ALTIN
DOLAR
EURO
BIST
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 27°C
Parçalı Bulutlu

Günün Hikayesi | Leyla | Yesenya Bıkmaz

27.11.2020
5.036
A+
A-
Günün Hikayesi | Leyla | Yesenya Bıkmaz

Yine bomboş geçen bir günün sonunda bir şey yapmış olmak için mahallede biraz yürüyüş yapmaya karar verdi. O kadar bıkmıştı ki kendinden (aslında her şeyden) üzerini değiştirmeden, aynaya bile bakmadan attı kendini sokağa. Son zamanlarda her şey kötü gidiyordu. Aylar önce işinden kovulmuştu. Kaç gündür işsiz olduğunu saymayı bir süre önce bırakmıştı. İlk hafta kendini müthiş iyi hissediyordu, neredeyse özgürleşmiş gibi. İkinci hafta bir gazla kendisine lâyık, çalışmaktan keyif alabileceği yerlere başvurmaya başladı. En fazla beş tane seçenek vardı zaten. Hazır eski düzeninden kurtulmuşken öyle alelade bir yerde çalışmazdı neticede. Çalışmaya değecek bir yer olmalıydı. Başvuru yaptığı yerlerden sadece biri geri dönüş yaptı ama onlar da tecrübesini az bulduklarından ‘biz sizi arayacağız’ şeklinde karşılık verdiler ve tabi o telefon hiç gelmedi. Daha sonra standartlarını biraz daha düşürüp ‘çalışılabilir’ yerlere başvurmaya başladı. Netice değişmeyince ‘en azından para veriyorlar’ dediği yerlere kadar düştü. Sonuç yine aynı. Bir-iki tanesi olumlu cevap verir gibi oldu ama sonuca bağlanamadı. Bu süreçte kenarda biriktirdiği üç beş kuruşu kurutarak yaşamaya çalışıyordu ama şartlar gün geçtikçe kötüye gidiyordu.

 

Sonra bıraktı. İş aramayı, kendine bir şeyler katıp başvuracağı yerlere daha dolgun bir özgeçmişle gitmeyi planlamayı, düzenli duş almayı… ve bugün fark etmişti ki, artık aynaya bakmayı da bırakmıştı. Günden güne herkesten en çok da kendinden uzaklaşıp boş veriyordu her şeyi. Bazen aklına toparlanması gerektiği, ömrünün sonuna kadar böyle yaşayamayacağı geliyordu ama toparlanacak gücü kendinde bulamıyordu. Bir çeşit depresyonda olmalıydı…

Yolda böyle düşüncelere dalmış yürürken bir kadın gördü. Dalgın dalgın yürürken bu kadını fark etmesi garipti aslında ama kadının hali o kadar değişikti ki ilgisini çekmemesi mümkün değildi. Kaldırımın köşesine oturmuştu ve önünde eski bir bebek arabası vardı, içi tamamen çerçöple dolu. Başında eski, lacivert çiçek desenli, ince bir tülbent; üzerinde yerlere kadar uzanan ona biraz bol gelen bir elbise vardı, o da lacivert çiçek desenli. Yavaşça bebek arabasını sallayarak olmayan bir bebeği sallıyor gibi yapıyor ara sıra çantanın içindeki poşetleri düzeltiyordu. Ama kadını ilginç kılan bunlar değildi. Yüzündeki gülümsemeydi. Önünden geçen herkese; bisiklete, arabaya el sallıyor insanın ömrü boyunca çok fazla göremeyeceği bir samimiyetle gülümsüyordu. Aylardır beklediği oğlu askerden gelmiş bir anne gibi, torununu ilk defa görmüş bir nine gibi gülümsüyordu her seferinde. Aklı çok yerinde değildi belli ki, ama dünyadaki en mutlu insan oymuş gibi gülümsüyordu. Kadına dalmış bunları düşünürken kadın ona baktı, aynı sıcak gülüşle baktı ona. El salladı sonra. Aralarında en fazla 10 adımlık mesafe vardı ama o çocuk masumluğuyla durmadan el sallıyordu. Galiba karşılık bekliyordu. Şaşkınlıkla karışık bir merakla o da elini kaldırıp el salladı gülümseyerek. Kadın elini indirdi, istediğini alıp rahatlamış gibi bir iç çekti, sakince önündeki içi poşet dolu bebek arabasını sallamaya devam etti.

Eli havada öylece kalakalmıştı. Merak içini kemirip duruyordu. Neydi bu kadının hikâyesi? Bir insan hem bu kadar sefil, hem bu kadar mutlu ve rahat görünebilir miydi? Kendi halini düşündü. Günlerdir saçma sapan bir bıkkınlıkla dişlerini dahi fırçalamıyordu. Kendisine saygısı kalmamıştı adeta. Sebebi de üzerine düşerse belki de halledebileceği, en azından bir çözüm bulmak için uğraşabileceği bir şeydi. Ani bir kararla ancak çok yavaş adımlarla kadının yanına yaklaştı. Korkuyordu; ne tepki verir, deli midir, sinirlenir mi… Yine de merakı baskın geldi. Sakince ve biraz tedirgin yanına oturdu kadının. Aralarında bir insan sığacak kadar mesafe bırakmıştı. Kadın kafasını hiç kaldırmadan arabayı sallamaya devam ediyordu.

‘Merhaba teyze’ dedi uysal bir sesle. Kadın başını kaldırıp sağını soluna bakındı önce, sesin nereden geldiğini anlamaya çalışıyor gibiydi. Sesin kaynağını bulunca kaşlarını hafifçe çatıp sorgular gibi baktı ona. Tanımaya, kim olduğunu anlamaya çalışıyor gibiydi. Sonra birden yine aydınlandı yüzü, yine aynı güneş gibi gülüş… Hemen elini kaldırdı, ‘hoş geldin’ diyerek el sallamaya başladı. Karşılık görmezse elini indirmeyeceğini çözmüştü artık, tereddüt etmeden kendi de el salladı. Bundan cesaret alarak bir sohbet başlattı.

-Nasılsın teyze?

-Teyze değil benim adım, Leyla’yım ben.

-Pardon Leyla, nasılsın?

-İyiyim, hava bugün çok güzel. Dün üşümüştüm ama bugün güzel. Ben çok üşürüm aslında. Sevmem hiç soğuğu. Güneş severim. Parlasın hep, içimi ısıtsın. Soğuk kötü. Soğuk insanlar da kötü. Ama sıcak çok güzel.

Son cümleyi söylerken bir sevgiliyi anlatır gibi derinden çıktı sesi. Özlemle ve gülümseyerek bahsediyordu sıcaktan.

-Leyla, aklıma geldi. Sen yemek yedin mi bugün? Ben çok açım.

-Yedim tabii, insan bu saate kadar aç kalır mı? Ölür valla.

Yemeği nereden ve nasıl bulduğunu merak etti ama sormadı. Tepkilerini kestirmek mümkün değildi. Aslında şu an neden bu kadınla sohbet ettiğini bile bilmiyordu. Tek bildiği bu durumun ona inanılmaz bir huzur verdiğiydi. Konuşmadıkları zamanlarda Leyla onun varlığını unutuyor önündeki bebek arabasına odaklanıyordu. Arada bir kafasını kaldırıp o güneş gülüşüyle gülüp el sallıyordu gelip geçenlere.

Neden bebek arabasına bu kadar düşkündü acaba? Yoksa bebeğini kaybetmişte delirmiş miydi? Veya annesini, babasını. Belki eşini… Ona soramazdı tabii ama öğrenmeyi aklına koymuştu. Biraz daha orada sessizce oturduktan sonra kalkıp eve gitmeye karar verdi. İyiden iyiye üşümüştü, üzerine bir ceket almayı bile düşünememişti çıkarken. Oturduğu zamanki gibi sessiz ve biraz ürkekçe ayağa kalkıp hafif bir sesle, “Görüşürüz Leyla” dedi. Kafasını kaldırıp yüzüne bakan kadın samimiyetle el sallayıp “Yine gel” diye karşılık verdi. Bu söz onun için emir gibiydi artık. Kesinlikle gelecekti. Mutlaka. Ama önce hikâyesini öğrenecek, merakını ve açlığını giderecekti. Eve yürürken köşedeki mahalle bakkalına girdi. Yiyecek bir şeyler alırken laf arasında aklına gelmiş gibi kadını sordu bakkala. Adam ekmeği poşete koyarken bir yandan da ömrü boyunca bu soruyu beklemiş gibi bir açlıkla cevaplıyordu soruyu, kendisine bir şey sorulmuş olmasının gururuyla koltukları kabararak:

-Valla ağabeycim inanır mısın herkes merak içinde. Ben burada otuz senelik bakkalım. Bu mahallede büyüdüm, esnaflık yaptım. Her yerini, burada yaşayan herkesi az çok bilirim. Bu kadın 2-3 yıl önce geldi buralara. Nereden geldi, niye geldi kimse bilmiyor. İyi, mazlum bir kadıncağız. Orada öyle durur, gelene geçene el sallar, yemek verirsen yer… Kimseye bir zararı yok. Sadece bir kere olay çıkarttı o kadın. Mahallede oyun oynayan çocuklardan biri top yola fırlayınca koşarak caddeye çıkmış. Bu da birden kendini yırtar gibi attı kendini sokağa. Bağırıyor, çığlıklar atıyor. Hepimiz çıktık dışarı tabi ne oluyor diye. Bir baktım bu kadın çocuğu kucakladığı gibi koşa koşa kaldırıma geldi. Çocuk da korktu yazık. Hiç anlamadık neden olduğunu, araba falan da geldiği yoktu ha. Kendi kendine mi uydurdu kafasından artık nedir. Meczup zavallı.

-Peki, ne yer ne içer bu kadın? Nerede yaşar?

-Mahalle esnafı olarak hepimiz her gün bir şeyler veririz ona. Ben her sabah ekmek, peynir artık elimin altında ne varsa bir sandviç yapar veririm. Yarısını kendi yer, yarısını kedilere, köpekler yedirir. Manav meyve verir ona. Ben bazen çikolata falan veririm, çok seviyor çikolatayı. Kış vaktinde sıcak çay demleyince onu da çağırır büyük bir bardak veririm. Mevsim yazsa mutlaka gazoz içer. Ankara gazozu.

Ankara gazozu derken gülümsüyordu. Alışmışlar belli ki bu kadına. Herkes sahiplenmiş, koruyup kolluyor diye geçirdi içinden. Gözleri doldu, içi yandı. Yeşilçam filminde hissetti kendini. Böyle mahalle, böyle esnaf, böyle iyi yürekliler kalmış mıydı sahiden…

Adama tekrar tekrar teşekkür edip ayrıldı oradan. Eve gidene kadar kendine bile çaktırmamaya çalışarak usul usul ağladı. En son ne zaman ağladığını hatırlamıyordu. Hatta en son ne zaman başka bir canlıyı gerçekten düşünüp, onun için samimiyetle iyi şeyler dilediğini bile hatırlamıyordu. Bu kadar bencil olmasından utandı, başına gelen her saçma olayda diplere batmasından, hiç kimsenin derdine koşmamasından, kimseye gerçekten değer vermemesinden utandı. Bu yüzden ağlıyordu galiba. Utançtan. Eve geçer geçmez bakkaldan aldıklarıyla bir şeyler hazırladı, küçük kaplara koydu. Yanına peçete, çatal bıçak da aldı. Küçük bir piknik sepeti yapmıştı. Bir termosa demlediği sıcak çayı koyup sepete yerleştirdi. Yanına da iki kupa bardağı. İçeriden uzun zamandır giymediği kalın paltosunu aldı, kendisi de hırkasını giydi. Bugün hava fena değildi ama bazı günler dışarıda donmadan durmak mümkün değildi. Koşar gibi, heyecanla gitti yol kenarına. Hâlâ orada oturuyordu Leyla. Gitti yanına, sakince onu korkutmamaya çalışarak oturdu. Sessizce elindeki kalın paltoyu Leyla’ya verdi. Hiçbir şey söylemeden yavaşça paltoyu alıp giyindi. Önünü sıkıca kapatıp biraz durdu içinde. Birkaç dakika sonra ısınmış olacak ki, gülümseyerek başını kaldırıp ona baktı. Fısıldar gibi “teşekkür ederim” dedi. Gülümseyerek karşılık verdi Leyla’ya. Birlikte yemek yediler, çayı içerkenki o mutluluğunu görünce ağlayacak gibi oldu. Bir insan hem bu kadar güneş olup, hem bu kadar sıcağa hasret olabilir miydi?* Gülerken başkasının içini bu kadar ısıtan bir insan nasıl bu kadar üşürdü? ‘Adaletsizce!’ diye kızdı içinden. Aklında kendisine sorular sormak ve hikâyesini öğrenmek vardı. Ama biraz konuştuktan sonra kendisini Leyla’ya dert anlatırken buldu. Dinlerken ona bakmıyor, arabayı sallayıp etrafa el sallıyordu ama her kelimeyi dinlediği belliydi. Ara sıra birkaç cümle söyleyip yorum yapıyor veya sorular soruyordu ona. Saatler geçmişti, kendi hikâyesini anlatıp içini dökmeye kendini o kadar kaptırmıştı ki Leyla’nın ayaklanmış olduğunu sonradan fark etti. Aniden “iyi geceler” diyerek arabasını alıp yürümeye başladı. O sırada ona hiçbir şey soramadığını, kendi derdine daldığını hatırlayıp arkasından seslendi:

-Leyla! Sen nerede yaşıyorsun?

-Cennette.

Bunu söylerken yüzünde beliren gülümsemesi kendisini bir melek olduğuna inandıracak kadar parlaktı. Meraktan ne yaptığını düşünmeyerek evden getirdiği her şeyi orada bırakıp Leyla’nın arkasından yürümeye başladı. Arada biraz mesafe bırakıp kendini fark ettirmemeye çalışıyordu ama zaten onun kimseyi duyar gibi bir hali yoktu. Kendi kafasının içinde yaşayıp etrafı sadece kendi istediği zaman fark eden bir kadına benziyordu. Yine de tedbiri elden bırakmadan takip etti onu. Kendisinin yanında çok rahat hissetmesine rağmen tam bir güven duyamıyordu, şüphe ediyordu her şeyinden. Çok uzun bir süre yürüdüler. Bir harbede ya da bir parkın kirli bir bankında yaşadığını düşündüğü bu gizemli kadın; küçük, müstakil, şirin denebilecek bir evin bahçesinden içeri girdi. Kapıyı 3 kere tıklayıp biraz geri çekilip bekledi. Kapı yavaşça açıldı, açan kişiyi göremedi. Leyla gülümsedi, içeri girdi. Kapı kapandıktan sonra bile oraya dakikalarca bakmaya devam etti. Ne düşüneceğini bilemiyordu. Neydi bu kadının hikâyesi? Akli dengesi yerinde değil miydi yoksa öyleymiş gibi mi yapıyordu? Neden bütün gün bir yol kenarında içi çerçöp dolu o bebek arabasını sallayıp gelip geçene el sallıyordu?

Sessizce eve yürüdü. Geri dönerken de eşyalarını bıraktığı yerden aldı. Tüm gece uyku tutmadı. Hayatında hiçbir şeyi bu kadar merak etmemişti belki de. Yarın ilk iş ona sıcak çay götürüp, aklındaki soruları soracaktı.

Sabah oldu, kendisine verdiği sözü yerine getirip uzun zamandır girmediği mutfağına girdi. Suyu ısıtıp çayı demledi. Çay demini alırken iki tane tost yapıp dün gece kullandığı sepete yerleştirdi. Çayın kıvamını aldığına ikna olunca termosa doldurup, bardaklarını alıp yola çıktı. Oraya gitti, Leyla yoktu. “Belki de saat çok erkendir” diye geçirdi içinden. Öğlene kadar bekledi o yol kenarında. Sevgilisini saatlerce bekleyip de ekilen birinin hissettiği acı hissetti içinde. Bir yandan da ona soracağı soruları kafasında toparlayıp daha az kırıcı hale getirmeye çalışıyordu. Ama o gelmiyordu bir türlü. Tüm eşyaları toplayıp dün geceki eve gitmeye karar verdi. Koşar gibi adımlıyordu yolu. Merak, sahiden insana her şeyi yaptırırdı. Hiç bilmediğin bir kadın için, hiç bilmediğin bir eve doğru koşmana bile sebep olabilirdi. Kendisine yıllar kadar uzun gelen bir süre sonra eve vardı ama kalabalığı görünce yerinde öylece kalakaldı.

Hiçbir şey göremedi, kimseden bir şey de duymadı. Ama hissediyordu, Leyla gitmişti. Onu dün bulup bugün kaybetmişti. Saatlerce o eve bakıp ağladı. Tanımadığı kadına, kendine, içindeki acıya… Ağlanacak çok şey vardı.

Yol boyu düşündü. Hissettiği merak umurunda değildi artık. Onun için, Leyla için bir şey yapmak istiyordu. Onu hatırlatacak bir şey. Ani bir kararla bir çiçekçiye gidip bir zambak aldı. Beyaz bir zambak fidesiydi bu. Roma ve yunan mitolojisinde kadınlığı ve masumiyeti simgeleyen bu çiçek ona Leyla’yı anlatıyordu. Kararlı adımlarla gidip Leyla’yı gördüğü kaldırımın arkasındaki çocuk parkının köşesine, yola dönük olacak şekilde ekti zambağı. Özenle, merhametle. Gözyaşları sicim gibi iniyordu. Gelirken aldığı su şişesini tören havasında açıp çiçeğe can suyunu verdi. Gözyaşları hıçkırıklara dönerken, yüzünü güneşe çevirip gülümsemeye zorladı kendini, güneşe bakakalarak içinden vedalaştı Leyla’yla.

*Müzik önerisi: Can Bonomo- GÜNEŞ

Kaynak: http://simeranya96.blogspot.com.tr

Please follow and like us:

Yesenya Bıkmaz
BİR YORUM YAZIN
ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.

RSS
Follow by Email
YouTube
Pinterest
LinkedIn
Share