Uğursuz / Murat Halıcı

0
132

Uğursuz Romanı, 2’inci bölüm…

 

Ertesi sabah Uğur aynaya bakarak yüzüne tıraş kolonyası sürdü. Yeni sakal tıraşı olmuştu. Kravatını düzeltti ve banyodan çıktı. Antrede askıda duran ceketini aldı ve oturma odasına doğru yürürken onu giydi. Anne ve babası oturma odasında kahvaltı yapıyorlardı. Annesi babasının bardağına çay dolduruyordu. Sonra kapıda onlara bakan Uğur’a baktı. Nermin Hanım:

“Gelip bir şeyler yesene oğlum. Hemen çıkıyor musun?”

“Ben bir şeyler atıştırdım anne. Size afiyet olsun. İçeriden çantamı alıp çıkacağım.”

“Bırak hanım, çocuk heyecanlı tabii. Daha geleli bir gün olmadan iş görüşmesine çağırdılar. Hem de Türkiye’nin en büyük bankalarından birinden… Aslan oğlum benim! Bak şeytanın bacağını kırdın sonunda.”

“İki hafta önceden Amerika’dan öz geçmişimi göndermiştim baba. Artık işimi sağlama almayı öğrendim. Dur bakalım, hem iş olacak mı? Bende bu şans varken…”

“Olacak oğlum, olacak. Allah seni imtihan etti şimdiye kadar. İnan bana bundan sonra her şey senin için çok güzel olacak.”

“İnşallah baba, inşallah!”

Uğur yatak odasına doğru yürüdü ve odaya girdi. Yerde duran çantasını aldı ve yatağın üzerine koydu. Çantayı açtı. Çantanın içi boştu. Komodinin üzerindeki ince bir tomar gazeteyi alıp çantaya sokuşturdu. Tam bu sırada annesi geldi.

“Oğlum, istediğin gazeteleri oraya koydum.”

Uğur’un annesi bir an duraklayarak devam etti:

“İyi de o boş çantaya gazeteleri niye tıkıştırıyorsun oğlum?”

“Çanta iş görüşmesinde resmi gösterir anne. Boş çantayla da gitmek olmaz.”

“Oğlum Amerika’da üçkâğıtçılık mı öğrettiler size anlamadım. Neyse, sen daha iyi bilirsin.”

Nermin Hanım gitti. O giderken Uğur çantanın içine bakarak:

“Biraz boşluk kaldı.” diye mırıldandı.

Tekrar kapıya baktı. Kimsenin olmadığını görünce yatağının altından iki üç tane erkek dergisi çıkardı. En üstteki derginin kapağında bikinili güzel bir bayan model fotoğrafı vardı. Fotoğrafı öptü ve bir an fotoğrafa bakarak:

“Hadi güzelim, bana şans getir.”

Dergileri çantadaki boşluğa yerleştirdi ve odadan çıktı. Koridordan geçerek daire kapısına doğru gitti. Annesi ve babası kapının önünde onu bekliyorlardı. Elindeki çantayı yere bıraktı. Anne ve babasıyla kucaklaştı.

“Bahtın açık olsun, sonucu bize hemen haber ver oğlum.”

“Tamam anne, Allah’a ısmarladık.”

Hasan Bey ve Nermin Hanım, Uğur’un arkasından bakıyorlardı.

Uğur merdivenlerden inerek oturdukları binadan çıktı. Binanın önünde duran arabasına doğru yürüdü.Arabası binanın önündeydi. Arabasına doğru yürüdü. Ona yaklaştığında Arabasının yanına geldiğinde şaşkınlıkla bakakaldı. Arabasının hem önünde hem arkasında birer gelin arabası vardı. Onu Arabasını iki aracın arasından çıkarması imkânsızdı. Uğur bir an için gördüklerinin kendisine yapılan bir şaka olduğunu düşündü.

Arkasına dönüp etrafa bakmaya başladı. Bu sırada binanın altındaki kasap dükkânının kapısında sol elinde satırla bekleyen eski komşuları kasap Mehmet’i gördü. Kasap Mehmet de ona bakıyordu. Kasap Mehmet, Uğur’un yanına geldi ve elini Uğur’a uzatarak:

“Hoş geldin Uğur.”

“Hoş bulduk Mehmet abi. Ya, acelem var da iş görüşmesine gideceğim. Şu araba kimin abi?”

“O mu? Şu yan apartmandaki Ahmet Beylerin arabası. Oğlu dün evlendi.”

“Peki bu kimin abi?”

“O da bizim. Bizim de dün düğünümüz vardı. Dün Ali’yi evlendirdik.”

“Vay bacaksız!.. Evlendi ha! Aşk olsun, niye haber vermedin abi?”

“Daha yeni geldin, yol yorgunusundur diye düşündük.”

“Neyse, hayırlı olsun abi.”

“Sağ ol.”

“Ee abi, ne yapacağım ben şimdi?”

“Valla anahtarlar da Ali’de kaldı.”

“Zile basıp söylememiz mümkün mü abi?”

“Oğlum daha saat erken. Biliyorsun, en mutlu günleri.”

“Neyse abi. Ben otobüsle de giderim. Hayırlı olsun tekrar.”

“Sağ ol. Darısı başına.”

Uğur arkasını dönüp yürümeye başladı. Kasap Mehmet bir an Uğur’un arkasından baktı. Sonra dönüp dükkânına doğru yürürken:

“Uğursuz! Sana haber verelim de düğünümüz mahvolsun.”

Uğur yürüyerek ana caddeye geldi. Sağına soluna bakarken otobüs durağını gördü. Durağa doğru yürürken cadde kenarında karşıya geçmek için bekleyen görme engelli özürlü birini fark etti. Adam kırk beş elli yaşlarında, şık takım elbiseli, kravatlı ve güneş gözlüklü biriydi. Elinde yürürken kullandığı bastonu, başında da şapkası vardı. Uğur adamın yanına yaklaşıp kolundan hafifçe tutarak yumuşak bir ses tonuyla:

“Merhaba abi. Yardım edeyim istersen.”

Görme engelli özürlü adam aniden kolunu çekerek:

“Çek lan elini!”

“Abi yardım edecektim. Karşıya geçmeyecek misin?”

Görme engelli adam:

“Defol ulan! Ne bileyim yardım edeceğini! Hırlı mısın, hırsız mısın, ibne misin? Yapıştın hemen koluma.”

“Abi valla bak…”

Adam elindeki bastonla sertçe Uğur’un sağ baldırına vurdu. Uğur bacağını tuttu. Yüzü acıdan buruştu.

“Ne ısrarcı çıktın sen be! Organ mafyasından mısın yoksa lan sen?”

Görme engelli adam bastonuyla Uğur’un başına vurmaya çalıştı. Uğur iki eliyle tuttuğu çantasını kalkan yaparak başına bastonu yemekten son anda kurtuldu. Bir iki adım geri çekilerek:

“Tamam be abi! Seninle uğraşılmaz.”

“Hah anladın sonunda! Her kuşun eti yenmez şerefsiz!”

Uğur “Ya sabır!” der gibi başını sağa sola salladı. Adamı bırakarak hızlı adımlarla otobüs durağına doğru yürüdü. Görme engelli adam:

“Yok be! Yaşanmaz ulan bu memlekette!”

Uğur otobüs durağında kısa bir süre bekledikten sonra birkaç kişiyle birlikte otobüse bindi.

 


Devamı var…