“Uğursuz romanından bir kesit / Murat Halıcı

0
176

Murat Halıcı’nın, “Ugursuz” adlı romanın ilk bölümünden bir kesit yayımlıyoruz.

 

Ugursuz

  1. BÖLÜM

2008 Ağustos’unun güzel bir İstanbul sabahıydı. Güneş yeni yeni kendini hissettirmeye başlamıştı. Reno Megan bir otomobil kırmızı ışık yandığı için ana caddenin kenarında sağda durdu. Aracın direksiyonunda –hikâyemizin ilerleyen bölümlerinde de karşımıza çıkacak olan- yirmi altı yaşında Sibel isimli çok güzel bir kadın vardı. Çok geçmeden bu otomobilin yanına başka bir otomobil geldi ve durdu. Volswagen kaplumbağa model bu otomobilin direksiyonundaki kişi Uğur’un sadık çocukluk arkadaşı Rıfat’tan başkası değildi. Rıfat yirmi dokuz yaşında, orta boylu; tipsiz de yakışıklı da sayılamayacak bir adamdı. Güneş gözlüğünü hafifçe gözünden indirdi ve Sibel’e hafifçe gülümsedi. Sibel, Rıfat’a çok sert bakarak “Bıraksana peşimi geri zekalı! Kimsin sen? Polis gibi takıldın peşime.” diye bağırdı.

Rıfat güneş gözlüğünü tekrar takarak ciddi bir yüz ifadesiyle: “Güzelim bak, olayı kişiselleştirme.” dedi.

“Ulan salak, bir saattir benim peşimdesin! Hem bu külüstürle beni nasıl takip edebildin, asıl ona şaşırdım.”

“Aşkın gücü diyelim istersen.”

Sibel de Rıfat’a doğru bakarak sinirden gülümsedi.

“Bak, zamanla beni seveceğini biliyordum.”

Tam bu anda biri Rıfat’a solundan yüksek sesle seslendi:

“Hey ibiş! Arkana yaslan da conconu iyice göreyim.”

Rıfat soluna baktı. Son model kırmızı bir Ferrari’nin içinde şık spor giyimli, otuz yaşlarında, yakışıklı bir genç oturuyordu. Genç adam hikâyemizin ilerleyen bölümlerinde de karşımıza çıkacaktır ve ismi Mahmut’tur. Mahmut karizmatik bir güneş gözlüğü takıyordu. Araçların içindeki üç kişi de aynı hizadaydı. Ferrari’deki genç adam öne doğru eğilerek Sibel’e bakmaya devam etti. Mahmut gülümsedi.

“Hey prenses! Boşsan benimle tanışabilirsin.”

“Neden olmasın prensim!”

Rıfat şaşkın ve endişeli bir şekilde Sibel’e:

“Güzelim bak, bilirim böyle tipleri. Kâğıt mendil gibi kullanıp atacak seni.”

“Sana ne be mal!”

Tam bu anda yeşil ışık yandı. Ferrari ve Reno Megan son sürat uzaklaştılar. Rıfat şaşkın vaziyette bir an arkalarından bakakaldı.  Öfke patlaması yaşıyor gibiydi.

“Nerden çıktı ulan bu şerefsiz yavşak! Kız tam da hoşlanmaya başlamıştı benden.”

Arkadan korna sesleri geliyordu. Rıfat başını arkaya çevirerek:

“Tamam ulan patladınız mı?”

Rıfat otomobilini hareket ettirirken arkasındaki otolardan biri yanından geçti. Otonun içinde iki adam vardı. Otomobildeki adamlardan biri öfke ile elini kaldırarak:

“Piknik mi yapıyorsun mal?”

Rıfat öfkeyle başını sağa sola salladı.


Aynı gün öğlene doğru Nermin Hanım ve Hasan Bey oturdukları apartmanın önünde otomobillerinin yanında bekliyorlardı. Son derece heyecanlı oldukları her hâllerinden belliydi. Rıfat hızlı hızlı yürüyerek yanlarına geldi. Hasan Bey her zamanki gibi yüksek sesle söylendi.

“Rıfat, nerede kaldın oğlum? Geç kalacağız. Uğur’u bekletmeyelim.”

“Arabam bozuldu Hasan abi. Bugün motorunu fazla zorladım herhâlde.”

Hasan Bey eliyle çabuk işareti yaparken hâlâ söyleniyordu.

“Hadi, hadi! Çabuk binin.”

Tam bu sırada hemen orada dükkânı olan kasap Mehmet elinde satırla Hasan Bey’in yanına geldi.

“Uğur mu geliyor Hasan Bey?”

“Evet Mehmet. Şimdi havaalanına almaya gidiyoruz.”

“Gözünüz aydın.”

“Sağ ol, sağ ol. Kusura bakma, acelemiz var.”

Arabanın yanına geldiler. Hasan Bey, Nermin Hanım’a kapıyı açtı. Kendisi de direksiyonun başına geçip kapıyı kapattı. Rıfat otomobilin arkasına bindi. Otomobil hareket etti. Kasap Mehmet elinde satırla arabanın arkasından bakarken:

“Yandık!” diye geçirdi içinden.


On yedi-on sekiz yaşlarında bir genç koşarak telaşla Uğur’un eski oturduğu mahalledeki kahvehanelerden birine girdi. Genç, kahvehaneciye:

“Baba! Baba! Uğur abi bugün Amerika’dan geliyormuş.”

Kahvehaneci elli-elli beş yaşlarında, kır saçlı bir adamdı. Kahvehanedeki herkes önce gelen gence, sonra birbirlerine şaşkınlık ve merakla baktılar. Kahvehaneci bir anlık şaşkınlıktan sonra:

“Ne? Doğru mu lan bu?” diye sordu

“Evet baba, kasap Mehmet abi duymuş.”

Kahvehanede bir uğultu oldu. Herkes birbirine bakıp aynı soruyu sordular:

“Ne? Uğur mu geliyor? Uğur mu?”

Kahvehaneci telaş içinde tezgâhın altından dört beş adet çerçevelenmiş büyük boy Arapça sureyi çıkardı. Bir yandan da çırağına ve oğluna seslendi:

“Nevzat, gel şunları duvara as. Oğlum sen de çekmeceden cevşenleri çıkarıp dağıt abilerine.”


Bu sırada aynı mahalledeki evlerden birinde mevlit okunmaktaydı. İçeride yaklaşık otuz kadın ve kız vardı. On iki-on üç yaşlarında küçük bir kız çocuğu içeri girdi ve kapının önünde durdu. Küçük kız:

“Anne! Anne!”

Kızın bağırmasıyla mevlit okuyan kadının sesi kesildi. Herkes küçük kıza baktı. Ev sahibesi olan küçük kızın annesi çok sert bir şekilde kızına bakarak:

“Ne oldu kızım?”

“Uğur abi Amerika’dan geliyormuş.”

Bütün kadınlar bir anda panik hâlinde ayaklandılar:

“Aman Allah’ım!”

“Uğur mu geliyor?”

“Yine geldi musibet!”

Ev sahibesi, kadınları sakinleştirmeye çalıştı:

“Durun canım, yanlış duymuştur belki.”

Kapıda duran kızının yanına gitti. Küçük kızın iki omzundan tuttu ve gözlerinin içine bakarak sordu:

“Emin misin kızım?”

“Evet anne. Hem de bu akşam geliyormuş.”

“Hemen gidip hazırlığımızı yapalım.”

Bütün kadınlar uğultuyla kapıya yığıldılar. Ev sahibesi küçük kızıyla kapının yanında kalakaldı. Küçük kızın arkasında, elleri kızının omzuna koymuş vaziyette şaşkın ve üzgün kapıdan çıkan kadınlara baktı.

Yetmiş yaşlarında bir kadın çıkarken ev sahibesinin yanına yaklaşarak:

“Semra kızım, sende fazla nazar boncuğu var mıydı?” diye sordu.


Aynı gün akşamüzeri mahalledeki kilisenin ihtiyar papazı ayakta, elindeki çubukla hizalama yaparak karşıya doğru bakıyordu. On iki yaşlarında küçük bir erkek çocuğu papazın arkasından koşarak yanına yaklaştı:

“Papaz amca, papaz amca!”

Papaz çocuğa bakmadan işine devam ederek “Biliyorum oğlum, biliyorum. Uğur abin geliyor.” dedi.

Papaz çubuğu tuttuğu sağ elini havaya kaldırıp baktığı yöne doğru bağırarak:

“Olmadı çocuklar. Biraz sağa doğru.”

Seslendiği yönde üç dört işçi iki katlı, çatılı kilisenin duvarına üç metre boyunda haç asmaktaydı.

Papaz yüksek sesle:

“Tamam evlatlarım. Şimdi oldu.” dedi.

Sonra çubuğu sol eline aldı ve hızlı hızlı yürüyüp istavroz çıkararak alçak sesle:

“Tanrım, sen bizi koru.”

DEVAMI VAR…