Türk Edebiyatı’na Damgasını Vurmuş Kadın Şairler

Yazar: Editör     Tarih: 17 Mart 2017 23:35     Kategori: Dergiler, Diziler, Duyuru, Edebiyat Haberleri, Editörden, Felsefe, Genel, Kültür Sanat, Ne Var Ne Yok, O-KU-MA-LAR, Roman, Sözler Özdeyimler, Yazarlar, Yazı Sanatı
Zeynep Hatun, Mihri Hatun, İhsan Raif, Gülten Akın, Nilgün Marmara başta olmak üzere, Türk Edebiyatı’na damgasını vurmuş kadın şairlerimizi sizler.
 
Divanı bugün elimizde mevcut olmamakla beraber, Zeynep Hatun 15. yüzyılın divan şairi olup Amasyalıdır. II. Bayezid’in şehzadesi Ahmet, Amasya’da vali olarak bulunurken, Zeynep Hatun Şehzade Ahmet’in sarayındaki edebi çevreye dahil olmuştur.
Şair Zeynep Hanım, evlenmeden önce Fatih Sultan Mehmet adına Türkçe ve Farsça şiirlerden oluşan bir divan tertip ederek bunu sultana sunmuş ve karşılığında takdir görmüştür. Kadı İshak Fehmi Çelebi ile evlendikten sonra, eşi tarafından şiir yazmasına ve şiir sohbetlerine katılmasına izin verilmemiş, şiiri bırakmak zorunda kalmıştır.
 
Zeynep Hanım, şiirlerindeki hayali sevgiliyi tıpkı erkeklerin lisanı üzerinden tasvir etmesiyle şaşırtıcıdır. Kadınları dedikoducu, tembel ve aşağı bir takım hislerle betimlemesi meselesinin, devrin erkekleri tarafından çok beğenildiğini okuyoruz. Zeynep Hanım bu tavrıyla edebiyat mahallerinde “merdane” olarak isimlendirilmiştir. Fakat bugün değerlendirildiğinde Zeynep Hanım’ın bu tavrı, erkekler gibi söylediği takdirde kabul göreceğini bilen bir kadının mısraları gibi görünüyor.
 
Zeynep Hanım’ın Ziya Paşa’nın Harabat’ına girmiş şu beyitleri pek meşhurdur:
 
“Senin hüsnün, benim aşkım, senin cevrin, benim sabrım,
Efendim dem be dem artar, tükenmez, bi-nihayettir”
 
2. Mihri Hatun
Uzun boylu, kara saçları fildişi beyazı geniş alnına zülüfler halinde inen güzel bir kadındı. 1460’lı yıllarda Amasya’da doğdu. Farsça ve Arapça öğrendi. Amasya’da Şehzade Ahmet’in Sarayı’nda sevilip, sayıldı. Hatta o zaman sadece erkeklerin yaptığı musahiplik yani sohbet arkadaşlığı görevine resmi olarak atandı.
Divanı günümüze kadar gelen ilk kadın şairimizdir. O dönem sarayın en ünlü şairi Necati’nin yazdıklarına nazire yazmaktan ve bu yolla kendi şiirinin ondan üstün olduğunu göstermekten muzipçe zevk alıyordu. Çok güzel bir kadındı, içlerinde kadınlar da olan birçok aşk yaşadı. Bu aşklarını şiirlerinde açıkça ifade etti, bu nedenle şiire tensel duyguları katan ilk kadın
olarak betimlendi.
 
Tıpkı bir zamanlar görünce kalbinin yavru bir kuşmuşçasına oynadığı Müeyyetzade Abdurrahman Çelebi, tıpkı şu anda rüyalarına giren Paşa oğlu İskender gibi, tıpkı adını hiç açıklamayacağına yemin ettiği ince belli, siyah saçlı kadını sevdiği gibi. Onun için Türk Sappho’su olarakta isimlendirilir. Hiç evlenmedi.
 
Türkiye’de pek bilinmese de, bir sekizliği Alman liselerinde edebiyat kitaplarında yer aldı. Venüs’teki bir kratere “Mihri Hatun Krateri” adı verildi. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği 1967’de Mihri Hatun’un ünlü divanını bastı. 2005’te 9. İstanbul Bienali’nde İngiliz sanatçı Cerith Wyn Evans bir projektör aracılığı ile ışıktan harflerle gökyüzüne Mihri Hatun’un “Uykuda açtım gözümü” diye başlayan gazelini gönderdi.
Didi dilber hüsnümün hayranı ol didüm be-ser
Didi her dem ‘aşkumun giryanı ol didüm be-ser
 
Didi hüsnüm gülsitanınun hezaran derd ile
Ruz u şeb bülbül gibi nalanı ol didüm be-ser
 
Günümüz Türkçesi
 
Sevgili, “Güzelliğime hayran ol;
aşkımla daima ağla” dedi. Baş üstüne” dedim.
 
Sevgili, “Güzelliğimin gül bahçesinin binlerce derdiyle
Gece gündüz ağlayan bülbülü ol” dedi. “Baş üstüne” dedim.
 
3. Leyla Saz (1850 – 1936)
Leyla Saz, 1934’te Soyadı Kanunu’nun çıkmasından sonra Saz soyadını almıştır. Bu soyadını almasının nedenini ise, “Kendimi bildim bileli günüm müziksiz geçmedi” ifadesiyle açıklamıştır.
 
Abdülmecid’den Vahdeddin’e kadar bütün padişahların döneminde yaşadı. Ancak Abdülmecid Sarayı’nda geçen çocukluk dönemi yetişmesinde büyük rol oynamıştır. Sanki ilk duyduğu sesler annesinin ninnisinden sonra sarayın duvarlarında yankılanan saz ve sözlerdir. Nitekim bu çevre onu şiire götürecek ve ilk şiirini ondört yaşında iken yazacaktır. Ancak, besteci yanı şair yanından daha öndedir.
 
Leyla Hanım’ın, “Yaslı gittim şen geldim” mısrasıyla başlayan marşı bilhassa Cumhuriyet’in ilk yıllarında çok beğenilmiş, uzun süre dillerden düşmemiştir. Atatürk’ün de çok sevdiği “Mani oluyor halimi takrire hicabım” şarkısının sözleri ve “Nerdesin, nerde acep gamla bıraktın da beni” şarkısının bestesi, “Seni sevda çiçeğim, tac-ı serim” şarkısının sözleri Leyla Saz’a aittir.
 
Osmanlı İmparatorluğunun ilk Müslüman anı yazarıdır da ayrıca. Anı kitabında Çırağan Sarayı’ndaki sosyal yaşam, eğlenceler, giyim kuşam, düğünler, eğitim gibi konularda detaylı bilgiler verir.
 
Leyla Saz’ın anılarının, bestelerinin ve şiirlerinin çoğu Bostancı’daki köşkü yandığı zaman kaybolmuştur. Leyla Saz’ın yayımladığı anıları, yangından sonra tekrar yazdıklarıdır. Şiirlerini Solmuş Çiçekler adıyla yayınladı.
 
Kıl meclisi âmâde ne derlerse desinler
İç dilber ile bâde ne derlerse desinler.
lemde nedir farkı bana medh ile zemmin
Sağ olsun ahibbâ da ne derlerse desinler.
 
Günümüz Türkçesi
 
Aldırma buluş sevdiğinle,
Çıkar keyfini birlikteliğin, ne derlerse desinler.
Övgüye de, yergiye aldırmam
Dostların canı sağ olsun, ne derlerse desinler.
 
4. Şair Nigar Hanım (1856 – 1918)
Şair Nigar Hanım oldukça güzel bir kızdır. 13 yaşındayken Mehmet İhsan Bey’le evlendirilir. Kocası içki ve gece alemlerine düşkündür. Bu durum ve art arda 3 çocuk, böbreklerinde başlayan hastalık onu hassas, kırılgan bir yapıya dönüştürmüştür. Hastalığı nedeniyle, doktorların Büyükada’da kalmasını tavsiye etmeleri üzerine çocukları, eşinden ayrı günler geçirmek zorunda kalmış.
 
Eşinin çapkınlıkları, evle ilgisizliği, maddi sıkıntıların olduğu bir dönemde 14 yaşından beri yazdığı şiirlerini topladığı Efsus adlı eseri yayınlandı. 3 yıl sonra Efsus’un 2. kısmı da basıldı. Artık çevresinde yeni dostları vardı. Bir müddet sonra 15 yıllık evliliğini bitirdi. Ama en büyük sızısı çocuklarını görememek onların hasretiydi. Arkadaşı Cemile Hanım’ın eşi Salih Münir Paşa’yla bir gönül macerasının ardından, İran sefirinin yakınlığına ilgisiz kalmadı. Ardından ulaşamayacağı bir adama aşık oldu. Ona, nazenin diyordu: Marki Carlotti. Bir İtalyandı. Bir Müslüman kadın Hristiyan biriyle evlenemezdi o dönemde. Carlotti ülkesine döndü, Nigar Hanım aşkını günlüğüne gömdü ve sustu. Günlükleri ölümünden 50 yıl sonra açılması kaydıyla Aşiyan Müzesi’ne teslim edildi.
 
Şair Nigar Hanım
Prof. Dr. Nazan Bekiroğlu günlüklerden alıntılar ile Şair Nigar Hanım adlı bir kitap yazmıştır. Nigar Hanım’ı şöyle anlatır:
 
“İlk bakışta verdiği onca parıltılı ve kalabalık siluete rağmen, kadın kimliği ile alabildiğine tenha ve kırık bir hikayeydi; bestesi şarklı, güftesi garplı. Unutuluşun kucağına zirveden düştü. Hayatını, elemlerini, zaten çok az olan ümitlerini anlattığı günlükleri yıllarca Aşiyan Müzesi’nde bekledi.”
 
5 yıllık özgürlükten sonra 33 yaşındayken kocasıyla tekrar evlendi ama değişen hiç bir şey yoktu. 7 yıl sürecek bu 2. evlilik denemesinden, Niram adlı eserinin yanında, Aks-i Seda adlı olgunluk eserini yayınladı. Eşinden ayrıdı ve bir daha bir araya gelmediler. Günlüğüne “Ne olur bir gece hissetmeden sönüversem” diye yazdığı 1918 yılının o soğuk kışında bir sevgiliyi bekler gibi beklediği ölüme harp yıllarının hastalığı tifüs sonucu kavuşacaktı.
 
Yegane sevdiğin alemde ben miyim simdi?
Sahih ben miyim artık muhatab-ı askın?
Butun o hiss-i amik-i fuad-ı pür sevkin
O ibtila-yi ezel, o alaik-i ebedi
Benim mi şahsıma mahsur?. Bir daha söyle
O sanihat-ı hazinin, o beyyinat-ı gamın
Sahih, mülhimi hep ben miyim, bugün söyle;
Tahassüsatını, efkarını bütün söyle.
Getir su kalbime dök varsa sevdiğim, elemin
Eden nedir seni rencud?.. Bir daha söyle.
 
Günümüz Türkçesi
 
Biricik sevdiğin dünyada ben miyim simdi?
Gerçekten ben miyim artık aşkının muhatabı?
Bütün o istek dolu yüreğinin derin duyguları
O ezeli düşkünlük, o sonsuz ilgiler
Benim mi şahsıma mahsus?.. Bir daha söyle,
O hüzünlü akla gelişlerin, o üzüntülerinin belli olmasının
Gerçekten esinleyeni hep ben miyim, bugün söyle:
Duygulanmalarını, düşüncelerini bütünüyle söyle.
Getir şu kalbime dök varsa sevdiğim üzüntün
Seni inciten nedir?.. Bir daha söyle…
 
(Bir Daha Söyle Şiiri)
 
5. Makbule Leman (1865 – 1898)
1865′te Beşiktaş’ta dünyaya geldi. 1898’de ölünce, Eyüp’te Siyavuş Paşa Türbesi’ne defnedildi. Yenileşme döneminin Nigâr Hanım’la birlikte önemli şairlerindendir. Saray Kahvecibaşısı İbrahim Efendi’nin kızı. Bir dönem “Hanımlara Mahsus Gazete’nin” baş yazarlığını yaptı.
 
II. Abdülhamid tarafından Şefkat Nişanı ile ödüllendirildi. Ömrünün son on dört yılını tedavisi imkânsız bir hastalığın esiri olarak yatakta geçirdi. Denemeler, hikâyeler de yazdı. Sağlığında yayımlanan şiirlerinin sayısı on iki. Bunlar Makes-i Hayal (1896) adıyla bir araya getirildi. Ölümünden sonra bu eser, eşi tarafından, Makbule Leman hakkında yazılanlarla birlikte ikinci kez bastırıldı.
 
Bir kuluçka gibi sancılı gecelerinde
Hep şefkatle çarpan kanat sesleri duyulur…
Amansız hislerin öldüren pençelerinde
Yüreği bir matkap salınmış gibi oyulur.
 
Kanmaz asla sevmeye; o, sevgiye susuzdur
Şâire “su” dedirten hisle “evlât” der inler.
Herkes derin uykularda iken o uykusuzdur
El açar Yaratan’a balalarını diler…
 
(Anne şiirinden alıntı)
 
6. İhsan Raif (1877 – 1926)
İhsan Raif Osmanlı eliti bir ailede dünyaya gelir. Nişantaşı’nda Rumeli Caddesi’nde bugün hala duran Taş Konak’ta yaşayan İhsan Raif edebiyatla ilgilenirken, aralarında Rıza Tevfik’in de bulunduğu hocalarından dersler almıştır. İhsan Raif Taşkonak’ta odasında kardeşi Belkıs ile oynarken bir gürültü olur, kapı açılır ve içeri hayatında tanımadığı bir adam girer. İhsan Raif hatıralarında konaktaki arap bacıların, kıskançlıklarından dolayı yaptıkları komplo olarak anacağı olayda içeri giren onu kaçırmaya kalkan kişi Reji memuru Mehmet Ali Bey’dir. Hiç bir temas olmaz, Mehmet Ali Bey korkar kaçar ama İhsan Raif in adı kirlenmiştir. Sonrasını İhsan Raif in anılarından okuyalım:
 
“Babamın terazisinin şaştığını hiç görmedim ben. Onu Hazret-i Ömer adaletinin timsali bilirdim. Benim istikbalimi tartarken adil olmadı o terazi. Mehmet Ali’yle nikâhlanmaktan başka çıkar yolum kalmadı. Günlerce gözyaşı döktüm, haftalarca yalvardım. Babacığım, masumum, bana kıyma, derslerimi tamamlayayım, yaşım küçük, beni yakma, dizlerine kapandım. Beni sevdiğim biriyle evlendir, telli duvaklı gelin et…”
İhsan Raif şair
 
14 sene sürecek evliliği nedeniyle İzmir’e giderken, İstanbul’a, ailesine veda ederken, sonradan da bestelenen (bestekarı net olmamakla beraber Kemani Sarkis Efendi) şu şiirini yazar.
 
“Kimseye etmem şikâyet, ağlarım ben halime,
Titrerim mücrim gibi, baktıkça istikbalime,
Perde-i zulmet çekilmiş, korkarım ikbalime,
Titrerim mücrim gibi, baktıkça istikbalime.”
 
Çapkın, hayırsız kocasından boşandığında 27 yaşında ve 3 çocuk annesidir. Arkasından gelen 2. evlilik sadece 1 gün sürer, çünkü zorla elini öptürmek isteyen eşinden hemen boşanır. Daha sonra ilk ve tek aşkı yazar Şahabettin Süleyman ile 3. evliliğini yapar. Eşinin Avrupa seyahatinde beklenmedik ölümüyle zor günler geçirse de, 4. evliliğini Fransız Bell ile yapar. Bell aşkı nedeniyle dinini değiştirse de bu evliliği pek hoş karşılanmaz.
 
Yahya Kemal, Ahmet Haşim, Ruşen Eşref gibi kişilerden oluşan entellektüel bir çevresi vardır. Milli Mücadele’yi de şiddetle destekleyen İhsan Raif Hanım, 49 yaşındayken hayata gözlerini kapadı.
 
7. Yaşar Nezihe (1881 – 1971)
“Silivrikapı’nın fakir bir sokağında, fırtınanın çatıları titrettiği bir kış gecesinde doğmuşum. Doğduğum gece evimizde damla gaz yokmuş! Annemi altı yaşımda kaybettim. Dört kızı ölmüş bir ailenin tek kızı idim. Yoksulluk içerisinde büyüdüm. Ailemiz, belediyede kantar memuru olan babam sarhoş Kadri Efendi, kötürüm ve yaşlı bir amca ile zalim bir teyzeden oluşuyordu.”
 
Yıllar sonra babasına öfkesini Babam şiirinde şöyle dile getirir:
 
“Ben yetim evlâdıma nasıl baba oldumsa
Sen de öksüz kızına bir ana olacaktın
Ben nasıl bin elemle kahrolup soldumsa
Sen de benim derdimle kahrolup solacaktın.”
 
Babası okumasına izin vermemiştir. Buna rağmen bir yıl okula gidebilmiş ve okumayı öğrenebilmiştir. Yaşar Nezihe’nin başına buyruk hali onun evden kovulmasına neden olmuş, bu bir yandan yaşamını zorlaştırırken diğer yandan özgürleşmesinin kapılarını aralamıştır.
 
Bu arada üç mutsuz evlilik yapar; Sedat, Suat ve Vedat adında 3 oğlu olur. Sedat ve Suat besin yetersizliğinden ölürler. Şiirlerinde sık sık bu acısını dile getirecektir. Oğlu Vedat tek dayanağı olur. Kazancını yazma bilmeyenlerin mektuplarını yazarak ve dikiş işleriyle sağlar. Cumhuriyet’in ilk yıllarında nasıl geçindiğini şöyle dile getirir:
 
“On yedi sene Esirgeme Derneği’ne daha sonraki yıllarda, Kızılay’a iş işledim. Şark Eşya Pazarı’nda dikişçilik yaptım. Darphane’de İstiklâl madalyalarının kurdelelerini diktim.”
 
Yaşamının kolay olmadığını iki kez intihar girişiminde bulunarak gösterir.
 
Yazmasında teyzesinin rolünün büyük olduğunu söyler. Bu teyze gençlik çağına girdiği dönemde bir aşk yaşamış, beli bükülüp saçları bembeyaz olduğu halde sevgilisini unutamamıştı. Geceleri Yaşar Nezihe’ye başından geçen bu macerasını anlatır. İşte bu aşk hikâyeleri Yaşar Nezihe’yi çok etkiledi. Fakat yazmasının en önemli nedeni elbette kendi yaşamıdır. Toplumcu bir şair olarak anılmasının sebebi yaşadığı yoksulluktur. İlk kadın işçi şair, ilk sosyalist kadın şair şeklinde isimlendirmeler, Yaşar Nezihe’nin bugüne kadar ulaşan ve onu popüler kılan bir yönü olmuştur .
 
“Ey İşçi!
Bugün hür yaşamak hakkı seninken
Patronlar o hakkı senin almışlar elinden
Sa’yınla edersin de “tufeylî”leri zengin
Kalbinde niçin yok ona karşı bir kin”
 
(1 Mayıs şiiri)
 
Bir Deste Menekşe, Feryatlarım adlı 2 şiir kitabı vardır. Soyadı kanunu çıkınca Bükülmez soyadını aldı. Yaşar Nezihe 5 Kasım 1971’de yaşamını yitirmiştir. Ölmeden önce son isteği olan, çocukluğunun geçtiği sokağa kendi adının verilmesi hala yerine getirilmemiş bir vasiyetten öteye gitmemiştir.
 
8. Şükufe Nihal (1896 – 1973)
Pınar Kür’ün annesi İsmet Kür Yarısı Roman adlı eserinde Şükufe Nihal’i şöyle anlatır:
 
“Şükûfe Nihal hemen her görenin aşık ya da hayran olduğu kadınlardandı. Güzel denemezdi pek. Gözleri çukurdu ve ufaktı… Boyu hiç uzun değildi. Beden çizgileri dikkati çekmekten uzaktı. Ne ki, zarifti, her zaman bakımlı ve çok şıktı. Dünyaya metelik vermeyen, kendine çok güvenen bir havası vardı. Onu bu kadar çekici yapan da, bu dünyaya metelik vermeyen haliydi. Ve de, o sıralar, hayran olunacak kadın sayısı da çok değil miydi? Ya da nitelikleri mi farklıydı? Sanırım, biraz öyle. Çocukluğumda, şıklık sembolüydü benim için. Onun üstünde görüp hayran olduğum kimi renkleri, kimi desenleri hala sevdiğimi biliyorum. Çok kaprisli bir kadındı. Biraz cıvıltıya benzeyen, kendine özgü ve de hoş konuşma biçimi vardı. Evet, pek çok kişi sevdalanmıştı, zamanın en gözde şairlerinden biri olan bu kadına.”
 
Şükufe Nihal’in hayran kitlesi bir hayli fazlaydı: Nazım Hikmet, Ahmet Kutsi Tecer, Faruk Nafiz Çamlıbel ama en acısı Cenap Şahabettin’in kardeşi şair Osman Fahri’dir. Aşkına karşılık bulamayınca önce İstanbul’u terketti. Öğretmenlik yapmak üzere Elazığ’a gitti. Ama aşkını unutamadı ve 1920 yılında kafasına tabanca dayayıp intihar etti. Daha öncesinde ona karşı bir şey hissetmemiş olsa da, sonrasında kara sevda yüzünden canına kıyan Osman Fahri’yi hayatı boyu unutamadı. Ölümüne kadar da dilinden ilk aşkı Osman Fahri’nin ismini düşürmeyecektir. Adile Ayda ile yaptığı konuşmasında şöyle der:
 
“Zaten insan hayatında bir kez sever. Gerisi kapılış aldanış. Ben bütün şiirlerimi bir tek şahıs için yazdım. Hep onu anlattım, ona seslendim.” Yakın dostlarına “Tek aşkım odur. Beni tek seven odur. Nasıl ziyan ettim bu büyük aşkı” diye dert yanmıştır.
 
Şu dizeleri de Osman Fahri için yazmıştır:
 
“Nerdesin? Toprakta mı, havada mı suda mı?
Nasıl buldun bu vahşi gecelerde odamı?
Hasretim şefkat, şiir, aşk dolu ellerine…
Gelsen de boş gönlüme bir hayat gibi dolsan.
Sen uyansan, ben yatsam biraz senin yerine…”
 
Gayya ve Hazan Rüzgarları adlı 2 şiir kitabı vardır.
 
2 kez evlendi. 2 çocuğu oldu, ama mutlu evlilikler değildi. 1962 yılında başına talihsiz bir olay geldi. Caddeyi karşıdan karşıya geçerken araba çarptı. Kaza sonucu birçok ameliyatlar geçirdi. Sol bacağı kısa kaldı. Ardından kızı Günay’ın, bebeğini doğururken ölmesi içine kapanmasına neden oldu. Arkadaşları huzurevine yerleştirdiler.
 
Köşklerde başlayan yaşamı, huzurevinde devam ediyordu artık. Yurtdışında felsefe eğitimi alan Taksim ve Osmanbey’de 2 tanınmış kitapevi açan oğlu Necati Sander de annesinin haline üzülüp, onu böyle görmek istemediğinden ziyaret etmiyordu.
 
Huzurevinde yapayalnız 24 Eylül 1973’te hayata gözlerini kapadı.
 
Adını ellerimle çizdim altın kumlara
Küçülen gözlerimde kurudu son damla yaş
Kumsal, deniz, sal, rüzgâr senden en son hatıra,
Solan ruhumdan sana bembeyaz bir soğuk taş!..
İşte, rüzgâr esiyor, dalgalar coştu yine;
Kumlara işlediğim hayalin da kayboldu…
Hicranınla yanarken ben derinden derine,
Karşında, solan yüzüm gibi, güneş de soldu…
Dalgalar, sürükleyin beni de enginlere,
Kumların arasında ben de bir parça taşım!…
“Ayrılmayız, beraber dalarız derinlere”
Derken, bıraktı gitti elimi arkadaşım
 
(Son Hatıra Şiiri)
 
9. Halide Nusret Zorlutuna (1901 – 1984)
Halide Nusret Zorlutuna 1901 yılında dünyaya geldiğinde Osmanlı İmparatorluğu bir felaketler silsilesini yaşıyordu. İlk şiirini 1917 yılında yazdı. Şiirlerin yanı sıra romanlarda yazdı. Yazar Emine Işınsu’nun annesi, Pınar Kür’ün ise teyzesidir.
1975 yılı Birleşmiş Milletler tarafından kadın yılı olarak ilan edildiğinde Kadının Sosyal Hayatını İnceleme ve Araştırma Derneği tarafından düzenlenen sergi ve toplantıda Halide Nusret’e Ümmü’l-Muharrirat (kadın yazarların annesi) unvanı verilmiştir.
 
Hece ölçüsünde yazılmış şiirleri, konuşma dilinde yazılmış romanları vardır. Şiirlerinde ince, hassas, ruhun derinliklerinden gelen bir lirizm ve söyleyiş vardır. Şiir yazmaya Mütareke yıllarında başladı. Milli duygularla yazılmış “Git Bahar” şiiri tanınmasını sağladı. Bu şiiri İstanbul’un işgal edilmesi üzerine 1919’da yazdı.
Halide Nusret Zorlutuna şair
Ünlü şair Yahya Kemal’in şiirlerini ezberlediği ender şairlerden birisi olarak bilinir. Uzun yıllar öğretmenlik yaptı. Öğretmenlik mesleğini çok sevdi ve kendisinin öğretmen olmak için yaratıldığı inancını her zaman ifade etti.
 
Halide Nusret ipek kalpli bir şair olarak tanınıyor. Genç yaşlarından itibaren sosyal kuruluşlarda ve hayır cemiyetlerinde çalıştı. Türk Kadınlar Birliği, Türk Ocakları, Halkevleri, Muallimler Birliği, Yardım Sevenler Derneği, Söroptomistler, Çocuk Haklarını Müdafaa Cemiyeti ve Çocuk Esirgeme Kurumu (Himaye-i Etfal Cemiyeti) yönetim kurullarında uzun yıllar hizmet verdi. 1959’da Türk Anneler Derneği’ni kuruluşuna öncülük etti. Türk Dil Kurumu’nun da kurucu üyelerindendi.
 
Çekil bu gölgeli yolda gezinme…
Bahar, bakışların yine pek sarhoş.
Yanılıp gönlüme misafir inme:
Kapısı kilitli, mihrabı bomboş
 
Mabettir orası, meyhane değil!
 
Altınlı başında papatya niçin?
Sarı saçlarına pembe gül takın!
Git bahar, gönlümde ibadet için,
 
Diz çöken kızları ürkütme sakın,
Kalbime girme, o kâşâne değil!
 
Ziyalar, kokular, renkler, çiçekler…
Ömrünün her günü bir başka düğün,
 
Bülbüller koynunda aşkı çiçekler
Güller dökülürler göğsüne bütün!..
Gerçekten güzelsin, efsane değil!
 
Git bahar, git bahar, uzaklarda gül!
 
Denize renginden bırak hediye
Ufuklarda gezin, semaya süzül
Sokulma kalbime peymane diye
Gördüklerin kandil, peymane değil!
 
(Git Bahar Şiiri)
 
10. Gülten Akın (1933 – 2015)
 
“Ah kimselerin vakti yok
Durup ince şeyleri anlamaya” diyen , Gülten Akın şöyle anlatır şiiri 1994 yılında TÜYAP Ankara Kitap Fuarı’nda yaptığı söyleşide:
 
“Şiir, dizelere sıkıştırılmış bir nükleer enerji. Şiir, parçalanacak, patlayacak olan şey. İşte düzeni, egemenleri korkutan şey. Şiir hem haz, hem derinlik, hem sonsuz bir bağımsızlık, bağsızlık, hem çok ince bir denge, bir iç düzen. Sabır ve coşku.”
 
“İnce Şeylere Yolculuk başlıklı söyleşisinde erkek işi olarak nitelendirilen, kadınların yapamayacağı düşünülen şiir yazma işini yaşamımın ana çizgisine yerleştirip bunu kırk üç yıldır sürdüren bir kadınım” der.
 

Şiirlerimde ezilenleri, çocukları, kadınları, ekmek parası için göçmek zorunda kalıp yolda telef olanları, evleri, kentleri, doğayı insanı ve hayatı anlattım der. Gülten Akın ilk dönem şiirlerinde daha bireysel, daha sonraki şiirlerinde ise toplumsal yönü ön plana çıkar. 1956’da üniversite yıllarında tanıştığı, yarım asrı geçen evlilikleri boyunca büyük bir sevgi ve aşkla bağlı kaldığı Yaşar Cankoçak ile hayatını birleştirir. 1 erkek, 4 kız, 5 çocuğu olur.
 
“Pırıl pırıl beş çocuk yetiştirdim. Yetiştirdiğim çocuklara halkınızı, insanları sevin, kimseyi incitmeyin dedim. Onları sosyalist olarak yetiştirmeye çalıştım. Bunun sonunda en büyük acıyı da orada gördüm” der.
 
1970-1980 arasındaki on yıl Türkiye’nin en sancılı dönemi… Davaların, sürgünlerin yerini cezaevleri, işkenceler, zulümler almıştır. Gülten Akın ve ailesi de sekiz yıllık bir pay alır bu dönemden. Akın’ın oğlu sekiz yıl cezaevinde kalır. Oğlu cezaevinde yazdığı şiirlerinin yayınlanmasını istememektedir, yaşadıklarını protesto etmektedir. Oğlunun bu davranışı nedeniyle, o da şiirden uzaklaşır. Ama daha sonra tekrar şiire geri döner Gülten Akın.
 
Gülerken yüzün
Dem çeken bir güvercinin sesini
İçin için büyüyen çimenleri
Baharda lunaparkı, bayram yerini
Ve alışkanlıklar dışında her şeyi
Gülerken yüzün
Aşıyor geçmişin acılarını
Kendini yarına değiştiriyor
Gülerken yüzün
Sanki çarmıhını kırmışsın
Senin ve ardından geleceklerin
Aylası alnına düşmüş gecenin
Oturmuş ağlıyor kendisi
Bunu öyle candan öyle yürekten
Öyle bir tutkuyla istiyorum ki
Aklımda hep öyle kalmalısın
 
(Gülerken Yüzün Şiiri)
 
11. Türkan İldeniz (1938 – )
7 Ocak 1938’de Düzce’de doğdu. İlkokulu ve ortaokulu Düzce’de okudu. İstanbul Kandilli Kız Lisesi’nden mezun oldu. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde öğrenciyken evlendi. Hamileliği nedeniyle okulu bırakmak zorunda kaldı.
 
İstanbul Anakent Belediyesi’nde yirmi yıl memurluk yaptı. Emekliye ayrıldı ve İstanbul’da yaşıyor. Duygu yoğun şiirlerinde romantik ve başkaldırıcı kadın kimliği ile dikkat çekti. 2 şiir kitabı vardır: Taşra Kızının Deliceleri, Havva Çıkmazı.
 
Sayısını unuttuğum günlerce bekleyişten
ben yorgunum rıhtım taşları yorgun
ardarda gecen gemiler durmuyor bu limanda
duranlardan sen çıkmıyorsun.
Bil ki katıksız sancılara razıyım yokluğun olmasa
bil ki bir avuç biber gözlerime serpilen
Ellerimde soğumadı ellerinin izleri
durup şiirler yazıyorum yoluna.
İçimde sıkıntının en dayanılmaz şekli
kaçıncı kere saatleri susturuyorum
bensiz çözülüp, sensiz bağlanması yok mu halatların
Tükeniyorum.
 
(Bekleyiş Şiiri)
 
12. Lale Müldür (1956 – )
Liseyi Robert Kolej’de bitirdikten sonra şiir bursu alarak Floransa’ya gitti. Türkiye’ye dönüşünde birer yıl Orta Doğu Teknik Üniversitesi Elektronik ve Ekonomi bölümlerine devam etti. 1977’de İngiltere’ye giderek Manchester Üniversitesi Ekonomi Bölümü’nden lisans eğitimini tamamladı.
 
Belçikalı ressam Patrick Jacquart ile evlenerek Brüksel’e gitti ve bir süre orada yaşadı. Ayşe Arman’la 2002 yılında yaptığı röportajda manik depresif olduğunu söyledi:
 
“Yazdıklarım manik depresivitenin sonucu… diyemem! Zaten depresif dönemde pek bir şey yapılamıyor. Manik dönemde ise, kafama birlerce düşünce üşüşüyor, inanılmaz enejik ve yüksekte oluyorum, ne var ki hiçbir düşüncede derinleşemiyorum. Bütün evreni çözmüşüm gibi geliyor ama manik dönem geçtiğinde ‘‘Ben neyi bulmuştum?’’ oluyorum, hiçbir şey gelmiyor aklıma…”
 
 
Lale Müldür’ün şiirlerinden çok yaşam tarzı ön plana çıkarılır. İçinde bulunduğu sosyal çevre, sınıfsal konumu ve yaptığı spekülatif açıklamalar, edebiyat tartışmalarında eserlerinden çok, kendisinin anılmasına neden olmuştur. Şiirleri İngilizce ve Fransızca’ya çevrilmiş, şair, Amerika’da yayımlanan bir Türk şiiri antolojisinde 80’lerde başlayan krizi aşan bir şair olarak anılmıştır. Ultra-zone’da Ultrason (2006) isimli şiir kitabı ile 2007 Altın Portakal Şiir Ödülü’nü almıştır.
 
Müldür, Yeni Türkü’nün bestelediği Destina adlı şarkının sözlerini nasıl yazdığını şöyle anlatır:
 
“Destina, benim küçükken çok sevgili kız arkadaşımın adıydı. Ve o kız sonradan öğrendiğime göre de havale geçiren bir tipmiş. Havale geçirdiği zaman yani bu hastalık oluyor kızda. O yüzden ben de eşim için yazmak istedim bir gece çok kendimi kötümser hissediyordum onun yanında, onunla birlikte olmaktan. Ve eşimin de en çılgın dönemiydi yani. Ben bu şarkıyı tuvalette yazdım.”
 
Dün gece sen uyurken
İsmini fısıldadım
Ve hayvanların korkunç
Öykülerini anlattım
 
Dün gece sen uyurken
Çiçeklere su verdim
Ve insanların korkunç
Öykülerini anlattım onlara
 
Dün gece sen uyurken
Yüreğim bir yıldız gibi bağlandı sana
İşte bu yüzden, sırf bu yüzden
Yeni bir isim verdim sana
 
Sen öyle umarsız uyusan da bir köşede
İşte bu yüzden, sırf bu yüzden işte
Yaşamdan çok ölüme yakın olduğun için
Seni bu denli yıktıkları için
Yaşamımın gizini vereceğim sana
 
13. Nilgün Marmara (1958 – 1987)
Nilgün Marmara’nın Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyat Bölümü’ndeki tezi şuydu: “Sylvia Plath’ın Şairliğinin İntiharı Bağlamında Analizi”… Sylvia Plath’ın yalnızlığa ve hayata bakışı Nilgün Marmara’yı çok etkiledi. Yazgıları da birbirlerine benzedi. Plath 1963 yılında 30 yaşındayken Londra’da, Marmara ise 1987 yılında 29 yaşında İstanbul’da beşinci kattaki evinin yatak odası penceresinden atlayarak intihar etti.
 
Şair Ece Ayhan hasta yatağında 1999’da yazdığı ve henüz yayınlanmamış güncesinde, bir dönem aşk yaşadığı Nilgün Marmara için şunu yazdı:
 
“Muzip kadın Nilgün Marmara. Tezer (Özlü) ile birlikte bana muziplikler yapmaya bayılırdı. İkisi de aynı anda göğüslerini gösterirlerdi. Güzeldi…”
 
 
Kızıltoprak’taki evine Ece Ayhan, Cemal Süreya, Edip Cansever, Tomris Uyar, İlhan Berk, Cezmi Ersöz, Orhan Alkaya, Küçük İskender gibi edebiyatçılar gelirdi. Pazar günleri fırında tavuk budu yapmalarından dolayı bu buluşmalarına but partisi adını verdiler. Nilgün Marmara bu günlerde şarkı söyledi, caz gırtlağı sesiyle. Cemal Süreya, Amerikalı yazar F. Scott Fitzgerald’ın ele avuca sığmayan karısı Zelda’ya benzetti onu. Adı “Çılgın Zelda” olarak kaldı.
 
Nilgün Marmara’nın şiirleri bir içe dönüştür. Kimi zaman şehrin karmaşalı, fakir ve pis yüzü kendini gösterse de şiirleri soyuttur. Onun şiirleri dış dünyaya açılan pencere değil, aksine kapanan kapılardır. Belki de bu nedenle ayna ve kendine dönük göz imgeleri şiirlerinde en çok tekrarlanan imgelerdendir.
 
Çok yalnızım, mutsuzum
Göründüğüm gibi değilim aslında
Karanlıklarda kaybolmuşum
Bir ışık arıyorum, bir umut arıyorum uzun zamandır
Aradıkça batıyorum karanlık kuyulara
Kimse duymuyor çığlıklarımı
Duyan aldırış etmiyor çekip kurtarmak istemiyor
Bense insanların bu ilgisizliği karşısında ilgiye susamışım
Ümidimi yitirmişim
Biliyorum bir gün dayanamayacak küçük kalbim
Arkamı dönüp inandığım ve güvendiğim her şeye
Veda edeceğim.
 
(Yalnızlık Şiiri)
 
14. Didem Madak (1970 – 2011)
1970 İzmir doğumlu şair Didem Madak, 90’lı yıllarda öne çıkan şiirleri ile çeşitli edebiyat dergilerinde adını duyurmaya başlamışsa da. Madak’ın özellikle son yıllarda giderek genişleyen bir okur kitlesine sahip olduğu söylenebilir.
 
İzdiham Dergisi’ne verdiği röportaja kulak verelim:
 
“Uslu, içine kapanık bir çocuktum ben. Ancak nedense birdenbire olmadık şeyler yapardım. İlkokul 1. sınıftayken evden kaçtım mesela. Lisenin bahçesine gidip ayaklarımı kırmızı balıklı havuzun içine soktum. İğde ağaçları vardı bahçede bir de. Beni akşama buldular. O gün annemden yediğim dayak beni epey idare etti.
 
13 yaşımdayken annem öldü. Hani bazı insanlara isimleri çok yakışır ya, işte annem o insanlardandı. İsmi Füsun’du. Annemden bana kalan tek miras bir sihirdir. Onu ne zaman özlesem hep bir şiir yazdım. Sonra 18 yaşımdayken bir daha evden kaçmaya karar verdim. Babama hitaben artık büyüdüğümü ve diğer bazı ehemmiyetli hususları belirten bir mektup yazdım. Sanırım kırmızı balıklı havuzu özlemiştim. Ancak bu kaçışımda bir daha eve dönmedim. Hatta evlenip kaçarak evlenen ilk şehirli kız unvanını aldım.
 
 
Boşandım. Pek çok işte çalıştım. Sekreterlik, anketörlük, pazarlamacılık, tezgahtarlık. Hepsinden de istifa ettim. Epeyce göçebe yaşadım, sadece iki valizim oldu. Bir yığın insan tanıdım. Ama hep yalnızdım. Bütün bu karışıklığın üstesinden gelmek için şiir yazıyorum.
 
Benim gibi sağı solu belli olmayan biri için ve bir göçebe için şiir iyi bir yol arkadaşıdır. Yerin yedi kat dibine de gitsen, göğün yedi kat üstüne de çıksan seninle gelir. Şiir imkansız bir şeydir, mümkün değildir, çaresizdir. Bunu hissediyorum ben hep onda kendi umutsuzluğumu buluyorum. Derdimi anlatmaya çalışıyorum ben. Patates baskısı yaparak derdimi anlatmam mümkün olsaydı, kuşkusuz öyle yapardım. Hem eğlenceli olurdu böylesi. Hem daha az zarar verirdim kendime.”
 
Diğer bir söyleşisinde erken öleceğini bilmiş gibi “Obur bir şiirim var, hayatımı yiyor durmadan”, “Az sonra ölecek birinin gözleriyle dünyaya baktığımızda hayatın her yerinden şiir fışkırdığını görürüz” der.
 
Çiçekli şiirler yazmama kızıyorsunuz bayım
Bilmiyorsunuz. Darmadağın gövdemi
Çiçekli perdelerin arkasında saklıyorum.
Karanlıkta oturuyorum. Işıkları yakmıyorum.
Çalar saat zembereği boşalana kadar çalıyor
Acı veren bir sevişmeyi hatırlıyorum.
Bir bıçağın gereksiz yere parlaması bu.
Yıllardır kendini bulutlarda saklayan illegal bir yağmurum.
Bir yağsam pahalıya malolacağım.
Ben bir bodrum kat kızıyım bayım
Yalnızlıktan başka imparator tanımaz bodrumum
Bir süredir plastik vazolar gibi hiç kırılmıyorum
Fakat korkuyorum. Birazdan da
Kırk üç numara ayakkabılarınızla
Bahçede oynayan çocukların üstüne basacaksınız
Bu iyi olmaz bayım!
 
“Gün akşam oldu” diyorum
Ekmek kırıntıları atıyorum kuşlara
Cam kırıkları yiyorlar
Rüyamda; bir kase dolusu suyun içinde
 
(Çiçekli Şiirler Yazmak İstiyorum Bayım Şiirinden)
 
 
Otobiyografisine şöyle başlıyor:
 
“22 Aralık 1963. Kırklareli, Demircihalil. Trakya’nın ayaz gecelerinden biri. Bir yatsı ezanı vakti. İki erkek çocuğundan sonraki kız çocuğu. İyi ki doğmuşum, yoksa Gürhan (benden iki buçuk yaş büyük, abi) epey bir süre daha kız elbiseleri içinde büyüyecekti…”
 
Aynı otobiyografiyi şöyle noktalıyor:
 
“İlkokulun ilk yılı, sol elimi iple bağlıyor öğretmenim. Sağ elimle yazmalıymışım. Okulu sevemedim, bu kır saçlı öğretmeni de. Kaçıyorum, annem geri getiriyor tekrar. Uzun sürdü. Okumayacak bu çocuk diyorlar. Üçüncü sınıfta elimi bağlayan öğretmenden kurtuldum. Sonrası daha kolay olmaya başladı. Bizimkileri yalancı çıkarttım, okudum, yetmedi yazdım da.”
 
birhan keskin şair
 
Birhan Keskin’in Gülten Akın çizgisini sürdürdüğünü, şiiri algılama ve yorumlama biçimi olarak onu özümsediğini söyleyebiliriz. Birhan Keskin, şiir ne yapmalı sorusunu şöyle yanıtlıyor:
 
“Sabahları okula giden çocukların ellerinden tutmalı, kızların saçlarını karıştırmalı, otlar, kuşlar, hayvanlar yetiştirmeli, küçük sokaklar, evler, alanlar kurmalı, ıssız dağları şenlendirmeli, kervanlara yol göstermeli, deniz kıyılarına inmeli, sokaklarda dolaşmalı, böcek koleksiyonları yapmalı, kitaplara girmemiş otların elinden tutmalı, gazete okumalı… Akşamları işçilerin evlerine inmeli, onlarla sofraya oturmalı, kadınlara beyaz güller armağan etmeli, yeni çayırları sulamalı, Allah’a Ölüm’le yarenlik etmeli, çırılçıplak dolaşmalı, çırılçıplak olmalı.”
 
Keskin, en temel insanlık dertlerinin (1) ayrılık, (2) yoksulluk, (3) ölüm olduğunu; bu zamana kadar ilk ikisi hakkında yazdığını, son bir yılının da en çok ölümlerle geçtiğini düşündüğünde bundan sonra ölüm hakkında yazabileceğini tahmin ettiğini söylüyor. Ölümle ilgili olarak daha önce hiç yazmamış olmasının sebebini, en büyük korkusunun ölüm olmasına bağlıyor. Çocukluğunda hep babasının ölecek olmasından korkarmış. Dizelerine ölümle ilgili bir şeyler yazsa bile o dizeleri hep sonradan çıkarırmış. Yedi yıl önce babasını kaybetmiş:
 
“Babamın öleceğinden çok korktum ve sonunda öldü, e ben de öleceğim.”
 
Sevgilim sabahın erkenini seviyor,
ben geceyi ve esmerliğini onun,
o dorukları seviyor, korkuyor bundan
ben rüzgarla buluşan tepeyi, tuhaflığı,
ona bir yeşil gülümsüyor,
ben, hayatı delice sevdiysem nasıl,
diyorum, seni de öyle.
O kendi boşluğunda oyalanan günlerde
canı sıkılan bir çocuk gibi uyuyor,
ben göğe bakıyorum geceden,
kendi çukurunu bulmuş deniz gibiyim
diyorum, yanında,
o sabahları eğilip öpüyor denizi.
Çıplağın çıplağımda, rüzgarın dağımda olsun,
esmerliğin gecemde, öyle kal.
“Bulutlara bak, gidiyorlar, hızla” diyorsun,
yağmur bir yalıyor yüzümü,
bir duruyor. Sabahları eğilip yüzüme
öpüşün geçiyor bir, bir duruyor aklım.
Su ve rüzgar, dağ ve doruk, sonsuz hepsi,
oysa camdaki sardunya gibi üşür
bana biçtiğin ömür, ölüm geliyor aklıma bir
bir, çıplağın çıplağımda.
Rüzgarın dağımda olsun esmerliğin gecemde
öyle kal, sana sonsuz sarıldığımda
 
(Aşk Şiiri)
 
Kaynak
Radikal Kitap, istanbulkadinmuzesi.org, Mehmet Öklü, K Dergisi