ALTIN 482,99
DOLAR 7,8948
EURO 9,3070
BIST 1,1789
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 20°C
Sağanak Yağışlı

27 Eylül 2020 tarihli, Çınardibi Dergisi Yayın Kurulu toplantı raporudur | Devrim BORAN

27.09.2020
484
A+
A-
27 Eylül 2020 tarihli, Çınardibi Dergisi Yayın Kurulu toplantı raporudur | Devrim BORAN

KARARLAR:

 

1 * Aralık sayımızı atfedeceğimiz değerlerimiz Yılmaz Güney, Ahmed Arif ve Aram Tigran’dır. Tema ekolojidir. Dosya konuları ise Roboski, Maraş, 19 Aralık Operasyonu ve Kent-Yaşam bağlamında Pandemi. Van’daki iki yurttaşın helikopterden atılması da işlenecektir mutlaka.

 

2 * Gündeme gelen “KADIN” teması 8 Mart’a denk gelmesi vesilesiyle Mart’ta çıkaracağımız 25.sayımızda ele alınacaktır.

 

3 * Yayın Kurulu’nu Eylül sayımızda duyurmak için herkes bana vesikalı bir fotoğrafını ve bir paragraflık özgeçmişini yollayacak.

 

4 * “Online toplantı yapmak verimsiz ve yararsızdır. Bir buluşma yapalım.” diyen Ünsal Dinçer’in önerisidir: 17-18 Ekim 2020 tarihlerinde Aydın/Kuşadası/Güzelçamlı’daki Misa Otel’de (orman içinde ve deniz manzaralıdır) geceliği 50 TL, 2 gün ve 1 gece konaklamalı, şiir ve müzik dinletisi gibi etkinleri de içerecek şekilde bir buluşma gerçekleştireceğiz. Şimdilik gelebileceğini bildirenler şöyledir: Ünsal Dinçer, Ali Şeker, Ragıp Özcan, Sedat Şahin Bade, Ayşe Doğan, Ahmet Ortaçdağ, Burak Kaan Yılmazsoy, Selvi Yıldırım, Devrim Boran, Mülkiye Tekin (?) ve İhsan Birgül (?) Katılmak isteyen arkadaşlar mutlaka bana ulaşsınlar. Durumu olmayanlar için komün kurarak devrimci dayanışma gerçekleştireceğiz.

 

Katılanlar:

 

Ünsal Dinçer (Emekli Edebiyat Öğretmeni * Aydın/Söke)

Ragıp Özcan (Emekli Edebiyat Öğretmeni * Manisa)

Ali Şeker (Şair ve Yazar * İzmir)

Burak Kaan Yılmazsoy (Akademisyen * İstanbul)

Mülkiye Tekin (Sosyolog * Van)

Selvi Yıldırım (Öğretmen * Yalova)

Ahmet Ortaçdağ (Tenor * Fransa)

Devrim Boran (Çınardibi Gönüllüsü * İstanbul)

Sedat Şahin Bade (İHD aktivisti * Mersin)

İhsan Birgül (Şair * Ağrı)

 

Mazeret bildirerek katılmayanlar:

 

Ayşe Doğan (TJA aktivisti * Urfa)

Vejdin Çiçek (Şair * İzmir)

Deniz Gündoğmuş (Tiyatro Oyuncusu * Balıkesir)

Mustafa Söylemez (Emekli * Hatay)

 

Mazeret bildirmeksizin katılmayanlar:

(Lütfen mazeret bildiriniz.)

 

Robert Peköz (Yazar * Fransa)

Kenan Taşkesen (Tiyatro Eğitmeni * Almanya)

Mehmet Nuri Güneş (Siyasetçi ve Yazar * Iğdır)

Vahap Işıklı (Yeni Yaşam Gazetesi yazarı ve Mühendis * Diyarbakır)

Hasan Balan (Müzisyen * Ankara)

Osman Aktaş (Öğretmen * Gölcük)

 

 27 Eylül 2020 * Saat 23:23 * İstanbul * devrim BORAN

ETİKETLER:
devrim boran
devrim boran
( Partizan saflarında örgütlü mücadeleye başladığım 17 YAŞIM'dan başlayıp, yenilgiyle sonuçlanan son aşkımı yaşadığım 40 YAŞIM'a kadar, ilhamını Marksizm'den alan bir "Adanmış Ömrün" her dem düşleyip eyleyerek yürüdüğü YOL'ları anlattığım, 1.versiyonu 207'de, 2.versiyonu 2017'de ve son versiyonunu da bugün yazdığım, 1990 Kuşağı'na dair bir deneyim aktarımı olan kısa "Otobiyografi"mdir. )   BİR ÖMRE KAÇ HAYAT SIĞAR?                   Kimi insanların ömrü hayatı ile özdeştir. Ömür ile hayat özdeşliğinde doğulur-yaşanılır-ölünür. İnişli-çıkışlı da olsa, tek bir çizgiden oluşur ömür. Koca bir ömre tek bir hayat sığmıştır. Ömür ile hayat özdeşliğinde insan, gerçekliğin tutsağıdır. Hayatın karşısına iradesi ile dikilemez. Rüzgarın önünde savrulan bir yaprak gibidir. Sorusuz ve sorunsuzdur. Hayatın sorduğu sorulara yanıttır yalnızca. Iskalanmıştır hayat. Harcanmıştır ömür. Özcesi, ölünmüştür yaşarken.                 Kimi insanların ömrü ise yaşadığı hayatların toplamından oluşur. Hayatlar toplamı bir ömürde yeniden ve yeniden doğulur-yaşanılır-ölünür. Ömrü yaşadığı hayatların toplamından oluşan insan, gerçekliğini parçalamış bir arayışçıdır. Hayatın karşısına iradesi ile dikilir. İradesi ile hayata yön verir. Hayat ile irade arasındaki çatışma, bir varoluş çabasıdır. Hayat uçurumlarını çıkarır arayışçının karşısına. Bir son'dur uçurum; bir hayatın sonu. Ve bir başlangıçtır uçurum; yeni bir hayatın başlangıcı. "Ki uçurumlar kanatlarıdır ömrün..." Hayatın sorduğu soruları yanıtsız bırakır arayışçı. Hayata sorular sorar. "Maveraünnehir nereye dökülür?" der mesela. Ya da "Bir mendil niye kanar?" diye sorar. - Ki her yolculuk soru ile başlar.-  Ve hayata sorduğu soruların yanıtını arar. Yanıt, YOL'da gizlidir. Bir YOLCU'dur arayışçı...                 Duruyorum. Durup da yaslanıyorum ardıma. Ve bakıyorum. Yarım yüzyıla yaklaşan ömrüme sığdırdığım hayatlara bakıyorum. "Sınırsız ve sınıfsız bir dünya" düşünden beslenen ve bir uçurum ikliminde yol alan kınsız ömrüme sığdırdığım hayatlara. Ve "Ömrümün Kırılma Anı"na uzanıyorum. "Ömrümün Kırılma Anı" olan 17 yaşım çıkıyor karşıma.  Ömrümün en güzel yaşı, 17 yaşım...                 17 YAŞIM, bir çıkmazda karşılıyor beni. Ümraniye Teknik Lisesi'nde Bilgisayar Bölümü 4.sınıfta okumaktadır. "Kurtarıcı meleği Gönül Hoca"nın seçmeli dersi  aracılığıyla tanıştığı felsefenin derin sularında çırpınan 17 yaşım, sis bulutları arasında bir YOL arıyor kendine. Düşünmektedir. Düşünmekte ve sorgulamaktadır her şeyi. Hayatın sorduğu soruları yanıtsız bırakmıştır. Sorular sormaktadır hayata.  Sordukça, anlamını yitirmektedir hayat. Nihilizmin doruklarında gezinmektedir. Ki her kopuş, nihilizmin bağrında yeşerir. İçindeki asi, gün saymaktadır doğmak için. Miladına doğru yaklaşır usul usul... Sezmiştir, sunulan seçeneklerin arayışına yanıt ol(a)mayacağını. Ve itmiştir elinin tersiyle sunulan seçenekleri. Sezmiştir, dünyanın tersine döndüğünü. Ve reddetmiştir tersine dönen dünyaya ayak uydurmayı... Felsefe dersi aracılığıyla keşfettiği, babasının yıllar önce aldığı Sosyalist Kültür Ansiklopedisi'ni okumaya başlar. Okudukça "Başka bir dünya"nın kapıları açılır. Materyalizm ve idealizm; düşünce ve madde; diyalektik ve metafizik; tez, anti-tez ve sentez; feodalizm, kapitalizm ve sosyalizm... Marx, Engels, Hegel, Kant, Descartes, Aristo, Platon, Sokrat, Heraklit... Kafası allak bullak olmuştur. Hiç bir anlam veremez okuduklarına. Ve 1994'in Mayıs'ında sınıf arkadaşı Barış'ın apansız dönüp kendisine "Sosyalist misin?" sorusuyla kimlik arayışı sonuçlanır... 1994'ün Eylül'ünde, bilimsel sosyalizmin kurucusu Karl MARX'ın "Komünist Parti Manifestosu" ile aydınlattığı, Küba Devrimi'nin önderi Che GUEVERA'nın ise "Gerçekçi ol, imkansızı iste" diye sloganlaştırdığı bir YOL'a girer. Bir kadim düşün peşine takılır. "Yarin yanağından gayrısını ortak kılma" düşünün peşine takılır. Bir özgürlük savaşçısıdır artık. 1968 Kuşağı'nın önderlerinden,Türkiye Solu'nu zehirleyen Kemalizmi aşabilen, Kürt Sorunu'nu çözümleyebilen İbrahim Kaypakkaya'nın kurduğu TKP/ML-TİKKO saflarında politik faaliyetlere girişir. 1990'lı yıllarda kurulan Liseli Öğrenciler Birliği saflarında ise demokratik alan faaliyetlerine girişir. Yazılamalar, bildiriler, molotoflar, toplantılar ve eylemler ile devrimci teoriyi gerçek kılar. Ve dünyayı değiştirmek için gerçekleştirdiği bilinçli eylemiyle kendini özgürleştirir 17 Yaşım... Bir burjuva devrimi olan Milli Demokratik Devrimi savunan Partizan saflarında örgütlü bir hayata yelken açar...                 17 YAŞIM, duvarların ardında karşılıyor beni. TKP/ML-TİKKO'cuların ve MLSP'lilerin kaldığı Sağmalcılar Hapishanesi'nin C/4 Koğuşu'nda, kütüphaneye bitişik bir ranzanın üst katında, yatağına uzanmış Jack London'ın "Ademden Önce" adlı romanını okurken buluyorum 17 yaşımı... 1995'in 1 Mayıs'ında, Ümraniye Emniyet Müdürlüğü'nde altı gün süren işkenceli sorgunun ardından DGM'ye çıkarılıp tutuklanmıştır. "Bütün kötülüklerin anası olan" kapitalizmin dayattığı kölece yaşama boyun eğmeyip özgür bir yaşamı seçmiştir çünkü. Ve barbarlık, korkunç yüzü ile dikilmiştir karşısına. Kanamaktadır ruhu. Tarihin olanca yükü binmiştir gencecik omuzlarına. Yıkılmıştır. Yıkılmıştır ya kendisine el uzatan yoldaşları sayesinde yeniden doğrulmasını bilmiştir... Komün hayatının gereği olarak koğuşta her gün iki kişi nöbet tutmaktadır. Dışarıdan gelen ve iaşe bedeli olarak kantinden alınan malzemeler ile yemek yapılmaktadır koğuşta. Bir nöbet günü, içeride öğrendiği ve ilk kez yaptığından dolayı  altını yaktığı pirinç pilavı nedeniyle yoldaşları tek çeşit yemek ile yetinmek zorunda kalırlar...  MLSP'nin kurucusu ve 12 Eylül direnişçisi Hasan Şensoy tarafından birkaç gün karate kursu görür... Bir bombanın patlaması sonucu eli yaralanan İTÜ öğrencisi Nil Pınar Arın'ın eğitimden geçer... C/3 ve C/4 koğuşlarının havalandırmasında yapılan ortak panel sırasında, havalandırmanın tepesinden sarkıtılan ve rüzgar nedeniyle katılımcıları rahatsız eden TİKB pankartını tutarken, 1996'daki Ölüm Orucu'nda şehit düşen TİKB militanı Hicabi Küçük tarafından fotoğrafı çekilir. Hicabi Abisi, "Fotoğrafını Alınteri Gazetesi'nde yayınlayacağız. Herkes seni TİKB'li sanacak" diye kendisine takılır... ÖYS sınavının ardından döndüğü koğuşu hemen hemen boş bulur. Yoldaşları TDKP'li tutsakların koğuşundaki anmaya gitmiştir. Bir yoldaşı ile birlikte kendisi de gider. Resmi bir anmaya terliklerle gittiğinden dolayı bir yoldaşı tarafından espiriyle karışık kınanır... C Blok'ta kurulmuş profesyonel bir ekibin soruları cevaplayıp yolladığı ÖYS sınavına girer. Örgütü tarafından Karadeniz Teknik Üniversitesi tercihi yaptırılır. 402 gibi yüksek bir puan alır. Ancak sınav sonuç belgesinde "Kopya tespit edilmiştir" yazar. Böylece üniversiteye gidemez...  Küllerinden yeniden doğan Anka Kuşu'dur 17 Yaşım... Esir bir hayatı sürmektedir...                 17 YAŞIM, "yaşadışı silahlı örgüt üyesi" olarak yargılandığı İstanbul 5 No.lu Devlet Güvenlik Mahkemesi'nde, elleri kelepçeli olarak karşılıyor beni. 1995'in 3 Temmuz'udur. Beyazıt Katliamı'ndan yaralı olarak kurtulan eski Dev-Sol'cu bir avukat olan Suna Türk'ün kanatları altındadır. Ve mahkeme, devrimcilerin kalesi olarak bir okul işlevi gören hapishanede bilenip çelikleşmesin diye tahliyesine karar verir. Bir cezaevi geleneği olarak, tahliye olanlar için C Bloğun uzun koridorunda akşam veda töreni yapılmaktadır. TKP/ML-TİKKO'nun Sağmalcılar Hapishanesi temsilcisi, kendisinden ilk defa "Hevalno" türküsünü dinlediği Urfalı Mehmet Yeşilçalı'nın isteğini kıramayıp veda törenini beklemeyerek, mahkemeden çıkıp hapishanenin kapısında kendisini bekleyen ailesi ile kucaklaşır. Bir arabanın arka koltuğunda oturmuş korna sesleri eşliğinde mahallesine dönmektedir. Baba evine varır varmaz bir coşku selinin ortasında bulur kendini 17 Yaşım... Yeniden özgür bir hayata yelken açar...                  18 YAŞIM, yine bir YOL ayrımında karşılıyor beni. Düşünüp taşınmadan, karşısına çıkan ilk devrimci örgüt olan Partizan saflarına katılmıştır. Sonradan öğrenir ki Partizan, kısa bir süre önce bölünmüştür ve katıldığı taraf toparlanma süreci içerisindedir. Partizan'ın yayınları Özgür Gelecek ve Yeni Demokrat Gençlik dergilerini yutarcasına okumaktadır. Ve az buçuk politik bilinç edinir. Yayınların dışında İstanbul Sanayi Odası'ndan aldığı burs ile Beyazıt Meydanı'nda kurulan ikinci el kitapçılardan aldığı 60 civarı devrimci kitabı su gibi okuyarak az buçuk da teorik bilinç edinir. Ancak yeni biri olmasına rağmen hiç bir eğitimden geçirilmemesinden dolayı rahatsızdır. Çünkü, çok geçmeden kör bir pratiğin içerisinde hapsolduğunun bilincine varmıştır. Bir yılı aşan pratiğinin özeti, kör pratiktir. Bir donanımdan yoksun olarak, yel değirmenleriyle savaşmıştır adeta. Düşmana ciddi bir darbe vuramamıştır, tersine düşman tarafından darbe yemiştir. Dostlara karşı dik bir duruş sergilenememiştir, tersine eklektik bir söylem tutturmuştur... Okumalarından edindiği bilgiye göre Partizan, yüzü içe dönük ve iç çekişmelerle boğuşan bir yapıydı. 1960'larda moda olan, ama 1970'lerden hükmünü yitiren, ancak 1990'larda Partizan'ın hala ısrarla savunduğu  Maoizm hakkında bir sorgulama yoktur henüz, yalnızca zaafiyet içindeki örgütsel duruş sorgulanmaktadır... Zaten Partizan saflarına katılması da, bilinçli bir tercih olmayıp duygusal bir yaklaşımın ürünüdür. Kendisiyle ciddi anlamada ilişkilenen ilk devrimciler olan okulundaki Partizancıların coşkusuna kapılıp örgüte katılmıştır. Böylece kritik bir hata yapmıştır. Hatasının bilincine varır varmaz Partizan saflarından ayrılır. İlk tanıştığı sosyalist parti olan, az buçuk olsun tanıdığı, daha mücadeleye başlamadan önce eğitim çalışmalarına katılmaktan duygusal bir tepki sonucu vazgeçtiği Sosyalist İktidar Partisi'nde saf tutar. SİP saflarında katıldığı ilk eylem, geleneksel TKP'nin bir üyesi olan Şoför İdris'in Karacaahmet Mezarlığı'ndaki cenaze törenidir. Kısa bir süre sonra aday üyeliğe kabul edilip İnkilap-Hekimbaşı-Kocatepe ve Yenimahallede konumlanan bir mahalle biriminde görev alır... Yeni bir YOL'un başındadır 18 Yaşım.  Bir proleterya devrimi olan Sosyalist Devrimi savunan SİP saflarından örgütlü bir hayata yelken açar...                  19 YAŞIM, bir uçurumun ucunda karşılıyor beni. Hayatın karşısına çıkardığı dipsiz bir uçurumun ucunda buluyorum 19 Yaşımı... 1997'nin 31 Ocak'ında, "TKP/ML-TİKKO adlı yasadışı silahlı örgüt üyesi" olmaktan yargılandığı İstanbul 5.Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi, gıyabında 8 yıl 4 ay ceza vermiştir. Düşmesine rağmen yeniden ayağa kalkıp kaldığı yerden devam ettiği YOL'undan dönmemiştir çünkü. Ve firari kılınmıştır ömrü... Kısa bir süre Ümraniye SİP binasında kaldıktan sonra Sarıgazi'ye gönderilir. Erzurumlu, topal bir yoldaşının aile evinde saklanır. Sarıgazi'de kalırken, 2 Kasım 1997'de gerçekleşen Susurluk'taki kaza ile açığa çıkan kontgerillaya tepki olarak gelişen "Sürekli aydınlık için bir dakika aydınlık" eylemlerine katılır. Ve yaklaşık iki ayın sonunda parti tarafından Ankara'ya gönderilmesine karar verilir. Terk edecektir doğup büyüdüğü şehri. 1997'nin 21 Mart'ında, anılarını biriktirdiği ve kavgaya atıldığı İstanbul'dan yola çıkıp "Türkiye'nin en soluk yüzlü kenti" Ankara'ya uzanır. Bir sabah ayazında vardığı Ankara'da, önce Maltepe ilçe örgütüne, oradan da Kayseri'den bir yoldaşı ile Mithatpaşa Caddesi'ndeki Sağlıkta Sınıf Tavrı'nın bürosuna gider. Ankara örgütü toplantı halindedir. İstanbul örgütü tarafından ilişkilenmesi için ismi verilen Ankara SİP'in sorumlusu Sedat Çaycı ile tanışır. Sedat, Hacattepe Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde okuyan Kerim'in yanına verir kendisini. Kerim de ODTÜ'ye yeniden girmeye çalışan partiden sevgilisi Aysun ile kaldığı Batıkent'teki dubleks evine götürür... Partinin talimatıyla, zorunlu olarak eylemlilik ile arasına mesafe koyduğu, büyük oranda parti içi ilişkilere hapsedilmiş, inişli-çıkışlı yeni bir YOL'a girer 19 Yaşım... Firari bir hayata yelken açar...                 20 YAŞIM, ilk aşkın sarhoşluğunda karşılıyor beni. Bir kelebeğin ömrünü kuşanmıştır. Ankara, İstanbul ve Mersin şehirlerinin mekanlık ettiği ilk aşkın sarhoşluğunda kanat çırparken buluyorum 20 Yaşımı... Mersin'den kopup da geldiği Ankara'nın ODTÜ'sünde Biyoloji Öğretmenliği bölümünde hazırlık okuyan, Sosyalist İktidar Partisi'nden yoldaşı Hilal Sarıkaya'yı, "Yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek sürecek" olan bir kavganın güzelliğinde sevmiştir... 1997'nin 2 Mayıs'ında, Kerim'in Batıkent'teki evinin bir odasında apansız Hilal ile öpüşürken bulur kendini. Bilinç ve deneyim ile yoğrulmadığından dolayı trajediye eğilimli bir ömrün aşka yazılmasıdır... Kah SSK İşhanı'nın önündeki ayaklarını yerden kesen buluşmada, kah ODTÜ'nün Devrim Stadyumu'ndaki Bahar Şenliği'nde, kah ODTÜ Oyuncuları'nın Bertholt Brecht'in yazdığı "Üç Kuruşluk Opera" oyununda kadınına sımsıkı sarılırken buluyorum 20 Yaşımı... Topkapı Sarayı'nın dibinden gökyüzüne bir serap gibi yükselen Gülhane Parkı'nın iki yanı asırlık ağaçlarla kaplı yolunu aşkının yumuşacık elini tutup yürümektedir... Çapa'dan Sultanahmet'e kadınıyla kol kola yürüyüp de vardıkları Aya İrini Müzesi'ndeki, görevlinin acıyıp da ücretsiz girmelerine izin verdiği Bienal'e şaşkın gözlerle bakmaktadır... Marmara Denizi'nin kıyısında uzanan Sarayburnu Parkı'nın orta yerinde kadınını doyasıya öpmektedir... Yıldız yağmuruna tutulan bir Kasım akşamı, sonsuzluğa uzanan Beşiktaş Caddesi'nde yan yana yürüdüğü kadınını durup durup öpmektedir... Yıldız Parkı'nın buğulu çimenlerinde kadınıyla sırtüstü uzanmaktadır... Akdeniz'in kıyısında uzanan Mezitli'nin dalgalı denizinde kadınıyla oynaşmaktadır... Bir Temmuz vakti Mersin'e uzanıp Hilal'e yeniden kavuştuğudur. Bir yanlış ifadeye aldanıp terk edişin ertesidir. Ablası Gülcan'ın yanında kaldığı İstanbul'a bilet alır. Mersin'de evinde kaldığı arkadaşı ile Tarsus'a oyalanmak için gider. Hilal de peşinden gider. Oysa bulamaz ve evin önünde ağlamaklı bekler. Evde bir an soluklandıktan sonra Hilal peşinde, otogarın yolunu tutar. Ve otobüse binmeye ramak kala affeder Hilal'i. Böyle geçici ayrılıklar yaşanır... Ve bir boşluğa düşüp toyluktan dolayı değerini bilemediği aşkını terk eder. Bir ay boyunca ağlayarak peşinde dolaşır Hilal. Ve geri dönmeye karar verir. ODTÜ'nün 4.Yurdu'nda yurdunda buluştuğu Hilal ise "Düşünmeliyim" deyip kararsız kalır... Ayrılık çanının çaldığı bir vakittir. Üç Hürel'in "Bir sevmek bin defa ölmek demekmiş" şarkısının çaldığı SST'nin altındaki tabldot lokantasında aşkı uğruna ilk defa gözyaşlarını döker, karşılıklı ağlarlar. İstanbul'a dönecektir. Hilal, "Gitme" diye yalvarır ama vazgeçiremez. Neden sonra gitmekten vazgeçer. Ok yaydan çıkmıştır oysa. Hilal ile konuşmadan önce İstanbul'a dönme isteğini Ankara yönetiminden Önder Ergönül'e iletmiştir. Ve tepedekiler "İstanbul'a geri gönderilme" kararını vermiştir... Ölüme yazgılı ve kanamalı bir aşkın tipiye tutulmasıdır. Yoluna şiirler ve uzun mektuplar döktüğü "Akdeniz'in Asi Kızı"nı sevmiştir ya, bir ilk yaşanmışlığın acemiliğine yenik düşmüştür aşkı... "Anısı ıssızlık/ Acısı bilinci" olan o ilk aşktan geriye, 1998'in 31 Mart'ında İstanbul'a dönerken yanyana çekilmiş iki fotoğraf kalmıştır yalnızca. Yenik çıktığı ilk aşkın ardından objektife kanlı gözlerle bakan 20 Yaşımı ölümsüzleştiren iki fotoğraf ve kan damlayan dizeler... Yitik bir aşkın ardından yas tutmaktadır 20 Yaşım... Mecnun bir hayatı sürmektedir...                 21 YAŞIM, yine bir yol ayrımında karşılıyor beni. Ömrünün firari kılındığı, esaretin burgaçlarında savrulan korku kentleri dar gelmektedir artık ömrüne. Partizan ve SİP deneyimlerinin ardından, kapitalizmin kuşatması altındaki şehirleri mesken tutan Türkiye Devrimci Hareketi'nden umudunu kesmiştir. Direniş gösteremeyip yenilgiye uğradığı 12 Eylül'ün sonrasında sonsuz bir kısır döngüye kapılmıştır Türkiye Solu... 13 Aralık 1998'in firari Ankara'sında, gerekçesi belirtilemeden açıklanan "SİP'ten atıldığı" kararının ardından SST binasını öfkeyle terkedip Mithatpaşa Caddesi ile GMK Bulvarı'nın kesiştiği noktayı dönerken vermiştir kararını. Kapitalizmin hükümsüz olduğu dağları mesken tutan Kürdistan Devrimi'nin YOL'una girecektir. Çünkü, Diyarbakır Zindanı'ndaki direniş ve 15 Ağustos Atılımı ile 12 Eylül'ün karanlığını parçalamıştır Mazlum Doğan'ın yoldaşları. Ve 1972'nin Ankara'sında "Kürdistan sömürgedir" sözünden YOL'a çıkan, "Bağımsız-birleşik-sosyalist Kürdistan"ı kurmayı amaçlayan, Üç Fidan'ın izinden giden bir avuç devrimci gencin yaktığı ateş, 1990'ların başında Serhildan olup Kürdistan'ı tutuşturmuştur. Bir halkın devrime yazılmasıdır... Devrimler Çağı'nın kapanıp emperyalizmin dünyayı dikensiz gül bahçesine çevirdiği bir zamandır oysa. "Sosyalizmde ısrar, insan olmakta ısrar" diye tuttursa da neoliberalizmin topyekün saldırısı altında düşlerini erteleyip realiteye uymuştur. Ki ezilenlerin simgesi orak-çekici, bayrağından kaldırmıştır... Yine de ağır bedeller ödemiş acılı bir halkın yıllara yayılıp süreklileşen ve de bastırılamayan bir isyanını vardır ortada. 1990'ların başında Kürdistan'ın dört bir yanında "Serhildan" diye adlandırılan halk ayaklanması ile oluşan "Devrimci Durum" koşullarında öncülük misyonunu yerine getiremeyip halkın gerisine düşen Kürdistan Özgürlük Hareketi saflarında yer alıp devrimci bir rol oynamayı anlamlı bulur. Ve yönünü özgürlük kokan dağlara çevirir. Kadim bir halkın çığlığına yankı olmak için "Kalbinin Doğusu"na doğru YOL'a çıkar... Ankara'dan çıkıp üç ay boyunca Bursa, Adana, Antep, İstanbul ve Diyarbakır'da konakladıktan sonra 1999'un 31 Mayıs'ında Batman'dan kırsala çıkar. Kürdistan Özgürlük Hareketi'nin saflarında gerilla hayatına yelken açar...                 22 YAŞIM, avluda volta atarken karşılıyor beni. Dilinde ilk aşkı ile sık sık dinledikleri "Men onu sevmişem" türküsü ve dudaklarının arasında sigarası ile... Bir gerilla adayı olarak eğitim almak üzere Güney Kürdistan'a doğru giderken Cudi Dağı'nda yoldaşları tarafından sırtından hançerlenmiştir. Hasta halde yürürken bayıldıktan sonra bir çalının içine domuz bağıyla bağlanmıştır. Can havliyle domuz bağını çözmüştür. "Belki almaya gelirler" boş umuduyla üç gün aç bir halde dağın yamacında bekledikten sonra başının çaresine bakar. Dağın dibinde akan dereye iner. Dereyi izleyip bir tarlada çalışan iki köylüye rastlar. Yardım istediği yaşlı adam tarafından tuzağa düşürülür. Şırnak'a bağlı bir korucu köyü olan Dergule'de askere teslim edilir. Köy karakolunda birkaç saat tutulduktan sonra götürüldüğü Şırnak Tugayı'nda işkenceli sorguya alınır. Üç günlük sorgudan sonra tutuklanır. Yaklaşık bir ay hücrede tutulduktan sonra 1999'un 11 Temmuz'unda Siirt Hapishanesi'nde götürülür. Siyasi koğuşa geçer... Ömrü sınanmaktadır duvarlar ardında. Kitap ile tutunur hayata. Şiirler biriktirir heybesinde. Yıldızlara dikili gözleri, ışıl ışıl yanmaktadır... Siirt, Midyat, Bartın, Kandıra ve Kırklareli Mahpushaneleri'nde bir sığıntı gibi yaşar 22 Yaşım... Yine mahpus bir hayatı sürmektedir...                 28 YAŞIM, "yılların ve yolların yorgunluğu" ile karşılıyor beni. Elinde kocaman bir bavul, alnında çizgiler, gözlerinde gökkuşakları ile... Yaklaşık yedi yıl süren mahpusluğu sona ermiştir. Kırklareli Hapishanesi'nden çıkmadan önce "terörle mücadele şubesi" polisleri tarafından sorgulanır. Ardından Askerlik Şubesi'ne götürülür. Anadolu Üniversitesi Açık Öğretim Fakültesi İktisat Bölümü 4.sınıfta okuduğundan dolayı tecillidir. İşlemlerin ardından şubeden salıverilir. Şubeden çıkıp yürüyerek terminale varır. Sürpriz olsun diye tahliye gününü ailesine bildirmemiştir. Hemen babasını arayıp müjdeyi verir. Ailesi amcaoğlunun düğünündedir. Müjdeli haber salonda anons edilir. Mutlu haberi alan salondakiler, sevinç gözyaşları döker. Salonun yarısı boşalıp baba evinin yolunu tutar... Şehirlerarası bir otobüsün ön koltuğunda İstanbul'a dönmektedir. Esenler Otogar'ında otobüsten iner. Metroydu, tramvaydı, vapurdu derken, yakınları tarafından Kadıköy'de karşılanıp bir arabaya bindirilir. Ve baba evine varılır. İçeri adımımı atar atmaz, bir sevinç dalgasının koynunda bulur kendini. Kucaklaşmalar, sarılmalar, öpüşmeler. Ve gözyaşları. Özlem dolu 10 yılı özetleyen gözyaşları. Vuslatın gözyaşları…Yabancılık çektiği ve asla alışmadığı, içten içe çözülen bir "siyasi ortam"da sınanmış ve düşmana teslim olmamıştır. Zorlu bir sınavdan alnı açık ve başı dik olarak çıkmıştır 28 Yaşım... Yeniden özgür bir hayata  yelken açar...                 29 YAŞIM, bir düşün esrikliğinde karşılıyor beni. Miladı 1 Kasım 2006 olan bir düşün kurucusu rolünde buluyorum 29 Yaşımı.. Ümraniye'ye bağlı Kazım Karabekir Mahallesi'dir. "Umutsuzluğu yatıştır/Umudu dürt" dizesiyle seslendiği  kardeşi Cüneyt ya da nam-diğer "Commandante"nin çağrısıyla bir grup genç, bir evin çatı katında toplanır. Kapitalizme meydan okuyan bir mahallenin destana yazılmasıdır... 1982'de yerleştikleri, geçmişte politik faaliyet yürüttüğü, ancak 10 yıl uzak kalıp da bütün ilişkilerini yitirdiği bir ortamdır. Ancak, mahallenin sola eğilimli gençlerinin gözünde bir efsanedir. Kendisine kahraman gözüyle bakılır. Ve örgütlü devrimci mücadeleden gelen, ağır bedeller ödeyen, belirli bir birikim, donanım ve deneyim sahibi bir "Yalnız Adam" olarak, mecburi bir misyona soyunur. Misyonu, çok geçmeden çözümlediği mahallenin nesnel koşulları ile çıkar çıkmaz çevresinde kümelenip "Bir şey yapmalı" diyen gençlerin öznel koşullarını sentezleyerek ortaya bir iddia atmak ve gençlerin öncülüğünde mahallelinin altında toplanacağı bir çatı kurmaktır. "Kapitalizmin topluma dayattığı yozlaşmaya ve yabancılaşmaya karşı bir alternatif oluşturmak iddiası"nı ortaya atar. Gençlerin bir araya gelip mahallede faaliyet yürütecekleri bir çatı olarak da -ismi mahalledeki simgesel bir sokaktan gelen- Çınardibi'ni tarif eder... 2006'nın Kasım ayı boyunca, bazen her gün, bazen de günaşırı toplanarak demokratik bir ortamda Çınardibi'nin temellerini atarlar. 50'yi aşkın gencin katılımıyla temelleri atılan, tamamen mahallelinin kollektif emeğinin ürünü olan, henüz farkına varılmasa da Türkiye’nin ilk ve tek mahalle dergisi olan Çınardibi Dergisi, 2006'nın 5 Aralık'ında "Çınardibi Manifestosu" ile başlayan ilk sayısı ile mahalleli ile buluşur. 220 tane basılan ilk sayısı kapı kapı dolaşılıp "Gönlünden ne koparsa" espirisiyle satılır. Birkaç günde tükenir. 40 liraya mal olmasına karşın 200 lira gelir elde edilir. 2006'nın 17 Aralık'ında ise göç sonucu oluşan bir varoş olan mahalleden kadın ağırlıklı 200 kişi, "Lüküs Hayat" oyunu ile ilk kez tiyatroya götürülür... Daha çıkışta toplumsal meşruiyet sağlanmıştır. Düş gerçek kılınmıştır... Paranın egemen olduğu ve insani değerlerin yıkıma uğratıldığı bir dünyada "Akıntıya karşı bir faaliyet olarak Çınardibi", imece yöntemiyle hayatın bereketli topraklarında kök salmaya başlar. Oysa, ne bir program, ne de bir çekirdek kadro vardır ortada... Yaklaşık yedi yıllık mahpusluğun ölü toprağını henüz üzerinden atıp ayakları üzerinde doğrulamamasına rağmen bir imkansızın gerçek kılınmasında “öncü” rolüne soyunarak, "İnsanı hayatın öznesi haline getiren alternatif bir örgütlülüğün" yaratıcısı olur 29 Yaşım... "Fark Yaratan" bir hayata yelken açar...                 36 YAŞIM, kapitalizme karşı bir özgürlük eyleminin coşkusuyla karşılıyor beni... Tarihin 31 Mayıs 2013'üdür. Köhnemiş sözcüklerin hükmünü yitirdiği bir andır. Bir kült film olan Beynelmilel'in yönetmeni Sırrı Süreyya Önder'in Gezi Parkı'nın asırlık ağaçlarını sökmeye yeltenen dozere karşı duruşu, 12 Eylül ile halkın üzerine bir kabus gibi çöken korku dağlarının yıkılmasıdır. Emeğin ve doğanın talanına dayanan, emperyalizmin uşağı RTE diktatörlüğü ve ABD'nin beslemesi AKP faşizmine karşı mizahı kuşanan gençliğin öncülüğünde bir halkın ayaklanmasıdır. Edip Cansever'in "Gülemiyorsun ya, bir halk gülebiliyorsa gülmektir!" dizesini bayrağına yazan, zulasında "Yokuş Yol'a" şiirini taşıyan ve "Turgut Uyar'ın dizeleriyiz!" sloganını atan gençliğin Üç Fidan'a selam durmasıdır. Ülkenin dört bir yanına yayılan İSYAN ile güzelleşen, DİRENİŞ ile umutlanan, AYAKLANMA ile dirilen bir halkın, "Ay resmen Devrim!" yazılamasını kalbine kazımasıdır. Batı'dan Doğu'ya doğru #DirenLice diye haykırılarak 90 yıllık bir tabunun yıkılmasıdır... İstanbul/Ümraniye/Elmalıkent Mahallesi'nde kendiliğinden başlayan halkın eylemliliğini öncüsüz bırakmayıp üç hafta boyunca megafonla binleri yürütmüştür arkasından... Ve Taksim Gezi Parkı'nın zorla boşaltılmasının ertesinde kurulan park forumları vaktidir. Abbasağa ve Yoğurtçu Parkları'nda çiçek açan bir "Yerçekimli Karanfil"dir... Elmalıkent Mahallesi'ndeki Şehitler Parkı’nda "Ümraniye Direniş Forumu"nu kurmaktadır 36 Yaşım... Öncü bir hayata yelken açar...                 37 YAŞIM, bir düşü gerçek kılarken karşılıyor beni. "Çocuklar Devrim yaparsa" şiirini yazarken buluyorum 37 yaşımı... 2014 yerel seçimleri vaktidir. 28 Şubat 2014'ün gecesinde, Cüneyt'in hazırladığı bir görsel ile fitili ateşlenen, “Elmalıkent Mahallesi Çocukların Muhtar Adayı - Devrim Boran” adlı, Berkin Elvan'a adanmış, gayrı-resmi bir kampanyayı örgütlemektedir. Çocuklara yönelik farkındalık yaratmayı amaçlayan ve mahallede "Çocuk Meclisi" kurmayı hedefleyen kapitalizme karşı bir meydan okumadır... Önce "-14 yaş altına yönelik" ve "Çocukların yöneteceği bir mahalleye ne dersiniz?" başlıklı kısa bir bildiri kaleme alır. Yaygın bir bildiri dağıtımı yapılır. Sonra "Mahallenin bütün çocukları birleşin!" gibi kampanya sloganlarının yazılı olduğu dövizlerle destek amaçlı mahallelinin fotoğrafları çekilir. Üç hafta süren kampanya, çocukların katıldığı bir toplantıyla "Elmalıkent Mahallesi Çocuk Meclisi" kurulduktan hemen sonra "Öznesi Küçük, ama manası Büyük bir Özgürlük Eylemi" olup sokağa dökülür. Bianet haber portalından Yüce Yöney'in kampanya hakkında yaptığı "Elmalıkent'in Çocukları" başlıklı haber-röportaj ile de tarihe not düşülür... "Eski hükümlü kontenjanı"ndan girip 5 küsür yıl çalıştığı The Nielsen Company'deki işinden ayrılışına dair "Çocuklar aşkına işe veda!" yazısıyla belgelenen çocuklara adanmış bir ömrün zirveye çıkmasıdır 37 Yaşım...  Öncü bir hayata yelken açar...                 37 YAŞIM, Ankara'daki Kurtuluş Parkı’nın orta yerinde karşılıyor beni. 1999'un Kanarya Mahallesi'nde kalbine dokunan Zozan'ı Bakırköy Sahili'nde bırakıp yeniden "Kalbinin Doğusu"na doğru "Ömrünün en uzun yolculuğuna" çıkar. Bir şiire yeltenir ki, korkuya yenik düşer. Ve "Korkunun başkentidir Diyarbakır" şiirini yazıp yolculuğunu Ankara'da noktalar. Yakılan ilk şiiridir. Külleri Tuz Gölü'ne savrulmuştur... Kızılay'da oturan dayısının oğlu Gökhan'a sığınır. Kanayan bir yara olarak 16 yıldır kalbinde sakladığı ilk aşkı Hilal'i Kurtuluş Parkı'na çağırır. Çağırdığı Hilal'dir, oysa gelen Zozan'dır. 15 yıllık platonik aşkı Zozan, firavun baskılı bir çakmağı Kurtuluş Parkı'nda eline tutuşturup İstanbul'a döner... Gökhan'dan çıkıp yanı başındaki  Kurtuluş Parkı'na uzanır. Kurtuluş Parkı'nın orta yerinde, tombul, gözlüklü ve mavi gözlü Şota Tutaraşvili adlı Gürcü çocuğun önünde, bir elinde kendisine "Masumiyetin CENNET Halidir" adlı şiiri yazdığı Kemal Eren Ermiş'in annesi Meryem'in hediye ettiği kırmızı şapkası ile diz çökmüş yalvarmaktadır. Ve bir şiire tutulur Ankara... Diyarbakır’dan kopup gelen bir Kırmızı Gül olan DTCF'li Zemo’nun aşkı Mehmet Ak, fotoğraf makinesiyle o anları sonsuz kılar…“Kurtuluş Parkı’nın Bisiklet Çetesi’nin şiir olmaya gelen günüdür” adlı şiiri yazarken buluyorum 37 Yaşımı.... "Bir SEVDA ile bir ÖZGÜRLÜK arasında" bocalamaktadır. Bir yanda 15 yıllık platonik aşkı vardır. Diğer yanda 1999'un Cudi'sinin "Hançerli Gece"siyle  yarım bırakılmış bir özgürlük çıkışı vardır... Zozan'ın hasretine dayanamayıp Ankara macerasını üç gün sonra noktalar. Ankara'dan İstanbul'a uzanır. Bakırköy/Özgürlük Parkı'nda buluştuğu Zozan'ı alıp evine döner. Ki bir tuzağa düşürüldüğüdür. Maltepe Üniversitesi Psikiyatri Servisi'ne kapatılır. Manik atak geçirmektedir. "Bir hastaneye kapatılışımdır" adlı uzun şiiriyle hastanede tanıştığı insanları sonsuzlaştırır.  Bir ayın ardından hastaneden çıkar. Ve "Ömrünün en uzun yolculuğu", 40'ı aşkın şiir doğurarak noktalanır... Feodal bir toplumda büyüyen platonik aşkı Zozan, içindeki duvarları yıkamaz. Ve gül kokulu bir aşkın ölüm fermanı yazılır... İkinci aşkında da yenik düşmüştür 37 Yaşım... Yine mecnun bir hayatı sürmektedir...                 40 YAŞIM, bir yeni aşkın esrikliğiyle karşılıyor beni. "Masumiyetin JİN Hali" adlı şiiri yazarken buluyorum 40 Yaşımı... Henüz tanışıp numarasını almıştır. Ve ardından gece saat 1'den sabah 6'ya kadar süren bir nehir sohbettir... Tarihin 3  Aralık 2017’sidir. Caddebostan’ın Göztepe Parkı’dır. "Esmer tenli bir kadın" olan HDP Siverek İlçe Eşbaşkanı Garip Yeşil’in sıcacık bedenine sarılırken buluyorum 40 Yaşımı... "Mezopotamya’nın Asi Kızı" ve "Bir son isyanın Siverek'teki çığlığının yankısı " olan bir devrimci kadına gönlünü kaptırmıştır... Anadolu'dan doğan Kızılırmak ile Mezopotamya'dan doğan Dicle ırmağının "Bir kavganın güzelliğinde" buluşup okyanusa dökülmesidir... Bir ulu ağacın altında başlayıp Garip'in kızı Zelal'i çağırmasıyla bir cafede süren ve Nur Bucak'ın evinin önünde noktalanan 6 saatlik bir nehir sohbettir. Üç gün boyunca İstanbul'un mekanlık ettiği bir ölümsüz aşktır. Ve Garip, kanser hastası kızının tedavisi için Ankara'ya gider. Neden sonra "Kırmızı Şapkalı Şair" de Ankara'ya uzanır. Aşti'nin bir peronunda otobüsten inip Garip ile kucaklaşır. Kurtuluş Parkı'nda bir soluk alınır. İbn-i Sina Hastanesi'nde üç gün süren bir nehir sohbettir... Ardından iki farklı zamana ve mekana savrulurlar. Garip, Siverek'e varınca kızları ile aşkının arasında kalır ve intiharın kıyısına sürüklenir, ki sonradan vazgeçer... Feodal bir toplumda büyümesine rağmen bir "Öncü Kadın" olarak sivrilen Garip, içindeki duvarları yıkar ama dışındaki duvarları yıkamaz. Töreye boyun eğmeyi öğütleyen "mahalle baskısı"nın sonucu, mevsim kıştan bahara dönerken aşkını terk eder... Onca acı, hüzün, keder ve kahır yüklü bir ömür sürmesi nedeniyle  ardından tek damla olsun gözyaşı dökmemiştir. Gula Sor ile Gula Zer arasında geçen ömrü ölüme yazgılı bir aşktır... 72 şiir doğuran bir ölümsüz aşkın  yasını tutmaktadır 40 Yaşım... Yine mecnun bir hayatı sürmektedir...   1 Kasım 2007 - 3 Ağustos 2020 * İstanbul
YAZARA AİT TÜM YAZILAR
BİR YORUM YAZIN
ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.