Yayınevleri Tanrı’yı kontrol etmeye çalışıyor

Yazar: admin     Tarih: 24 Mayıs 2017 07:11     Kategori: Editörden, Genel, Kültür Sanat, Yazarlar

“Bazı yayınevleri kendi yazarlarını yetiştirerek piyasa oluşturmaya ve bu piyasayı da forse etmeye çalışıyorlar.
 
 Tanrıların olduğu bir dağa kendi Tanrılarını gönderip bundan sonra burası bizim demek gibi.
 
“Kalemle barışık olmak ve kurguyla savaşmamak gerekiyor.”
 
“Nobel’i politik olduğu için değil de edebiyatta seçkin bir sınıf yarattığı için eleştiriyoruz.”
 
Bir Ölünün Düşleri üçüncü romanınız. Klasik bir soruyla başlayalım. Ne zaman yazmaya başladınız? Motivasyonunuz neydi?

 

Yazmak acının, kederin, isyanın, belki neşenin, belki de bir kadeh rakı sonucunda akıtılacak gözyaşının dışa vurumu gibidir. Ayrıca bu günde sekiz saatlik bir iş de değil… Hiçbir işe benzemez. Harcadığınız mesai karşılığında elde edeceğiniz gelirin bir orantısı da yoktur. Kısacası bu bir piyasa etkinliği değildir. Özellikle yapım şirketleri veya bazı yayınevleri kendi senarist ve yazarlarını yetiştirerek bir piyasa oluşturmaya ve bu piyasayı da forse etmeye çalışıyorlar. Bu Tanrı’yı kontrol etmeye çalışmak gibi… Yani Tanrıların olduğu bir dağa kendi Tanrılarını gönderip bundan sonra burası bizim demek gibi… Pek başarılı oldukları da söylenemez. Bazı koşulların beni sürekli rahatsız etmesi sanırım bu benim motivasyonum. Saçmayı anlamlaştırmalı, kaosu düzenlemeli, düzeni bozmalı, durağanlığın üzerinde tepinmeli ya da hareket edeni bir kementle olduğu yere bağlamalıyım. Her şeyi olduğu gibi bırakmamak, bir ötesine taşımak ya da değiştirme çabası.

Yazmaya başlamadan önce ne gibi hazırlıklar ya da araştırmalar yapıyorsunuz? Örneğin romanınızın kurgusunu hangi aşamada belirliyorsunuz?

Her hikâye kendisini oluşturuyor. Sadece bir fikirle başlıyor her şey. Örneğin Ya Unutursak kitabı otobüsün camından Karadeniz’in dağlarına ve yeşiline bakarken her şeyin durduğu, donduğu ve sırtında çantası olan bir insanın tek başına bu dağlarda yürümesi hayalinden doğdu. Ya da Taş Öyküler serisi, Sosruka’nın, Setenay’ın, Serengeti’nin hikâyesi hiç değişmeyen bir Ortadoğu kızgınlığından sonra kendi halkımın dramı olarak şekillendi. Kurgu ve okuma; fikirden sonraki iş kısacası. Fikriniz en basit haliyle canlandıktan sonra, araştırma yazım ediminin öncesinde de sırasında da sürüyor zaten. Ama kalemle barışık olmak ve kurguyla savaşmamak gerekiyor. Bunlar arasında da en zor olanı kalemle barışık olmak. Çünkü nihayetinde yazma sürecinin her anın aynı tempo ve isteklilikte sürmüyor. Ayrıca kalem sizin elinizde de olsa bazen karakterin yaşam hakkını, bazen de hikâyenin akıcılığını savunabiliyor. Yalnız yazmaya başladığımda kurgu bitmiş oluyor. Kısacası ben karakterlerin nereden gelip nasıl bir yol alıp nereye gideceklerini biliyor oluyorum zaten. Bu adamla bu kadın nerede karşılaşmıştı endişesiyle duvarlara devasa karakter haritaları çıkarmıyorum yani. Sadece yazıyorum. Başlayıp bitiriyorum. Ayrıca bilgisayarda hikâyeyi şekillendiremediğimi de belirtmeliyim. Yani hikâyelerimin hepsinin ilk halleri defterlerde… Daktilo etme yazım süreci bittikten sonra başlıyor.

Yani elle yazıyorsunuz. Orhan Pamuk da eserlerini yardımcısına daktilo ettirdiğini söylemişti. Peki kaç kez okuyup düzeltme yapıyorsunuz?Mesela bu aşamada editörünüzden destek veya görüş alıyor musunuz?

Yazmak benim için kâğıt kokusu demek! Geçen günlerde ilgimi çeken bir araştırma sonucuyla karşılaştım. Biliyor musunuz eski kitapların kokusu keşfedilmiş. Kahve ve çikolata kokusu yayıyorlarmış. Kâğıt bunun için değerli sanırım. Çünkü bilgisayar bir sistem; kâğıt ise yaşam… Her satırın, her sayfanın, üzerine damlayan her lekenin, her karalamanın bir öyküsü var. Yani deftere yazdığınızda bir yandan bir dünya kuruyorsunuz diğer yandan da ona paralel ayrı bir dünyayı, keyfi ya da ıstırabı kısacası kendi öykünüzü yaşıyorsunuz. Bunun için bir yaşamı diğer bir yaşamın içerisinde yaratıyor ve kokluyorsunuz. Bittiğinde daktilo ederken bir kez daha okumuş oluyorsunuz. Ardından kontrol amaçlı bir kez daha… O ana değin kimseye danışma isteğim de olmuyor. Daktilo aşamasında ise nadir de olsa eşimden ya da dostlarımdan destek ya da görüş aldığım oluyor.

Roman ve senaryo yazıyorsunuz. Bunun dışındaki uğraşlarınız neler?

Ben bir öğretmenim. Felsefe grubu öğretmeliği yapıyorum. Yedi yıldır Erzincan’dayım. On yıl Doğubayazıt’ta çalıştım. Okul bünyesinde iki fabrika açtık. On bilgisayar laboratuarı kurduk. Avrupa Birliği projeleri hazırladık. Köy okullarını yeniledik. Şimdi ise, Eğitim-Sen Şube sekreteriyim. Düşünbil ve Gaia dergileri yazarıyım. Ve ne acıdır ki korkunun tüm çıplaklığıyla gölgemize kadar sindiği bir coğrafyaya döndük. Herkes ruhunu bir tutam korunaklılığa satma çabası içinde sanki. Bazen ne yazmak ne okumak… Her şeyi bir kenara bırakmak istiyorum. Ama ara vermek yok. Hala ayaklarımız yere basıyor ve yürüyebiliyorken yazmaya devam etmek gerek. Hali hazırda bir senaryo çalışmamız da sürüyor. Ve bir de yarısını tamamladığım bir kitap çalışmam daha var.

Fabrika mı dediniz?

Doğubayazıt’ta bir meslek lisesinde müdür başyardımcılığı yaptığım dönemde oralı olup da İstanbul’da yatırım yapmış olan iş adamlarıyla bir bağlantı kurmuş ve okul bünyesinde biri çorap diğeri iplik fabrikası olmak üzere iki üretim tesisi kurulmasına öncülük etmiştik. Böylece yeni bir istihdam alanı oluşmuş ve bu işletmeler hem iş imkânı sağlamış, hem de büyük oranda okul öğrencilerinin staj işlemlerini çözmüş, ayrıca okula da ekonomik bir katkı sağlamıştı. Hatta Rusya gibi birkaç ülkeye ihracata bile başlamışlardı. Tabi ki şimdiki durumları nedir bilmiyorum.

Bir de senaryo ödülünüz var sanıyorum. Biraz bundan bahsedebilir miyiz?

Türkiye’de düzenlenmiş en büyük senaryo yarışmasıydı. Birçok profesyonel senaristin katıldığı bir yarışmaydı. Yarışma iki aşamalıydı. Değerlendirme kurulu yönetmenlerden oluşuyordu. Ardından sıra seçici kurula geliyordu. Seçici kurulda Birol Güven, Halil Ergün, Hülya Koçyiğit, Hasan Kaçan, Ali Tokul gibi isimler vardı. Senaryonun mansiyonla değil de ikincilikle ödüllendirilmesi gerektiğini, Birol Güven’in hınç dolu bir konuşma yapıp salonu terk etmesi sonrasında Ali Tokul’un yanıma gelip günah çıkarmasıyla öğrendim. Ne kadar üzgün olsa da aslında Hülya Koçyiğit’in istemediğini ve buna engel olduğunu söyledi. Ama eğlenceli zamanlardı. Ve o yarışma bana ne kadar çabalarlarsa çabalasınlar kurgulayabildiğimin iyi bir ölçütü de olmuştu. Hatta Birol Güven Ali Tokul’dan bir yemek düzenlemesini ve benimle bir yemekte tanışmak istediğini belirtmesine rağmen bu yemek hiç gerçekleşmedi.

Tam burada Türkiye’deki edebiyat yarışmaları hakkında ne düşündüğünüzü sorabilir miyim? Mesela neden bizim de dünya çapında saygınlığı olan bir edebiyat yarışmamız yok. Nobel Edebiyat ödülünü hep eleştiriyoruz. Kararları politik buluyoruz. Peki alternatif bir yarışmayı ya da bizim gibi haksızlığa uğrayan ülkelerden biri neden düzenlemiyor?

Çünkü burada yapılan edebiyat yarışmalarının da politik olduğunu görebiliyorum. Aslında Nobel’i politik davrandığı için değil de edebiyatta seçkin bir sınıf yarattığı için eleştiriyoruz. Handikap ise şu noktada ortaya çıkıyor: Her şeye doğru başlasak bile jüri sonuçta politik davranmak zorunda kalıyor. Türkiye gibi ülkelerde bu durum böyle… Çünkü edebiyat ödülleri jürileri güçlü, bağımsız edebiyatçı ya da kurullardan oluşmuyor. Ayrıca hiçbir edebiyat yarışmamız geçmişe dair devasa ve kurumsal bir kültürden beslenmiyor. En iyisi Yunus Nadi de olsa bu durum maalesef böyle; ancak Pulitzer’e de baksanız Nobel’e de baksanız kişilerin dışında hem ekonomik hem de kültürel bir mirasının olduğunu görüyorsunuz ve devletleri hem bu kurumsallaşmış ödülleri özerkleştiriyor, yani onlara bağımsız bir hareket alanı sağlıyor hem de destekliyor. Yine de onların da bir handikapları var… O denli büyük ödüller ki sonunda insanlar o ödülü ya aldıkları için ya da reddettikleri için okunuyorlar. Yani yazar tüm bağımsızlığını yitiriyor ve Nobelli olduğu için ya da Nobel’i reddeden bir yazar olduğu için okunuyor. Kısacası kendisi olarak, okur da onları önyargısız okuyamıyor.

Hayalinizde bir okur profili var mı?

Okuduğunu anlayan, sanatın ve felsefenin dilini biraz olsun bilen ve her okuduğu yazara karşı sorumluluk alan bir okur. Sadece yazar değil, okur da yaratıcı bir düş gücüne sahip olmalı… Yani eleştiriye cevap vermek başka bir şey anlamadığı için bir eseri okura anlatmak bambaşka bir şey… “Ben Sartre’yi hiç okumadım ama burası bana saçma geldi…” diyen bir okura o zaman gidin ve Sartre’yi okuyun ondan sonra konuşalım diyesim gelmiyor değil hani…

Bir söyleşide, “Hâlbuki yazmak zehirlenmek gibi…” demişsiniz. Orada söylediklerinizin devamını buraya almıyorum. Bu cümleyi biraz açar mısınız?

Sizi rahatsız eden durumları düşünün, hoşunuza gitmeyen… Sorgulamaya başlarsınız ve bu sorgulamanız o denli ileriye gider ki sonunda Che’nin ifade ettiği gibi “başkasının yüzünde patlayan tokadı kendi yüzünüzde hissedersiniz…” O andan itibaren zehirlenmişsinizdir. Toplumun, zaten hep var olduğu düşü kurdurulmaya çalışılan düzeninin, dışındasınızdır artık. Her acıyı, her kederi, her saçmayı fark edersiniz. Zehirlenmek bu farkındalıktır işte. Zehirlenmek bir midenizin olmasıdır. Bu durum size huzur vermez. Haykırmak istersiniz, çığlık atmak… İşte, o andan itibaren dilceğiniz kalem olur, yazarsınız.

Sevdiğiniz yazarlar kimler? Örneğin usta olarak benimsedikleriniz var mı?

Stainback, Ursula La Gun, Tolstoy, Russell, Nazım Hikmet, Arendt, Kurtuluş Kayalı, Yaşar Kemal gibi isimler bana keyif veriyor. Ancak her okuduğum yazar bana farklı bir şeyler de öğretiyor. Burada eklektik olmaktan kurtulabilirsek kendi orijinalliğimizi de yakalayabileceğimizi düşünüyorum. Lakin şundan çok etkilendim. Bu benim ustamdır diyeceğim bir yazar yok… Beni ortaya çıkaran edebiyat ve felsefe mirasının bütünü sanırım. Yani Halimi’den de bir yan var içimde, aynı zamanda Marques de Said’den de; Heidegger de var İregeray da… Tabi dostlarım da buna dahil… Hacı Baskak da var içimde, Siyah Karga da ve Achille  Valantin de… böylece hepsiyle beraber ve hepsinin dışında bir Barış Ceylan ortaya çıkıyor.

Bir Ölünün Düşleri’ni okudum. Tanıtım bülteninde kara mizah türü olarak geçiyor. Biraz bilim kurgu da var diye düşünüyorum.

Sadece vurulup ölmemesi ya da bu duruma alışma çabası bile tespitinizin göstergesidir. Aslında şöyle söyleyebiliriz. Çok talihsiz bir karakter… Ve onu sevdiren de bu talihsizlikle baş edebilme biçimi. Yani Barış Ceylan’ın Ölüsü bilim kurgudan çıkıp kendisini kara mizahın içerisine atıyor ve bu yaptığı bizlerin karşılaştığımız tüm o sorunlarla baş edebilme çabasının ironik bir yansımasıdır aynı zamanda.

Ayrıca okurken aklıma Aziz Nesin’in Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz’ı geldi. İkisinde de bireyi yok eden düzen ve acımasız toplum profili var. Elbette hikâyeleriniz çok farklı.

Belki ama ben böyle düşünmemiştim. Şimdi karşılaştırıyorum da şunu söyleyebilirim. Nesin’de bireyi yok eden düzen ve acımasız toplum profilinin içinde o profile ait olarak varsınızdır. Ve onunla baş etmek daha da zordur. Ancak Bir Ölünün Düşleri’nde toplumun acımasızlığıyla değil de acizliğiyle karşılaşırsınız. Onu kara mizah yapan toplumun acımasızlığı karşısında bireyin direngenliği değil, zaten yok olmuş birey karşısında toplumun direngenliği yahut o bireyden kurtulma ya da sahiplenme karşıtlığıdır. Aslında hikâyenin başkahramanı ölüden çok kasabanın kendisidir. Ve dram ölünün dramından ziyade kasabanın dramıdır.

Harabelerin Sesi ilk eseriniz. Dönüp geriye baktığınızda ne düşünüyorsunuz?

Ama Harabelerin Sesi daha bitmedi. O Taş Öyküler serisinin ilk kitabı. Üç kitapta bitirmeyi planlıyordum. Sanırım dört olacak ve hali hazırda Ölüm, Savaş ve Yalnızlık adıyla devamı da bitti. Ama o kitap hala beni heyecanlandırıyor. Bir kalp krizi sonrasında başlamıştım ona. Geceleri yazıldı. Her satırı heyecanlandırmıştı beni. İlk çocuğunuzu kendi ellerinizle satır satır doğurmaktı bu. Doğdu. Sonra Hacı Baskak aldı eline. Çok titiz davrandı. O kitabı altı defa okudu biliyor musunuz? Tam altı defa… Ve bana da aynı şekilde okuttu. Şimdi dönüp baktığımda huzur veren aydınlık ve yağmurlu günler geliyor aklıma. Ve Hacı’yla bir çay ocağında içtiğimiz demli ve kötü çaylar. Sanırım o çaylar da bizi motive etti.

Mezarlık merakınız var mı? Sizin gibi bir ölüye düş gösteren yazar mezarlıklara farklı bakıyor olmalı.

Mezarlıklar biraz da şifreleridir yaşamın. Çemberleridir. Eskinin kayıtlı belleği gibidir. Neler olduğunu, sanatın nasıl olduğunu, taş ustalığını ve korkularını size anlatır. Örneğin bir defin töreni sırasında bizim köylerde yan yana defnedilmiş, 1918 tarihli, ama aralarında ya bir ya iki gece olan yedi sekiz mezar vardı. Sorduk. Kimse bilmiyor? Neyse sonunda çok yaşlı biri salgın hastalık, tifo dedi. O an şehirlere ait olan hastalığın o dağ köylerine kadar çıktığını gördük. Yahut üzerine yazılan hikâyeler, Kürtçe veya Türkçe ağıtlar, yarım kalmışlıklar ve son ana kadar beslenen umutlar hep aynı tınının farklı zamanlarda çalınması gibi. Zenginlerin mezarları da ilginçtir. “Sakın bu mezarı açma! Bulacağın şey acıdan ötesi olmayacaktır.” gibi uyarılar vardır. Çünkü böylesine bir uyarı geçmişten gelen mezar soygunculuğunun korkusudur ve çok eski mezarlarda ya da kuyu mezarlarında da bu durum böyledir. “Diriyken huzuru bulamadım, rahat bırakmadınız bari ölüyken rahat bırakın…” demeye çalışıyorlardır bir nevi. Yani insanların nasıl gömüldükleri nasıl yaşadıklarıyla ve tanıklıklarıyla ilgili… Kasabanızın, köyünüzün eski halini mi merak ediyorsunuz. Gidin mezarlıklara bakın. Oraları yaşayanların hatırladıkları anılarla donatın. Sonunda size en canlı haliyle sunacaktır ölülerin mekânı geçmişinizi, tarihinizi. “Bak bu buydu. Savaştan şu ileride gördüğünle kaçmışlardı. Sonra şurada şununla karşılaştı ve evlendi. Hatta şunlar var ya tarlada çalışırken neredeyse onu kaçırıyorlardı. Ama olmadı. Bak şuradaki en küçük çocukları doğana kadar da bu husumet devam etti…” gibi. Yine de ölüleri rahat bırakmak gerekir. Çünkü acıların taşıyıcısı ölüler değil dirilerdir.

Günümüz edebiyatını nasıl yorumluyorsunuz? Edebiyatın geleceği nasıl olacak?

Tek kelimeyle ajite edici… Aralarındaki tek fark ajitenin nasıl bir üslupla yapıldığı ya da ne derece boğucu olduğu… Bir mağdur yaratılıp onun üzerinden hikâye sürdürülüyor. Bir Don Quiote’a ihtiyaç var. Hatta daha da fazlasına… Ve bu sorumluluk yazarlardan öte edebiyatı bu hale getiren yayın evlerinin sırtında. Kendi kurdukları yel değirmenlerini kendileri yıkmadıktan sonra sanırım önümüzdeki yüz yıl edebiyatın görsel sanatlar karşısında hezimetine dönecek. Şiiri neredeyse kaybettik bile.

Ben şiirin kaybolmadığına aksine günlük hayatımızı yönlendirdiğini düşünüyorum. Örneğin şarkı sözleri olarak kullanılan şiirleri düşünün. Şiirin kaybolması demek müziğin de kaybolması demek değil mi? Bu mümkün mü? Kitaplar satılmıyor olabilir ama şiir kaybolmuyor gibi geliyor bana ne dersiniz?

Bu sorunuz karşısında hala aynı noktada duruyorum. Buradaki temel ayrım kanımca ritim ve akıcılık kavramlarının birbirlerine karıştırılmasından kaynaklanıyor. İyi bir eserin bir ritmi vardır. Bu ritim çok üst perdeden de esere sindirilmiş olabilir, Huzursuzluğun Kitabı’nda olduğu gibi alt perdeden de; ancak akıcılık esere vurulmuş bir darbe gibi… O kadar hızlı ilerliyor ki kitap sayfalar atlana atlana okunuyor sanki. Şiirde de durum bu! Şiir kendi ritmini ve ilahiliğini giderek kaybediyor ve akıcı bir tona bürünüyor. Müziğin artık ne kadar müzik olduğunu sormam gerekiyor. Müzikte yirmi yıl öncemizle bugünümüz arasındaki farkı da… Dikkat edin romanların senaryolaştırılacak şekilde yazılmaya başlanmasıyla şiirin tutması umulan bir pop şarkısı gibi yazılması arasındaki amaç ne denli birbirinden ayrı tutulabilir? Dünyanın yeni bir şiir, sanat ya da edebiyat akımına gebe olması da bu yüzeyselliğin nedeni olabilir tabi ki.

Teşekkür ederiz.

Ben teşekkür ederim.

 

Dursaliye Şahan