Unutulmaz hayvan hikayeleri / Necati Güngör

0
288

Yayınevlerimizi sormayın, onlar çok daha büyük kitapları basmakla meşguller…

Hazırlayan: Ahmet Yıldız

O gün evdeki kedilere bakacak kimsesi olmadığı için en önemli toplantısını bile iptal edebilen Necati Güngör Türk edebiyatında hayvanları konu edinen öykü kitabı yazan -Aziz Nesin’den sonra- tek yazarımızdır.
 
Her bir öyküsü insanın içini yakan, Hikayemde Hayvan Var adlı öykü kitabı yıllar önce, 2002’de yayınlanmıştı.
 
Necati Güngör, yaşayan en önemli bir kaç öykü yazarımızdan biridir. Ne var ki hayli cahil yayınevi yayın yönetmenleri sayesinde yeteneksiz yazarların kaldırdığı kar/tipi’den, yayıncılığımızdaki toz dumandan ne yazık ki kimse güzellikleri göremiyor.
 
Bilindiği gibi ülkemiz kapitalizmi, ikili ilişkileri örgütlemede, aile yapımızda, kent “insanı” yaratmada pek başarılı değildir. Feodal yaşam biçiminin kaybolması için daha bir iki kuşağın geçmesi gerekir.
 
Bu yüzden geleneksel yaşam ilişkilerimiz, feodal çağlardan gelme kültür ağırlıklı. Uuslararası kapitalizme azgın bir ırmak hızıyla eklemlenirken bile bu özelliğimiz kendini korumuş!
Hayvanlarla ilişkilerimiz de bu yüzden biraz “feodal!” Kentsel duyarlılığın ritmine, “burjuva” anlamda bir yalnızlığın kalbine gömülürken bir canlının sıcaklığına gereksinim duyacak düzeye erişemedi bu ilişkimiz.
 
Köpekler geceleri hep ıssız dere koyuklarına havlayan “çomar”lardır, kediler ise ahşap köy evlerinde bir tahta deliğini usanmadan bekleyen, kışın sobanın yanındaki postu uyumak için mesken edinmiş sessiz “sarman”lardır!
 
Nedir, bunların anılarının bile kaybolduğu yılları yaşadık, yaşıyoruz. İletişim araçlarının yarattığı soğuk atmosfer; yani insan sıcaklığının kalmadığı yıllar. Her türlü ilişkinin çılgınlığa sarktığı, şiddetin taştığı yıllar.
 
İşte Necati Güngör’ün öyküleri bize çok farklı, unuttuğumuz bir dünyadan, basit görülen ama aslında zor bir dünyadan sesleniyor.
 
Toplumumuzda bugün kedi ve köpek besleme yönünde hayvanlarla ilişkilerde olumlu bir ilerleme var düşüncesindeyim:
 
Kedinin yanından geçmesine bile tahammül edemeyen nice dostum bugün evinde kedi besliyor, böylece ya hemen eve koşuyor ya da evden ayrılmıyor!
 
 
YOKSULLARIN HAYVANLARI
 
H. E. Bates, “Öykü yazınsal bir tür olarak sınırlarını zorlayabiliyor; bu da onun sonsuza dek yaşayabileceğinin en önemli göstergesidir” diyor. Poe, “Tüm kompozisyon içinde daha önceden planlanmamış tek bir sözcük bile bulunmamalıdır”, Jack London “kısa ve ilginç olmalıdır” diye “kısa”ca anlatır öyküyü.
 
Bazı öykü yazarları ise “öykü bir at yarışı gibi olmalıdır, yani başlangıcı ve sonu önemlidir” derler.
 
Çehov’un “sonu ve başı belli olmamalıdır” tanımına inat, Coppard gibi isimler işi daha da ileri götürüp yazılı tüm metinlerin birer “öykü”, anlatılan metinlerin ise birer “masal” olduklarını söyleyerek çıkmışlardır işin içinden.
 
Anlaşılacağı gibi öykü, bu “küçük” edebiyat türü “ele avuca sığmaz bir tür!”dür. (Bates)
 
Hikâyemde Hayvan Var’daki öyküleri okumadan önce öykü isimlerine (“Damdaki Köpek”, “İnek”, “Kan Kokusu”, “Kasap İle Köpek”, “Kuşlar Arkadaşımdır”, “Sarı Kedi”, “Sisyphos”, “Toppo Dayı”) bakarak bir acıma duygusuna kapılınabilinir. Ancak öyküleri okumaya başlayınca başka bir duygu içine, tam tersine insanın sorgulandığı bir anlatılar evrenine adım atılıyor. İlk göze çarpan, insanların elinde işkence çeken hayvanların acıklı trajedileri ve mitoslarının yerine, acınacak haldeki “insan”ların trajedilerinin öykünün merkezine oturduğu gerçeğidir.
 
Necati Güngör her ne kadar hayvanların dünyasına bir gezinti planlamış gibi görünse de insandan ayrılamamıştır. Bunun yazarın da elinde olmayan bir sürükleniş sonucu gerçekleştiğini düşünüyorum.
 
“BAŞI” “SONU” BELLİ ÖYKÜLER
 
Bunun temel nedeni hemen tüm kahramanların yoksul olması, kasaba ve kentlerin kenar mahallelerinde yaşama tutunmaya çalışan, hayvanlarını beslemekte bile zorlanan insanlar olmasıdır.
 
Son yıllarda büyük kentlerin zengin mahallelerinde “Pet”lerin ve ithal kedi/köpek mamalarının satışlarındaki artış, ya da caddede yürürken apartmanların açık balkon kapısından içeri kayan dikili bir kedi kuyruğunun sıkça gözümüze takılması “hayvan” sevmelerimizdeki “geleneksel” feodal kültürün dışında gelişmeler. Hayvanlardaki geleneksel işlevselliğin (kedilerin fare için, köpeklerin sürü veya ev koruması için beslenmesi vs.) yerini başka bir duyguya, yalnızlık ve “sıcak” bir “canlı”ya dokunma içgüdümüze, yaşamın bin bir zoruluğuna katlanmada yeni arkadaşlara, küçük bir sevgiye duyulan ihtiyaca bıraktığını söyleyebiliriz.
 
Necati Güngör, hayvanlarını yoksulların yanına koyarak çok daha evrensel ve kökü derinde bir hayvan/insan ilişkisine yöneliyor. Her hayvanın arkasında bir insan, o insanın da arkasında bir “hikâye” vardır. Bir köpek, kedi veya bir inek, her neyse, sonuçta öykünün başında bir hayvan belirir ve o hayvanın öyküsünü okuyacağınızı sanırken bütün bir öykü boyunca sahiplerinin, ilişkide bulunduğu “insanlar”ın trajik öyküleri doldurur sayfaları. Bu yazarın niyetinden kaynaklanan paradokstan çok doğal “insani bir durum”dur.
 
Çünkü yazar, ele aldığı hayvanları yazarken, hayvanların ilişkide bulunduğu insanlar daktilo sayfalarında belirince, zavallıların hayvan kahramanlardan çok daha trajik özellikler taşıdığını görmüştür! Avcı avıyla aynı kaderi paylaşmaktadır çoğu kez. Av ve avcı yer değiştirip dururlar öykülerde.
 
“Kuşlar Arkadaşımdır” da anlatılan aslında Kamber’le Gülendam’ın acıklı öyküsüdür. “Sarı Kedi”de sıcak bir sarmandan çok eşi tarafından terkedilmiş Kasım Usta’nın yalnızlık dolambacına mahküm olan yaşamının incelişinin serüveni. “Sisyphos”ta da anlatılan Şahin’in atı Destan değil, Şahin’in acıklı durumudur. Toppo Dayı’da da keklikler değil.
 
Dikkati çeken önemli bir yan da hayvanlarla şu ya da bu biçimde ilişki kurmuş kahramanların hemen tümünün yalnızlığa ve trajik bir yazgıya sahip oluşlarıdır. Sanki Aziz Nesin’in “insanın insanlardan kaçışıdır hayvan sevgimiz” sözünü doğrulamak içindir her şey. Ancak, yazık ki durumumuz budur ve namuslu bir yazarın da sanki yalnızca hayvanların dünyasına gömülme gibi bir lüksü de yoktur.
 
ÖYKÜLER
 
“Damdaki Köpek”de bunun en çarpıcı özelliğini görürüz. Diğer öykülerde de sürüp gidecektir bu özellik:
 
“İnsanların bile can derdine düştüğü, aman bilmez bir kıştı! Her şey buz tutmuştu. Elinizi dokundurduğunuz kap kacakta elinizin derisi yapışıp kalıyordu. Günlerdir yağan ve insan boyuna ulaşan karlar, damları, çatıları, yolları örtmüştü. Komşu kapısına ulaşmak için kar yığınlarından tünel açmak gerekiyordu… Hangi gün, hangi saatte başladığı bilinmeyen acı bir köpek uluması, o bembeyaz örtünün üzerine kan damlacıkları gibi düşerek, uzayıp giden suskunluğu bozuyordu arada bir…”
 
Öykünün giriş paragrafında bir kaç tümce daha var almadığımız. Issız bir kar örtüsünün üzerine “kan damlacıkları” gibi düşen bu köpek uluması da ne ola? Bunu öğrenmek için öykünün sonunu beklemek gerekecektir. Çünkü bundan sonra öykü kahramanı “hayvan”la ilintili olan “insan” karakterlerin öyküsü başlayacaktır. Kadir Dayı ile karısı Sakine Hala’nın “bayram seyran dışında kimselere yüzlerini göstermeyen, varlıklarıyla yoklukları belli olmayan” dokunaklı öyküsü. Çocuklarının kasabayı terk edip birer birer ayrılışları ve yapayalnız kalışları. Sonunda soğukta yoksulluktan yakacak bir şeyleri kalmayınca birbirlerine sarılıp yatmışlardı ve günlerdir donmuş vaziyetteydiler. İşte köpekleri Gümüş bunu haber veriyordu o “kan damlacıkları” havlamasıyla!
 
Görüldüğü gibi Necati Güngör, Poe gibi fanteziden yana değildir, “sonu ve başı belli olmamalıdır” diyen Çehov’dan da değil; “öykü bir at yarışı gibi olmalıdır, yani başlangıcı ve sonu önemlidir” diyen Maupassant GİLLERDENDİR!
 
DOĞUM YAPAN İNEĞİN ÖYKÜSÜ
 
Bir tek “İnek” adlı öyküde, bir “hayvan” kahramanına daha ağırlıklı eğilir. “İnekler ağlar mı hiç? Ağlarmış gerçekten. Görmesem, ben de inanmazdım…” diye başlayan bu öyküde, öykü kahramanı inek, yavrusu ters dönmüş olduğu için doğururken hastalanır, sonra keserler, bir öksüzler yurduna verirler etlerini. Doğum anında çektiği acılardan ağlayıp durmuş, göz yaşı dökmüştür. Yine de bu acıklı öykünün sonunda tuhaf bir coşkuya yer verir Güngör. Bir canlı, bir inek yavrusu dünyaya gelmiştir, annenin ölümü yüzünden ki üzüntülerini bir Cuma gecesi dünyaya gelen “kapkara” danaya “Cumali” adını verirler!
 
Necati Güngör’de hayvan acılarını sömürmeye bir eğilim yoktur. Bu yetenek, bu tür öykülerde çok zor bir ayar tutturma işidir. Çünkü insanlar kendilerinden güçsüzlere acımaya eğilimlidirler hep. Oysa acıma aşağılık bir duygudur. Onun yerinde çok daha başka şeyler olmalıdır. İşte Güngör’de bu “doğal karşılayan” yan hep vardır. Olağandır her şey, doğanın yasalarıdır işte. Burada bizim yapmamız gerekenler insan olmamızdan, yaşadığımız canlılarla eşit bir ilişkiyi “doğal” mecrasında sürdürmekten fazla bir şey değildir. Baudelaire “Leş” adlı şiirinde, güzel bir yaz gününde sevgilisiyle bir hayvan leşine rastlamalarını anlatır. Güngör ölülere çekmiyor dikkatimizi, yalnızca ilişkilerimizi inceliyor. Bunu bizim kültürel ilişki biçimimiz içinde yapıyor ve oradan evrensel genetik kodları aydınlatıyor. Bir “potlac”ı, “doğayla” oluşturduğumuz bir “ilksel” bütünlük ilişkisinin bugüne gelen izlerini kazıyor, süren görünümlerini olumlayarak çaktırmadan pişirip önümüze sürüyor.
 
MEZBAHA: EN KORKUNÇ SÖZCÜK!
 
“Kan Kokusu” adlı öyküye de buradan bakılmalı. Yukarıdaki bütün bu hayvan/insan ilişkilerindeki “egemenlik” savaşlarını anlatmasının yanında, grotesk öğeler taşımasıyla tek başına incelenmesi gereken çok başarılı, üzerinde enine boyuna düşünülüp durulması gereken bir öykü.
 
Yazar bu öyküde hayvanlarla ilişkimizin en acımasız olduğu yere, adını imleyen sözcüğü bile kullanmak istemediğimiz “mezbaha”ya götürür bizi. Bir günde yüzlerce koyunu, ineği, öküzü, camızı üç kuruş ekmek parası için kesen Kör Bahri’nin (Tek gözüne, kesilirken bir teke boynuzunu saplamıştır) dünyasına. Ne var ki kesime getirilmiş camız sıra kendisine geldiğinde sanki “kan kokusu” almış gibi ayaklarını gerer ve ağılı atlayarak tepelere doğru koşar. Kör Bahri ve adamları da peşinden yalın bıçak koştururlar. Yoksa belediye, parasını kendi maaşlarından kesecektir. Gözleri dönmüş biçimde aranırlar.
 
Çok tuhaf bir öykü gerçekten “Kan Kokusu.”
 
Çıplak tepeleri aşarlar sıcakta. Bir dereye gelirler. Eski bir değirmenin yanındaki otlarda yatmaktadır camız. En sonu (değirmende yaşanan heyecan verici olaylardan, camızın kasapları değirmenin içine sokup kapıda beklemesinden sonra) camızı yakalayıp arka ayaklarının sinirlerini keserler. Öyle acı içinde yürüterek götüreceklerdir mezbahaya. Çırak kasap Abuzer acır. Burada keselim, der. Öykülerinde diyalog imlerini vermeyi pek sevmeyen Güngör bu öyküsünde canlı diyalogları ile de dikkati çekiyor. Başkalfa’nın verdiği yanıt belki de hepimiz için ders alınması gereken bir yanıttır:”O bir hayvan ulan teres! Sen nesin peki? Hayvan mı, insan mı? Eğer insanım dersen, insan gibi olacaksın! Yani hayvana eziyet etmeyeceksin…”
 
*
 
Necati Gügör’ün “unutulmaz” öykü kitapları yeniden yayınlanmayı bekliyor!
 
Kaynak: Ahmet Yıldız
Gercekedebiyat.com