ALTIN
DOLAR
EURO
BIST
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 6°C
Kar Yağışlı

Vazgeçmek | Yesenya Bıkmaz

03.12.2020
129
A+
A-
Vazgeçmek | Yesenya Bıkmaz

Otuzlarına yeni girmiş gencecik bir kadındı. Bedeni bu yaştaydı ancak ruhu çok daha yaşlıydı. Yaşadığı hayat onu öyle bir hale getirmişti ki, hayatının en güzel yaşlarında tek dileği hiç yaşamamış olmaktı. Hiç var olmamak, kendini ve bu dünyayı hiç kirletmemiş olmak… Gerisinde hiçbir şey bırakmamış olsaydı, kendini var olamamış sayılabilirdi belki ama artık bu da mümkün değildi. 2 gün önce bir bebek doğurmuş, birinin annesi olmuştu. Bu dünyada bir iz bırakmak için bundan daha kesin bir yol var mıdır? Bir evlat sahibi olduktan sonra yaşamamış olmayı dilemek çok saçmaydı aslında, aksine hayata daha sıkı tutunmalıydı insan, tutunacak bir dal bulabilmişken ona sıkı sıkı sarılmalıydı. Ama bu sıradan kadınların yaşayabileceği türden bir hayattı. Onun hayatı ise… Kendini tanımlamak için bir sıfat bulamıyordu. O kadar uzun zamandır toplumun yaftaladığı o kelimelerle sıfatlandırılıyordu ki, kendi kendine bir sıfat belirlemeyi bırakmıştı. Başkalarının dilinde onun adı, kötü kadındı. O yolun yolcusu kadın… Küfüre varan sıfatları da vardı ama onları kullanmak hoş olmaz. Para karşılığında bedenini pazarlıyordu. Zorunda kalarak. Bu durumu çok sevdiği, böyle anılmak çok hoşuna gittiği için değil. Yanlış bir ailede doğmaktı tüm suçu. Son derece sorunlu bir aileydi bu. Toplumun en küçük birimiydi desek daha doğru olur aslında, aile çok farklı ve özel bir kavram çünkü; onun yaşadığı yerse özel kelimesinden çok uzaktı. Daha ufacık meraklı ve heyecanlı bir kız çocuğuyken bile sürekli tartaklanır, itilip kakılırdı. Özgüveni yok olmakla kalmamış her şeyden korkar hale gelmişti. Babası ve üç abisi yüzünden son derece büyük bir erkek baskısıyla büyümüştü. Bu dört insanlıktan uzak yaratık günde 3-4 kere hem kendisini hem de annesini döverdi. Üstelik bunun için bir nedene bile ihtiyaç duymuyorlardı. Vücudundaki ve yüzündeki morluklara alışmış, onlarsız bir bedene asla sahip olamamıştı. Bunlara katlanmak artık normal geliyordu ki, okul çağına geldiğinde her şey geri dönülemez bir hal aldı. Büyüyordu artık, gelişiyordu. 12 yaşına geldiğinde neredeyse bir genç kız bedenini almıştı. Bir gün annesiyle yemek hazırlarlarken büyük abisi onu kenara çekip ‘bir adam var içeride, şimdi içeri girip o ne derse onu yapacaksın’ dedi. Aklı karışmıştı küçük kızın ama ne olduğunu anlayamayınca itaat etti. Adam ellili yaşlarda biriydi. Annesiyle babasının odasına geçtiler. İşte o gece bağırmaktan ve ağlamaktan sesi kısılırken tüm saflığını ve güzelliğini bıraktı o yatağa. Deri değiştirmiş gibiydi; odaya girdiği ruhu başka, çıktığındaki bambaşkaydı. Hatırladığı tek şey müthiş bir can acısı ve annesinin içerideki haykırışlarıydı. O iğrenç adam çekip gittikten sonra annesi geldi. Her yanı morluk içindeydi ama gözlerindeki acı bedenindekinden çok başkaydı. Ağlayarak kızını banyoya soktu, yıkadı, yıkadı, yıkadı… Annesi yanından gidince odasına geçip ruh gibi yattı küçük kız, ağlayamıyordu bile. Gecenin geç saatlerinde babasının bağırışıyla sıçradı yerinden. Annesi kendi odasında, kızını kaybettiği odada, kendini asmıştı. Aynı gün hem saflığından hem annesinden olmuştu küçük kız. O geceden sonra aralıksız her gün aynı işi yapmıştı. Geçen yıllarda babası da ölmüştü. Ama abileri onu bırakmadı. Sayısız kez kaçmaya kalkıştı. Her seferinde onu bulup geri getirdiler, çok daha kötü işkenceler yaşayarak o evde hapis kaldı. Bir gece her şeyi göze alıp tekrar kaçtı. Bu sefer başarmıştı ama yapacak hiçbir şeyi, gidecek hiçbir yeri yoktu. Uzak yerlere gitmesi, izini kaybettirmesi gerekiyordu ama nasıl? Parası yoktu, kalacak yeri, yapacak bir işi… Hiçbir şeyi yoktu. Hem o bir başına ne yapabilirdi ki? O kimdi ki buna cesaret edecekti… Üç geceyi sokaklarda gezip banklarda yatarak, serserilerden ve sarhoşlardan kaçarak geçirdi. Evden çıkarken yanına alabildiği üç kuruşta bitince kendi ayaklarıyla işkencesine geri döndü. Onun kaderiydi bu, başka hayatlar yaşamak için başka yerlerde doğmak gerekirdi ona göre; insan kendi kaderini kendi çizemezdi.O iğrenç yere, kendisinin ve annesinin ölüm kapanına tekrar giderken babasına ve abilerine duyduğu nefretin bin mislini kendine karşı duyuyordu. Eve geldiğinde her şey değişmişti ama. Bir abisi mahalle kavgasında bıçaklanarak ölmüş, diğer ikisi de aynı kavgadan dolayı cezaevine girmişlerdi. Onu yakalayamamalarının sebebi anlaşılmıştı şimdi. Ama şimdi o ne yapacaktı? İntihar etmek istedi ve çok kez denedi. Ama başaramadı. Başkalarının çizdiği yoldan yürümeye o kadar alışmıştı ki, etrafında ona ne yapması gerektiğini söyleyecek biri olmayınca ölmeyi bile beceremiyordu. Yaşayamamıştı, ama ölemiyordu da. Tüm hayatı elinden alınmışken yeniden başlamak da mümkün değildi. Kaderine boyun eğmek zorundaydı. Her zaman gelen adamlar gelmeye devam etti, tek farkı parayı artık kendi alıyordu. Bundan utanmak aklına bile gelmiyordu, hep böyle yaşamışken başka türlüsünün nasıl olacağını bilemezdi.Yıllar böyle duygusuz ve sadece nefes alarak geçerken bir mucize oldu. Ya da bir aksilik, bir lanet. Hangisi doğru olur bilinmez… Hamileydi. Artık ölemezdi de. Kendi için değil, içindeki o ufak can için yaşamak zorundaydı. O doğana kadar başkalarının tabiriyle ‘normal bir kadın gibi’ yaşadı. Doğumunu evde yapacaktı, annesinin yaptığı gibi. Kendisini doğurtan kadın doğurtacaktı bebeğini de. Doğum yapacağı gece, her şeyini kaybettiği o geceyi ilk kez düşündü. Annesinin halini, haykırışlarını, daha sonra kaçınılmaz intiharı… Aynı şey ya bu küçük bebeğe de olursa? Ya bu kader ailenin tüm kadınlarına bulaşıp bir daha hiç gitmiyorsa? Ya bir gün kendisinin de elinden yavrusu için bir şey yapmak gelmezse, sadece bağır çağır feryat etmekle yetinmek zorunda kalırsa? O nasıl büyütebilirdi ki bu masumu? Nasıl öğüt verir, nasıl doğru yolu gösterirdi; daha kendi bile o yolu bilmezken. Doğurmaya kararlıydı ama onu büyütemezdi. Doğumuna kadar neler yapabileceğini planladı ince ince. Mahallenin biraz dışında herkesin çok saygı duyduğu bir kadın vardı; orta yaşlarda, kültürlü, sevecen biriydi. Herkes tanırdı onu, kendisi de bebeğini birine bırakacaksa bu kesinlikle o kadın olmalıydı zira bu kadın ne olursa olsun bir bebeğe sırtını dönmezdi. Bu güne kadar biriktirebildiği tüm parayı da bebekle birlikte kadına bırakacaktı. Bu sayede vicdanı biraz daha rahatlardı belki. Büyük gün geldiğinde bir yanı rahatlarken diğer yanı parçalanıyordu. Bir gün sona ereceğini biliyordu ama doğumdan önce bebeğinden ayrılmak zorunda değildi, oysa şimdi… O kadar güzel bir kızdı ki. Pespembe suratı, saçlarla dolu yuvarlak başı, yumuk yumuk elleri… Üst dudağı alt dudağına göre biraz kısaydı, her an gülüyor gibi görünüyordu bu yüzden. Hep böyle gülebilmesi için bebeğini bırakmak zorundaydı işte. Bu utanç tüm aileyi yakıp yıkmıştı zaten, bunu kendi canına, biricik kızına, şu hayattaki tek varlığına bulaştırmayacaktı. Sadece iki gün kızını yanında tuttu. Sütüyle besledi, uyku uyumadan her dakika onu seyredip saçlarını okşadı, kokladı, öptü. Ayrılık vakti geldiğinde bir mektup yazıp bebeği kundağıyla kadının kapısına bıraktı. Mektupta kızını neden bırakmak zorunda kaldığını, onu ne kadar sevdiğini, hissettiği her şeyi yazdı. Zili çalıp bir ağacın arkasından kadının büyük şaşkınlıkla bebeği içeri almasını, bir yandan da çatık kaşlarıyla mektubu okumaya çalışmasını izledi. Bağıra çağıra ağlamak, bebeğini o yabancıdan almak, bir daha da asla bırakmamak istedi. Ama her zamanki gibi şimdi de cesaret edemedi. Yutkundu. Ağladı, ağladı… Vazgeçmek zorundaydı; kendi hayatından, kızından, kadınlığından, onurundan… Vazgeçti.
(Okuyucuya Not: Öneri olarak vereceğim bir şarkı var, bu çok eskiden bildiğim bir şarkıydı ancak yakın zamanda bu şarkının zannedildiği gibi bir sevgiliye değil, yavrusundan vazgeçen bir annenin bebeğine yazdığı bir şarkı olduğunu öğrendim. Şarkı sözlerinden çok etkilenip bunu bir hikayeye çevirmek istedim kendimce. Şarkıyı buraya bırakıyorum; https://www.youtube.com/watch?v=Kpham5tzFKY Hikayeyi okurken bir yandan şarkıyı dinlemenizi tavsiye ederim :))

KAYNAK: https://simeranya96.blogspot.com/2019/01/vazgecmek.html

ETİKETLER:
Yesenya Bıkmaz
BİR YORUM YAZIN
ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.