ALTIN
DOLAR
EURO
BIST
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 24°C
Gök Gürültülü

Gitmek | Yesenya Bıkmaz

01.04.2021
125
A+
A-
Gitmek | Yesenya Bıkmaz

Gitmek. Ne ilginç kelime. Çok şey barındırıyor içinde. Ayrılık, hüzün, yalnızlık, özgürlük, macera, tutku… Herkesin ‘gitmek’ten aldığı başka. Ben hep korktum bu kelimeden. Ayrılık, acı gibi kelimelerin eş anlamlısıydı benim için. Ya bana gelen insanlar giderse? Ya yalnız kalırsam? Kimseye ‘git’ diyememem ondandır. Yolculuklardan, havaalanlarından, otogarlardan haz etmemem de bundandır diye tahmin ediyorum. Vedalaşmaları da beceremem zaten.

Zamanla bu gitmek korkusu o kadar artmıştı ki, artık kimseyi hayatıma alamaz olmuştum. Nasıl olsa gidecek birine neden izin verecektim ki, kalbimin kırılmasına değer miydi? Devamlı dinlediğim şarkıdaki* söz gibi:

“…Etrafıma kendi elimle bir duvar ördüm

Kimse bir daha geçmesin diye.”

Uzun bir süre böyle yaşamaya devam ettim. Arkadaş ortamlarında en çok konuşulan konu bu olmaya başlamıştı. Arkadaşlarım beni bu durumdan çıkarmak için türlü türlü yollar denemeye, bir terapist edasıyla benimle konuşup kendimi anlamama yardım etmeye hatta bazen öğütler vermeye uğraşıyor, türlü taktikler deniyorlardı. Toplanmalarımıza yeni yeni insanlar getirmeye bile başlamışlardı. Her fırsatta kalp kırıklığından bu kadar korkmanın ne kadar sağlıksız bir durum olduğunu, yaşanılan kötü olayların insanı olgunlaştıran şeyler olduğunu anlatıp duruyorlardı. Bense ikna olmamakta kararlıydım. Bana göre bu tavrım tamamen kendimi korumak amaçlı yaptığım için oldukça güvenliydi. Kimsenin beni anlamasını da beklemiyordum zaten. Bu korkuyu anlamamalarına alışmıştım.

Günler, aylar sonra yine bir arkadaş buluşmasına gittim. O gün bir meyhanede buluşup biraz kafa dağıtmaya karar verilmişti. Açıkçası böyle bir ortama çok ihtiyacım vardı. Heyecanlanmıştım. Buluşma yerine gittiğimde bir süre meyhanenin kapısında durup gözümle masaları taradım. Arkadaşlarımdan bazılarının masaya kurulmuş beklediğini görünce o tarafa yöneliyordum ki masada tanımadığım birinin olduğunu gördüm. Yine yapmışlardı bu saçma oyunu. Tadım kaçmıştı ama şimdi dönüp gitmekte olmazdı. Yüzüme sahte gülüşümü yerleştirip masanın başında durup herkese toplu bir selam verdim ve masanın en uç kısmındaki sandalyeye kuruldum. Her an kaçacak gibi hissettiğim için kapıya en yakın yere oturmak istedim herhalde, bilemiyorum. Diğerleri de gelip ekip tamamlanınca, muhabbet ısınmaya, kadehler tokuşturulmaya başlandı. Hafiften rahatlamıştım. Sakinleşince sohbete katılmam da kolaylaştı. Bir süre sonra masadaki yabancının anlattığı hikâyelere gülmeye hatta yer yer cevap vermeye başlamıştım. Gecenin sonunda, bu yabancı beyefendinin bir gezgin olduğunu, hiçbir yere bağlı kalamayan özgür bir ruh olduğunu öğrenmiş, kamp hikâyelerinin bir çoğuna vâkıf olmuştuk grupça. Garip bir şekilde kanım kaynamıştı bu özgür ruhlu beye. İnsan kendi yapamadığı şeyleri başkasında görünce garip bir çekim hissediyor demek ki. Yaşayamadığı bir hayat görürse daha çok merak ediyor, yapamadığı hobileri ya da içinde kalan yetenekleri varsa onu yapabilenlere bir başka gözle bakıyor. Yani insan hep kendinde olmayanı istiyor. Bende de böyle olmuş olacak ki, senelerdir süren korkumu bir kenara atmış, bu yabancıya karşı gardımı indirebileceğimi kendime itiraf etmiştim. Hatta birkaç gün sonra yapılacak pikniğe davet etmiştim onu. Ben. Davet etmiştim. Hem de hiç tanımadığım bir insanı. Şu an bile garipsiyorum, o zamanlar buna nasıl cesaret edebilmişim, hayret!

Piknik gününe kadar görüştüğümüz her arkadaşım tarafından tebrik ve ‘biz sana demiştik’ laflarına boğuldum. Piknik günü gelip çattığında Yabancı gelene kadar içimde bir huzursuzluk hissettiğimi itiraf etmeliyim. Gözüm sürekli yola kayıyordu. Bakmamak için kendimi feci şekilde zorluyordum ama engel olamıyordum. Çoğu zaman o tarafa uzun uzun baktıktan sonra ne yaptığımı idrak edip gözlerimi yoldan ayırabiliyordum. Bir saatten fazla geçmişti ama ne gelen vardı ne giden. İyiden iyiye modum düşmüş, kendime kızma evresine geçmeye başlamıştım. Ne gerek vardı gardımı indirmeye? Arkadaşlarımın gazına gelmesem bunların hiçbiri yaşanmazdı… Bir süre bu şekilde kendime eziyet ettikten sonra geleneksel voleybol maçını başlattı arkadaşlarım. Ayağa kalkıp, piknik alanının orta yerine konulmuş derme çatma bir fileden oluşan voleybol sahasına gitmem gerekiyordu. Daha fazla surat asıp bu günü kendime zehir etmemeliydim. Kim bilir bir daha ne zaman böyle bir buluşma ayarlayabilecektik… Kendimi kalkmaya ve gülmeye zorlayıp arkadaşlarımın yanına gittim. Oyun ilerleyip ben hıncımı toptan çıkardıkça biraz daha sakinleşiyor, biraz daha kafama taktığım konudan uzaklaşıyor, biraz daha ânda kalıyordum. Maçı iki setlik galibiyetle bitirdikten sonra terli ve eğlenmiş halde çay içmek için masamızı kurduğumuz yere yöneliyordum ki, Yabancı’nın köşede durmuş bizi izlediğini gördüm. Mıh gibi çakıldım olduğum yere. Adım atamadım, bir şey söyleyemedim. Karmakarışık hissetmekle birlikte içten içe rahatlamıştım. Kendime karşı duyduğum öfke bile ufak ufak azalmaya başlamıştı. Nihayet yerimden kıpırdamayı başardığımda, o da bana doğru yürümeye başladı. Ortada bir yerde buluşunca, “Onlar nasıl vuruşlar öyle? Bir ara topu patlatacaksın sandım. Tebrik ederim hanımefendi.” deyip çocuksu bir gülüşle gülümsedi. İstemsizce ben de gülümsedim ama cevap verecek takatim yoktu. Konuşacak bir şey de gelmiyordu zaten aklıma. Yan yana masaya doğru ilerledik. Çaylar içildi, maçın muhasebesi yapıldı ama bende tık yok. Hâlâ detayları kafamda canlandırmakla meşguldüm. Ne zaman gelmişti? Oyunun başından beri orada mıydı? Bir ara topu karşılayamadığım için top başıma çarpmıştı, onu da görmüş müydü? Sorular uzayıp giderken bakışlarını üzerimde hissedip kendisine baktım. Sakin ve fısıldar bir ses tonuyla “Son dakika işim çıktı, geç kaldım. Oyunun ikinci setine yetişebildim. İnan geç kalmayı istemezdim.” dedi.

Hayatta en kıymetli şey siz konuşmasanız da, sizin tüm söylemek istediklerinizi duyan hatta anlayan insanların olması bence. Bunun verdiği güveni hiçbir şey veremiyor. O gün o laftan sonra ördüğüm duvarın son kalan tuğlalarını da yıkıp hayatıma girmesine izin verdim. Şimdi fark ediyorum; yaptığım en doğru şeymiş.

Önümüzdeki ay on sene dolacak. On yıldır sayısız ülke, şehir gezdik. Gitmekten korkan ben, bir yere bağlı kalamaz oldum. Korktuğum şey gitmek değil, geride bırakılmakmış. Yanınızda en sevdiğiniz, en güvendiğiniz kişi varsa dünyanın neresinde olduğunuz hiç önemli değil. Çünkü sevip sevilebildiği her yer insana evi gibi gelir.

 *Müzik Önerisi: Deniz Tekin- Gelir Miyim?

Kaynak: https://simeranya96.blogspot.com/2021/03/gitmek.html

Yesenya Bıkmaz
BİR YORUM YAZIN
ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.