ALTIN
DOLAR
EURO
BIST
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 20°C
Az Bulutlu

Nohut | Zeynep Mete Uçak

03.05.2021
94
A+
A-
Nohut | Zeynep Mete Uçak

Dünya nüfusu son 5 yılda yarı yarıya azalmıştı. Belki de istedikleri buydu.

Aşağıya indiğimde son derece teknolojik aletlerle donatılmış bir odada buldum kendimi.

Tamamen beyaza boyanmış parlak floresan lambalarla aydınlatılan odanın duvarları renkli ekranlarla parlamaktaydı. Her ekranın kendine özgü rengi vardı. Yeşil neon rakamlar arka-arkaya düşüyordu. Birinden uzanıp tutmak istediysem de elimde kayboldu birçoğu gibi. Bilgisayar kasalarının olmaması onları pek gizlemiyor, yine de sessiz bir hırıltı ile çalışıyorlardı. Telsizler ve sessize alınmış telefonlar mermer yüzeyli bir masada boy sırasına göre dizilmişlerdi. Karşı tarafta boydan boya metal bir masa bulunmaktaydı masanın üzerinde çeşitli araçlarla beraber küçük makineler, kısalı uzunlu cımbızlar, en incesinden en kalınına uzanan makaslar ve diğer aletler bulunmaktaydı. Buradaki teknolojiye, aykırı gibi görünüyordu o metal masa.  

   Burası yerin yedi kat altında ki odalardan sadece biriydi. Buraya iki kişilik asansörlerle iniliyordu. Her asansör sadece bir odaya iniyordu labirent tarzı olan bu yerin üstünde ise, 555 metre yüksekliğinde 123 katlı bir gökdelen vardı. Dünyanın sayılı gökdelenlerinden sadece biriydi’’Lotte World Tower.’’

  Jayson; yukarıdan bakıldığında saçları yer yer dökülmüş olsa da onları toplayıp atkuyruğu yapmış, omuzları iri, fakat çökmüş olan koca adam. Oxford üniversitesi mühendislik bilimlerinden mezun olmuş, yine California Instıtute Of Technolog’de  doktorasını tamamlamıştı. Bu proje için özel olarak seçilmiş ve getirtilmişti. Yanında ki fizikçi Güney Koreli kız, insanın küçük dilini yutacak kadar güzel olan Su Jin’ di. Ona Suzy diye hitap ediyorlardı. Buraya güzelliği ile değil 148 olan ıQ su ile gelmişti. Henüz 28 de olan yaşına bakmadan o güzel kafasına dünyanın bütün bilgisini doldurmuştu. Geçmişi yoktu, kendisine ait her şeyi sildirmişti. Hakkında korkunç iddialarda yok değildi. Zaman makinesini yapmış olabileceği, yıldırım bombası ve küresel ısınmanın geciktirilmesi gibi projeleri olduğu söylentiydi tabii ki. İroni mi yapmıştım kendi kendime.   Bir Koreliye göre oldukça uzun boylu, çekik fakat büyük açık kahverengi gözleri, çıkık elmacık kemikleri, dolgun dudakları ile bir mankeni kıskandıracak güzellikteydi Suzy. Geldiğimizi fark ettiğinde işaret parmağını açık pembe dudaklarına doğru götürdü. Suzy’nin zekâsını duymuştum lakin şu an gözlerimi zekasına değil de görüntüsüne dikmiştim.

  Kalın çerçeveli gözlüklerini kalın camlar tamamlıyordu. Çerçevenin iyice bozduğu burnunun altındaki ince dudaklarını ısırarak elindeki leblebi büyüklüğünde olan maddeye odaklanmıştı. Suzy bizi kapının girişinde tutarken O ne geldiğimizi duymuştu ne de varlığımızı hissetmişti. Elinde ki mekanizmayı dikkatlice metal masanın üzerine bıraktı ve bize döndü. Biraz da şaşırarak,

“Geldiniz demek.”

Kafasıyla beni işaret etti .

” Yaklaş… “

Bir adım öne çıktım.  

“Yeni eleman sensin demek.”

Kafamı aşağı doğru salladım.

Kendinden emin olduğu kadar benden de emindi. Onun ve diğerlerinin bildiği gibi buraya girmek kolay değildi.

“İyice yaklaş” yaklaştım ve masaya eğildim “üfle ama çok hafif bir şekilde”

 Uçuşan bir hindiba otuna üfler gibi nazikçe üfledim mekanizmaya.

Ve irkilerek geri çekilmem bir anda oluvermişti.

O küçük parçanın her yerinden kalından inceye uzayan, gül dikenini andıran iğneler çıkmıştı. Birkaç saniye sonra kendi etrafında dönmeye başladı ve hızlandıkça elips şeklinde yörüngeye oturmuş, hem kendi hem de sanki küçük bir güneş varmışta onun çevresinde dönüyormuş gibi tur atıp duruyordu.  saniyeler içinde o merkezden ayrılarak hızla masadan düştü ve durdu bir dakika içinde de yerinde sadece ince kül tabakası  bırakarak sessizce yok oldu . Bu küçük mekanizmayı yapmak Jayson’un ve Suzy’nin yıllarını almıştı, kim bilir?

Küçük dilimi yutmadan Jayson açıklama gereği duymuştu. Şaşkınlığımı gören herkes bunu yapardı muhtemelen.  Bana dönmeden

 ‘’Meslek sırrı’’dedi, kıkırdamasını saklamayarak.

Yıllarca değişik silahlar kullanmıştım. Roket atarından, kalem boyutunda olanına kadar.  ” Nohut” olarak adlandırılan silah denli küçüğünü görmemiştim.  Biyolojik silah olarak sınıflandırılan ilaçlar hariç.

  Karşıda duran dört boyutlu animasyon mankenin işaretli kalbini gösterdi. Sadece 3 metre uzağımda duran manken iç içe geçmiş ekranlarla 30 metre uzağa gitmişti. Elime Tin Whistle (İrlanda flütü) verdiklerinde biraz daha şaşırmıştım. Bu küçük nohudumuzu üfleyeceğimiz aletimizdi ve evet, bir Tin Whistle’dı.

Nohudu aldım flütün içine yerleştirdim, bu sefer daha sert  üfledim, tiz bir sesle beraber nohut hızla çıkmış ekrandaki mankenin omzunu sıyırıp geçmişti . Manken öne doğru eğilmiş tekrar doğrulmuştu. Ne o yoksa sırıtıyor muydu? Mankenimizin ismi Olaf’tı. Olaf’la çalışmamız tam 3 ay sürecekti. Labirentin diğer odalarında hava şartları hesaplanıyor, hızı, sapması, varacağı nokta, vereceği zarar en ince ayrıntısına kadar kontrol ediliyordu. Jayson Müslüman olmamasına rağmen Kuranı Kerim de geçen Tebbet suresinden esinlenmişti. Ebabil kuşlarının ağızlarında taşıdığı ve yukarıdan attıklarında bir insanın kafasından girip bedeninin altından çıkan taşlardan ilham almıştı. Ve eseriyle gurur duyuyordu.

Üçüncü ayın sonunda Olaf’ ı devirmeye başlamıştım. Artık denemelerimi başka bir odada rüzgâr, hava akımı, hız ve sesleri de hesaba katarak yapıyordum son atışımda Olaf’ı öldürmeyi başarmıştım.

Şimdi önemli olan bunu dışarıda ve bir kişinin üstünde denemek olacaktı.

   Dışarıda ölüm vardı. Bütün ülkeler ölümcül virüsün etkisindeydi. Virüs insanoğlunun insana yaptığı en büyük kötülüktü. Bu virüsü yaratan illuminati topluluğu, kendilerini bile etkileyeceğini hesaba katmamışlardı. One eye virüsü, havada yirmi saniye boyunca asılı kalıyor, burun ve ağızda durmadan direk ciğerlere inip büyük tahribata yol açıyordu. İnsanlar ölümcül zatürreeden yok oluyordu. Dünya nüfusunda 50 yaş üstünün yüzde doksanı ölmüş, kalanlar ise yoğun bakımlarda mücadele vermekteydi. Aşı hızla bulunmasına rağmen virüsün süratle yayılması ve sürekli mutasyona uğraması, aşılanmayı geride bırakıyordu. Dünya ülkelerinde artık şehirlere göre değişen mutasyonlar vardı. Washington varyantı, Paris mutasyonu, Elâzığ varyantı gibi. Ve işin en önemli tarafı zengin ülkeler aşıyı tedarik ederken, fakir ülkeler yoksun kalıyordu. Fakat bu ülkelerde sürekli değişen virüse karşı şaşkına dönüyor, tekrar başa geri sarıyorlardı. Bu da virüsün beş sene boyunca bulaşıcılığını azaltmadan yayılması anlamına geliyordu.      

Dünyada düzen bozulmuştu bir kere, yeni yasalar çıkmış cinayet işleyenler sokaklarda dolaşırken, hırsızlık yapanlar idam ediliyordu. Çünkü açlık ve susuzluk had safhadaydı. İnsanlar evlerinden çalışıyordu. Tarım bitmişti, bitmeyen ülkelerde ise ancak kendilerine yetiyordu. Açlığın yanında susuzlukla beraber yeni hastalıklar çıkmış, eski hastalıklar hortlamıştı. Çocuklar açlıktan, yaşlılar virüsten ölüyordu, gençler hırsızlık yaparken yakalanıp idam ediliyordu. Geri kalanlar ise yaşamla ölüm arasında gidip geliyordu. Dünya nüfusu son 5 yılda yarı yarıya azalmıştı. Belki de istedikleri buydu.

  Bu esnada insanları yönetenler iyice azıtmışlar sadece kendi canlarını ve mallarını düşünür olmuşlardı. O mallar ise aç halkların verdiği vergilerle birikiyor, haksız kazanç, rüşvet, hırsızlık almış başını gidiyordu.

İşte hal böyle iken bir şekilde ortaya çıkan Mark Lenin ve grubuna dâhil olmam kaçınılmaz bir görev olmuştu. Mark Lenin kimdi hiçbirimiz bilmiyorduk, yalnız boynu kalın ve hatırlı zenginlerden olmalıydı.    

Dünyayı düşünen iyi bir insan. Dünya barışı için uğraşan bir kaç iyiden biriydi sadece. Burada ki katı kurallara alışmam hiç zor olmamıştı, son beş yıldır yaşanılanların yanında. Burada ki kurallar devede kulaktı.

  Başkanın grubuna üyeliğim üç yıl önce başlamıştı onların güvenlerini kazanmam için yeterlimiydi? Yeterliydi zannımca bütün toplantılarına çağrılır olmuştum, sanalda koşulsuz savunucusuydum. Ayinleri kaçırmıyor ve günden güne onların deyimiyle kıdem kazanıyordum.

Testerlar hariç sadece 20 adet üretilen “nohut” 10 kişiye bölünmüştü. Bunların 5 tanesi devlet başkanıydı. 5 tanesi de illuminatinin kilit isimleriydi. 10 suikatsçiye, ikişer adet dağıtılmıştı. Bunlardan iki tanesi bendeydi. 10 adam on suikast; hepimiz işimizin en iyileriydik.

Altı ay boyunca eğitimini gördüğümüz “nohut”ta uzmanlaşmıştık. Hepimiz ayrı odalarda eğitim almıştık ve birbirimizi tanımıyorduk, tanımayacaktık. Üç yıldır uluslar arası hava yolları kapalı idi ama benim ve diğer arkadaşlarım için jetler çoktan hazırlanmıştı.  Sesten hızlı oldukları için hayalet uçaklarla gidecektik. 6 saat 35 dakika süren bir yolculuktan sonra başkanın ülkesine varmıştım.

  Artık zamanı gelmişti; durmak bilmeyen virüs gibi başkanda durmak bilmiyor halkı sömürüp zalimliğini en tepeye taşıyordu. Toplantı zamanı gelmişti. 30 metre uzağında olacaktım. Yukarıdaki 45 numaralı koltukta yerimi almıştım.  İçeri girerken aranmama rağmen elimdeki flüt kimsenin dikkatini çekmemişti tabi gruba üye olmamda ayrıcalıktı. Oyalanmaya hiç vaktim olmayacaktı en ufak bir sapmada her şey berbat olabilirdi. Herkes ayakta alkışlarken yapmalıydım. Daha öncede öldürdüklerim olmuştu ama ilk defa bir başkan öldürecektim ve gerçekten çok heyecanlıydım fakat korkusuz. O gidince halk ayaklanacak o halk ile ne polis ne de asker uğraşacaktı. İlâhi adaleti sağlayacağım için, içim çok rahattı.

‘’Yaşa Büyük Başkan’’ sesleriyle salona girmişti. Salon en son teknolojiyle dezenfekte edilmişti. Korumaları etten duvar örmüşlerdi, oysaki içerde ki herkes gibi bende başkanın grubunun bir üyesiydim. One eye’ e kimse aldırış etmiyor herkes ayaklanmış, zıplayanlar, bağıranlar, coşanlar sevgi gösterisinde bulunuyordu. Etrafımdakilere göre daha kısa boylu olmam avantajımdı bu sefer. Önceden içine yerleştirdiğim nohutlu Tin Whistle ı başkana doğru çevirdim tek bir yanlış hareketimde ya da yanımdakilerin el kol hareketlerinin bana değmesinde her şey bitebilirdi.

Başkan bana dönmüş el sallıyordu ve Tin Whistle’ı üfledim. Nohudu gördüm dikenlerini açmış hızla yol almaktaydı bir iki saniye içinde nohut gözden kayboldu ve on saniye sonra alıcısına giden kargo gibi adrese teslim edilmişti. Göğsünde küçük bir delik açarak ilerlemiş kalbe geldiği zaman orada kendi yörüngesinde dönerken kalbin içinde on tur atmış sinirleri ve kasları parçalayarak geri çıkmıştı.  Buradan gördüğüm kadarıyla başkan yere düşmüştü, etrafındaki korumalar üstüne çöreklenmişti. Kapılar otomatik olarak kapanmadan buradan çıkmam gerekiyordu ve kapılar kapanmaya başlandı. Etrafta koşuşturmaca ve kargaşa başlamıştı. Kulağımda ki ses, “Scott cevap ver” demekteydi.

“İşlem tamam! Havalandırmaya gidiyorum, açın!”

Dedim aşağı doğru yöneldim birer ikişer merdivenleri inip bodruma geldim biri havalandırmadan elini uzattı tuttum. Ve emekleyerek kanalizasyona çıktık. Oradan şehir kanalizasyonuna geçerek yürümeye başladık. Tekrar ara kanalizasyona girdiğimizde emeklemeye devam ettik . Öndeki arkadaşın bacakları epey uzundu arada ayaklarını burnumda hissediyordum. Hiç sesini çıkarmadan önümüze çıkan dar merdivenleri tırmandı. Bende arkasından, bir rögar kapağına tık tıkladı. Yukarıdan başka bir el bizi yeryüzüne doğru çekti. Metro istasyonuna çıkmıştık. Tuttuğum elin yumuşaklığından maskenin altında ki kişinin Suzy olduğunu anlamıştım. Lavaboya gittik üstümüzü değiştirdik bir çöp bidonuna kıyafetlerimizi attıktan sonra, tin Whistleda attım ve ateş almasını izledim. Yangın alarmı çalsa da biz istifimizi bozmadan çıktık. 5053 sayılı metroya bindik. Oturduğumuzda havalandırmada ki arkadaş elini uzattı.

“Tebrik ederim iyi iş çıkardın.’’  

‘’Teşekkür ederim’’ dedim uzun boylu, çikolata renkli , yakışıklı adamın elini bırakmadan. Bana Malcolm X i (Denzel Washington) hatırlatmıştı. Aşinaydı bir yerlerden.

‘’Tanışalım, ben Mark Lenin,’’  şaşkaloz bakışlarımın eşliğinde,  tanıştığıma sevinerek…

“Bende Scott,  Scott Macwall” dedim. Sanki tanımıyormuş gibi?

Bende…

                                     Zeynep Mete Uçak

ETİKETLER: ,
Zeynep Mete Uçak
Zeynep Mete Uçak
Zeynep Mete Ucak kimdir? Yazı Atölyesi Yazarı
YAZARA AİT TÜM YAZILAR
BİR YORUM YAZIN
ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.