ALTIN
DOLAR
EURO
BIST
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 34°C
Az Bulutlu

Haftanın Kitabı | Uçurtma Avcısı | Khaled Hosseini

Haftanın Kitabı | Uçurtma Avcısı | Khaled Hosseini

ROMAN ÖZETİ:

Kabil’de monarşinin son yıllarında birlikte büyüyen Emir ve Hasan sütkardeşler.

Emir, zengin bir iş adamının oğludur. Emir’in babası yardımsever bir insandır.

Hasan, ülkede sevilmeyen hazara çocuğudur. Hasan’ın babası (Ali) ise Emir’in babasıyla eski dostlar. Aynı zamanda onun hizmetini yapar.

Hasan, okumayı ve yazmayı bilmez. Emir Hasan’a yazdığı hikayeleri okur.

Bir gün Emir hikaye yazarken o esnada Rahim han içeri girer ve yazdığı hikayeyi okumak istediğini söyler. Okuduktan sonra çok beğendiğini ve iyi dileklerini iletir.

Kabil’de her yıl düzenli olarak uçurtma şenliği düzenlenir.

Bir gün uçurtma yarışı yapılır ve bu yarışamaya Emir ve Hasan’da katılır.

Yaklaşık 100 uçurtmadan sadece iki uçurtma kalmış ve son uçurtmayı da Emir koparmıştır.

Hasan, kopan uçurtmayı yakalamak için Emir’e söz verir ve uçurtmanın peşinden koşar.

Emir, Hasan’ı merak eder ve onu aramaya başlar. Yaşlı bir satıcıya sorar o da elinde uçurtmayla peşinde birkaç çocuk kaçarken gördüğünü söyler.

Emir, tedirgin olur ve aramaya devam eder. Bir ses duyar hemen oraya yönelir.

Assef ve arkadaşları Hasan’ı kıstırmış elindeki uçurtmayı ister. Hasan ise hiç tereddütsüz “uçurtmayı Emir ağama götüreceğim, ona söz verdim.“ der.

Assef, o zaman hayatı boyunca unutamayacağı bir şey yaşayacağını söyler ve Hasan’ı dövdükten sonra ona tecavüz eder.

Bütün bu olanları izleyen Emir ise hiçbir şey yapmadan arkasına bile bakmadan oradan koşarak uzaklaşır.

Emir, Hasan’ın yüzüne bakamaz ve utanır.

Hasan her gün Emir’in işlerini erkenden bitirip ona gözükmeden geri yatar.

Emir, babasına onları artık burada istemediğini söyler, ama ters tepki alır.

Bu duruma dayanamayan Emir Hasan’ı hırsızlıkla suçlar.

Ali, daha fazla hizmetlerinde çalışamayacağını söyler ve oradan ayrılırlar.

Kabil’de çıkan savaş nedeniyle Emir ve babası ülkeyi terk eder.

Hayatlarını Amerika California’da sürdürmeye başlarlar. Ama Emir geçmişte yaşadıklarını unutamaz. Hasan’a yaptıklarından dolayı utanç duyar.

Emir, büyür ve okulundan mezun olur. Babası ise bitpazarında çalışmaktadır.

Emir, pazarda General Taheri’nin kızın Süreyya’ya aşık olur.

Bu arada Emir kitap yazmaktadır.

Emir Süreyya ile evlenir. Evlendiklerinden bir gün sonra Emir’in babası ölür.

Emir çok üzülür. Emir’in yazmış olduğu kitap yayımlanmıştır.

O gün Emir’e telefon gelir ve arayan Rahim Han’dır.

Rahim Han, Hasan’ın başının belada olduğunu söyler.

Emir’i Pakistan’a çağırır. Emir duyduklarının üzerine dayanamayıp Pakistan’a gider.

Yanında rahim Han’a hediye olarak yazmış olduğu kitabı getirir.

İçinde ise “Rahim Han ‘a daha yazmayı bile öğrenememişken hikâyelerimi dinlerdi.” yazıyordu. Rahim Han çok hastadır. Emir’e Hasan’ın yazmış olduğu mektubu verir.

Hasan, ona mektup da yazmayı güzelce öğrenene kadar yazmadığını yeni yeni İngilizceyi öğrenmeye çalıştığını, Farzana adında karısının ve Sohrab isminde bir de oğlunun olduğunu söyler.

Rahim Han Hasan’ın bir çatışma sırasında öldüğünü ve karısının da onu kurtarmak isterken vurulduğunu anlatır.

Emir, Sohrab’ı sorar, onun da yetimhanede olduğunu söyler. Ayrıca Emir babasının kendisini yıllarca kandırdığını ve Hasan’ın kardeşi olduğunu öğrenir.

Emir, Rahim Han’ın ayarladığı bir şoför (Ferit) ile Kabil’e gider. Vicdanını rahatlatmak için eline fırsat geçer. Kabil’e döndüğünde her şeyin daha kötüye gittiğini fark eder.

Kabil’i terk etmek, kaldığı olaya benzer bir şeyle karşı karşıya kalır.

Sohrab’ı ararlar ve uzun süre sonra izni bulur. Bir adamla tanışır ve onun karşısına tek başına çıkar. Ona ne için Kabil’de olduğunu anlatır. Adam, Sohrab’ı çağırır. Onu köle gibi kullanmaktadır. Daha sonra adamın Assef olduğunu anlar. Assef ile Emir tartışır ve Assef Emir’i döverken Sohrab Emir’in Hasan’a hediye ettiği sapanı çıkarır.

Sohrab, babasından yadigar olan sapanı çok iyi kullanmaktadır.

Assef’in sol gözünü isabet alır ve vurur, Assef bağırır. Onlarda kaçar. Ferit kapıda bekler arabaya atladıkları gibi Pakistan’a giderler. Rahim Han hayatını kaybetmiştir.

Emir, Süreyya’yı arar ve olanları anlatır. Emir Sohrab’ı da alır California’ya döner.

Kitap Değerlendirme | Kaynak Amazon

Emir ve Hasan, Kabil’de monarşinin son yıllarında birlikte büyüyen iki çocuk… Aynı evde büyüyüp, aynı sütanneyi paylaşmalarına rağmen Emir’le Hasan’ın dünyaları arasında uçurumlar vardır: Emir, ünlü ve zengin bir işadamının, Hasan ise onun hizmetkârının oğludur. Üstelik Hasan, orada pek sevilmeyen bir etnik azınlığa, Hazaralara mensuptur.

Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı Gunun-Kitabi-Ucurtma-Avcisi-Khaled-Hosseini-Sutkardesler-3702-07413_bkdjjfu7U-1.jpg

Çocukların birbirleriyle kesişen yaşamları ve kaderleri, çevrelerindeki dünyanın trajedisini yansıtır. Sovyetler işgali sırasında Emir ve babası ülkeyi terk edip California’ya giderler. Emir böylece geçmişinden kaçtığını düşünür. Her şeye rağmen arkasında bıraktığı Hasan’ın hatırasından kopamaz.

Uçurtma Avcısı, arkadaşlık, ihanet ve sadakatin bedeline ilişkin bir roman. Babalar ve oğullar, babaların oğullarına etkileri, sevgileri, fedakârlıkları ve yalanları… Daha önce hiçbir romanda anlatılmamış bir tarihin perde arkasını yansıtan Uçurtma Avcısı, zengin bir kültüre ve güzelliğe sahip toprakların yok edilişini aşama aşama gözler önüne seriyor.

Uçurtma Avcısı’nda anlatılan olağanüstü bir dostluk. Bir insanın diğerini ne kadar sevebileceğinin su gibi akıp giden öyküsü…

KİTABIN İLK BÖLÜMÜNDEN:

BİR

Bugün neysem, on iki yaşındayken, 1975 kışının o karanlık, buz gibi gününde oldum. Tam anını çok iyi anımsıyorum; yıkık, toprak bir duvarın arkasına çömelmiş, donmuş, derenin yakınındaki dar, çıkmaz sokağa bakıyordum. Üzerinden çok uzun zaman geçti; ama geçmiş için söylenenler yanlış. Ben onun nasıl gömüleceğini öğrendim. Her ne kadar geçmiş pençeleriyle kendine bir çıkış yolu açmayı becerse de. Şimdi düşününce, o boş sokağa son yirmi altı yıldır bakmakta olduğumu fark ediyorum.

Geçen yaz, dostum Rahim Han beni Pakistan’dan aradı. Onu ziyarete gitmemi istiyordu. Kulağımda ahize, mutfakta dururken, karşı uçtakinin yalnızca Rahim Han olmadığını biliyordum. Kefareti ödenmemiş günahlarımla dolu geçmişimdi. Telefonu kapadıktan sonra. Golden Gate Park’ın kuzey ucundaki Spreckles Gölü’nün kıyısında yürüyüşe çıktım. Erken öğleden sonra güneşi, düzinelerce minyatür teknenin canlı, kıvrak bir esintinin itkisiyle gezindiği suda ışıldıyordu. Başımı kaldırıp bakınca gökyüzünde süzülen, uzun, mavi kuyruklu, bir çift kırmızı uçurtma gördüm. Parkın batı tarafındaki ağaçların epeyce yukarısında, yel değirmenlerinin üstünde salınıyorlardı, aşağıya, artık memleketim dediğim San Francisco kentine bakan bir çift göz gibi. Ve ansızın, Hasan kulağıma fısıldadı: Sentti ifin, bin tane olsa yakalarım. Hasan, tavşandudaklı Uçurtma Avcısı.

Bir söğüt ağacının yakınındaki tahta sıraya oturdum. Rahim Han’ın telefonu kapatmadan hemen önce, aklına son anda gelivermiş gibi söylediği şeyi düşündüm: Yeniden iyi biri olmak mümkün. Bir kez daha yukarıya, ikiz uçurtmalara baktım. Hasan’ı düşündüm. Baba’yi Ali’yi Kabil’i. Her şeyi değiştiren o 1975 kışına kadar olan yaşamımı. Her şeyi değiştiren ve beni bugün neysem o yapan kışı.

İKİ

Çocukken, Hasan’la birlikte babamın evindeki araba yolunun iki yanında sıralanan kavak ağaçlarına tırmanır, bir ayna parçasıyla komşu evlerin camlarına ışık tutar, komşuları kızdırırdık. Pantolonlarımızın ceplerini dut kurusu ve cevizle, doldurur, yüksek dallardan ikisine, ata biner gibi, karşılıklı yerleşir, çıplak ayaklarımızı aşağıya sarkardık. Dutları yerken aynayı elden ele geçirir, birbirimize ceviz fırlatır, kıkırdar, gülerdik. Hasan’ı o ağacın üzerinde hâlâ görebiliyorum; yaprakların arasından sızan güneş ışığı, meşeden oyulmuş bir Çin bebeği kadar toparlak, kusursuzcasına yuvarlak yüzüne vuruyor: düz, yayık burnu, bambu yapraklarını andıran kısık, hafif çekik, ışığa göre sarı, yeşil, hatta safire dönen gözleri. Biraz düşük, küçük kulakları, son anda eklenivermiş bir uzantıyı andıran sivri, sert çenesi gözümün önünde. Ve yanık dudağı; Çin bebeğini yapan ustanın elindeki keski kaymış ya da adam yoruluvermiş, dikkati dağılmış gibi, üstdudağın hemen soluna atılan o çentik.

Bazen, o ağaçların tepesinde Hasana sapanıyla komşunun tek gözlü Alman kurduna ceviz fırlatmaya razı ederdim. Hasan bunu yapmak istemezdi, ama ben istersem,gerfcktcn istersem beni kırmazdı. Hasan benîm hiçbir isteğimi geri çevirmezdi. Sapan kullanmada üstüne yoktu. Hasan’ın babası Ali bizi bu durumda yakalayınca kızardı onun kadar tatlı, iyi huylu biri ne kadar kızabilirse, elbette. Parmağını sallar, İnin çabuk, derdi. Aynayı elimizden alıp annesinin bir sözünü yinelerdi: Şeytan namaz kılan Müslümanlara ayna tutar, akıllarını çelmeye çalışırmış. Oğlunu sertçe süzerek, eklerdi: “Bunu yaparken de gülermiş.”

Hasan ayaklarına bakar, “Evet, Baba,” diye mırıldanırdı. Ama beni asla ele vermezdi. Ayna fikrinin de, aynı komşunun köpeğine ceviz atmak gibi, benden çıktığım asla söylemedi.

Kavaklar çift kanatlı, üzeri dövme demirden motiflerle bezeli bahçe kapısına ulasan, kırmızı tuğla döşeli araba yolunun iki yanına sıralanmıştı. Kapı, babamın arazisine açılıyordu. Evimiz tuğla yolun sol tarafındaydı; araba yolu evin arkasındaki bahçede son buluyordu.

Herkes, Baba’nın yaptırdığı evin. Vezir Ekber Han bölgesindeki en güzel ev olduğunu söylerdi; burası, Kabil’in kuzeyinde yer alan, yeni ve zengin bir mahalleydi. Kimilerine göreyse Kabil’in en güzel eviydi. İki yanı gül ağaçlarıyla kaplı geniş bir çimenlik, mermer zeminli, geniş pencereli, büyük binaya uzanıyordu. Baha’nın İsfahan’da eliyle seçtiği geometrik desenli, mozaik fayanslar dört banyonun zeminini kaplıyordu. Kalküta’dan getirdiği, yaldız işlemeli halılar duvarları süslüyor, tonozlu tavandan kristal bir avize sarkıyordu.

Üst katta benim yatak odanı, Baha’nın yatak odası ve “sigara odası” diye bilinen, her zaman tütün ve tarçın kokan çalışma odası vardı. Babamla arkadaşları, Ali’nin sunduğu akşam yemeğinin ardından bu odaya çekilir, siyah, deri koltuklara yayılırlardı. Pipolarını doldurur (Baba buna “pipoyu beslemek” derdi), en sevdikleri konulardan söz ederlerdi: siyaset, iş, futbol Bazen Baha’ya yanlarında oturup oturamayacagımı sorardım, ama o kapının eşiğine dikilir, “Hadi ama,” derdi. “Bu, yetişkinlerin zamanı. Neden gidip kitap filan okumuyorsun?” Sonra, kapıyı kapatırdı; ben orada öylece kalır, neden bütün zamanını hep yetişkinlere ayırdığını merak ederdim. Eşiğe oturur, dizlerimi göğsüme çekerdim. Orada bir, bazen iki saat oturur, içeriden gelen kahkahaları, gevezelikleri dinlerdim.

Aşağıdaki oturma odasında, içinde özel olarak yaptırılmış dolaplar bulunan, genişçe bir girinti vardı. Kavisli duvara çerçeveli aile resimleri asılıydı: Büyük babamla Kral Nadir Şah’ın 1931′de, Şah’ın suikastından iki yıl önce çekilmiş, eski, damarlı bir fotoğraf; ölü bir geyiğin başında duruyorlar, ayaklarında dizlerine kadar gelen çizmeler, omuzlarında av tüfekleri. Annemle babamın düğün fotoğrafı da vardı; babam siyah takım elbisesiyle göz alıcı, annem gelinlikli, gülümseyen, genç bir prenses. Sonra, babamla en iyi dostu ve iş ortağı Rahim Han’ı, evimizin önünde dururken gösteren, bir başka fotoğraf; ikisi de çok ciddi ben henüz bir bebeğim, Baba beni kucağına almış; yüzü yorgun, asık. Kollarındayım, ama parmaklarımı Rahim Han’ın serçeparmağına dolamışını.

Bu kavisli duvar, oturma odasını yemek salonuna bağlardı; salonun ortasındaki maun masa, otuz konuğu rahatça ağırlayabilecek genişlikteydi masraflı, gösterişli partilere düşkün olan babam sayesinde, neredeyse her hafta ağırlardı da. Yemek salonunun öteki ucunda kışın sürekli yanan, yüksek, mermer bir şömine vardı.

Geniş, sürgülü bir kapı bir dönümlük arka bahçe ye ve dizi dizi kiraz ağaçlarına bakan, yarım daire biçimindeki terasa açılıyordu. Baba ve Ali doğudaki duvarın dibinde küçük bir sebze bahçesi yetiştirmişti: domatesler, nane, yeşil biber ve bir türlü ürün vermeyen mısırlar. Hasan’la ikimiz oraya “Hasta Mısır Duvarı” derdik.

Bahçenin güney ucunda, bir yenidünya ağacının gölgesinde hizmetkârların evi vardı; Hasan’ın babası Alî’yle birlikte yaşadığı küçük, mütevazı, toprak kulübe.

Hasan işte orada, o küçük müştemilatta 1964 yılında doğmuş; beni doğururken can veren annemin ölümünden tam bir yıl sonra.

O evde yaşadığım on sekiz yıl boyunca, Hasan’la Ali’nin kulübesine yalnızca üçbeş kez girdim. Güneş tepelerin ardına çekilip biz de nihayet oyun oynamaya son verince, Hasan’la yollarımız ayrılırdı. Ben gülİcrin arasından geçip Baha’nın malikânesine yollanırdım. Hasan da doğduğu ve bütün yaşamını geçirdiği, döküntü kulübeye.

Temiz, eşyasız, bir çift gazyağı lambasıyla aydınlatılan, loş bir yer olduğunu anımsıyorum. Odanın iki karşı köşesine iki döşek konmuş, aralarına da yıpranmış, saçakları erimiş bir Herati kilimi atılmıştı; bir köşede de, Hasan’nın resim yaptığı tahta masayla üç ayaklı bir tabure dururdu. Duvarlar, üzerine boncuklarla Allahu ekber yazısı işlenmiş olan, tek bir örtünün dışında çıplaktı. Baba örtüyü Meşat’a yaptığı yolculukların birinden, Ali’ye armağan getirmişti.

İşte Sanaubar, Hasan’ı 19,64′te, soğuk bir kış günü bu küçük kulübede doğurmuştu. Ben annemi doğum sırasındaki aşın kanama yüzünden kaybetmişim. Hasan da annesini bir haftalıkken kaybetmiş. Çoğu Afgan’ın ölümden de beter dediği bir alınyazısı yüzünden: Kadın, gezgin bir şarkıcı ve dansçı kumpanyasıyla kaçmış.

Hasan annesinden hiç söz etmezdi; böyle biri hiç var olmamıştı sanki. Onu rüyasında görüp görmediğini merak ederdim; nasıl bir kadın olduğunu, şu an nerede bulunduğunu. Hasan da onu merak ediyor muydu? Özlüyor muydu benim hiç tanımadığım annemi özlediğim gibi? Bir gün evden çıkmış, yeni başlayan İran filmini görmek için Zainab Sineması’na doğru yürüyorduk; İstiklal Ortaokulu’nun yakınındaki askeri kışladan geçen kestirmeye saptık Baba o yolu kullanmamızı yasaklamıştı, ama o sırada Rahim Han’la birlikte Pakistan’daydı. Kışlayı çeviren çitin…

Sovyetler Birliğinin Afganistan’ı işgali ile birlikte bir çok dram yaşanmıştır ve tarihte bunu dramı en mükemmel anlatan kitap Uçurtma Avcısı’dır. Olaylara iki çocuğun gözünden mükemmel bir dram ile bakan kitabın yazarı Khaled Hosseini (Halit Hüseyni) en ünlü Afgan yazarlardan biri haline gelmiştir.

Emir ve Hasan birlikte büyüyen çok iyi arkadaş olan iki süt kardeştir. Emir’in babası bölgede nüfuzlu ve yardımsever biri olarak tanınır. Hasan’ın babası ise Emir’in babasının hizmetlisidir. Herşey mükemmel giderken Emir ve Hasan başlarını belaya sokarlar ve Hasan Emir’i kurtarmak için kendini öne atar. Emir ona destek olmak yerine oradan kaçar ve Hasan’ı kaderi ile başbaşa bırakır. Hasan hayatı boyunca unutamayacağı bir şiddete maruz kalır ve Emir bunu sadece uzaktan izlemekle yetinir.

Emir bu olanlardan dolayı büyük utanç duyar ve bir daha Hasan’ın yüzüne bakamaz. Fakat birlikte yaşadıkları için duyduğu utanç ile hergün yüzleşmek zor gelir ve Hasan’a bir tuzak kurarak onu hırsız gibi gösterir ve böylece babasının işten atılmasına sebep olur. Her ne kadar Emir’in babası bu olayı görmezden gelip Hasan’ı affetsede Hasan’ın babası bu utanca dayanamaz ve oğlunu alıp bölgeyi terk eder.

Bu sırada Sovyet işgali başlar ve Emir ile babası herşeyleri kaybederler. Bunun üzerine ellerinde kalanlar ile birlikte Amerika’nın yolunu tutmak zorunda kalırlar. Fakat yeni hayatta Emir’in içinde bulunduğu duruma değiştirmek ve geçmişinden gelen pişmanlık ve utanç ile yaşamak zorunda kalır.

Aradan yıllar geçer ve büyümüş olan Emir Afganistan’dan bir telefon alır. Arayan kişi Hasan’ın başının tehlikede olduğunu ve yardıma ihtiyacını olduğunu belirtir. Bunun üzerine vicdanını rahatlatma fırsatı bulan Emir Amerika’daki hayatını bırakıp Afganistan’a geri döner. Döndüğünde ise herşeyin daha kötüye gittiğini görür. Dahası Hasan ölmüştür fakat onun da bir oğlu vardır. Oğlunu kurtarmak için ise yıllar önce kaçmayı tercih ettiği gibi bir olay ile karşılaşır. Ya tekrar kaçıp ikinci kez vicdanı ile başbaşa kalacaktır yada bu kez karşı koyup Hasan’ın oğlunu kurtarıp ona olan borcunu ödeyecektir.

Administrator
Administrator
Editörden Yazı Atölyesi, Çağdaş Türk ve Dünya Edebiyatı’nı merkezine alan bir websitesidir. Yazı Atölyesi’ni kurarken, okurlarımızı günümüzün nitelikli edebi eserleriyle tanıtmayı ve tanıştırmayı hedefledik. Yazarlarımız, Yazı Atölyesi’nde, edebiyat, sanat, tarih, resim, müzik vb. pek çok farklı alandan bizlere değer katacağını düşünüyoruz. Bu amaçla, sizlerden gelen, öykü, hikaye, şiir, makale, kitap değerlendirmeleri, tanıtımı ve film tanıtım yazıları, anı ve edebiyata ilişkin eleştiri yazılarla, eserlerinize yer veriyoruz. Böylelikle kitaplarınızla eserlerinizin yer aldığı Yazı Atölyesi’nde, dünya çağdaş edebiyatı ile sanatın pek çok farklı alanında değer katacağına inanıyoruz. Katkılarınızdan dolayı teşekkür ederiz.   http://yaziatolyesi.com/    Editör: Hatice Elveren Peköz   Email: yaziatolyesi2016@gmail.com haticepekoz@hotmail.com   GSM: 0535 311 3782  -------*****-------  
YAZARA AİT TÜM YAZILAR
BİR YORUM YAZIN
ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.