında suçlu yoktur… Doğrular eskir demde… İnanması güç olsa da Aşk, boynunu vurur hem de!

Üzülme sakın! Yorma kalbini… Değmeyenlere de değermiş yürek! Görüyorsun ya hayat öğretiyor, ezip büzerek!

Unutma! Sakın unutma… Yalan için aşk, başlarken biter! Kalan için aşk, biterken başlar…

Hoşça kal Adamım.

Aslında, Hoşça kalmayı hak etmese de sevgili; ‘Hoşça kal’ demek, sevileni terk etmek, sonsuz bir irade ve korkunç kuvvet gerektiriyormuş! Yazık ki artık, öğrendim…

Ben senden geçemedim ya! Hani hep seninleydim! Ve daima senin… Çok üzgünüm, canım benim, BENİ AFFET!

Vika
17 Temmuz 2005, Pazar

Son paragrafı okur okumaz telefona sarıldım. Doğrudan numarasını çevirdim. ‘Aradığınız kişiye şuanda ulaşılamıyor. Mobil telefon kapalı ya da kapsama alanı dışında.’ uyarısı aldım. Telefonun kapalı olması beni daha da endişelendirdi. Çünkü arkadaşlığımız süresince her aradığımda kendisine ulaşabilmiştim. Bu veda, nasıl bir vedaydı? Yaşanılan şehri ya da ülkeyi değiştiren bir veda mıydı yoksa yaşanılan dünyayı değiştiren bir veda mıydı kestiremiyordum… Endişe ve korkuyla acı bir yumruk gelip oturdu böğrümün orta yerine. Ola’ya duşa girip, traş olacağımı 10 dakika bir taksi çağırmasını söyledim. O ev telefonuna uzanırken ben banyoya girdim. Sakallarımı kesmem ve yıkanmam 5 dakika sürdü. Giyinmem 2 dakika… Çalan ankesörlü telefon taksinin kapıda olduğunu haber veren operatördendi. Az sonra taksideydik. Şoföre ‘Buiucani 96 lütfen.’ dedim. Ola telaşıma anlam veremiyordu. Sordu.

‘’Bora, neler oluyor?’’

‘’Kötü şeyler Ola… Kötü şeyler! Umarım en kötüsü değildir.’’

‘’Ne kadar kötü?’’

‘’Bilemiyorum. Varınca öğreneceğiz. Vika bana veda etmiş.’’

‘’Chişinau’den mi ayrılmış?’’

‘’Umuyorum öyledir. İnşallah kendine zarar vermemiştir.’’

‘’Kendisine zarar verir mi?’’

‘’Bilmiyorum Ola… Bilmiyorum… İşte bu yüzden senden ona ulaşmanı istemiştim! Kendisine ve bebeğe zarar vermesin diye… Ama beni anlayamadın!’’

Özgürlüğüme kavuştuğum için çok mutlu olmam gereken bir zamanda böylesine mutsuz ve üzgün olduğumu fark eden Oya konuyu uzatmadı. Sadece ‘İyi düşün, iyi olsun.’ demekle yetindi. 10 dakikalık yol bitmek bilmedi. Sanki 10 gün gibi geldi bana. Apartmana vardık. Daire numaralarını bilmiyordum. O yüzden giriş kattaki kapılardan birini çaldık. Açan bayana Vika’ların hangi dairede oturduklarını sorduk. Kadın cevap verdi.

‘’Vika, 3.üncü katta 9 numarada kalıyordu ama geçen hafta buradan ayrıldılar. Daireyi boşalttılar. Komşulardan öğrendiğim kadarıyla annesinin yanına, Kanada’ya gitmiş.’’

‘’Bundan emin misiniz hanımefendi?’’

‘’Elbette eminim. İsterseniz diğer komşulara da sorun ama aynı şeyi işiteceğinizden emin olun.’’

‘’Çok teşekkür ederiz. Sizi rahatsız ettik. Kusura bakmayın lütfen.’’

‘’Rica ederim.’’

‘’Buyurun, kartımda numaram yazıyor. Yeni bir duyum alırsanız lütfen beni arayın. Bu çok önemli!’’

Kartvizitimi kadına uzattım ve binadan ayrıldık. Vika’nın Kanada’ya gitmiş olması çok üzücü bir haberdi benim için ama en kötüsü değildi. En azından sağlıklı olduğunu ve yaşadığını biliyordum artık. Binanın köşesinden dolmuşa bindik. Ola, beni teselli etmeye çalıştı.

‘’Çok şükür, iyiymiş.’’

‘’Çok şükür… Ola.’’

‘’Nasılsa buluruz izini. Dünyanın öbür ucuna gitse nafile…’’

‘’Öyle mi düşünüyorsun?’’

‘’Evet. Aynen böyle düşünüyorum. Buluruz onu.’’

‘’Bulabiliriz değil mi?’’

‘’Yüzde yüz… Hem dava sürecine etki etmeyecek bir mesafede olması da Tanrı’nın bir lütfu olmalı sana…’’

‘’Yokluğuna alışabilir miyim bilmiyorum ama tek istediğim mahkememim bir an önce başlaması ve bitmesi…’’

Çok keyifsizdim. Chişinau’in merkezinde geçip yemek yedik. Karnımızı doyurunca, ertesi gün buluşmak üzere Ola ile ayrıldık. Eve döndüm. Botanica Emniyeti’ndeki parazitli odalardan, KPZ’deki tahta yataklardan ve hapishanedeki kokmuş ranzalardan sonra ilk defa rahat bir yatakta uyuyacaktım ama bir damla uyku girmedi gözüme. Sevincim kursağımda kalmış, mutluluğum gölgelenmişti. Artık, bir değil iki kaybım vardı; Aşkım ve kızım… Çareyi konyağa sığınmakta ve kaleme sarılmakta buldum.

Azapdaşım

Şimdi,
Yırtıp göğsümü
Parçalıyorum kalbimi koruyan kemik kafesi…

Hatıralar…
Gönlümün rıhtımında karaya vuran
Kılıç kesiği bir yara,
Yakan, yıkan, kavuran…
Şah damarımdan fışkıran can suyum
Kan…
Kırmızı…
Ölümcül ve korkunç sızı…

Anlıyorsun!
Geçmişin, dökümünü yapıyorum yine acıya acıya…

Sevdiğim benim!
Rüyalar ülkesinin kayıp prensesi…
Sevgisizliğimin cinneti,
Mesut günlerimin cenneti…
Kahkaham, ömrümün neşesi!
Cehennem yangınlarımın körüklenen meşesi…
Gülüm…
Çöldeki susuzluğum, denizim, tuz gölüm…
Yürek alazlarımın hiç sönmeyen ateşi…
Külüm…
Yaşayan ölüm…
Sırdaşım…
Açlığım, aşım!
Gardaşım…
Nerdesin?

Yirmi yaşım…
Acıdaşım!
‘Azap’daşım!

Chişinau, 26 Temmuz 2005

☆•.¸¸.•’☆’•.¸¸.•☆

Ali Asafoğulları
Ali Asafoğulları
Ali ASAFOĞULLARI’nın şiirlerini okudukça kelimeleri ya da cümlelerin tesadüfen seçilmediklerini göreceksiniz! Bir mimar titizliğinde inşa edilmiştir her bir kelime. İmge, hayal gücü, duygu yerli yerindedir. Sözcükler arasındaki anlamsal bağlantılarda kopukluk göremezsiniz, ses görselliğine önem verir.   Yurdagül ÖZAY
YAZARA AİT TÜM YAZILAR
BİR YORUM YAZIN
ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.