ALTIN 471,71
DOLAR 7,7932
EURO 9,1365
BIST 1,1727
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 24°C
Gök Gürültülü

Vuslatın Gözyaşları | Devrim BORAN

28.03.2020
339
A+
A-
Vuslatın Gözyaşları | Devrim BORAN

                             10 YIL ÖNCE…


Bahardı. 97’nin baharı. Mevsimlerden bahardı bahar olmasına ya, ömrümdeki karşılığı kış idi. Ömrümün en uzun kışı! Baharımı kışa çeviren ise ayrılık idi. Hani geceleri uyutmayan, gündüzleri dilsiz kılan ayrılık. Hani gözlerde yaş, gönüllerde yas olan ayrılık… Her ayrılık rahminde vuslatı taşır elbet. Ki vuslat ile anlamını bulur ayrılık. Oysa, vuslatı boğulmuş bir ayrılık idi benimkisi. Dönüşü olmayan bir yolculuğa çıkacaktım çünkü… ‘İçimdeki asi’, lise yıllarımın sonlarına doğru var oluşumu anlamlandıran bir kimliğe dönüşerek uyanmış ve kendimi bulmuştum. Kendim olarak yaşamımı sürdürecektim. Oysa insan, ne olduğu gibi görünebilirdi, ne de göründüğü gibi olabilirdi dünyamızda. Maskeli bir balo idi dünya. Yüzleri yoktu insanların. Maskelerinin ardında yitiktiler… Özü ile sözü bir olanın yersiz-yurtsuz kaldığı bir dünya idi yaşadığım. Kendi olmanın bedeli, hayatın dışına sürülmekti. Kendi olanlar, hayatın tutunamayanları olabilirdi ancak. İşte böylesi bir dünyada ‘kendim olmayı’ seçmiştim. Maskesiz bir yaşamı yeğlemiştim…

Hoyrat hayat denizinin azgın dalgalarında yolunu bulmaya çalışan bir tekne idi ömrüm. Parçalanmaya mahkum bir tekne. Ve işte, parçalanmıştı çok geçmeden! Firari kılınmıştı ömrüm.

Bir firariydim artık. Ayrılık gelip dayanmıştı kapıma. Ayrılacaktım. Doğup büyüdüğüm şehirden. Kuruluşuna tanıklık ettiğim, çocukluğumun ve ilk gençliğimin geçtiği mahallemden. Çınar ağaçlarının koynunda anılarımı biriktirdiğim sokağımdan. Annemden, babamdan, kardeşlerimden ve arkadaşlarımdan.  Ayrılacaktım. Kısacası, beni ben yapan her şeyi ve de herkesi, ardımda bırakıp gidecektim.

Belki bir daha, vapurla karşıdan karşıya geçemeyecektim. Geçerken de, vapurun peşinde çığlık çığlığa uçuşan martıları izleyemeyecektim… Belki bir daha, Kız Kulesi’ne karşı oturup olmaz düşler kuramayacaktım. Kurarken de, serin deniz yelini tenimde hissedemeyecektim… Belki bir daha, Beşiktaş Caddesi’ni bir gece vakti boydan boya yürüyemeyecektim. Yürürken de, sonsuzluğu çekemeyecektim içime… Belki bir daha, Taksim Meydanı’nda kalabalıkların arasına karışamayacaktım. Karışırken de, umutlu bir şarkıyı mırıldanamayacaktım… Belki bir daha, Çamlıca Tepesi’nden İstanbul’u dinleyemeyecektim gözlerim kapalı. Dinlerken de, bir büyüye kapılıp gidemeyecektim… Belki bir daha, hayattan kaçıp çınar ağaçlarının gölgesine sığınamayacaktım. Sığınırken de, yeniden çocuk olamayacaktım…

‘Belki bir daha’ ile başlayan cümleler kuruyordum artık. Ve kurduğum her cümle ile bir ırmak soluyordu içimde. Anılarım uzaklaşıyordu belleğimden. Geçmiş yitiyordu ömrümden. Eksiliyordum usul usul. Hıçkırıklarım boğazımda düğümleniyordu. Çaresiz kalmaların zehri, akıp duruyordu içime içime…

Bir yanım uçurum, bir yanım cehennem idi. Ya özgürlüğümden yoksun kalacaktım, ya da bırakıp gidecektim beni ben yapan her şeyi ve de herkesi. Ve uçurumu seçtim! Doğup büyüdüğüm şehri, çocukluğumu geçirdiğim mahallemi, anılarımı biriktirdiğim sokağımı ve de  sevdiklerimi ardımda bırakıp gittim. Ne bir damla gözyaşı aktı gözlerimden, ne de dönüp baktım ardıma giderken. Ağlamamalıydım. Ki ağlasam, gözlerimden bir kızıl ırmak doğardı. Bakmamalıydım ardıma. Ki baksam, taş kesilirdim. Beni uçuruma sürükleyen hayatın karşısında dimdik durmalıydım. Ve ruhumda dinmez bir acı ile dönüşsüz bir yolculuğa çıktım…
 
                                         10 YIL SONRA…


Bahardı. 2006’nın baharı. Vuslatı rahminde boğulmuş ayrılığım, yeni bir vuslat doğurmuştu. Ve yıllardır bir başka bahara ertelenip duran vuslat vakti, gelip çatmıştı sonunda. Neredeyse 10 yıl olmuştu. Ve dönüyordum işte! Dönüyordum! İstanbul’a, mahalleme, sokağıma, sevdiklerime ve anılarıma yeniden kavuşacaktım…

Bir otobüsün ön koltuğundayım işte! Çiçeğe durmuş ağaçlar, yeşeren tarlalar, ötüşen kuşlar, çağlayan dereler… Uyanan doğanın koynunda yol alıyor otobüs. Caddelerde salınan gençler, sokaklarda koşturan çocuklar, parklarda dinlenen yaşlılar, duraklarda bekleşen kadınlar… Gürül gürül akan hayatın ortasında yol alıyor otobüs. Ve yol, uzadıkça uzuyor önümde.  Birkaç saatlik yolculuğum, hiç bitmeyecek gibi geliyor. Derken, varıyorum sonunda. Otogarda inip ayaklarımı yere basınca, kalbim duracak gibi oluyor. Kabına sığmaz bir coşkuda çalkanıp duruyor ruhum. Metroydu, tramvaydı, vapurdu derken, bir arabanın ön koltuğunda mahalleye giriyorum işte! Korna seslerinin eşliğinde. Anılarım hızla akıp geçiyor gözlerimin önünde. Ve kalbim salıyor kuşlarını göğe! İşte, baba evindeyim yine! Haberimi alıp da beni karşılamaya gelenlerle dolup taşıyor içerisi.   İçeri adımımı atar atmaz, bir sevinç dalgasının koynunda buluyorum kendimi.   Kucaklaşmalar, sarılmalar, öpüşmeler.  Ve gözyaşları. Özlem dolu 10 yılı özetleyen gözyaşları.    Vuslatın gözyaşları…
                              
                                                                             

Devrim BORAN * İstanbul * nisan 2007

BİR YORUM YAZIN
ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.