ALTIN 274,73
DOLAR 5,8092
EURO 6,4459
BIST 7,6569
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 14°C
Yağışlı
Kitaplar

Yemediğim Meyvenin Tadı / Ayşe Kaygusuz Şimşek

13.03.2019
180
A+
A-
Yemediğim Meyvenin Tadı / Ayşe Kaygusuz Şimşek

Ellerini koyacak yer bulamıyor, bir ceplerine bir koltuk altına sokuyordu. Bir labirentin içinde dört dönüyor, kapana sıkışmış gibi hissediyordu kendini. İçinde kopan fırtına, sessiz bir çığlık büyütüyordu. İsyanı kendineydi. Ne yaşarsa kendinden bilir, pişman olmazdı.

 “Kararı ben verdim,” derdi.

Kaç bahar geçmişti saymadan. Kaç bahar ertelemişti sevdayı. Arkadaşı, “Şimdi, Dikmen Vadisi’nde karda yürümek ne güzel olur. Birlikte yürüyelim mi?” demişti de yanıtsız dalıp kalmıştı. Karda yürümüştü elbette, ama bir sevgilinin elini tutmamıştı. Bir anda geçmişti gözlerinin önünden, karda elele yürüyen sevdalılar. İşte o an korkmuştu. Sevmekten, âşık olmaktan.

“Buradan hemen gitmeliyim,” demişti.

Sevmedim, hiç sevmedim demiyordu. Sevmişti bir kere. Şimdi yarasının karsağını kanırtmıştı arkadaşı.

“Sonsuzluğa bıraktım sevgiyi, sevgiliyi.” diyordu.

İnsan sevmekten korkar mıydı? Bütün duyguların içinde biricik olan sevgi değil miydi? “Oraya gitmemeliyim,” diyordu hep kendi kendine. Her defasında da durduramıyordu ayaklarını. Ne gücü yetiyor ne de nazı geçiyordu…

Gece uykularını çalıyordu bu tümce: “Karda yürümek ne güzel olur.” Adamı düşünüyordu. Kimliğini, kişiliğini, geçmişini sorgulayıp durdu. “Demek ki, Dikmen Vadisi’nde karda yürümüş. Belki de, eski Sovyetler Birliği günlerinde yürümüş olmalı. Kim bilir, ne coşkulu bir sevdalıymıştır. Kim bilir, ne güçlü dostluklar kurmuştur yürüyüşleri sırasında. Şimdi iyice saçmalamaya başladım haa. Neden oralara kadar gittim. Seviyor muyum yoksa? Seviyor muyum?”

“Sevmeye hakkım yok. Ellerim korkak ve çaresiz bir çocuğun elleriyken. Gözlerim masum ve ürkek bir çocuğun gözleriyken. Sevmeye hakkım yok. Heybem de yılların yükünü taşırken. Mührünü vurmadığım notlar, kapatmadığım dosyalar varken. Sevmeye hakkım yok…” diye düşünerek kaç gece sabahladı uykusuz. Günler, aylar geçti böyle. Aklı ve duyguları arasındaki uçurumda gidip geldi…

İnsanın kendiyle olan savaşı kadar acı veren ve bezdirici olan bir şey olabilir miydi?

Yine durduramadığı gitmelerinde, gidemediği gitmelerindeydi. Daracık bir yerde buldu kendini. Zaman durmuştu. An! Sevişmenin çığırtkanlığını yapıyordu. Aşk körebeydi. Eski kitaplar arası, kapı arkası, saklambaç oynuyordu. Göğüs kafeslerine sığmayan yürekleri, bir kuşun kanadında çırpınıyordu. Adam öpüyor, öpüyor, durmadan öpüyordu. O, soluğunu tutmuş hızla tükeniyordu. İkisi birden yığıldı yere… Adam çabuk toparlandı.  “Hayır! Düşmemelisin. Kalk!” dedi. O, “Yeter! Yeter bu kadar işkence. İkimize de yeter,” dedi. Direnci tükenmişti. Zincirler kırıldı. Aklını ve mantığını eliyle öteledi. Duygularına bıraktı kendini…

Birçok güzellik ve birçok paylaşım yaşanmıştı. Şimdi içini kemiren şeyin adını arıyordu. “Kıskançlık mı acaba?” diye düşündü. Daha önce hiç böyle bir şey yaşamamıştı. “Benim erkek arkadaşlarım yok mu?” dedi. “Tabii onun da kadın arkadaşlarının olması doğal. Neden o zaman içimi kemiren bu güve?”

İğnenin deliğini arar gibi sorunun cevabını arıyordu. Oturduğu yerden kalkmaya niyetlendi. Dizlerine hükmedemedi. Kolları da kalkmıyordu. Yığıntı bir çuval gibi duran gövdesinin üstünde kafası çok hızlı çalışıyordu. İlk beraberliklerindeki anları, birbirlerine olan yaklaşımları düşündü. “Ne güzeldi,” dedi. Adamın söylediği güzel sözcükler yok denecek kadar tükenmişti şimdi.

“Nedeni ben miyim? İnsan sevdiğini gözünde büyütür, birçok değerler yüklermiş, derler. Ben ona değerler yükledim mi?  Belki de o bana birçok değer yüklemişti. Ama ben aynı insanım. Gerçi bunu ona sormak lazım. Yine de hata yapmadım, bunu biliyorum. Gözlerim sadece ona ait. Bakışlarım masum ve sevecen. Her zaman olduğu gibi… Tabii içimi kemiren güve iş başında olduğu zaman hariç… Of! Allah’ım of. İçime güve düşürenin hiç mi suçu yok?”

Adam kadının suskunluğunda bulmuştu gizemi. Ondandı çekici gelmesi. Bir de, kaçan daha değerli olmalıydı. Şimdi birçok konuda karşılaşmışlardı. Birçok konuda paylaşımları olmuştu. Bu da beraberinde tepkiler doğurdu. Konuşmak, üzülmek, sinirlenmek gibi insani tepkiler. Hiçbir şey tek başına değildi. Tepkileri hazırlayan ortamlarda tarafların ne kadar payı vardı…

 Kurtuluş mümkün olmayan bir yangının içindeydi. Evire çevire sevmek, evire çevire sevilmek istiyordu. Çatışmalarda tüketmeden zamanı…

“Neden böyle oldu? Birlikte olmak mı tüketti?” diye düşündü. “Bu olabilir. Birbirimizi denetler hale geldik. Bu güvensizlik değil mi? Oysa güvenmiştik. İkimiz, iki olgun insan. Her insanın kendine özel dokunulmazlıklarının olduğunu unutuyoruz. Ama bu bazı şeyleri görmezlikten gelmek anlamına mı gelmeli? Bir yanlış yapabilir mi?”

Uzunca bir “of” daha çekti. Güçlü olmasına karşın zavallı bir görünüşü vardı. İçinden kaynar bir nehir akıyordu. Ya da bir yanardağın kızgın lavları… Soluğu dilini damağını kavurdu. Dudakları yarıldı, payın payın.

“Buz dağına kazsınlar mezarımı ve kimse görmesin hallerimi, duymasın çığlığımı,” dedi. “İçimde bitmeden, onunla konuşmalıyım. Ama nasıl?”

Şimdi de başka türlü korkular sarmıştı yüreğini. Konuşmazsa yanıtsız sorular yiyecekti için için, içini. Konuşsa kırıp dökmekten, incitmekten, kırılıp dökülmekten korkuyordu. Karşısına aldığı değerlerse yürüyordu üstüne üstüne.

“Bir yolu olmalı,” diye düşünürken, “İnce bir dille anlatmalıyım, yüzümdeki gölgenin nedenini,” dedi. Kalkamadığı yerden uzandı. Masanın üstündeki kitabın arka kapağını açtı. İçinden geçenleri yazmaya başladı.

“Aralanmış kapıdan içeri uzanıyor başım/ Her yer cam kırığı/ İltihaplı gazlı bezler/ Kokuyor!/ Tiksinmiyorum/ Ama ürkütüyor beni / Evin! bu hali/ Acı/ Başka bir acı/ Ellerim ayaklarım boşalıyor/ Tırnaklarım dökülüyor/ Soluk alışlarım kesintili/ Yaşlandığımı hissediyorum/ Yaklaşan ölümün ayak sesi mi?/ Oysa daha bu sabah ölmüştüm/ Bu sabah ve her sabah/ Dünyanın bütün çiçekleriyle yatıyorum ölüme/ Koca Çınar’ın dibine/ Yeniden dirilmek için/ İki nehrin birleştiği yerde/ Gül ve karanfil tohumları/ Meşe palamut dikiyorum/ Yaşanası bir dünya olsun diye/ Hey!  Pansiyoncu/ Pijamalarımla geldim/ Odamı temizle/ Bir de! / Kalbimin saat kadranına düşen güveyi/ Hesabı peşin ödedim/ Unutma!”

Yazdıklarını tekrar tekrar okudu. Gülümsedi. Sonra, “Kıskanmak! Kıskanmak!” dedi, kendiyle alay eder gibi.

İnsanlara güvenmekten korkuyoruz. Belki, kendimize olan güvensizliğimiz. Belki de bütünlük anlamıyla tatmin edemeyişimiz birbirimizi. Ve daha birçok şey…

Neden korkularda harcıyoruz yaşamlarımızı. Yeni hatalara yol açıyoruz yanlış yollardan. Onarılması mümkün olmayan hasarlar bırakıyoruz arkamızda ve içimizde. Neden karşımızdakinin yerine koyamıyoruz kendimizi.”

İçindekileri kusunca iyice sakinleşmiş, kendini bulmuştu sanki. Hüzünlü bir gülümseyişle biraz daha olgunlaştığını hissetti.

“Şimdiye kadar yemediğim bir meyvenin tadına baktım. Biraz buruk ve acı!” dedi tebessümle.

BİR YORUM YAZIN
ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.