Yalan söyleyen tarih utansın

0
142

Roman – yorum

 Dursaliye Şahan

Geçen ay Fatih Mehmet Ünlü’nün Bimarhane’sini okudum.

Sayfaları çevirdikçe duvardan duvara çarpılmış gibi hissettiğimi söyleyebilirim.

Londra’ya ilk geldiğim yıllarda Clink Müzesini ziyaret etmiştim. Winchester Piskopos’una ait, asırlar önceki İngiltere’nin ilk hapishanesi. Eminim bütün ziyaretçiler benim gibi haftalarca etkisinden kurtulamamıştır. Yeniden ziyaret edip, orada son nefesini verenleri şad etmek istememe rağmen ayaklarım hep geri geri gitmiştir. Yaşlandıkça şiddete toleransınız azalıyor.

Bazen gökyüzündeki yıldızlara bakıp, bu dünyada zulme uğrayan insanların ruhlarına sesleniyorum: “Ey masum ruh, bu dünyadaki acılarını unutabildin mi?”

Ben Clink Müzesi dedim ama elbette Diyarbakır Hapishanesi daha yakın ve içinden geçen kimilerinin halen hayatta olduğu bir örnek. Aradaki fark; resmi makamların buradaki geçmişi, hatta günümüzde yaşananları bizdeki gibi inkâr etmiyor, aksine olup biteni sergiliyor oluşları. Bu da insanlık için değerli bir öz eleştiri.

Romanımıza dönecek olursak, Osmanlı dönemindeki akıl hastanelerinden, Süleymaniye Bimerhanesi’ndeki bir dönemi anlatıyor.

Düşünsenize, iki asır önce, yaşamış insanları kendi ailelerinden bile çoğu anımsamaz. Hangimiz dedemizin dedesi hakkında bilgi sahibiyiz?Ama bazen hayat bir metafordur. 1873 nere 2017 nere? İki asır sonra, o insanların aileleriyle uzaktan yakından ilgisi olmayan, alakasız biri çıkar, Süleymaniye Bimarhanesi’ni araştırmaya başlar. Başhekim Mongeri’yle birlikte, Müslüman hekim Ataullah Efendi’yle Musevi hekim Avram De Castro’nun mücadelesini kaleme alır. Meczuplar arasındaki, Mısır Valisi Ali Rıza Efendi’nin evlatlığı Şair Osman Nevres’i de unutmaz. Bunların hepsi gerçek karakterler.

Yazar bir dizi hesabı sorulmamış olayları (ki kim bilir hangi huzursuz ruhun dileğini yerine getirdiğini bilmeden) aylarca araştırıp, usta işi bir kurguyu küt(!) diye ortaya bırakmış. BİMARHANE.

Görevleri ‘delilere’ işkence yapmak olan güllabicileri denetleyen bir kurum yok.

İçeri atılanların ortak özelliklerinden biri de çoğunun gayrimüslim olması. Sözde akıl hastalarını iyileştiren Bimarhane o yıllarda tam da aklı başında olan insanların sahte evraklarla içeri atıldığı yere dönüşmüş.

Sisteme baş kaldırmak her zaman en büyük suç, hatta günahtır! Ne zaman zincirlerden kurtulmak kolay olmuş ki iki asır önce kolay olsun? Ey insanoğlu sen bu kâinatın en zalim türüsün!

Güllabicilerle mücadele ederken kendilerini de sakınmak zorunda olan doktorlar sonunda Sultan Abdülaziz’i insafa getiriyorlar.

Dönem öykülerini sevenler için Bimarhane kaçırılmaması gereken bir eser.

Okuma keyfinizi kırmamak için daha fazla detay vermek istemiyorum.

Başarılı karakter analizleri akıcı bir dille anlatılmış. Osmanlıca kelimeler bolca kullanılmış olmasına rağmen rahatsız etmiyor.

Ayrıca iyi de bir film hikâyesi olacağını düşünüyorum.

Aklımda kalan birkaç cümleyi buraya alıyorum:

“O sabah kıyıya vuran dalgalar dahi hiç olmadığı kadar divaneydiler.” (Sayfa 26)

“Şair bana baktı, ben ona… Ay tepede sanki güneş oldu. Suratını öyle ak pak, öyle açık seçik gördüm. “Kimseye anlatma” dedi. Sanki dergâhtaydık, sanki bir ayıbı dillendiriyorduk. Öyle sessiz, öyle nefessiz söyledi. “Olur.” dedim, “Olur…” Hep günahlarını mı saklayacaktım, bir kez de sevabına ortak olsaydım ne çıkardı!” (Sayfa 124)

“Bir ölü gibi terk edilmeden evvel bütün sırları ile toprağın altına gömülecek, kâinatta ise yalnız ismi kalacaktı.”(sayfa 3)

“Bir insanın insan olduğunu bilmemesinden, insanlık dahi oynayamamasından daha büyük bir elem var mıdır?”(sayfa 5)

“Bazıları ise, en acısı onlardı, akılları başlarından uçmaz, nefisleri çürüdükten sonra; bedenleri de ölürdü!”(sayfa 15)

“Aklım benden gittiğinde diğer her güzellik yüreğime dönüyordu.” (sayfa 73)

“Aklımda elvani resimler var iken işimin başına bir ölünün insanlar içinde gezinen ruhu gibi selamsız geçtim.” (sayfa 95)

“Fakat biz miydik acınası olanlar acep onlar mıydı bazen bilemiyordum. Acıyı acı gibi, coşkuyu coşku gibi yaşamak tek meczupların işi olmalıydı.” (sayfa 108)

“Sırtından hançerleyene dönüp sarılmaya, tövbe edenle oturup ağlamaya fazilet denirdi.” (sayfa 113)

“Bence insan dünyaya ceset olarak gelir ama yaş alırken ve de öldüğünde asla bir ceset değildir.” (sayfa 209)