ALTIN 459,53
DOLAR 7,6977
EURO 9,0062
BIST 1,1659
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 27°C
Parçalı Bulutlu

Haftanın Hikayesi | ÖNYARGI | Damla Büyükşen

28.07.2019
392
A+
A-
Haftanın Hikayesi | ÖNYARGI | Damla Büyükşen

1314 İngiltere
Haziran güneşinin insanın içini ısıttığı bir öğleden sonraydı. Elizabeth eteğini toplayıp bacaklarının arasına sıkıştırmış, büyük bir ciddiyetle avluyu süpürüyordu. Aslında çoktan halletmesi gereken bu işi sabahtan beri yanında olduğu yaşlı kahya ile ilgilenirken ihmal etmişti. Zaten bugünlerde hiçbir işi zamanında yapamıyordu.
Bir süre önce kızı sütçüye kaçınca zavallı adama inme inmişti. Birde yatalak halde vücudunda çıkan yaralar vardı. Keyifsizce iç geçirdi Elizabeth. Bir baba gibi gördüğü bu adamın durumu gün geçtikçe kötüye gidiyordu. Kendi elleriyle ormandan bitki toplayıp merhem yapmıştı. İşe yaramayınca sülük bile yapıştırmıştı adama. Ancak işe yaramıyordu. Esasında zaten kendisini büyüten kahyanın karısı Maria’dan öğrenmişti bunları. Ama bir yıl önce ölen kadından her şeyi tam olarak öğrenememişti. Köyde bu işlerden anlayan başka hekim ya da ebe olmadığı için Maria’nın ölümünden bu yana her doğuma ya da hastalığa genç kız koşturup duruyordu. Sorumlulukları bununla da sınırlı değildi tabi.
Ev işleri için köyden iki kadın Maria öldüğünden beri yardıma geliyordu. Ancak bir tanesi fazla yaşlıydı. Elizabeth ona bugün izin vermişti çoğu zaman olduğu gibi. Diğeri de hamiLeydi ve bu halde çalıştıramayacağından ona da doğuma kadar izin vermişti. Bu durumda iş başa düşüyordu ve ev işleriyle aylardır bizzat ilgileniyordu.
Alnından süzülen bir damla teri elinin tersiyle sildi. Sabah sıkıca topladığı koyu kumral saçları dağılmıştı. Bir tutamı sıkıntıyla kulağının arkasına tıkıştırdı. Güneşten esmerleşen kumral teni terden ıslanmıştı. Güzel zarif boynunda bebekliğinden beri çıkarmadığı annesinin altın madalyonu vardı. Bu madalyon Elizabeth Perry’nin sahip olduğu tek kıymetli eşyaydı ve uzun zinciri sayesinde elbisesinin altında göğüslerinin arasında duruyordu. Tahmin edildiği gibi Elizabeth oldukça sağlıklı orta boylu ve hafif balık etli bir köylü kızıydı. Onu yaşıtı diğer köylü kızlarından ayıran şeyler ise ; güzel yosun yeşili çekik gözleri, uzun biçimli kirpikleri, ve insanda öpme isteği uyandıran dolgun dudaklarıydı. Tabi kalçasına kadar uzanan parlak, dalgalı gür saçlarını , keskin zekasını, neşeli mizacını ve en önemlisi taşıdığı asil kanı unutmamak gerek. Lizzy Perry eski bir şövalyenin eğitimiyle şahsen ilgilendiği tek kızıydı. 
Babası David Perry altmış beş yaşını geçmiş ve yaklaşık yirmi yıl hizmetinde kaldığı İngiliz dük tarafından şövalyelik unvanını almış kendi halinde yaşlı bir adamdı. İskoçya sınırındaki bu köy ise savaşlarındaki üstün başarısı nedeniyle yine Dükün hediyesiydi. Kırk yaşından sonra savaşmayı bırakan David köye yerleşmiş ve köyün en güzel kızı olan Anna ile evlenmişti. Önce oğulları Adam dünyaya gelmişti. Sonrasında gerçekleştirdiği iki ölü doğumun ardından Anna, Elizabeth’i doğururken ölmüştü. Bu trajik olayın ardından kendisini çocuklarına adayan David bir daha evlenmemiş iyi bir toprak sahibi ve baba olmak için çabalamıştı sadece. Ama iyi bir toprak sahibi olmayı becerememişti ne yazık ki. İskoçlarla sürekli savaş halinde olan İngiltere’de bu küçük sınır köyünün toprakları gün geçtikçe verimsizleşiyordu. Vergilerini ödedikten sonra ellerinde kalanla zar zor yaşıyorlardı. Ömrünün son yirmi beş senesini köyden çıkmadan geçiren David toplasanız artık on ailenin anca yaşadığı yerde kimse tarafından yeterince saygı görmüyordu. Bunun sebebi lider ruhlu olmaması ve köylüler gibi giyinip yaşamalarıydı. Tabi dükün verdiği topraklar böyle verimsiz köylülerde tembel olunca lüks bir evde yaşayıp pahalı kumaşlar, mücevherler almaları imkansızdı. Zaten Elizabeth’in ağabeyi dışında köyden çıkan sarayı ve oradaki hayatı gören de yoktu. Adam tıpkı babası gibi bir şövalyeydi. Yaşlı dük ölünce yerine geçen sarhoş oğlunun hizmetine girmişti. 
***
Elizabeth avlu tertemiz olunca elindeki süpürgeyi bırakıp doğruldu. Mutfağa gidip yemek yapması gerekiyordu. Farkında olmadan yüzünü buruşturdu. Sorumluluklarından şikâyet etmiyordu. Babası yeterince zengin olmadığı için, güzel elbiseleri ve tüm bu işleri onun yerine yapacak hizmetçileri olmadığı için de değildi keyifsizliği. Bu yaşına kadar Maria tarafından yetiştirilmiş ve sürekli bu işlerle uğraşırken onu izleme fırsatı bulmuştu. Normalde annesi ölünce işleri üstlenmesi gereken Clara sütçüyle kaçıp köyü terk edince (şimdi ne yaptığını tanrı bilir!) tüm görevler Elizabeth’e kalmıştı. Babası bir yandan da Leydi Elizabeth Perry olmasını bekliyordu. Bakımlı, kültürlü ve terbiyeli bir hanımefendi… Güzel yazı yazmayı bilmesi, sürekli kitap okuması ve nakış işlemesi gerekiyordu. Onu rahatsız eden tüm bunları başaramıyor olmaktı. Çoğu kişinin yaşlı olduğu köyde her gün bir hastaya koştururken ve evle uğraşırken başka bir işle uğraşamıyordu. Tek yapabildiği geceleri yatalak kahyanın başında İncil okumak ve zaten defalarca tamir edilmiş kıyafetleri yeniden tamirlemek oluyordu. En son iki ay önce ağabeyine mektup yazarken almıştı eline kalemi. Ağabeyi… Birden aklı ona kaydı ve dalgın bir şekilde elini solgun gri elbisesinin önlüğüne sildi. Ne kadar da özlemişti onu. Beş senedir görevdeydi ve ikinci savaşı için bir sene önce çağırılmıştı. Elizabeth’e annelik yapıp iki kardeşi büyüten Maria öldükten bir ay sonra yani. 
Yeni dük tam bir felaketti. Ağabeyinin katıldığı iki savaşta da yenilmişlerdi. Elizabeth hala Adam’ın yaşıyor olmasına inanamıyor ve her gün tanrıya şükrediyordu. Savaş bir ay önce bitmişti ve barbar İskoçlarla müzakere ediliyordu. Onlarla masaya oturmaları bile İngiltere için hakaretti. Kral nasıl göz yumabiliyordu? Sınır köylerinin çoğunun İskoç topraklarına katılacağı söyleniyordu. Savaş tazminatı olarak verilecekti hem de. Sıkıntıyla gözlerini manzaraya dikti Elizabeth. Eğer konuşulanlar doğruysa onlara ne olacaktı? Göç mü edeceklerdi, dük onları başka bir yere mi yerleştirecekti? Yoksa ağabeyi dükün hizmetinden çıkıp sınırlarına en yakın İskoç kontunun emrine mi girecekti? Tabi böyle bir ihtimal yoktu. Yine de korkuyla yutkundu kız. Son savaşta Kral Robert’ın emrinde İskoç ordularını o Kont yönetmişti. Herkes adamın bir canavar olduğunu söylüyordu. Savaşta barbar ordusuyla beraber İngiliz askerlerini katletmişti. Kurbanlarının bağırsaklarını deşip kanlarını içtiği konuşuluyordu. O kadar iri bir adammış ki savaş meydanının ortasında uzun boyu, büyük siyah atı ve korkutucu bakışlarıyla hemen fark ediliyormuş demişti geçen sonbahar köye gelen bir gezgin. Adama kurt diyorlarmış cüssesi ve özellikler savaşta attığı naralar yüzünden. Kurt gibi uluyormuş resmen. Böyle bir barbarın elinde başına neler gelmezdi ki insanın? 
Ağabeyi dönünce her şeyi anlatırdı ama o da bir türlü gelmek bilmemişti. Elizabeth doğum gününe yetişeceğini ummuştu. On dokuzunu iki gün sonra dolduruyordu ve ağabeyinin sağ salim eve dönüp neler olduğunu anlatmasını istiyordu. Babası ve ağabeyiyle beraber vakit geçirip yaşananları, sarayı dinlerdi Adam’dan. Belki yeni kitaplar da getirirdi ona. Gerçi aylardır mektup dahi yazmadığına göre bir süre daha gelemeyecekti anlaşılan. 
Mutfağa dönüp çorbayla ve soğan yahnisiyle uğraştı sonraki bir saat. İşine tamamen dalmış bir yandan da şarkı mırıldanırken işitti nal seslerini. Ellerini kurulayıp babasını karşılamaya çıktı. Sabahtan beri tarlada adamların başını bekleyen babasını karşılayıp hizmet etmek Elizabeth için çocukluğundan beri hevesle yerine getirdiği bir görevdi. Ama yola baktığında küçük bir sevinç çığlığı döküldü dudaklarından.
– “Adam! Tanrım gözlerime inanamıyorum. Şükürler olsun sonunda geldin.” Yüzünde kocaman bir sırıtışla atından henüz inen ağabeyinin boynuna sarıldı genç kız.
-” Lizzy, bırak beni de nefes alabileyim tatlım” Adam ustaca kollarından sıyrılıp kardeşini baştan aşağı süzdü.
-” Şu hale bak! Benim küçük cadım gün geçtikçe büyüyüp güzelleşiyor. Ama yüzün çok solgun. Ayrıca soğan kokuyorsun Lizzy. Bu halin de ne böyle? Sanki yolculuktan gelen sensin. Her şey yolunda mı?”
-” Ah Adam neler olduğunu bir bilsen…” Sonraki yarım saati mutfakta oturup Adam’ın yokluğunda köyde neler olduğunu konuşarak geçirdi iki kardeş. Lizzy yaşanan kötü olayları, iyice bozulan durumlarını mektuplarında anlatmamıştı ağabeyine. Ama şimdi umutluydu. Adam dönmüştü ya babasının sorumluluğu azalırdı, köylüler daha itaatkâr olurdu ve adam uygun bir hizmetçi ile kâhya bulurdu. Hatta belki bir hekimleri bile olurdu. Ağabeyi köyün dünyaya açılan kapısıydı sonuçta ve Lizzy için bir kahramandı kendisinden altı yaş büyük genç adam. 
Adam Elizabeth’in ona anlattığı sorunları ve trajik olayları sakince dinledi. Kardeşinin umutlarını ve ondan beklediklerini görebiliyordu. Ancak Adam’ın yanında getirdiği sorunlar çok daha büyüktü. O kurt ve ordusuyla savaşmış çok fazla ölüm görmüştü. Şahit olduğu vahşet hala rüyalarına giriyordu. Üstelik dükün sarayında öyle hatalar yapmıştı ki köye dönüşü onun için daha çok bir kaçıştı. Zavallı Lizzy onları bekleyen tehlikelerden uzak köyün sorunlarını anlatıyordu. Kardeşini ve babasını içinde bulunduğu duruma çekmek hiç istemese de buraya gelerek onları da hedef haline getirmişti. Yakın arkadaşı Kont William Corning saraydan uzaklaşıp eve dönmesinin yeterli olacağını söylemişti. Her ne kadar aksini düşünse de arkadaşının sözünü dinleyip dönmüştü Adam. Söylediklerinin yarısını anlamamış olsa da hevesini kaçıracak bir şey demeden başını okşadı kardeşinin.
O sırada Elizabeth ağabeyinin kafasında dolanan tilkilerden habersiz dert yanarken onun aslında kendisinden çok daha kötü göründüğünü fark etti. Normalde uzun boyu, babasına çekmiş ela gözleri ile oldukça yakışıklı bir adamdı Adam Perry. Tam bir savaşçı fiziği vardı. Dükün armasını gururla taşır kılıcını vücudunun bir parçası gibi kullanırdı. Defalarca avluda talim yaparken izlemişti onu. Çocukluğunda ilk kılıç eğitmeni babası olmuştu ağabeyinin. Tıpkı elizabeth’e okuma yazma öğreten kişi olduğu gibi. Adam’ın eve ilk dönüşü değildi ama ilk defa böyle dönüyordu. Elizabeth bunu savaşın vahşetine ve Kurt denen herifin caniliğine bağladı. Her zaman geniş kelime haznesiyle övünen genç Leydi sınırlı küfür bilgisiyle Kurt’a hakaret etti kendince.
Babası eve döndüğünde ağabeyine sormak istediği soruları ertelemek zorunda kaldı. Normalde bayram havasında yenmesi gereken akşam yemeğinde bir burukluk vardı o gece. Yemekten sonra her zamanki gibi kahya Thomas’ın yanına giden Elizabeth ağabeyi ona eşlik etmeyince biraz bozuldu. 
Kızının gidişini fırsat bilen Bay Perry oğlunun gözlerine merak ve anlayışla bakarak savaşı sordu. Adam sabırla babasına savaşı ve saraydaki son gelişmeleri anlattı. Köyün İskoç sınırına katılması vergilerinin artık İskoçlara verileceği anlamına geliyordu ve İngiliz korumasından mahrum kalacaklardı. Gerçi normalde de kendi ormancıları dışında köyü koruyan askerler yoktu. Köylerinin verileceği henüz kesinleşmemişti ama dük Perry ailesini gözden çıkarmıştı. Adam düke sadakatle hizmet ederken çoğu zaman onun köyün varlığını bile unuttuğunu düşünüyordu. Genç dükün sarhoş gezip kadınlarla eğlenmek dışında bir şey bildiği yoktu. Babasının mezarında kemikleri sızlıyor olmalıydı. 
Tüm akşam sohbet ettikten sonra David Perry de oğlundaki değişimi fark etmişti. Yine de üstüne fazla gitmemeyi tercih etti ve sessizce odalarına çekilip uyudular.
Sonraki gün köylüler genç beylerinin eve döndüğünü duyunca saygılarını sunmaya geldiler. Eğer kıtlık olmasaydı Elizabeth ağabeyinin dönüşü şerefine bir ziyafet vereceğini duyurmak isterdi. Ama bulundukları durum yüzünden buna cesaret edemedi. Onun yerine sanki kardeşinin aklından geçenleri anlamış gibi, Adam ertesi gün hem kız kardeşinin doğum günü hem de kendisinin eve dönüşünü kutlamak için ziyafet vereceğini söyleyip köyün sağlıklı erkekleriyle beraber avlanmaya gitti. Elizabeth de diğer hazırlıklarla ilgilenirken ağabeyiyle konuşma fırsatı bulamadı yine. Ziyafeti duyunca yardıma gelen kadınların gürültüsüyle geçti koca gün.
Odasına çekildiğinde yorgunluktan ölmek üzere olduğunu hisseden Elizabeth uyumadan önce sandığından doğum gününde giyeceği elbiseyi çıkardı. Altın sarısı işlemeli elbiseyi üstüne göre tamirlemişti. Yakasını geceleri fırsat buldukça işlemişti ve sonunda ağabeyinin anlattığı saray elbiselerine benzediğini düşünüyordu. Hayran hayran okşadı, kumaşı öyle güzeldi ki! Yirmi beş sene evvel annesinin gelinliğiydi bu elbise. Babası en pahalı kumaştan seçip saray modasına uygun diktirip getirmişti gelinine. 
Elizabeth büyüdüğünde kendi düğününde giyeceğini düşünürdü bu elbiseyi hep. Ancak on dört yaşına geldiğinde asla karşısına bir beyaz atlı prens çıkmayacağını ve bu köyde kendisine koca olabilecek kimsenin olmadığını anlamıştı. Bekâr bir kadın olarak öleceğini bildiği için hala genç ve güzelken, ailesiyle evinde ziyafet verebiliyorken giymek istiyordu. Babası hep yarının ne getireceğini bilemeyiz derdi. Belki de Kurt gelip burası benim topraklarım derdi ve sırf İngiliz oldukları için onları öldürürdü. Saçmaladığını düşünerek elbisesini güzelce katladı genç kız. Yarın doğum günüydü ve kötü şeyler düşünmeyecekti. Güzelce banyo yapıp zaten dalgalı olan gür saçlarını dolaşmasın diye sıkıca ördü. Böylece daha kıvırcık olacaklardı.
Sabahın ilk saatlerinde evde büyük bir hareketlilik başladı. Avlu süpürüldü ve kocaman bir masa kuruldu. Ateşler yakılıp avlanan geyikler ve tavşanlar pişirildi. Tarlada çalışan erkekler o gün izinliydi. Herkesin yüzünde uzun zamandır olmayan bir tebessüm vardı. Tüm bu karmaşada Elizabeth uyandığında güneş tepedeydi ve normalde erken kalkmaya alışkın genç kız bu kadar zaman uyuduğuna inanamayıp panikle çıktı yataktan. Hazırlanırken gece gördüğü rüyayı düşünmemeye çalıştı. Ama elinde değildi. Kocaman siyah kurt ay ışığı altında ona bakıyordu. Öyle görkemli ve korkutucuydu ki keskin dişlerine rağmen genç kız kendisini ona yaklaşırken bulmuştu. Mavi gözlerine hayranlıkla bakarken kurt birden tüm ihtişamıyla ulumaya başlamıştı ve Elizabeth gözlerine vuran güneş ışığıyla uyanmıştı.
İç gömleğiyle ayakta durmuş tam yeni korsesini tek başına nasıl takacağını sıkıntıyla düşünürken Adam kapıyı çaldı. Elizabeth kapıyı açar açmaz korsenin iplerini ağabeyinin eline tutuşturdu. Kardeşinin heyecanına gülümseyen Adam korseyi takmasına ve elbiseyi giymesine yardım ettikten sonra genç Leydiye hayranlıkla baktı. Kıyafeti öyle yakışmıştı ki. Görüntüsüyle saraylı kadınlarla yarışıyordu Elizabeth. Tek fark saray kadınları çok daha düşük dekolteli giyinirken genç kız gerdanını hafifçe açıkta bırakmıştı ve teninin güneş görmeyen küçük bir kısmı gözüküyordu. Kardeşinin yine de utandığını hissetti Adam. Ciddi anlamda gördüğü en namuslu insandı. “kendisinin aksine” Tatsız anılar aklına gelince gözlerini Elizabeth’den kaçırdı. Hemen cebinden ona aldığı doğum günü hediyesini çıkardı. Kız sırıtarak keseye uzandı ve içinden haç şeklinde güzel bir altın kolye çıktı. Lizzy elbisesinin altında tuttuğu madalyonunu çıkarmadan hevesle yeni kolyesini taktı. Aynadaki görüntüsünü hayranlıkla seyredip ağabeyine teşekkür etti. Yalnız kaldığında Saçlarını tamamen açıp taradı sonra bunun uygunsuz kaçabileceğini düşünüp iki yanını örüp başının etrafında taç haline getirdi. Hayatında ilk defa iç etek ve gerçek bir korseyle yürüyordu. Normalde basit yünlü elbiseler ve içlik giyerdi sadece. Sürekli iri olmasından rahatsızlık duyduğu göğüsleri bu korseyle daha da ortaya çıkmıştı. Ergenliğinden beri hiçbir zaman sıska, hatları belli olmayan bir kız olmamıştı. Vücudunu hep edepsiz bulmuştu ve o gün aynada kendini gördüğünde ilk defa beğeniyordu.
Merdivenin başında ona eşlik etmek için bekleyen ağabeyine gülümsedi. Babası aşağıda ev sahipliği yapıyordu ve doğum günü kızına eşlik etmek ona kalmıştı. Ancak Elizabeth yanına geldiğinde Adam’ın yüzünün allak bullak olduğunu fark etti. Koluna dokundu ve iyi olup olmadığını sordu.
-“Hayır Lizzy iyi değilim. Tanrı beni affetsin. Bir daha da iyi olmayacağım. Ben…” Ağabeyini ilk defa ağlarken gören Elizabeth Perry ne yapacağını bilemeyip onu merdivene oturttu. Kendisi de üstündekilere rağmen bunu başardı.
-“Neler oluyor Adam? Döndüğünden beri iyi değilsin. Lütfen artık anlat bana. Anlat ki yardım edebileyim.”
-“Bana kimse yardım edemez Elizabeth. Ben… Ben bir günahkârım ve burada varlığımla sizi kirletiyorum.”
-“Neler söylüyorsun Adam kendine gel. Anlat da öğrenelim. Ayrıca unutma kimin günahkâr olduğuna ancak Tanrı karar verir.” 
-“Ah Lizzy sen öyle masumsun ki. Ben tam bir canavarım. Bir genç kızın iffetini kirletecek kadar üstelik!”
Elizabeth bir süre neler olduğunu anlayamadı. İdrak ettiğinde ise yüzü kireç gibi oldu genç kızın.
-“Sen ne saçmalıyorsun? Ne yaptım dedin?!”
-“Böyle olmasını istemedim ben. Biz görüşüyorduk sarayda gizli gizli. O gidecekti ve biz ayrılmak zorundaydık. Çok sarhoştum Lizzy. Kendime engel olamadım.”
-“Aman Tanrım! Adam sen nasıl… Ah inanamıyorum ve onu öylece bırakıp eve dönebildin öyle mi?! Sen nasıl bir pisliksin?!”
Oturduğu yerden kalkmış elleri belinde bağırıyordu Elizabeth. O sırada ayarlayamadığı ses tonuna rağmen aşağıda kopan gürültüyü duydu aniden. Hayatında işitmediği kadar nal sesi ve çığlık duyuyordu. Adam da ayağa fırladı ve panikle bağırdı. 
-“Geldiler!”
Bundan sonraki dehşet anlarını bir sis perdesinin altında hatırlıyordu Elizabeth. Adam’a korkuyla bakıp kimin geldiğini sormuştu. Dışarıdan gelen çığlıklar ve kılıç sesleri felaketlerinin geldiğini duyuruyordu sanki. Adam’ın fısıltı halindeki cevabını zor duyabilmişti. 
-“Kurt, o intikamını almaya geldi. Elizabeth kaç. Arka taraftan odanın camından çık ve olabildiğince hızlı koş. Sakın geri dönme. Her yer buradan daha güvenlidir bunu unutma ve ormana saklan. Hadi çabuk.”
Sertçe ittirilmesine rağmen dengesini bulan kız şiddetle başını salladı.
-“Sizi bırakıp gidemem. Babam…”
Kırılan kapının gürültüsüyle cümlesi yarım kaldı. Kılıcını sıkıca kavrayan ağabeyinin savaş narasıyla odasına koşturması bir oldu. Aceleyle pencereyi açıp aşağıya göz attı. Normalde tırabzanlara tutunarak inebilirdi ama koca elbisesi ve zarif terlikleriyle imkânsızdı bu. Aceleyle terliklerden kurtulup pencereden ayaklarını sarkıttı. Yüzünü eve doğru dönüp ilk adımını attı. Sonrasında ise eteği ayağına dolandı ve sırtüstü düşmeye başladı. Ancak düşüşü kısa sürdü ve sert yüzeye çarpmak yerine bir çift güçlü kolun bedenine dolanmasına maruz kaldı. Yüzünü kurtarıcısına dönmek istediyse de arkasındaki iri adam onu sertçe ata yerleştirdi ve kollarını belinden çekmeyerek hareket etmesine engel oldu. Hayatında bu kadar büyük bir at görmeyen kız panikle düşmemeye odaklandı at harekete geçince. Arkasındaki adamın koca cüssesi öyle sertti ki kız adamın zırhını görmeye çalışırken bir etek ve kaslı bacaklar görünce şok oldu. 
Gerçekten onlara kurt saldırmıştı. Yoksa şu an… Tanrım Kurt’un atındaydı ve onun kollarındaydı. Adam atını dolandırıp avluya dönerken attığı nara da şüphe bırakmadı. Kesinlikle anlatıldığı gibiydi. Çocukluğunu oynayarak geçirdiği, her gün temizleyip süpürdüğü avluyu görünce kızın boğazından bir feryat yükseldi. İnsanlar kılıçtan geçirilmişti. Her yer kanla kaplı ve ıslaktı. Bir sürü kişinin cesedi üst üste yığılmış, teslim olanlara ise yanlarına hiç bir şey almalarına izin verilmeden gitmeleri emredilmişti. Cesetlere bakmayı her ne kadar istemese de ne kadarının kurtulduğunu bilmeliydi. Tuhaf açılarla yatan çocukluğundan beri tanıdığı ölü bedenlere baktı gözleri dolarak. 
Kendini toparladığında elleri bağlanarak diz çöktürülmüş babası ve ağabeyini gördü. Yüzleri kan içindeydi. Muhtemelen arkasındaki cani onu da yanlarına koyacak ve üçünü de aynı anda öldürecekti. Babası kızının titreyen bedenini fark ettiğinde başını kaldırdı ve arkasındaki adama öfkeyle bakıp bağırdı.
-“Eğer kızımın kılına dokunursan adi herif!..”
-“Sen hala konuşuyor musun be adam? Merak etme kızının kılına dokunmaya niyetim yok. Eminim dokunacak daha güzel yerler bulurum.”
Ne yani bu adam onu sadece öldürmekle kalmayıp bir de tecavüz mü edecekti? Elizabeth yeniden kıpırdanmaya çalıştı ama bu adama daha fazla yaklaşmasına ve dokunmasına neden oluyordu. Babasının sesini yeniden duydu. 
-“Onun bir günahı yok daha çocuk görmüyor musun? Bırak kızımı. Bırak da gitsin, hesabını bizimle gör”
-“Öyle mi ihtiyar? Rosalie de masumdu. Senin şerefsiz oğlun kuzenimin ırzına geçerken sorun yoktu ama. Bunun bedelini ödeyecek bu soysuz.” 
Kollarındaki Elizabeth’e rağmen atını Adam’ın dibine sürdü ve kılıcının tersini kullanarak suratına vurdu. Abisinin ağzından çıkan kanları görmemek için başını önüne eğdi kız.
-“Sen nişanlı bir kızın ırzına geçerken ben neden kız kardeşine acıyayım Perry? Bir de bize barbar dersiniz sözde kibar İngiliz lordları. Ahlaksız adi herifler” 
-“Hayır bu doğru olamaz. Benim oğlum bunu yapmaz. Hayır… Elizabeth’i bırak yalvarırım sana.”
-“Neden bırakacakmışım? Bence eşit şartlardayız. Ben de onun kız kardeşini esir alıyorum. Hatta onun gibi işim bitince bırakmayacağım. Hem o kadar da çocuk değil bence.”
Birden korseye aldırmadan kızın sertçe sağ göğsünü kavradı. Sıkıca tutup ağırlığını ölçmek ister gibi avuçladı. Bunu adamlarının kahkahaları, David’in çırpınışları ve Adam’ın gözyaşları takip etti. 
-” Şu hale bak küçük kardeşin bile ağlamazken sen ağlıyorsun ha?”
David Perry aniden yaşından beklenmeyecek bir çeviklikle kendisini tutan adamın kollarından sıyrılıp Kurt’a doğru hamle yaptı. Ama atın sırtındaki adam karşılık vermeden adamlarından biri okkalı bir yumruk indirdi ve sertçe tekmeledi. Elizabeth babası yere düşerken hayatında duyduğu en büyük çığlığı attı. En başından beri şokta sessizce oturan kızdan böyle bir tepki görünce şaşıran Kurt’un elinden kurtuldu ve sonradan nasıl becerdiğine hayret edeceği şekilde attan indi. Babasının yanına yuvarlanıp kollarına aldı yaşlı adamı. Hıçkırıkları ve gözlerinden akan yaşların arasından babasının kanının elbisesinde iz bıraktığını fark etti. Görüşü bozulunca gözlerini sildi ama yüzüne yerdeki kanları bulaştırmıştı. Kendi köylüsünün kanını… Başını kaldırdı ve kimsenin ona müdahale etmediğini gördü. Kurt eliyle adamlarına durmalarını emretmişti. Adam bir köşede başı önünde ağlamaya devam ediyordu. Elizabeth babasına daha da sarılarak Kurt’a döndü.
İskoç kontu atında dimdik durmuş ona bakıyordu. Boyu 1.90’ın üzerinde olmalıydı. İri mavi gözleriyle sakince kızı izliyordu. Siyah dalgalı saçları neredeyse omzuna değiyordu. En az iki haftalık sakalı yüzünün büyük kısmını kaplıyordu. Yine de köşeli olduğu belli yüz hatları sert görüntüsünü tamamlıyordu. Tam bir kurda benziyordu. Elizabeth bir an rüyasında kapıldığı duyguları hissetmekten kendisini alamadı. Tıpkı bir ölüm tanrısı gibiydi karşısındaki adam. Babasının inlemesi kendisine getirdi onu. Yutkundu. 
-“Neden? Babamın ne suçu var?! Ödeşmek için bana işkence et, öldür. Adam’ı cezalandır. Peki, babam bu insanlar? Bir günahın bedelini bu kadar kişiye ödetemezsiniz.”
Kont karşısındaki kızın korkusuz sesini, konuşurken gözünden okunan nefret ve kederi gördü. 
-” Her savaşta kayıplar olur. Bu insanlar direnenler. Teslim olanları gönderdim. Babanın suçu da böyle bir pislik yetiştirmek…” Duygusuz sesi ve umursamaz tavrıyla cevapladı soruyu.
-“Lanet olsun beni de aynı baba yetiştirdi. O iyi insanlar olmamız için çabaladı. Bize günahtan uzak durmamızı öğütledi. Hayatım boyunca babamı utandıracak bir şey yapmadım. Adam’ın suçlusu o değil! “
Zorla nefes alan babasına baktı yine. Durumu iyi değildi. Bu yaşadıklarına kalbi dayanmazdı. Üstelik çok kötü dayak yemişti. Muhtemelen kırılmış kemikleri vardı. Yüzünü elleri arasına aldı.
_” Babacığım… Benim canım babam. Bana bak iyi olacaksın. Her şey yoluna girecek.” 
Bir türlü hıçkırıklarına ve gözyaşlarına engel olamıyordu. En kötü kâbusu gerçek olmuştu. Tüm bunlarla nasıl baş edeceklerdi?
-“Lizzy, benim… Melek kızım. Güzel Elizabeth’im affet babanı. Seni koruyamadım. Ben… Güçlü ol. Seninle gurur duyuyorum. Seni…”
Sözlerini tamamlayamadan kızının kollarında kendinden geçti yaşlı adam. Kızın feryadı ise tüm köyde yankılandı.
Kollarındaki bedene sıkıca sarılıp öylece kaldı bir süre. Sonra gözü dönmüş halde ayağa kalktı. Hırlamayı andıran bir ses çıkardı ve Kurt’a döndü, koşarak adama hamle yapmak istedi. Siyah at ondan önce davrandı ve sahibinin şaşkınlığını fırsat bilip şaha kalktı. Genç kızın bayılmadan önce son gördüğü atın toynakları olmuştu.
***
Zaman kavramı kalmamıştı Elizabeth’in. Gözlerini açtığında yine atın sırtında kontun kollarındaydı. Hava kararmıştı ve öğleden sonrayı baygın geçirmişti. Tüm vücudu ağrıyordu. Beyni sanki uyuşmuş gibiydi. Alnında da koca bir şişlik vardı. Boğazı kupkuruydu. Her yerinde kurumuş kan lekesi ve toz vardı. Adamlar kendi aralarında fısıltıyla konuşuyorlardı. Kimseye tek laf etmedi. Zaten onunla konuşmaya ya da yüzüne bakmaya da kimse yeltenmemişti. Tüm gece mola vermeden yola devam ettiler. Tamamen pes eden kız en büyük düşmanı olması gereken adamın kollarında ona yaslanarak uyudu. Normalde bir geceyi at sırtında derin uykuda geçireceğini söyleselerdi hayatta inanmazdı. Hep uykusunun fazla hafif olmasından şikâyet ederdi çünkü. 
Andrew Donavay, korkusuz İskoç kontu ve savaş meydanında düşmanlarının andığı şekilde Kurt, istemsizce yüzünü buruşturdu. tüm öğleden sonra ve geceyi kollarındaki kızı bir an bile bırakmadan geçirmişti. Başta korkudan sonra üşümekten titreyen kızla vücut ısısını paylaşmış tartanıyla ikisinin de etrafını sarmıştı. Kız tüm gece uykusunda inlemiş, sessizce hıçkırmış ve ikide bir de yerinde sıçramıştı. Çok fazla şeye şahit olmuştu ve babasını o halde gördüğünde verdiği çılgın karşılık dışında tepkisizdi. Muhtemelen şokta diye düşündü ya da bu bedenin içinde çok güçlü bir ruh var. Sonra kızın kanlı ve çamurlu saçlarına bakınca belki de sadece delirdi dedi kendi kendine. Kıyafetine bakınca (gerçi yırtık ve pis duruyordu ama) şımartılmış ve kafası boş tipik bir genç kız olduğuna kanaat getirdi yine. Ama ne olursa olsun acımadan edemiyordu. Güçlü ve sadık atı Fırtına kızın gerçek bir tehdit olduğunu sanıp fena tepmişti. Sahibinden başka kimseyi dinlemeyen aygır yıllardır savaşlarda en büyük yardımcısı olmuştu ve dün ilk kez kontrol edememişti hayvanı. Sonuç olarak kız başını ve sırtını çok sert çarpmıştı yere. Dünden beri bakmamıştı ama yüzünde morluk ve bereler olduğundan emindi. Yüzü gene buruştu. Kadınların böyle işlere bulaşmasından nefret ediyordu. Her zaman öfkesi dışında bir duygu göstermemesiyle, olaylar karşısındaki soğuk duruşuyla bilinirdi. Oysa şu son üç dakikada iki kez yüzünü ekşitmişti.
Derin bir nefes aldı ve yola çıktıklarından beri ara sıra burnuna gelen çiçek kokusunu yine duydu. Kokunun kaynağını bulmak için etrafına bakacakken kollarındaki kız yavaşça kıpırdadı. Etrafına şaşkın şaşkın bakıp arkasındaki adama döndü. Kaşlarını çattı önce. Meraklı ürkek bakışlarının yerini hüzün aldı sonra. Andrew bugüne kadar birçok insanın gözlerine bakıp birçok duygu görmüştü. Korku, şehvet, mutluluk… Ama kızdaki hüzün içini burktu. Rahatsız oldu. Sanki fazla yoğun bakıyordu. Ne hissettiğini karşısındaki anlayana kadar bakışlarını kaçırmamıştı.
Kız yeniden önüne döndüğünde kont adamlarına durmalarını emredip mola vereceklerini söyledi. İskoç sınırını geçtiklerine göre acele etmenin anlamı yoktu. Kız uyandığına göre bir şeyler yiyip dinlenirlerdi. Kalan yolları yarım gün bile sürmezdi. Atından indikten sonra hala kıpırdamadan oturan Leydiye baktı. Kollarıyla tıpkı bir çocukmuş gibi kavrayarak indirdi. Kız, umurunda değilmiş gibi tepkisizce karşıya bakıp kendisine dokunmasına izin veriyordu. 
-” Bacaklarını esnet. At sırtında oturmaktan tutulmuştur. Yoksa düşersin “
Kulağına eğilip bunları söylerken, beline sarılmış destek oluyordu. Elizabeth bir kukla gibi adamın onu yönlendirmesine izin verdi ve itaat etti. Cani düşmanından destek alarak askerlerden uzaklaşıp göl kenarına gitti. 
-“Temizlenmen lazım. Gölde yıkanabilirsin. Adamlarıma emir vermeye gidiyorum. Mahremiyetine saygı duyacaklar. Endişelenme, acele etmene gerek yok. İşin bitince dön.”
Tek kelime etmeden gözlerini gölden ayırmayan kıza son kez bakıp gitmek için arkasını döndü. Sonra bir şey hatırlamış gibi dönerek yaklaştı.
-” İskoç topraklarındayız ve sana tavsiyem kaçmayı aklından bile geçirmemen. Kendini daha fazla incitmekten başka bir işe yaramaz. En iyi ihtimalle ormanda açlıktan ölürsün. Anladın mı?”
Yine tepki alamayınca sinirine hakim olmak için sağ yumruğunu sıktı. 
-“Konuşabildiğini biliyorum. Cevap ver de söylediğimi anlayabilecek zekan olduğundan emin olayım.”
Karşısındakinin bir cevap almadan gitmeye niyeti olmadığını anlayan Elizabeth yavaşça başını çevirdi. Çenesini kaldırıp kontun gözlerine tüm nefreti ve tiksintisiyle baktı.
Kızın bakışlarından aklının yerinde olduğunu anlayan Andrew delirmediğinden emin olarak ve bu karşılıkla yetinerek adamlarının yanına döndü. Başta biraz oturup bir şeyler yedikten sonra yola devam etmeyi düşünmüştü. Ama kız beklediğinden daha kötü durumdaydı. Zor yürüyordu ve halsizliği yüzünden okunuyordu. Sağ kolu Royce’a çadırının kurulmasını emretti. Kaleye bu kadar yakınken böyle bir istek karşısında şaşırsa da emri uygulamaya girişti genç silahtar. Herkesi asıl düşündüren Andrew’in kimseyi kızın yanına yaklaştırmamasıydı. Kontun dünden beri sürdürdüğü koruyucu tavır tüm adamlarını şaşırtmıştı.
***
Andrew adamlarının yanında oyalandıkça aklı kızda kalıyordu. Başta rahatsız etmek istemediği için beklemişti ama iyice geç kalmıştı kız. Kaçmasının zar zor yürürken mümkün olmadığını düşünüyordu. Sonuçta halsizdi ve dünden beri at sırtında yolculuk etmekten yorulmuş olmalıydı. Fakat ya numara yaptıysa? Kadınlara asla güven olmazdı. Kendisine zarar vermek istemiş bile olabilirdi. Kafasında felaket senaryoları dönerken hızla göle doğru gitmeye başladı. Eğer uyarısına rağmen kaçmaya kalktıysa kız hayatında dövdüğü ilk kadın olacaktı şüphesiz. 
Burnundan soluyarak açıklığa vardığında göldeki kızı zor fark etti. Gür kumral saçları sayesinde başını görebilmişti. Gölün ortasında muhtemelen boyunun yetmediği bir yerde suya batıp çıkıyordu. Bir anda düşünmeye fırsat vermeden ayakkabılarından kurtulan Andrew soyunmaya bile çalışmadan suya atladı. Hızla yüzüp yanına vardığında Elizabeth’i sıkıca belinden kavradı. Genç kızın debelenmelerine aldırmadan tüm gücüyle ikisini de kıyıya çekti. Elizabeth kollarından kurtulmaya çalışınca yorgunluğun üstüne dengelerini kaybederek yere yuvarlandılar. 
Andrew ağırlığıyla Elizabeth’in üstüne uzanmıştı ve zavallı kız kıpırdayamıyordu. Kurdun saçlarından süzülen damlalar Elizabeth’in yüzüne değiyordu. İrileşmiş gözleriyle korku içinde kendisine bakan Leydiyi dikkatlice izliyordu kont. İkisi de boğuşma yüzünden nefes nefeseydi ve bir süre öylece kaldılar.
İlk tepki gösteren Andrew oldu. Sağ yumruğunu toprağa geçirip altında uzanan kıza öfkeyle bağırdı. 
-“Ne yaptığını sanıyorsun sen ha? Delirdin mi kadın? Şu halimize bak!”
Altında kıvranıp kaçmaya çalışan kızın belinden kavramış sertçe gözlerine bakıyordu. 
-“Bırak beni canımı yakıyorsun!”
-” Öyle mi? Hayatını kurtardım az önce. Canın bu kadar tatlıysa uslu dursaydın!”
-” Bana yıkanmamı sen söyledin. Seni görene kadar da hayatım tehlikede değildi. Lanet olsun nefes alamıyorum. Kalk üstümden!”
Adam kaşlarını çatarak hafifçe doğruldu ama elleri hala kızın belindeydi ve kıpırdamasına izin yoktu.
-” Bu kadar salak olamazsın değil mi? Sana suyun kenarında yıkanmanı söyledim. Benim bile boyumun yetmediği suda yıkanamazsın. Kendini öldürmeye çalışıyordun.”
-” Üstüme bulaşan kan kıyıdan temizlenebilecek kadar az değildi. Bende tamamen suya girip yüzdüm. Bir insanın yüzebileceğini idrak edemeyecek kadar salak değilsin herhalde?”
Bunun üzerine kızdan tamamen uzaklaşıp gözlerini üstüne dikti Andrew.
-” Ne yani sen yüzme biliyor musun? “
Fırfırlı elbiseler giyip köyde yaşayan şövalyenin eğitimli kızı yüzme biliyordu yani. Fazlasıyla uygunsuz ve şaşırtıcı bir durumdu. Kızın odaklandığı durum ise bambaşkaydı. Yargılayan bir sesle konuştu.
-” İntihar ettiğimi sandınız. Ailemi katlettiğiniz, beni yuvamdan kopardığınız için canıma kıydığımı düşündünüz. Anlaşılan size canlıyken lazımım.”
Duymamazlıktan gelerek omuz silkti Andrew.
-“İlk defa yüzme bilen bir kadınla karşılaşıyorum. Şaşırdım biraz.”
Konuyu değiştirme çabasını nefretini açıkça belli eden gözleriyle izledi Elizabeth ve öfkeyle konuşmaya başladı.
-“Ben katil değilim. Tanrının görevini üstlenmek gibi bir derdim yok. Kimsenin canını alamam. Kendimin ki de dahil. Bu yaşananlar ve bir caninin eline düşmek kaderimse razı gelmekten başka çarem yok. Çilem bitene ve tanrı son nefesimi vermeme müsaade edene kadar katlanacağım. Başıma gelenlerin ruhumu kirletmesine izin vermem.”
Kaşlarını ilgiyle kaldırdı Kont. Islak iç eteği ve gömleğiyle, tüm karmaşaya rağmen hala sıkıca bağlı korsesiyle elleri belinde kendisine vaaz veren kızı izledi Andrew. Gülmemek için dudaklarını ısırmak zorunda kaldı. Karşısındaki bu çok bilmiş Hıristiyan kız durumlarının uygunsuzluğunu görmüyor muydu? İkisi de ıslaktı ve bir dakika öncesine kadar sarmaş dolaştılar. Hiç tanımadığı bir adamın karşısında iç çamaşırlarıyla duruyordu. Gerçi korse yüzünden pek bir şey belli olmuyordu. Buna rağmen Andrew kafasına dolan edepsiz düşünceleri başını sallayarak kovalamak zorunda kaldı. Aylardır kadınsızdı. Savaşta yatağına fahişeler almanın dikkat dağıtıcı olduğunu düşünürdü. Bir ay da İngiliz sarayında kalmıştı. Tüm müttefik İskoç lordlarını ve kralını temsil etmişti. Savaş bitmişti ama İngiliz sarayında, özellikle de bir İngiliz kadınıyla yatağa girmezdi. Henüz o kadar zevksiz değildi. Ancak anlaşılan artık ihtiyacı çok fazlaydı. Yoksa yüzü morluklarla dolu rahibe kişilikli bir İngiliz’e asla bakmazdı. Huzursuzca yutkundu. 
Adamın aklından geçenlerden habersiz Elizabeth, karşısındakinin suskunluğunu içinde kalmış vicdan kırıntısına ve tanrı korkusuna yordu. İmalarından utanmış olmalıydı. Cehennemde yanacaktı şüphesiz! Elleri belinde gözlerinden nefret saçarak bakmaya devam etti. 
Andrew düşüncelerden kurtularak ayağa kalktı. Dimdik kendisine bakan kızı aşağılayarak süzdü. 
-” Hep bu kılıkta yüzüp ortalarda geziniyorsun herhalde. Pek rahatsın. Sayende ben de ıslandım.”
Yerden aldığı pis elbiseyi kızın üstüne fırlattı.
-” Ancak biz İngiliz değiliz. Senin geniş mezhebine ve bozulmuş ahlakına da sahip değiliz. Esir de olsan adamlarımın arasında kendini böyle teşhir etmene izin veremem. Giy şunu!”
Öfke ve utançtan kızaran Elizabeth panikle elbiseyi üzerine geçirdi. Hayatı boyunca kendisini erkeklerden sakınmasına gerek kalmamıştı. Evlerine yardımcı kadınlardan başkası girmezdi. Kahya, babası ve ağabeyi dışında hiçbir erkekle muhatap olmamıştı. Yüzmeye de nehrin en ıssız ve ağaçlarla kaplı yerine giderdi. Yanına yedek elbise de alırdı. Elbette ıslak elbiselerle ortalıkta gezinmiyordu. Ağabeyi şövalye olmadan önce onunla giderdi zaten. Tabi tüm bunları yanındaki barbara izah etmeye çalışmadan sessizce takip etti. Kurt’a olan öfkesi ve yüzerken gafil avlanması sonucu küçük düşmüştü. Adi herif resmen namusuna dil uzatmıştı. 
Elizabeth’in yüzü sıkıntı içinde renkten renge girerken Andrew onun kaburgasını tutarak yürüdüğünü fark etti. Demek derdi buydu. Gelirken de yürümekte zorlanmıştı ama sebebini belli etmemişti. Şimdi kendisini öfkesine kaptırmış acıya aldırmamaya çalışarak yürüyordu yaralı kız.
Askerlerin yanına vardıklarında Elizabeth kurulmuş çadırı gördü. Herkesin gözü ikisinin üzerindeydi. Elizabeth’in ıslaklığı elbiseye geçmişti. Saçlarından hala sular süzülüyordu. Andrew’in vaziyeti de aynıydı. Bu yetmezmiş gibi Andrew kolundan tuttuğu gibi kızı çadıra soktu. Bu sefer dokunuşuna tepkisiz kalmamış direnmişti. Ama yaralıydı, ıslaktı ve ne kadar belli etmemeye çalışsa da korkmuştu. Adama yeterince direnecek gücü yoktu. Kızı çadıra sokar sokmaz Andrew kafasını çadırdan çıkarıp adamlarına baktı ve herkesin duyabileceği şekilde bağırdı. 
-“Çadırdan çıkana kadar rahatsız edilmek istemiyoruz. Evinize gitmek istediğinizi biliyorum. Ama biraz daha buradayız. Halletmem gereken bir iş var.”

Not: Arkadaşlar bazı kaynaklarda İskoçya da erkeklerin etek giymesinin 1700 lü yıllarda ekonomik buhran sonucu daha az kumaş kullanmak ve dikim için fazla zaman harcamamak amacıyla ortaya çıktığı yazıyor. Ancak 1290’lı yılları anlatan Cesur Yürek filmi başta olmak üzere o dönemi anlatan film ve kitaplarda İskoç eteği mevcut. Her klanın bir etek rengi var. Hikayede Andrew’in klanına ait etek yeşil ekoseli ve erkeklerin özellikle avlanmaya giderken omuzundan çapraz olarak vücuduna sardığı her klanda eteğin kumaşından yapılan tartan vardır. Evlenirken tartanı eşleri de kullanır. İkinci bölümde ve hikayenin bazı yerlerinde tartanı duyacaksınız o yüzden belirtmek istedim.


Yazar: Damla Büyükşen

Yazar
Yazar
Editörden Yazı Atölyesi, Çağdaş Türk ve Dünya Edebiyatı’nı merkezine alan bir websitesidir. Yazı Atölyesi’ni kurarken, okurlarımızı günümüzün nitelikli edebi eserleriyle tanıtmayı ve tanıştırmayı hedefledik. Yazarlarımız, Yazı Atölyesi’nde, edebiyat, sanat, tarih, resim, müzik vb. pek çok farklı alandan bizlere değer katacağını düşünüyoruz. Bu amaçla, sizlerden gelen, öykü, hikaye, şiir, makale, kitap değerlendirmeleri, tanıtımı ve film tanıtım yazıları, anı ve edebiyata ilişkin eleştiri yazılarla, eserlerinize yer veriyoruz. Böylelikle kitaplarınızla eserlerinizin yer aldığı Yazı Atölyesi’nde, dünya çağdaş edebiyatı ile sanatın pek çok farklı alanında değer katacağına inanıyoruz. Katkılarınızdan dolayı teşekkür ederiz.   http://yaziatolyesi.com/    Editör: Hatice Elveren Peköz   Email: yaziatolyesi2016@gmail.com haticepekoz@hotmail.com   GSM: 0535 311 3782  -------*****-------  
YAZARA AİT TÜM YAZILAR
BİR YORUM YAZIN
ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.