ALTIN 501,88
DOLAR 8,3367
EURO 9,7472
BIST 1,1685
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 18°C
Gök Gürültülü

Benim Hüzünlü Orospularım Romandan Alıntılar | Gabriel García Márquez

Benim Hüzünlü Orospularım Romandan Alıntılar | Gabriel García Márquez

San Nicolas Parkı’nm güneş alan kaldırımında sömürgecilik döneminden kalma bir evde oturuyorum, hayatımın her gününü kadınsız ve parasız olarak bu evde geçirdim, annemle babam da burada yaşayıp öldüler, yine bu evde, içinde doğduğum aynı yatakta, uzak ve acısız olmasını dilediğim bir gün, tek başıma ölmeye niyetliydim. Babam bu evi XIX. yüzyılın sonlarında bir açıkar-tırmada satın almış, alt katını bir İtalyan şirketine lüks dükkânlar yapması için kiraya vermiş, bu ikinci katını da o İtalyanlardan birinin kızı olan Fiorina de Dios Cargamantos’la, yani annemle mutlu bir yaşam sürmek üzere kendine ayırmış. Dikkat çekici bir Mozart yorumcusu, pek çok dil bilen, Garibaldi hayranı, şehirde o güne kadar görülmedik güzellikte ve yetenekte, bir kızmış annem.

Evin içi, mermer taklidi sütunları, Floransa işi kare kare döşeme taşlarıyla geniş ve ferahtır; dört camlı kapının açıldığı ince uzun balkonunda annem mart gecelerinde İtalyan kuzinleriyle birlikte oturup aşk aryaları söylermiş. Oradan bakıldığında San Nicolas Parkı’yla katedral ve Kristof Kolomb heykeli görünür, daha ötede de ırmak üzerindeki iskelenin ambarları ve yirmi fersah uzaklıktaki Büyük Magdalena Irmağı’nın engin ufku. Evin hoş olmayan tek yanı, güneşin gün boyunca pencereden pencereye dolaşmasıdır, içerinin yakıcı loşluğunda öğle uykusu uyuyabilmek için perdelerin hepsini kapatmak gerekir. Otuz iki yaşımda hayatta tek başıma kaldığımda, annemle babamın yatak odası olan odaya taşındım, oradan kütüphaneye geçen bir kapı açtırdım, hayatımı sürdürebilmek için, bana fazla gelen ne varsa müzayedelerde satmaya başladım, sonunda kitaplarla rulolu laterna dışında hemen her şey fazla gelmişti.
Kırk yıl boyunca Barış gazetesinde haber şişiriciliği yaptım; kısa dalgayla ya da Mors alfabesiyle yıldızların arasından kaptığımız dünya haberlerini şişirip tamamlayarak yerel dilde yeniden yazmaktan oluşuyordu bu görev. Artık yapılmayan bu saygın işten aldığım emekli aylığımla bugün zar zor geçinip gidiyorum; İspanyol grameri ve Latince hocalığımdan aldığım maaş daha da yetersiz kalıyor, yarım yüzyıldan fazladır hiç ara vermeden yazdığım pazar yazılarımdan hemen hemen hiçbir şey kazanmıyorum, ünlü yorumcular geldiği, zamanlar lütfen yayınladıkları müzik ve tiyatro haberleriyse kesinlikle bir şey getirmiyor. Ömrümde yazı yazmaktan başka bir iş yapmadım, ama bende ne öykücülük eğilimi var, ne de yeteneği, dramatik yazı yazma kurallarından tümden habersizim; şimdi bu işe kalkıştıysam, hayatta pek çok şey okumuş olmamın verdiği zihin açıklığına güvendiğim içindir. Açıkça söylemek gerekirse, hayatta hiçbir becerisi, parlak hiçbir yanı olmayan, soyu tükenmiş biriyim, büyük aşkım üzerine yazdığım bu anılarda elimden geldiğince anlatmaya niyetlendiğim o olaylar yaşanmasaydı, geride kalanlara bırakacak hiçbir şeyim olmazdı.

Doksanıncı doğum günüm, her zamanki gibi sabahın beşinde geldi aklıma. Günlerden cuma olduğu için o günkü tek bağlantım, pazar günleri Barış gazetesinde yayınlanan imzalı yazımı yazmaktı. Gün doğarkenki belirtiler mutlu olmamak için her özelliğe sahipti: Daha sabah karanlığında kemiklerim ağrıyor, kıçım yanıyordu, üç ay süren kuraklığın ardından fırtınayı haber veren gök gürültüleri duyuluyordu. Kahve hazır olurken banyomu yaptım, yanında iki tane manyoka çöreğiy-le koca bir fincan balla tatlandırılmış kahve içtim, sonra da evde giydiğim keten tulumu geçirdim üstüme. O günkü yazımın konusu elbette ki doksan yaşımdı. Yaş konusunu, tavandan damlayarak insanın geriye ne kadar ömrü kaldığını bildiren bir su sızıntısı gibi düşünmemiştim hiç. Çok küçükken duymuştum, bir insan öldüğünde uzamış saçlarının içinde kuluçkaya yatan bitler yastıkların üzerinden korku içinde kaçışıp aileyi rezil ederlermiş. Bu bana öyle bir ibret olmuştu ki, okula gitmek için kafamı kazıtmalarına ses çıkarmamıştım, kalan tek tük telleri de hâlâ minnettar köpeğin1sabunuyla yıkarım. Şimdi düşünüyorum da, demek daha çok küçükken ölüm duygusundan fazla edep duygusunu geliştirmişim.

Doğum günü yazımın geçip giden yıllara alışıldık bir ağıt biçiminde değil, tam tersi olmasını daha aylar öncesinden aklıma koymuştum: Yaşlılığa bir övgü olacaktı bu yazı. Yaşlandığımın bilincine ne zaman vardığımı kendime sormakla başladım işe, sanırım o günden çok kısa bir süre önce olmuştu bu. Kırk iki yaşındayken bir gün sırtımda soluk almamı zorlaştıran bir ağrıyla doktora gitmiştim. Adam bunu hiç önemsemedi:
“Sizin yaşınızda bu ağrı doğaldır,” dedi.

“Öyleyse,” dedim, “doğal olmayan benim yaşım.”
Doktor, merhamet yüklü bir ifadeyle gülümsedi. “Görüyorum ki siz bir filozofsunuz,” dedi. Yaşımı ilk kez yaşlılıkla ilintili düşünüyordum, ama bunu unutmakta gecikmemiştim. Her Allah’ın günü bedenimde yıllar geçtikçe yeri ve biçimi değişen başka bir ağrıyla uyanmaya artık alışmıştım. Bu ağrı bazen ölümün pençesini andırıyor, ertesi gün uçup gidiyordu. O dönemlerde, yaşlılığın ilk belirtisinin insanın babasına benzemeye başlaması olduğunu duymuştum. Ezeli ve ebedi gençliğe mahkûm edilmiş olsam gerek, diye düşünmüştüm o zaman, çünkü at gibi uzun profilim ne babamın kaba saba Karayipli suratına,’ne de annemin soylu Romalı yüzüne benzeyebilirdi. İşin doğrusu, ilk değişiklikler o kadar ağır gerçekleşiyor ki, insan farkına bile varmıyor ve içinden kendisini her zaman olduğu gibi görüyor, oysa başkaları o değişiklikleri dışarıdan fark ediyorlar.
Beşinci onyıla varıp da yaşlılığın ne olduğunu tahmin etmeye başladığımda belleğimdeki ilk boşlukların farkına vardım. Gözlüğümü aranarak evin içinde dört dönüyor, sonunda gözümde olduğunu keşfediyordum, ya da gözümde gözlükle duşa giriyor, bazen de uzak gözlüğümü çıkarmadan üstüne okuma gözlüğümü takıyordum. Günler-
14
den bir gün iki kez kahvaltı ettim, çünkü birincilin unutmuştum; sonra da arkadaşlarımın bir önceki hafta anlattığım aynı öyküyü anlatırken boni uyarmaya cesaret edemediklerinde yaşadık-Inrı telâşı fark etmeyi öğrendim. Artık o zamanlar ı ifamın içinde biri tanıdığım yüzlere, biri de her birinin adlarına ait olan iki ayrı liste vardı, ama ıı.ı selâm vermeye geldi mi yüzlerle adları f>Küstürmeyi beceremiyordum.
Cinsel yaşım beni hiçbir zaman kaygılandırıl ı.ı iniştir, çünkü yapabileceklerim benden çok o kadınlara bağlı olmuştur, onlar da canları istediği ınıan bunun nasılını, nedenini pekâlâ bilirler, l lugün, doksana geldiklerinde daha beter olacak-l.ıı mı bilmeden bu korkularını doktora danışan seksen yaşındaki delikanlıların haline gülüyo-ı um, ama artık önemi yok, çünkü bunlar hayatta Olmanın riskleri. Buna karşılık yaşlı insanların önemli olmayan şeyler konusunda bellek kaybına uğramaları, oysa kendilerini gerçekten ilgilendiren şeyleri pek ender unutmaları da hayatın bir ¦/..¦ileri. Cicero1bunu yazılarında bir çırpıda anlatı-vermiştir: Hazinesini nereye gizlediğini unutan ihtiyar hiç yoktur, diye.
Bunlar ve daha bir sürü başka düşüncelerle yazımın ilk taslağını bitirdiğimde, ağustos güneşi parktaki badem ağaçlarının arasından çıkıver-miş, kuraklık yüzünden ırmaktan gelmekte bir hafta gecikmiş olan posta gemisi limandaki kanala düdük çala çala girmişti. İşte doksanıncı yaşım geliyor, diye düşündüm. Nedenini asla bilemeye-
Marcus 1\ıllius Cicero (İ.Ö. 106-43) Komalı devlet adamı, avukat, bilgin ve yazar. K.Vv.)
15
ceğim, anlamaya da kalkışmayacağım, ama işte bu heyecan verici hatırlamanın büyüsüyle, doğum günümü şehvet dolu bir geceyle kutlamama yardım etsin diye Rosa Cabarcas’a telefon etmeye karar verdim. Yıllardan beri, kendimi klasiklerimi rasgele yeniden okumaya ve özel klasik müzik programlarıma adamış olarak, bedenimle huzura ermiş bir şekilde yaşıyordum, ama o gün duyduğum arzu o kadar zorlayıcıydı ki, sanki Tanrı buy-ruğuymuş gibi gelmişti bana. O telefon konuşmasından sonra yazı yazmayı artık sürdüreme-dim. Hamağımı kütüphanede güneşin sabahları vurmadığı bir köşeye astım, bekleyişin huzursuzluğu içinde kalbim sıkışarak yattım.

Elli yaşında veremden ölüp giden, pek çok yeteneklere sahip bir anneyle, geçen yüzyıldaki Bin Gün Savaşı’nı1ve daha pek çok iç savaşları sona erdiren Neerlandia Antlaşması’nm imzalandığı günün sabahı dul yatağında ölü bulunan, hata yaptığı asla görülmemiş, kuralcı bir babanın şımartılmış oğluydum. Barış, öngörülmemiş, öngörülmek de istenmemiş bir biçimde değiştirmişti şehri. İnsanlarının iyi huyları ve ışığının berraklığı nedeniyle hem kendi sakinleri hem de yabancılar için öylesine makbul olan bu şehirde, hafifmeşrep bir sürü kadın, sonradan Abello Yolu, şimdi de Kolomb Bulvarı olan o zamanki Ancha So-kağı’ndaki eski meyhaneleri işi çılgınlığa vardıracak kadar neşelendirmişlerdi.
Ömrümde hiçbir kadınla parasını vermeden yatmamışımdır, meslekten olmayan pek azını da,
‘ Bin Gün Savaşı (Guerro de los mil dias) (1899-1903), Kolombiya’da Liberaller ile Muhafazakârlar arasındaki iç savaş. (Çev.)
16
sonradan çöpe atmak için bile olsa parayı almaları için ya güzellikle ya da zorla razı etmişimdir. Yirmi yaşlarımdayken, adını, yaşını ve yerini yazdığım, ayrıca koşullarıyla stili hakkında kısa bir not da koyduğum, bir liste tutmaya başlamıştım. Elli yaşıma kadar en azından bir kez birlikte olduğum beş yüz on dört kadını bulmuştu liste. Bedenim artık bu kadarına dayanamadığı zaman kayıt tutmaktan vazgeçtim, hesabı kâğıt kalemsiz de sür- dürebiliyordum. Kendime göre bir ahlâk anlayışım vardı. Asla ne grup halindeki cümbüşlere katılmış, ne de alenen biriyle birlikte yaşamıştım, ne sırları paylaşmış, ne de bedenin ya da ruhun yaşadığı bir serüveni başkalarına anlatmıştım, çünkü daha gençliğimden beri bu ikisinin de cezasız kalmadığının farkmdaydım.
Yıllar boyu sürdürdüğüm tek acayip ilişki şu benim vefakâr Damiana’yla olmuştu. Neredeyse çocuk denecek yaşta, yerli suratlı, güçlü kuvvetli, kaba saba bir kızdı, az ve öz konuşur, yazı yazarken beni rahatsız etmemek için yalınayak dolaşırdı. Hatırlıyorum, koridordaki hamakta uzanmış Retrato de la lozara andaluza’yı1 okuyordum, onu tesadüfen teknenin başında eğilmiş olarak gördüm, etekliği öyle kısaydı ki, dolgun bacaklarının arkalarını açıkta bırakmıştı. Karşı konulmaz bir şehvete kapılarak eteğini arkadan kaldırıp donunu dizlerine kadar indirdim ve ona arkadan saldırıya geçtim. “Ay, beyefendi,” dedi kız, hüzünlü bir iniltiyle, “orası girmek için değil çık-
1XVI. yüzyılda yaşamış İspanyol yazar Francisco Delicado’nun 1524’te yazdığı ~etrato de la lozana andaluza (Endülüslü Tazenin Portresi) adlı toplumsal serüven romanı. (Çev.)
Benim Hüzünlü Orospularım
17/2
mak için yaratılmış.” Güçlü bir titremeyle tüm bedeni sarsıldı, ama hiç kıpırdamadan durdu. Onu aşağılamaktan kendim de aşağılanmış olarak, o zamanlar en pahalı olan kadınların iki katı kadar bir para ödemek istedim kıza, ama tek kuruş bile kabul etmedi, bunun üzerine, hep çamaşır yıkarken ve her seferinde arkadan olmak üzere ayda bir defadan hesaplayarak maaşını artırmak zorunda kaldım.
Bir keresinde bu yatak öykülerinin başıboş hayatımın sefil yanlarını anlatacak bir kitap için iyi bir malzeme olacağı gelmişti aklıma, kitabın adı da gökten inivermişti sanki: Benim Hüzünlü Orospularım. Buna karşılık sosyal yaşantımın ilginç hiçbir yanı yoktu: Öksüz ve yetimdim, hiçbir geleceği olmayan bir bekârdım, Cartagena de In-dias’taki Şiirsel Deyişler Yarışması’nda dört kez finale kalmış sıradan bir gazeteciydim; benzersiz çirkinliğim nedeniyle de karikatürcülerin gözde-siydim. Yani, daha annemin beni on dokuz yaşımdayken elimden tutup da, İspanyolca ve söz sanatı dersinde yazdığım okul yaşantısıyla ilgili bir yazımı acaba basarlar mı diye Barış gazetesine götürdüğü akşamdan kötü başlamış yitik bir hayattı benimki. Yazı işleri müdürünün umut dolu bir önsözüyle birlikte o pazar basılmıştı yazım. Aradan yıllar geçtikten sonra, o basımın ve ondan sonraki yedi yazının parasını annemin ödediğini öğrendiğimde utanmak için artık çok geçti, çünkü haftalık sütunum artık kendi kanatlarıyla uçuyordu, üstelik haber şişiricisi ve müzik eleştirmeni olmuştum.
Liseyi bitirip pekiyi dereceyle olgunluk diplo-
18
mamı aldıktan sonra, aynı zamanda üç ayrı devlet okulunda İspanyolca ve Latince dersleri vermeye başladım. Mesleki eğitimi ya da doğuştan eğitimcilik yeteneği olmayan kötü bir öğretmendim, ana babalarının despotluğundan kurtulmanın en kolay yolu olarak okula giden o zavallı çocuklara karşı da içimde hiçbir acıma duygusu beslemiyordum. Onlar için yapabildiğim tek şey, benden akıllarında hiç değilse en sevdiğim şiir kalsın diye, onları tahta cetvelimin terörü altında tutmak olmuştu: Bunlar, Fabio, ne acıdır, şu gördüklerin şimdi, şu ıssız tarlalar, şu hüzünlü tepe, bir zamanlar o ünlü Italica kentiydi.1 Ancak yaşlandığımda bir rastlantı sonucu öğrendim öğrencilerimin arkamdan bana ne ad taktıklarını: Profesör Hüzünlü Tepe.
Hayatın bana verdiklerinin hepsi buydu, ondan daha fazlasını koparmak için de hiçbir şey yapmamıştım. Ancak iki ders arasında öğle yemeği yiyebiliyor, akşam saat altıda yıldızlar arasından sinyalleri kapmak üzere gazete yazıhanesine gidiyordum. Gece saat on birde o günkü baskı tamamlandığında başlıyordu benim gerçek yaşantım. Haftada iki ya da üç kez genelevler mahallesinde yatıyordum, yanımda bana eşlik eden o kadar çok çeşit kadın oluyordu ki, iki kez yılın müşterisi olarak ödüllendirilmiştim. Yakınlardaki Roma Kahvesi’nde yediğim akşam yemeğinden sonra rasgele herhangi bir genelev seçiyor, arka avludaki kapıdan gizlice içeri giriyordum. Bunu sırf
1XVI. yüzyılda yaşamış Sevülalı şair, yazar ve din adamı Rodrigo Caro’nun, Se-villa yakınlarında bugün artık yok olmuş antik Italica kenti için 1573’te yazdığı Canciön a kıs ruinas de Italica (Italica Harabelerine Şarkı) adlı şiirinin ilk dizeleri. (Çev.)
keyif olsun diye yapıyordum, ama sonunda, aradaki karton bölmelerden herkesin duyacağını akıllarına bile getirmeden devlet sırlarını bir gecelik sevgililerine anlatan büyük politikacıların ağızlarında bakla ıslanmaması sayesinde, oraya sık sık gidişlerim işimin bir parçası olup çıkmıştı. Müzmin bekârlığımın, geceleri Cürüm Sokağı’n-daki öksüz çocuklarla doyuma ulaştırılan oğlancılığa bağlandığını da, ne yalan söyleyeyim bu yoldan öğrenmiştim. Şansım varmış ki bunu unuttum gitti, daha başka geçerli nedenlerin yanı sıra, bunu unutmamın bir nedeni de, hakkımda söylenen iyi şeyleri de duymuş olmamdı; bunları doğru olarak değerlendiriyordum.
Yakın arkadaşlarım hiç olmadı, dostluğa yaklaşan pek azı da New York’ta bulunuyor. Yani öldüler, çünkü geçmiş yaşamlarının gerçeklerini içlerine sindiremeyen günahkâr ruhların oraya gittiklerini tahmin ediyorum. Emekli olduğumdan beri, cuma akşamları .

Yazar
Yazar
Editörden Yazı Atölyesi, Çağdaş Türk ve Dünya Edebiyatı’nı merkezine alan bir websitesidir. Yazı Atölyesi’ni kurarken, okurlarımızı günümüzün nitelikli edebi eserleriyle tanıtmayı ve tanıştırmayı hedefledik. Yazarlarımız, Yazı Atölyesi’nde, edebiyat, sanat, tarih, resim, müzik vb. pek çok farklı alandan bizlere değer katacağını düşünüyoruz. Bu amaçla, sizlerden gelen, öykü, hikaye, şiir, makale, kitap değerlendirmeleri, tanıtımı ve film tanıtım yazıları, anı ve edebiyata ilişkin eleştiri yazılarla, eserlerinize yer veriyoruz. Böylelikle kitaplarınızla eserlerinizin yer aldığı Yazı Atölyesi’nde, dünya çağdaş edebiyatı ile sanatın pek çok farklı alanında değer katacağına inanıyoruz. Katkılarınızdan dolayı teşekkür ederiz.   http://yaziatolyesi.com/    Editör: Hatice Elveren Peköz   Email: yaziatolyesi2016@gmail.com haticepekoz@hotmail.com   GSM: 0535 311 3782  -------*****-------  
YAZARA AİT TÜM YAZILAR
BİR YORUM YAZIN
ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.