ALTIN
DOLAR
EURO
BIST
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 24°C
Gök Gürültülü

El Âlem | Yesenya Bıkmaz

23.03.2021
124
A+
A-
El Âlem | Yesenya Bıkmaz

Övülmeye, birilerinin sırtımızı sıvazlamasına ne kadar ihtiyacımız var? İnsan çoğu zaman birileri onu takdir etsin diye mi iyi şeyler yapar? Tam bir şeylerden vazgeçecekken, pes edecekken ‘el âlem ne der’ fikri bizi caydıracak kadar güçlü müdür? Toplumda yaşıyorsak o toplumun kurallarına göre hareket etmeliyiz belki evet ama her olayda toplumu düşünerek yol almak ne kadar doğru?

İnsanların ne dediğine çok dikkat eden, söylediğim sözleri nasıl anladıklarına çok kafa yoran, bu yüzden çok konuşup çok fazla açıklamaya çalışan biriydim. Günlük yapacağım şeylerde bile önceliğimi etrafımdaki insanlara göre planlar, hatta tek başıma bir yere gitmeye çekinirdim. Hayatımda hiçbir gün bir yerde tek başıma yemek yediğimi hatırlamıyorum. Etraftaki herkes bana acıyan gözlerle bakacak “Yazık, ne kadar da yalnız. Tek başına yemek yemek zorunda kalmış.” diye arkamdan konuşacaklar sanıyordum. Şimdi fark ediyorum, kendimi boy aynasında görüyormuşum. Her şey benimle ilgili, herkes bana bakıyor, herkes işini gücünü bırakmış beni konuşuyor sanıyordum. Ne büyük yanılgı… Tüm bunların benim kendi kompleksimden ibaret olduğunu tesadüfen tanıştığım bir arkadaşım sayesinde keşfettim.

Kendisi 68 yaşında, kır saçlı, hafif göbekli, gözlüğü burnunun ucunda gezen, biraz inatçı çokça sevimli, gülünce gözlerinin kenarı kırışan Agâh amca. Kendisine amca denmesini hiç sevmiyor, o yüzden Agâh diye devam edeceğim. Onunla tanışmamız garip bir kader döngüsü gibiydi. Ben bir iş yemeği için bir kafede oturmuş müşterinin gelmesini bekliyordum sabırsızlıkla. Tek başıma oturmak zorunda kalmayım diye bilerek kafeye beş dakika geç gitmiş, müşterinin gelmediğini anlayınca da bir müddet kapıda telefonla konuşup kendimi oyalamıştım ama daha da gecikince masama dönüp oturmak zorunda kaldım. Gerginlikten ellerim terliyordu. ‘Müşteri gelince terlemiş ellerimle elini nasıl sıkacağım!’ diye düşündükçe daha çok geriliyordum. Kendi kendime bir kısır döngüye girmiştim. Hemen yan masama O oturdu. Devamlı ayak sallamamdan, avuç içlerimi pantolonuma sürtmemden bir terslik olduğunu anlamış olmalı ki, sakin bir ses tonuyla “iyi misiniz kızım?” diye sordu. Beklenmedik bir anda gelen bu ses, gerilmiş teller gibi olan sinirlerimi koparan bir vuruş etkisi yarattı. Hayatım boyunca konuşmak için bu ânı bekliyormuşçasına konuşmaya, kendimi anlatmaya başladım. Bir müşterinin gelmesini beklediğimi, yaptığım işi, hatta o an o gerginlikle toplantıda konuşmayı planladığım şeyleri bile bir bir anlattım. Susamıyordum. Beynim devamlı ‘gereğinden fazla konuştun, dur artık’ sinyali veriyordu ama dilim bu komutu ciddiye almamakta çok kararlıydı. Bir ara hızlı konuşmaktan ağzımın kuruduğunu hissedip yutkunmak için birkaç saniye sustum. O birkaç saniyede kendimi karşımdaki yabancının gözünden görüp utancımdan yere bakmaya başladım. Öyle bir ândı ki; bana nasıl acıdığını, ‘belki de delidir’ diye düşündüğünü, hatta soru sorduğuna ne kadar pişman olduğunu gördüm adeta. O kadar utanmış ve toparlayamayacağım bir yola girmiştim ki, yerin dibi bile bana layık değildi. Gerçekte birkaç dakika olan ama bana seneler kadar uzun gelen bir sürenin sonunda, “Yanına oturmamda sakınca var mı? Belli ki senin müşteri ekti seni. İşimize gelir, biraz sohbet ederiz fena mı…” diye kendi kendine konuşur gibi mırıldandı. İlk kez o an dikkatlice baktım gözlüklerinin arkasındaki bilge gözlerine. Hiç de düşündüğüm acıma benzeri duygular yoktu orada. Yine abartmış, kendime eziyetten başka işe yaramayan girdaplar yaratmış, gerçekle ilgisi olmayan fikirlerle kendimi yormuştum. Karşımdaki sandalyeye oturup ufak bir el sallamayla garsonu çağırdı, ikimize birer çay söyledi. Çaylar gelene kadar ikimiz de tek kelime etmedik. Çayımızı getiren garsona teşekkür edip çayından bir yudum aldıktan sonra derin bir nefes aldı. “Evet, öncelikle tanışalım. Bendeniz Agâh Aksoy. Evliyim, üç kızım yedi torunum var. Her öğlen buraya gelir çayımı içip gazetemi okurum. Emeklilik işte…” Boş boş bakıyordum suratına. Sıranın bana geldiğini biraz geç kavradım. Gırtlağımı temizleyip, kürsüye şiir okumaya çıkan ilkokul çocuğu ciddiyetiyle kendimi tanıtmaya başladım. Kendisinin yaptığı gibi adımı ve soyadımı söylemeyi unutmamaya çalışarak: “İsmim İnci Erdem. Bekarım. Şirketin pazarlama departmanında çalışıyorum. Bu kafeye de ilk defa geliyorum.” dedim. Birden ikimiz de gülmeye başladık. Gülünce gözleri kaybolan insanlardandı Agâh ve bu ona çok babacan bir görüntü veriyordu. Bir süre daha oradan buradan bahsettik. Sonra hafiften ciddi bir ses tonuyla “Anlat bakalım, sen neden bu kadar gerginsin bu müşteri yüzünden. İşe mi güvenmiyorsun, kendine mi?” diye sordu. Konuyu tamamen yanlış anladığını görünce hafifçe gülümseyip gerginlik nedenimi kendimce anlatmaya çalıştım: “Bu aslında garip gelebilir size ama benim toplumda yalnız kalmakla ilgili problemlerim var.” Gerçekten anlamaya çalışır bir yüz ifadesiyle hafifçe çattı kaşlarını. Daha dikkatli dinlemek ister gibi oturduğu sandalyeye iyice yerleşti, ellerini birleştirip masaya dayandı. Hafifçe öne eğilerek, “Nasıl yani? Korku gibi mi?” diye sordu. Nasıl açıklayacağımı düşünürken biraz durup kelimeleri toparlamaya çalıştım. “Yani tam anlamıyla korku denemez. Kendimi rahat hissedemiyorum diyelim. Sanki herkes bana bakıyormuş; elimi kolumu nereye koyduğumu, üzerimdeki kıyafetleri, saçımın modelini, hatta kaşımı gözümü inceliyormuş gibi geliyor. Kalabalık bir seyircinin önünde tek başına kürsüye yürümek gibi. Hani o yol azap gibi gelir ya, aklınızdaki tek şey düşüp rezil olmamaktır. Öyle bir his işte.” Yüzünde aynı anlamaya çalışan ifadeyle gözlerimin en içine bakmaya devam etti. O an baktığı ben değildim. Bir şeyler düşünen ve boş bakan insanların bakışı vardı gözlerinde.

Her söylediğimi bu kadar ciddiye almasına, ince ince düşünüp anlamaya çalışmasına inanamıyordum. Belki de hayatımdaki hiç kimse bu yabancı gibi ilgiyle dinlememişti beni. Önemsenmek –konu ne olursa olsun- insana güven veriyordu. Ben bunları düşünürken o da sözlerimi akıl süzgecinden geçirmeyi bitirmiş olacak ki, gerçek bir merakla bana bakıp, “Neden herkes seni inceleyecek onu anlayamadım İnci kızım. Başka işleri mi yok?”

Balyoz gibi bir cümleydi bu benim için. O gerçekten merak ettiği için sormuştu ama ben bambaşka şeyler duymuştum o cümlede. Sahi, insanların başka işi yok muydu? Gerçekten herkesin beni inceleyeceği kadar önemli miydim? Bozulduğumu belli etmemeye çalışarak hafifçe gülümsedim, “Hayır tabi ki insanlar işi gücü bırakıp bana bakıyor demek istemedim. Yalnızca ben öyle hissediyorum.” dedim. Hafifçe başını aşağı yukarı sallarken bakışlarını masaya indirdi. Yine bir şeyler düşünüyor gibiydi. Bense o an kendimi, hissettiklerimi düzgün ifade edememenin ağırlığıyla oturmaya devam ediyordum. İçimden, ‘keşke şöyle deseydim, keşke böyle anlatsaydım’ diye kendime eziyet etmeye başlamıştım bile. Rahatsız edici birkaç dakikalık sessizlikten sonra hafifçe başını kaldırıp “Ben anladım senin sıkıntını.” dedi. “Sen kendini ve başkalarını çok eleştiriyorsun. Bu yüzden başkalarının da sana aynı şeyi yapacaklarından çok eminsin. Mesela tam şu anda yan masaya tıpkı senin yarım saat önceki halin gibi bir kadın gelse. Yalnız başına gelmiş, birini bekleyen; o sırada etrafa, menüye ya da telefonuna bakan bir kadın. Sen de benimle burada oturuyorsun. Yalnız değilsin yani. O kadına bakıp ne düşünürsün?”

Durdum. Hayal ettim. Aklıma gelen cevabı yüksek sesle söylemeye utandığım için sustum. Ama o bakışlarımdan ne düşündüğümü anlamış gibiydi. “Bak işte. Senin sana söyleneceğini düşündüğün her şeyi, önce sen kendine söylüyorsun çünkü. Herkesten önce sen ayıplıyorsun kendini.” Yine bir sessizlik oldu. Bu seferki rahatsız edici değil aksine duyduklarımı özümsemek için bana bahşedilmiş bir sessizlikti. O kadar haklıydı ki. Bu lafların üzerine bir şeyler söyleyip büyüsünü bozmak istemediğim için sustum. O konuşmaya devam etti:

“Bak İnci kızım, ben üç kız çocuğu büyüttüm. Allah şahit hiç yormadılar beni. Ama hepsi aynı senin gibi yargılayıcı insanlardı. Ben de, anneleri de hiç öyle değilizdir. Kimin ne yaptığına bakmak aklımıza bile gelmez, kendi halimizde yaşarız. Bu kızlar nasıl böyle oldular hâlâ anlamış değilim ama görüyorum ki sizin neslin salgını bu. El âlem. Ha, ben toplum baskısı yok bunların hepsini siz kafanızdan uyduruyorsunuz demiyorum. Sadece kafanızda çok büyütüyorsunuz. Bak sana bir püf noktası vereyim. Bu tarz şeyleri sen düşünmezsen karşındakinin söyleyeceği hiçbir şey seni yaralayamaz. Sen yalnız oturan bir genç kadına acıyarak bakmazsan, başkaları sana baksa dahi güler geçersin. Hatta bu kadar sığ düşündükleri için, bir insanı bu kadar kolay küçümseyebildikleri için acırsın onlara. Alınma haa, lafım sana değil.” Cümlesinin bitişinde hafifçe güldü. İstemsizce gülümsedim ama aklıma bir sürü soru takılmıştı. Az önce onun bana baktığı meraklı bakış benim gözlerime yerleşmişti. İlgiyle sordum: “Yani el âlem dediğimiz, aslında biz miyiz?” Çocuğunu takdir eden baba edasıyla gülümseyerek başını salladı, “Evet işte, her şeyi özetledin. El âlem aslında biziz. Sen, ben, yan masadaki adam, garson çocuk, mahalledeki teyze, okuldaki öğretmen, iş yerindeki patron… Bak kızım, sanma ki insanlar susacak. Sanma ki herkesi mutlu edebileceksin. Sen sadece iyi insan olmaya bakacaksın. Toplumu ilgilendiren şeylerde de topluma uygun davranacaksın. Kibar, nazik, hepsinden çok anlayışlı… Çiçeklerin anlamlarını bilir misin?”

‘Hayır’ anlamında salladım başımı. “Ah siz gençler, hayatın tüm güzelliklerini kaçırıyorsunuz.” diyerek hafifçe sitem etti. “Çiçeklerden de anlamayacaksak neden yaşıyoruz ki? Pembe lâle anlayış demektir. Toplum içinde pembe bir lâle olmalı insan. Zarif, güzel ama en çok anlayışlı… Kişisel hayatındaki şeyler ise sadece seni ilgilendirir. Ona sadece sen yön verebilirsin. Ben sana burada tek başına oturdun diye acısam, ne değişir? Seninle alay etsem ne fark eder? Belki bir anlığına canın sıkılır ama ben buradan kalkıp gittikten sonra unutur gidersin. Ama sen kendine acırsan, sen kendini önemsemezsem bu hiç geçmez. İnsan kendinden gidemez.”

Onun bu kadar bilgece konuşmasına mı hayran kalayım, içimi bu kadar ferahlatabilmesine mi bilemedim. Tek söyleyebildiğim içten bir ‘teşekkür ederim’ oldu. O günden sonra gidebildiğim her öğle arasında o kafeye gidip Agâh ile sohbet ettim. Bir terapistin bile veremeyeceği tavsiyeleri veriyor, beynimi gıdıklayan sorular sorup beni bana kırdırıyordu. Hayattaki en kıymetli ikinci arkadaşım oldu Agâh. Birincisi kendim. Çünkü Agâh’ın dediği gibi; ‘Herkes gider ama insan kendinden gidemez.’ 

Kaynak: https://simeranya96.blogspot.com/2021/03/el-alem.html

Yesenya Bıkmaz
BİR YORUM YAZIN
ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.