ALTIN 473,70
DOLAR 7,7305
EURO 9,1138
BIST 1,1747
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 25°C
Az Bulutlu

Blue Jean | Kalemtıraş

Yazar
Editörden Yazı Atölyesi, Çağdaş Türk ve Dünya Edebiyatı’nı merkezine alan bir websitesidir. Yazı Atölyesi’ni kurarken, okurlarımızı günümüzün nitelikli edebi eserleriyle tanıtmayı ve tanıştırmayı hedefledik. Yazarlarımız, Yazı Atölyesi’nde, edebiyat, sanat, tarih, resim, müzik vb. pek çok farklı alandan bizlere değer katacağını düşünüyoruz. Bu amaçla, sizlerden gelen, öykü, hikaye, şiir, makale, kitap değerlendirmeleri, tanıtımı ve film tanıtım yazıları, anı ve edebiyata ilişkin eleştiri yazılarla, eserlerinize yer veriyoruz. Böylelikle kitaplarınızla eserlerinizin yer aldığı Yazı Atölyesi’nde, dünya çağdaş edebiyatı ile sanatın pek çok farklı alanında değer katacağına inanıyoruz. Katkılarınızdan dolayı teşekkür ederiz.   http://yaziatolyesi.com/    Editör: Hatice Elveren Peköz   Email: yaziatolyesi2016@gmail.com haticepekoz@hotmail.com   GSM: 0535 311 3782  -------*****-------  
14.11.2019
397
A+
A-

Öykü

Servisten inince eve çıkacağıma kırtasiyeye koştum. Ağzımdan dumanlar çıktı. 1989 yılının sonuydu. Duvarlarla yıkılıyor, bildiğimiz dünya gözümüzün önünde çatır çatır kabuk değiştiriyor, annemler dudaklarının ucunda acı bir tebessümle haberleri seyrediyorlardı.

Ben liseye yeni geçmiştim.

Soluk soluğa dükkanına dalınca Kırtasiyeci Erdoğan Abi hiç ayrılmadığı tezgahının ardından gülümsedi:

“Küçük abla ne istiyorsun?”

Fısıldadım ne istediğimi.

“Blue Jean var mı?”

Normalde almazdım ama… Yani beni yanlış tanımayasın Erdoğan Abi. Hafif dergiydi Blue Jean. Geçen yaz Joan Baez gelmişti İstanbul’a. Açık Hava Tiyatrosunda aklımı başımı almıştı. Ben artık pop müzik dinlemiyordum. Baez, Dylan, Leonard Cohen… Zaten liseye geçmiş, pembe gömlekten maviye terfi etmiştim. Blue Jean yakışmazdı benim gibi kıza ama bu ay başka, bu ay özeldi. Parayı ödedikten sonra dergiyi çantama tıkıştırdım, eve koştum.

Evde kimse yoktu. Formamı çıkardım, saçlarımı çözdüm, pikabın iğnesini Bakırköy’deki bir pasajda bulduğum Bob Dylan’ın Greatest Hits plağımın üzerine bıraktım. Masama çökünce ilk iş derginin naylonu yırttım, ipten bileziği ve Pazar sabahları gösterilen bir dizide oynayan Amerikalı bir yakışıklının dev posterini kenara attım, parmaklarımın arasında gıcır gıcır eden sayfaları hızlı hızlı geçtim.

Ve derken… İşte oradaydı. Benim mektubum! Sevgili Rumuz Hüzün diye başlayan. Annesini kansere kaybetmiş Hüzün rumuzlu genç kızın, derginin geçen ayki sayısında çıkan ve  içimi titreyen mektubuna yazdığım cevabı kocaman çerçevelemişler, öyle yayımlamışlardı. Rumuz Hüzün benim yaşlarımdaydı. Derginin “okur mektupları” köşesine kardeşi ve babasıyla yapayalnız kaldıklarını, kendini çok çaresiz hissettiğini yazmıştı. Mektubu sade, samimi bir ağıttı, kızcağızın bütün acısı yüreğime çöreklenivermiş, hiç düşünmeden kağıda kaleme sarılıp ona bir cevap döşenmiş, hemen o gün koşa koşa gidip mektubumu postaya vermiştim. Blue Jean dergisi de bir sonraki sayısında o mektubu yayımlamıştı işte!

Bir süre Rumuz Hüznün benim sayemde kendini ne kadar iyi hissedeceğini düşünerek sevindim. Sözlerimin bir dergide yer bulmuş olması da başka türlü kıvanç veriyordu. Bundan önce bir defa, o da on yaşındayken haftalık TV dergisine şikayet mektubu yazıp, Şahin Tepesi dizisini daha erken saatte yayınlamalarını talep etmiştim ama o sefer annem görür de dalga geçer diye korktuğum için mektubumu sahte bir isimle imzalamıştım. Bu sefer, dergi sayfasından bana bakan sözlerimin altında kendi ismim ve yanında Rumuz Hüzün’ün bana yazacağını hayal ettiğim mektuplarını göndereceği kendi adresim duruyordu.

Günlerce Rumuz Hüzün’den mektup bekledim.

Güler yüzlü, kaytan bıyıklı postacımız Ramazan abi daha zile basmadan kapıya koşuyor, çapraz çantasından mektup demetini çıkarırken adım adım kadınlığa yaklaşan vücudumu unutup zıplıyordum. Hiç haber yoktu. Akşamları yatağımın altına sakladığım dergideki sözlerimi tekrar tekrar okuyordum. Acaba yanlışlıkla kalbini kıracak bir laf mı etmiştim? Dostluğuma hiç mi ihtiyacı yoktu? Hani çok yalnızdı?

Derken bir gün o çapraz çantadan benim adıma bir zarf çıktı. İnce uzundu. Elinden kaptım, odama koştum, masama çöktüm. İncecik bir siyah mürekkeple yazılmış ismime, adrese baktım. İnci gibi bir el yazısıydı. Tam açacaktım, zarfın arkasındaki damga gözüme çarptı. Zarfın açılacağı çizgiye basılmış damga. “Görülmüştür” diyordu.

Tedirgin, damgayı ikiye ayırdım, zarfı açtım.

Siyah mürekkep ince beyaz kağıdın üzerinde yazı yazmamış, vals yapmıştı! Öyle ince, öyle inci, şırıl şırıl akan dere gibi satırlar… Kağıdın sağ alt köşesindeyse, plaktaki çizik gibi, tökezleyen ayak gibi bir daha o damga. “Görülmüştür!”

Mektup Rumuz Hüzün’den değildi

“Anneeeee! Bir dakika gelsene buraya.”

Annem omzumun üzerinden eğildi. Beraber okuduk.

Sevgili Defne Kardeşim,

Blue Jean dergisinde Rumuz Hüzün adlı genç kıza yazdığın cevabı okuyunca ben de sana yazmak, seninle dost olmak istedim. Sen çok iyi yürekli bir insansın. Ben fikirlerim yüzünden beş yıldır Eskişehir Cezaevinde yatmaktayım. Merhamet dolu sözlerinin bende uyandırdığı ilham ile  çizdiğim resmi mektubuma ekliyorum. Umarım sana rahatsızlık vermemişimdir ve bana cevap yazarsın.

Mektubun yazarı şairdi, ressamdı, içli mi içli bir adamdı. Nişantaşı’ndaki okulumdaki sınıf arkadaşlarımın aksine Joan Baez’i biliyordu.

Yazışmaya başladık.

Artık kimselere anlatmadığım dertlerimi ona anlatıyordum. Dünyayı değiştirmek istiyorum. Neden herkes bu kadar duyarsızdı? Ben de sokaklara dökülmek, isyan etmek, insan hakları için savaşmak arzusuyla yanıp tutuşuyordum. Neden etrafımdakiler bana gülüp geçiyordu? Dünyaya çok  geç gelmişim gibi hissediyordum kendimi. Parti bitmiş, herkes gitmiş bana yerlere saçılmış konfetilerden başka bir şey kalmamıştı. Bir vakitte insanlar haksızlığın isyanla alt edilemeyeceğine inanmış, herkesi de buna ikna etmiş gibiydi. Çok konuşursam “Aman ha” diyorlardı. Duvarlara barış için poster asan lise öğrencisi bir kızı içeri almışlardı daha yeni. Barış istemek neden suç sayılıyordu?

Kendi satırlarımın da kim bilir kimler tarafından okunacağını bile bile, pembe mavi kağıtlarımın da görüldü damgasını yiyeceklerini bile bile yalnızlığımı, hayallerimi, yenilgilerimi yazıyordum. O beni duyuyordu. O beni anlıyordu. Nasıl olabiliyordu da yüzünü bile görmediğim bir genç adama, üstelik izlendiğimizi bile bile yüreğimin karanlık köşelerini açabiliyordum.

Yoksa?

Yoksa aşk böyle bir şey miydi? Hani gözü kördür derler… Görmeden de aşık olunur muydu?

Peki, böyle tedirgin bir şey miydi aşk yani?

Lise 1 bitti, yaz geldi. Romanların sayfaları etrafımdaki gülüşmeleri, çığlıkları, kızartma ve deniz yağı kokularını yuttu, sadece mavi uzun kulaçların böldüğü uzak dünyalara taşıdı beni. Yaz özgürlüktü, kırmızı dudaklarımda tuzlu bir öpücüktü. Uzak kıyılar tuzunu saçıma, sıcağını tenime katarken, postacımızın çantasındaki “görüldü” damgalı mektuplar İstanbul’daki apartmanımızın kapısında birikiyordu. Tatilden döndüğümde O’nun mektuplarının yanında bir başka zarf buldum. Aynı cezaevinden yazan bir başkası… Tesadüfe bak, Blue Jean’in aynı sayısını o da okumuş, o da benimle mektup arkadaşı olmak istemiş. Aylar sonra hem de! İnanmadım. O’na kızdım. Benden başkalarına bahsetti diye. Beni utanmadan sıkılmadan koğuş arkadaşlarıyla paylaştı diye. Kendimi ranzaların dizildiği koğuşun duvarındaki Hülya Avşar posteri gibi hissettim. Birikmiş onca mektubu kısa, soğuk tek bir notla yanıtladım. Sonuna da arkadaşına selam söylemesini ekledim.

Bir süre ses çıkmadı. Doğrusu rahatladım. Onun düşündükçe hareketlenen yüreğimin tedirgin çırpıntısından kurtulmuştum. Lise iki zordu zaten. Dünyayı kurtarma heyecanımın yerini iyi bir üniversiteye girme hırsı alıyordu. Çok ders çalışıyor, çok da geziyorduk. Ailelerimiz eskisi kadar sıkmıyordu bizi. Joan Baez’in kim olduğunu bilmiyorsa arkadaşlarım, onları daha kolay affedebiliyordum artık.

Sonra bir gün cevabı geldi. Artık hiç beklemediğim bir zamanda. Artık belki de cezaevinden çıkıp beni unuttuğuna inandığım bir zamanda…

Olmaz böyle, diyordu.  Aynı cezaevinden iki kişinin sana yazması yakışık almazSen diğer arkadaşla mektuplaşmayı sürdürmek istersen bana bir daha yazma. Olmaz çünkü öyle Defne kardeş. Hoşçakal.

Yazmadım. Ne O’na, ne de ötekine. İçimi karartmak istemiyordum artık. Boğaziçi Üniversite’sinden aydınlık bir gelecek bekliyordu.

O’ndan bir daha da haber almadım. Özgürlüğüne kavuştu mu, kendini bu satılarda okuyor mu, bilmiyorum?

 ———–

#Etiketler, Demokrasiler, siyasiler, kalpleri incitir, darbe, Sokaklar, caddeler, evler, okullar, simitçi, sokaklar, insanlar, yabancılar, Renkler, parlaklık, ümit, suskun, Alıntılar, Arkadaşlık & Dostluk, Aşk, Güvenli İlişkiler, Başarı Belgesei, Öneriler, Bilim Kurgu, Dünya Klasikleri, E-Kitaplar, Edebiyat, Eleştirel Düşünme, Gezi, Keşif, Girişimcilik, Güvenli, kozmetikler, Harekete geçe, Hayat boyu öğrenme, Hayatın içinden, Mutluluk,Okuma Listeleri, Röportaj, Sağlık, Sorumlu, Üretim, Tüketim,Toplumsal, Cinsiyet Eşitliği, Yaratıcılık & Yenilik, Öykü, Üniversite, dönemi, İyi hissetme, pratikler, İzleme Listeleri, İş arama süreci, yönetimi, Şiddetsiz İletişim, süreç,

ETİKETLER: ,
BİR YORUM YAZIN
ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.