Üç Elveda: Barış, Keko ve Hüseyin – ​(​Haber Sol Gazete)

Yazar: Editör     Tarih: 4 Mayıs 2017 12:00     Kategori: Basında Biz, Editörden, Genel, Kültür Sanat, Roman, Yazarlar

Şule Süzük Toker haberi

Bazen hep sesleri gelir. Tanımazsınız, belki de uzun uzun sohbet etmişliğiniz vardır. Bir sap taze soğanı, ekmek ve yoğurtla ama nasıl iştahla yemenin lezzeti gibi. Gece uyumadan önce başlar sohbet bazen, bazen de ansızın gün ortasında, gün ışığının nisanla buluşmasının ışıltısıyla gelir. İçiniz yanar, özlemişsinizdir ya da özleme benzer bir şeylerin mengene gibi yüreğinizi burktuğunu hissedersiniz. Tutup ellerinden, zaman-mekân tüneline yürüyesiniz gelir, omuz omuza. Bir de bakmışsınız, oradalar omuz başınızda. Hayatlarına yürüyorlar. Gülümsüyorlar.

Bunlar yaşandı mı?

Gerçek mi?

Ölüm kadar gerçek.

Ölüm adın kalleş mi olsun?

Barış

Haber, “Kaçak yolla Avrupa’ya gitmeye çalışırken Ege’de boğularak hayatını kaybeden genç kemancı Barış Yazgı’nın kardeşi ölenler arasında kemanlı birinin olup olmadığını sorduk.” diye başlıyor. Yanıt, yazık ki evet, oluyor. 22 yaşındaki Barış Yazgı, Siirt doğumlu bir müzik sevdalısı, 9 kardeşin en küçüğü.  (Bu haberde küçük beylere ve küçük hanımlara tuhaf gelen şey ise, Siirtli ve 9 çocuklu bir ailenin en küçüğü Barış’ın kemanı ve müzisyenliği.) Tuhaf gelmesin. 90’lı yıllarda köylerinden göç etmek zorunda kalan insanlarımızın hikâyeleri bunlar. Yokluk, yoksulluk, tedirginlik, korku ve geleceksizlik ise ortak payda. Babası canını dişine takarak, seyyar satıcılık yapıp büyütüyor çocuklarını. Belediyenin ücretsiz müzik kurslarıyla tanışılan müzik, yeni kapılar, yeni tutkular katıyor hayata.

Düzensiz işlerle ailesine katkı ve cep harçlığı bir de.

Taksim’de Avcilar’da, Kadıköy’de sokak müzisyenliği. İş yok, varsa da sigorta yok. O zaman vize de yok. Zenginler sevmez fakirleri. Zengin ülkeler de.

Belçika’ya giden Siirtli ağabey ne yapar? Bir restoranda çalışır. İşteo ağabeyin yanına gitmeye çalışır Barış.

Kemanı elinde, gözleri sabitlenmiş, kıvırcık koyu renk saçları yumuşakça alnına dökülmüş Barış’ın güzel yüzü, Barış’ın bakışlarındaki tutku. Yirmi iki yaşın kat be kat üstündeki olgunluk ve vakar.

Ah çocuğum. Bu resme nasıl bakılır?

Belçika’ya kaçak yolla gitmeye çalışıyor. Derme çatma bir mülteci botunda. Çanakkale’den Midilli’ye. Müzik eğitimi almayı planlıyormuş Barış. Keman kutusu içindeki kemanı ve karaladığı besteleri sahipsiz. Barış, Ege’nin koynunda sonsuz uykusunda. Sessizce, ama insanın ciğerini delen bir çığlık yumrusuyla. Barış elveda, demiş, on altı yoldaşıyla.

Onlar mı? Adlarını bile bilmiyoruz ki…

Hüseyin

Ne zaman tanışmıştık Hüseyin’le? Egeli, memur çocuğu Ayşe Şule ile Dersimli köy çocuğu Hüseyin nasıl buluşur? Keramet İstanbul’da mıdır? Yoksa eşit, özgür, sömürüsüz bir dünya özlemi midir ellerimizi kenetleyen? Taşı, toprağı, fırsatı altın İstanbul’da okumaya, öğrenmeye, aydınlığa yürüyenlerdendik.

Hüseyin de tıpkı Barış gibi 9 çocuklu bir ailedendi. Onun için mi korlar bir kez daha yaka yaka yerleşti yüreğime. Unutulmuyor. Anca bazen uykuya dalıyor acılarımız ve ilk kıvılcımda kıvrıldığı delikten tüm azametiyle çıkıp yüreğimize çörekleniyor.

9 kardeşin en büyüğü değildi. Ama ağabeydi, ama ne ağabeydi Hüseyin. En büyük erkek çocuk. Ben ağabeylik ne demekmiş ondan öğrendim. Tüm kardeşlerini çekip getirmişti İstanbul’a. Okutuyordu. Kartal’ın tepelerinde bir gecekondu muydu, yoksa neresi. Ah kafa, ah kafa! Nasıl güzel bir bahçesi, nasıl güzel kardeşleri vardı Hüseyin’in. Dersim’in yemyeşil köylerinden birinden, güzelim annesinin gönderdiği kavurmaları yerken ne şenlenirdik, ne keyiflenirdik. Para kıttı. Okurken çalışanlardandı Hüseyin. Ders verirdi. Kocaman gülümserdi. Ben dürüstlük nedir, temizlik nedir, çalışkanlık nedir ondan öğrendim. Ne zaman Hüseyin’i görsem, onunla sohbet etsem, ne zaman kardeşlerinin cıvıltılı seslerini duysam, bu dünyanın yaşanılası bir yer olduğuna inanırdım. Her defasında hayata değen bir esinti gelirdi tertemiz evlerinden.

1999 Depremi’nden az önce kaybetmişiz Hüseyin’i. Kaybetmişiz diyorum, kapkara tarihleri akılda tutmamaya programlanmış sanki beynim. Karalar bağladı yer, gök. 27 yaşın telaşında, ellerimiz böğrümüzde.

Nereye gittin yoldaş Hüseyin?

Altınoluk neresi?

Sen nerelerdesin?

Barış Yazgı hatırlattı bu kez de seni bana demek.

Ne zamansız gittin…

Ne zamansız gittiniz güzel çocuklar…

Keko

Şırnak’ın Heredile köyünde doğmuş Ali Kemal. Aşiretten bir Kürt çocuğu. Dursaliye Şahan’ın Tottenham Çocukları romanından. 13 yaşında köyünden kaçarcasına çıkan bu roman kahramanı bağladı beni kendine. Mecburi hizmetle köye gelen öğretmeninin dokunduğu bir çocuk yürek. Hayalleri olan, önünde upuzun bir hayat olması gereken.  İngiltere’de bir Kürt gencinin intiharı üzerine, bir gazetecinin olayın peşini bırakmaması sonucu Keko’nun ve nice Kekoların dramıyla karşılaşınca romanda. Keko’nun zorlu hikâyesi bu. Bu coğrafyanın yoksul, eğitimsiz, aşiret düzeninin keskin ucunda sallanıp duran, pamuk ipliğine bağlı hayatları,  alacaklı gözlerle bakıyorlar bize.

Okumak ille de okumak isteyen, her türlü zorluğa ve baba zorbalığına karşın Heredile’den çıkıp büyük adam, okumuş adam olmak isteyen derinlikli bir çocuğun Keko’nun gözleri, Keko’nun sözleri. Aşiretin bin yıl öncesinden gelmiş bağnaz adetlerine bir de “dağ ve devlet” arasında kalmış, görünmez olmak isteyen halkın taşlaşmış yüreği eklenince.

Kurtuluş nerede olur ki?

Okumak, baba zorbalığına, koca dayağına karşı çocukların tutunacağı tek dal mıdır?

İzin verilir mi peki?

Gözyaşları nereye akar?

Yalın dilini, içtenlikli üslubunu kutlamak gerekiyor yazarın.

Keko’nun hikâyesinde biraz Barış, biraz Hüseyin var.

Tükenen binlerce mültecinin hayatı var.

Emperyalizmin kanlı tarihinin coğrafyamıza ve dünyamıza ettikleri var.

Erken elvedalar var.

Artlarında kan gülleri bırakan.

 

Kaynak: http://haber.sol.org.tr/yazarlar/sule-suzuk-toker/uc-elveda-baris-keko-ve-huseyin-194722