ALTIN
DOLAR
EURO
BIST
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Hatay °C

Özür dilerim cümlesi insani bir kavramdır; dileyeni yüceltir | Bedros Dağlıyan

11.05.2020
27.641
A+
A-
Özür dilerim cümlesi insani bir kavramdır; dileyeni yüceltir | Bedros Dağlıyan

Elim yüreğimde hatta elimiz yüreğimizde geleceğin, o değmemiş pir-u pak geleceğin renkli ışıltılar ve şenliklerle bizi karşılamasını bekliyoruz. Geçmişimizde saklanan gölgelerin o hüzünlü siluetlerinde beklediği gibi; bekliyorum, bekliyoruz… Neyi beklediğimizi bilmeden Estragon ve Vladimir nam kişiler gibi bekleyeceğiz godot’un gelmesini… Onun gelmeyeceğini, hiçte salaha eremeyeceğimizi biliyorum; hepimiz biliyoruz lâkin yine de beklemenin o muhteşem hazzını yaşamanın göz alıcı mutluluğunu kıpır kıpır hareket eden yüreğimizde ve ürperen tenimizde hissetmeyi seviyorum, seviyoruz…
Her yılın başından itibaren görünmez bir sesin tinimizi ele geçirişini bizi mükemmel bir gelecek için hazırlamasını bekliyoruz. O sıkıntılı endişeli bekleyiş aslında ruhumuzu esir almış ve biz gözümüz bağlı, gönlümüz bağlı geleceğimizi başkalarının ellerine terk etmiş ancak bunun farkına varamadan zaman geçiriyoruz… O ânı, o bizi derinden sarsacak, saracak hepimizi birden kinden, nefretten kurtaracak zamanın gelmesini bekliyoruz. Hepimiz ufukta kara göründü denmesini bekleyen açık denizlere, bilinmeyen denizlere açılmış geminin mürettebatı, tayfaları gibiyiz; şapkalarını havaya atıp ‘hurra’ diye haykırmayı bekleyen…
Bunca geçen hayatımda çok özür diledim. Lâkin dileyenine az rastladım. Oysa özür ne insani bir değerdir bilirim, bilirsiniz. Dileyeni yücelttiği gibi dileneni de gönendirir… Etrafımda olan bitenin hep farkında olan biri olarak insanları çokça gözledim, gözlemledim. İnsanların zaaflarını ve onların bu zaaflarından, zayıflıklarından faydalanan, onların acizliklerinden pay çıkaran sefilleri hep gördüm ve gördüklerimden hep korktum.
Civarımdaki ailelerde erkekler hiç özür dilemezlerdi. Ne dövdükleri kadınlarından ne de çocuklarından… Çocuktum; etrafımdaki erkeklerin, babaların çoğu nobran ve sertti; şefkatse hiç yoktu diyebilirim. Babaların, babamın eşlerini dövdüklerini, tartakladıklarını; onlarınsa bunu tevekkülle kabullenişlerini hatta “erkektir döver de sever de” diye söylerken kendilerini ve etraflarını buna inandırma gayretlerini inandırma gayretlerini, bilincimin çok erken olgunlaşmasından ötürü hep hissettim. Ancak onları hiç anlamadım, anlayamadım. Hayır, dövenleri değil dayak yiyen ve bunu sineye çekenleri hiç mi hiç anlayamamıştım. Şimdi anlıyorum.
Eğitim sistemimiz, adet, adap, gelenek ve göreneklerimiz hep güçlüden yana, ezenden yana şekillenmiş. Bunca geçen asırlarda hep devlet ve devletin başında bulunan erk yüceltilip, gönendirilmiş; çocukların eğitimleri ona göre şekillendirilmiş… Devlet yani kutsal erk çok hata yapmış, hatalarında ötesinde çok ‘ah’ alıp çok katliam yapmış. Dağlar, bu baskı ve zulümlerden dolayı hakkını yükseklerde arayan eşkıyalar! Yiğitlerle dolmuş… Başka türlü davranmayı bilmediklerin, bilemediklerinden onlar da ayrı baskı unsuru haline geldiklerinin farkına varamamışlar. İşin kötü tarafı devletin bu baskıcı, korkutan, süründüren tutumu kimselere anormal gelmemiş; şimdilerde olduğu gibi…
Bütün devletler bir çıkarcılar ordusunu başa geçirenlerce kurulmuştur. “Devlet, sınıf karşıtlıklarını frenleme gereksiniminden doğduğuna, ama aynı zamanda, bu sınıfların çatışması ortasında doğduğuna göre, kural olarak en güçlü sınıfın, ekonomik bakımdan egemen olan ve bunun sayesinde siyasal bakımdan da egemen sınıf durumuna gelen ve böylece ezilen sınıfı boyunduruk altında tutmak ve sömürmek için yeni araçlar kazanan sınıfın devletidir…”(DEVLET VE DEVRİM- V.İ.LENİN)
Türkiye’de ulus devletin kuruluşu ne yazık ki diğer halkların kendi kaderlerini tayin etme hakkını elinden almış ve bununla da kalmayıp bu coğrafyayı kanla, cesetlerle doldurarak tam da Kemalist ideolojinin savunduğu üzere ‘biz bu toprakları kanla kazandık, kimselere vermeyiz’ söylemindeki gibi davranmıştır. Sadece kanın kimden aktığı gibi bir durum vardır ki; o da o kadar önemli değildir. Maalesef 1. Dünya savaşı arifesinde milliyetçilik rüzgârı tüm dünyayı sarmışken bunu ilk yaşayan Ermeni halkı bunun sancısını ve hep yaşamış ve o sırada egemen sınıf olan Türklerin de milliyetçilikten nasibini alması dolayısıyla bu garabet yaşanmıştır. Bu sırada doğu Anadolu ve Güneydoğu bölgesinde Ermenilerin hem derebeyi Kürtlere hem de padişaha çifte vergi vermelerinin sonucu olarak hoşnutsuzluk, dertlerini anlatamama sorunundan ötürü isyanlar patlayınca da İttihatçılar bundan faydalanmıştır. Ulus devleti kurarken de ekonomik yönden güçlü olan Ermeni, Rum ve Süryani halklarının mal, mülk ve altınları bu devletin kuruluş ve kurtuluş sermayesi olurken Hristiyan halklarsa tehcir ve katliama maruz kalmışlardır.
Bu durum yıllarca yok sayılmış, ötelenmiş hatta aslında onlar bizi katlettiler gibi dehşet yorumlar yapılmasına yol açmıştır. Ermeniler, Süryaniler, Ezidiler, Rumlar yıllar boyu suskun kalarak, benliklerinde oluşan travmayı zihinlerinden atmaya çalışmıştırlar. Şaşkın ve ürkektirler. Yıllar boyu sadık, sanatkâr ve üretken bir milletken âdeta gelen ölüme inanamayan gözlerle bakan kurban durumunda kalmışlardır. Hatta padişahımız bunun farkına varacak ve bize hakkımız teslim ederek özür dileyecektir diye bir ümit bekleyeceklerdir de. Yıllarca bunun olacağı günün hayalini ve umudunu taşıyarak…
Ermeni, Süryani ve Ezidi halkları halen Godot’yu beklercesine bir umutla beklemekte bu ümidi gelecek zamanlara taşıyarak o son umut kırıntılarını da tüketmektedirler.
Özür dilemek; dileyeni yüceltir ve büyütür; insani bir durumdur unutmayın…


Kaynak: Halkın Nabzı Gazetesi, köşe yazısı

———-

Bedros Dağlıyan
Bedros Dağlıyan
Kimim ben? Sahici miyim? Bu soruları hayli sık, sorar oldum kendime. Ağlıyorum, üzülüyorum, sinirlenip celalleniyorum; Yemek yiyip, aileme bakınca sevgiyle doluyorum. Memleket aşkı, toprak sevdası, beni insan yapan özelliklerin sadece bazıları değil mi?Peki, sadece bunlar beni birey yapabilir mi? Yurttaş olma bilinci yoksa ne kadar insanız. O büyük çoğunluk, o ezilen ancak ezildiğinin farkında olmayan zümre ne kadar insan! O büyük ozan Nazım’ın bahsettiği büyük insanlık, insan olduğunun ne denli ayırtında… Bizi diğer canlılardan ayıran bilinçse, bu kör bakışı neyle, nasıl adlandıracağız.Sıkıcı hatta sıkıntılı zamanlardan sürüklenerek geçiyoruz. Karanlıktan ya da mezarlık kenarından geçen çocuğun ıslık çalmasına benzer bir dürtüyle kitaplara sarılıyorum. Onlardan medet umuyorum. Üstelik her kitabı farklı zamanlarda yeniden okurken sanki başka bir kitap haline dönüşüyor. Anlamlar, anlak sürekli bir değişim gösteriyor. Kim olduğumu, nerede olduğumu bu okumalara ve  çeşitli zamanlarda kendi kendime ya da diğerlerine sorduğum sorulara borçluyum.Peki, sorgulamayan, sormayan insan bu anlamsız hayatın neresinde… Âdem ve Havva masumiyetlerini yitirir yitirmez deriyle kaplanmaları gibi okuyan, sorgulayan insan da kim olduğunun bilincine böylelikle sahip olmaz mı? O kelimeler, cümleler, görme biçimleri insana deneyimle birlikte bilinç kazandırır. Eskiden kitapların olmadığı devirlerde insanlar sözlü kaynaklar sayesinde kim olduklarını kavrayabilir ve adlandırabilirlerdi mutlaka…Okuduğumuz kitaplar, bir kayayı, toprağı, ağaçları; insanların mutsuz ya da neşeli anlarını, sevdiklerimizin yanımızda olmasını, bir kuşun neşeyle ya da acıyla ötmesini bizim için adlandırabilir. Kendi yaşadıklarımıza cevaplar hatta kusursuz cevapları da belki de yine kitaplardan bulabiliriz.Bütün gerçek okumalar bizim masumiyetlerimizi yitirmemize neden olur; böylelikle zulmü, adaletsizliği, hırsızlığı, sahtekârları, sahte din tüccarlarını adlandırabiliriz. Gerçek daima, bizim uzanabileceğimizden biraz ötededir. Bu ihtiyacı, her hissettiğimde, kitaplar hep elimin yetişebileceği yerdeydi. Yazmak çok sonraları, benim de katkı verebileceğimi hissettiğim zamanlarda geldi.Şu tarihe kadar gerçeklerin peşine düşen ve ortaya çıkarmak için çırpınan ne çok aydın, ne çok gazeteci ya da bilim insanı katledildi. Bir çırpıda saymak dahi mümkün değil. Belki de bunca aydının içinde en eskisi Sokrates’tir. Milattan önce 399 yılında üç Atinalı yurttaş Sokrates’e karşı topluma karşı tehdit oluşturduğu savıyla kamu davası açmıştı. Jürinin çoğunluğu onu suçlu bulmuş ve mahkeme tarafından ölüme mahkûm etmişti. Bir süre sonra Platon Sokrates’in savunmasının bir nüshasını yazdı.Dinsizlik fikri, onu suçlayanların karakterleri, insanları yoldan çıkarma ve Atina’nın demokratik kimliğine hakaret suçlamaları… Nasıl bir yerlerden anımsayabiliyor musunuz? Yakın ya da tanıdık geliyor mu size de…Sokrates konuşmasının bir bölümünde şöyle der: “Siyaset dünyasında hakikati söylemeye istekli birisinin karşı karşıya kaldığı risklerden dolayı canını kurtarması mümkün değildir.”  Zaten Sokrates ’de mahkemede bu riskin farkında olduğundan bahisle tüm bunlara karşı çıktığım için canımla ödeyeceğimin bilincindeyim, der.Serbesti Gazetesi yazarı Hasan Fehmi’nin katledilmesinden sonra 24 Nisan 1915’ de katledilen Ermeni Gazeteci, şair ve aydınlardan sonra bu topraklarda birçok aydın ve gazeteci fikirlerinden ve özgürlük yanlısı tutumlarından ötürü katledildi.  Bu ilk tarikten sonra geçen 102 yıl içinde 95 gazeteci, yazar ve aydın katledildi.90’lı yıllar sürecinde birçok Kürt gazeteci ve aydın da bundan nasibini aldı. Çeşitli zaman kesitlerinde başta Sabahattin Âli, Turan Dursun, Bedrettin Cömert, Uğur Mumcu, Çetin Emeç, Abdi İpekçi, Musa Anter, Metin Göktepe ve daha birçoğu fikirlerinden ötürü katledildiler. Hrant Dink bunların sonuncusuydu. Kral çıplak! Diye bağıran çocukların ve gençlerin bile bu hesaba dâhil olduğu bir ülkede yaşıyoruz. Don Quijot,İlya’da Gılgamış Destanı ilk okuduğum kitaplardandı. Şimdinin kaç çocuğu, genci bunları okur ya da okumuştur bilemem. Gılgamış’la Enkidu’nun önce çatışması sonra da kardeş gibi el ele tutuşarak, yan yana yürüyen gerçek birer dost olması ne güzel bir hikâyedir. Bu iki dost, şehir devleti tehdit eden her tehlikeye birlikte göğüs gererler. Birlikte alt ederler şeytansı Humbaba’yı; ardından da İştar’ın babası Tanrı Anu’nun gönderdiği Göklerin Boğasını… Tanrılar şimdi de olduğu gibi o vakitte haksız bir kararla Enkidu’nun ölmesi gerektiği kararını verirler… Uzun uzadıya sürer bu öykü… Bu destanın bize dair bir öğretisi varsa o da ötekinin varoluşumuzu nasıl mümkün kıldığıdır. Ya şimdi…Her şehrin ya da her halkın buna benzer ne çok destanı vardır. Kürt halkının da Demirci Kawa söylencesi köleliğe karşı bir başkaldırının destanı değil midir?. Yine Yunan edebiyatında Truva Savaşı’nı anlatan İlyada, Hintlilerin yine büyük bir savaşı betimleyen Mahabharata destanı… Ermenilerin de kendilerine ait, kimi zaman farklı adlarla da anılan, Sasun’un Gözü kara Savaşçıları (Ermenice ‘Sasountsi Tavit’   destanı vardır. Sasun’un Gözü kara Savaşçıları destanı, bir ailenin dört kuşağının anlatıldığı dört bölümden oluşan uzun bir şiirdir. David üçüncü kuşaktandır. Sanasar ve Baghdasar birinci kuşak, bir sonraki “Aslan Mehr” olarak da anılan Büyük Mher (Medz Mher), dördüncü kuşak ise Küçük Mher’dir (Pokr Mher). Dünyanın çeşitli yerlerindeki destanlar gibi öykü fantastik sahneler, heyecanlı maceralar içerir. Ana tema tüm destanlarda olduğu üzere kötülüğe karşı iyilik ve adalet için savaştır.Her halk kendi destanını hatta şiirini sihirli kelimeler ve harflerle yazar. Bize düşen tüm bunları hakkını vererek okumaktır. Böylelikle bilinçli bir geleceği yaratabiliriz. Kaynak: KİMİM BEN - Bedros Dağlıyan
YAZARA AİT TÜM YAZILAR
BİR YORUM YAZIN
ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.