Terzi Nuri ve Eleni’nin Aşkı / Kemal Kaplan

0
307

DEVRİMCİ-TERZİ RUH İKİLEMİ

 

Genç Nuri homurdana homurdana dükkânı süpürüyordu. “….! güya kalfa olduk süpürge elimizde…”

“Söylenme ooolum, Hasan’ı rahatsız olduğu için ‘eve gitsin’ diyen sensin, hem de homurdanıyorsun.”

“İyi de usta dükkânı da ben mi süpüreyim.”

“Estağfurullah. Ne demek paşam ver hele süpürgeyi bana.”

Nuri’nin yüzü kıpkırmızı oldu. Ustaya saygının henüz kaybolmadığı yıllardı. Asker dönüşü Küçükparmakkapı’daki Terzi Cemâl, Nuri’yi kalfa olarak kabul etmiş, ustalık yolunu açmıştı.

“Usta seni seviyorum. Ama şu çırak da hastalanacak zamanı buldu.” Diye mırıldanarak, süpürgeyi bıraktı ve makinaları temizlemeye başladı.

Günlerden cumartesi olduğu için öğle saatinde kapatıyorlardı. Cemâl usta merhametli ve çalışanın hakkını veren, haftalıkları aksatmayan biri olduğundan, yanında çalışmak isteyen çok kişi vardı. Usta kaliteli kumaş ve İtalyan kalıp kullanırdı. Epey zengin müşterisi vardı.

Nuri bir çoğu ile yakından ilgilenir, ölçülerini alır, kesimleri yapardı. Cemâl Usta, Nuri’den iş noktasında memnun olmasına rağmen, dik başlılığından şikayeti az değildi. Yine de severdi.

Nuri’nin temizliği özensiz yaptığını gören Cemâl Usta, “Niye acele ediyorsun. Ulan sanki paydos edince, Beyoğlu’na hovardalığa çıkacaksın. Yine o komonist arkadaşlarınla, çay içerken, bilmem kaçıncı kez devrim yapacaksınız. Çay-sigara, çay-sigara, duman, bol bol martaval. 25 yaşına geldin akıllanamadın.”

“Usta sene 1986. Komünizm mi kaldı memlekette. Bak Taksim’in göbeğine emperyalist Amerika Mc. Donald’s’ı bayrak gibi dikti. Ne komünizminden bahsediyorsun.”

Cemâl Usta Erzincan’dan çocukken gelmişti İstanbul’a. İlkokulu bile bitirmeden babası onu terzi çırağı olarak Beyoğlu’nda bir ustaya “eti senin kemiği benim” diye teslim etmişti. Çalışkanlığı ve dürüstlüğü onu bugünkü noktaya getirmişti. Siyasi-ideolojik söylemler Cemâl Usta’ya göre değildi. Bu çatışmalardan gencecik bedenlerin sokaklarda nasıl cansız yattığına çok tanık olmuştu. Neyse ki; bu kargaşa bitmiş, çocuk yaştaki insanlar artık birbirini boğazlamıyordu. Ne Turancılık-Ülkücülük kalmıştı, ne Sosyalist-Devrimcilik.

Gözlüğünün üzerinden kaşlarını kaldırarak, Nuri’ye baktı.“Yalan mı, iki kişi bir araya gelince, iki lafın biri devrim.”

“Usta o ütopya artık.”

“Neee. Ne topya.”

“Hayâl, hayâl…”

“E ooolum madem hayâl. ne bok yemeye her haftasonu soluğu onların yanında alıyorsun. Çık gez dolaş. Genç adamsın. Kadınlarla arkadaşlık et. Her şey zamanında… Bak biz kıçımızı yerden kaldırabiliyor muyuz. Çoluk-çocuk…”

“Bilmiyorum usta. Boşver bunları sen kafana takma.”

Temizlik sırası Cemâl Usta’nın makinasına gelmişti. Nuri daha bir dikkatli temizliyordu makinayı. Cemâl de elinde teğellediği ceketi bir kenara bıraktı. Cebinden bir paket Maltepe sigarası çıkardı ve çakmağıyla yaktı. Bir tane de Nuri’ye uzattı. Usta’nın yanında sigara içmek bile terbizyesizlik sayılırdı. Cemâl daha önce sigara içme izni vermişti. Nuri bekletmeden sigarayı aldı cebinden bir kibrit çıkardı. Bir, iki, üç çöp denedi, kibrit ateş almayınca, “Usta çakmağını versene, bu kibrit ateş almıyor.” Dedi.

Usta çakmağı uzattı. Nuri elinden alarak sigarasını yaktı. Bir nefes çekti ciğerlerine.

Aklına Malatya’da ilk sigara içtiği gün geldi. Çocuktu ve korkuyordu. Dedesinin tütününden bir parça ve iki kağıt çalmıştı. Okul yolunda boş bir barakanın içinde üç arkadaşıyla sigaraları sardılar. İçmeye çalışırken, biri elini bir başka arkadaşı da ağzını yakmıştı. Okula gidene kadar dördü de öksürük komasına girmişlerdi.

Sonra bronşlarını yakan dumanı burnundan dışarı çıkardı.

Çakmağı ustasına uzattı: “Usta bir türlü Samsun’a alıştıramadım seni. Daha iyidir Samsun.”

“Hepsi aynı bok, zehir.” derken Cemâl’in gözüne, duvarda asılı takım elbise takıldı. “Tühh az daha unutuyorduk. Ulan bugün Doktor Halil Beyin elbisesi götürülecekti. Adam bu akşam bir davete gidecekmiş. Mutlaka cumartesi getirmemizi istemişti.”

“Yaa usta, bu pezevenk Hasan bir gün hasta oldu, tüm angaryalar bana kaldı. Halil Beyin muayenehanesi taaa Aksaray’da.”

“Yahu çocuk hasta-hasta sabah işe gelmiş. Durumu görüp bana demedin mi. Hasan’ı gönderelim diye. Ne afra-tafra yapıyorsun. Aksaray taaa ebenin bilmem neresinde değil ya. dolmuşla on dakika, Niğde-Aksaray mı?”

“Anlaşıldı. Hasan’dan bize girdi gireceği kadar.”

“Kap elbiseyi, in Tarlabaşı’na atla dolmuşa, hem bahşiş de verir.”

LUNAPARK GAZİNOSU NERE, K.MUSTAFAPAŞA NERE?

İnce çizgili bir laciydi. Şıkır-şıkır kruvaze takım. Nuri elbiseyi güzelce paketledi. Saat 12’ye geliyordu. “Daha geri dönmem dükkâna.”

“Dönme sevgilin bekliyor ya. Aman geç kalma.”
Cemâl Usta cebinden çıkardığı bir tutam paranın içinden Nuri’nin haftalığını denkleştirdi. Ve ona uzattı.Nuri parayı alarak cebine indirirken: “Bereket versin usta”
“Bereketini gör evladım.”

“İyi tatiller usta” deyip, dikkândan tam çıkacağı sırada, çayocağının çırağı elinde askıyla boşları almaya gelmişti. “Oolum kenara çekilsene. Üstüne çıkıcam neredeyse.”

“Nuri abi Hasan çıktı mı?”

“Hay s..kecem şimdi ha, ulan gavat, başıma bugün ne geldiyse Hasan yüzünden geldi. Siktir git lan.”

Bir hışımla Afrika Han’ın içine daldı. Büyükparmakkapı Sokak’taki çıkışından handan dışarı attı kendisini. İstiklal’i dik geçerek Mis Sokak’tan Tarlabaşı’na indi. Karşıya geçip durakta yolcu alan Kocamustafapaşa dolmuşunun şöförüne durması için işaret ederek, yayla gibi 62 model İmpala’nın ön koltuğuna yerleşti.

Ön tarafın iki kişilik kontenjanı olmasına rağmen, bir yolcu daha binene kadar Nuri tek başına keyfini çıkarıyordu. Koca İmpala herkese yeter… Tarlabaşı Bulvarı’nı genişletmek için Dolapdere tarafından binalar yıkılmaya başlanmıştı. Toz dumanın içinden geçip, Unkapanı Köprüsü’ne gelmişlerdi. Köprüde balık tutan onlarca kişi vardı. Nuri balık tutan adamları görünce içinden, “Yahu hangi saatte geçsem, yaz-kış millet balık tutuyor. Nasıl bir tutku?” dedi.

Araç Saraçhane Yokuşundan aşağı sallanırken, Valde Sultan Mektebi önünde Nuri’de şalter attı.

“Yahu benim ne işim var. Kocamustafapaşa dolmuşunda? Doktor Halil Beyin muayenehanesi Vatan’da değil mi. Lunapark Gazinosu’nun yan sokağı. Yuh olsun bana. Acele edip, Hasan’a küfrederken, yanlış dolmuşa bindik iyi mi.”

Dolmuş şoförü mırıldanmasına biraz kulak kabarttı. “Kimbilir ne sorunu var.”diye geçirdi aklından. Sonra gömleğinin yaka cebindeki Maltepe sigarasını Nuri’ye uzatarak, “Yak bir sigara efkâr dağıtırsın.” Nuri şoföre teşekkür eder bir gülümseme ile elini pakete uzatırken, arka koltukta yaşları kırkı geçmiş iki kadını işaret etti.

Şoför kadınlara dikiz aynasından bakarak, “Hanım ablalar, bir sigara içmeye izin var mı? camları açarız icabında.”

Kadınlardan biri “Fark etmez” dedi. Dışarıyı seyreden ikincisi söyleneni duymamış gibi, istifini bozmadı.

Nuri kibritinin yanmayacağını düşünerek, “Abi çakmağını verir misin.” dedi. Şoförün uzattığı çakmakla sigarasını yakarken bir eliyle de, camın kolunu çevirmeye başladı. Arkaya şöyle bir yaslandı. İkinci nefesten sonra, teybten yükselen, Orhan Babanın ‘Dil Yarası’ ona daha bir etkili gelmeye başladı. Sigaradan üçüncü nefesi çekemeden, “Abi beni Yusufpaşa’da indir.”

Dolmuş uzaklaşırken Nuri Maltepe’yi atmış, ceketinin iç cebinden uzun Samsun’u çıkarmıştı. “Herkes Maltepe mi içiyor ne?” Yusufpaşa’dan Fındıkzade’ye doğru yürüyüp, sonra aşağı Vatan Caddesi’ne inerek Halil Bey’in muayenehanesine ulaşmayı planladı. Bu arada Hasan yine aklına geldi. Bir iki küfür savurdu gıyabında. Sigara bittiğinde daha sakinleşmişti.

Doktora elbisesini vermiş, Vatan Caddesi’ne çıkmış bu defa otobüs bekleyen Nuri, görevi yerine getirmenin rahatlığını hissetmesine rağmen bu defa kafayı doktora takmıştı. “Ulan “bozuk param yok. dükkana gelince senin bahşişi veririm.” Ne demek ben çırak mıyım da bana bozuk para vericen. Kalfa ayağına kadar elbise getirmiş. Bütünlük ver.”

Bir otobüs duruverdi, iki yolcu indi üç yolcu binerken, tabeladaki ‘Taksim’ yazısını gören Nuri atladı otobüse arka kapıdan. O zamanlar otobüse arka kapıdan binilir, ön kapıdan inilirdi. Biletçiden bilet kestirdi. Ortalarda bir koltuğa ilişti.

DEVRİMCİ-TERZİ RUH İKİLEMİ

İstiklâl Caddesi henüz trafiğe kapanmamıştı. Otobüs Şişhane Yokuşunu tırmanırken, sağdan yukarı çıkarak, Meşrutiyet Caddesi’ne girdi. Galatasara’ya kadar devam eden cadde üzerinde, Asmalımescid Caddesi’ni keserek, Donizetti Oteli, Etap İstanbul Oteli, bugünkü TRT binası olan TÜYAP İstanbul Sergi Sarayı,  tarihi binalar ve çok sayında pasajı geçerek, Büyük Londra Oteli’nin ardından Amerikan Konsolosluğunu geçince Galatasaray Lisesi’nin önüne çıktı.

Nuri İstiklâl’i her zaman yürüyerek geçerdi. Cadde’nin yüzlerce yıllık tarihi, onu büyülerdi. Böylesine bir kültür hazinesini mümkün olduğu kadar öğrenmeye ve hazm etmeye çalışırdı. Yaptığı meslekle, ilgi alanları birbirine o kadar zıttı ki, bunları ustasına anlatmasına imkan yoktu. Kapital’i yalayıp yuttuğu gibi, Yaşar Kemâl, Attila İlhan, Aziz Nesin hastasıydı. Lenin’den, Mao’ya komünist devrimin tüm aktörleri idolü olmuştu bir zamanlar. Dükkânda farklı, dışarıda farklı bir Nuri idi. Lakin sonraki yıllarda kitap da yazsa, belgesel film de yapsa, o ‘Terzi Nuri’olarak anılacaktı.

Galatasay’da indi. Taksim’e doğru yürümeye başladı. Bir sigara yaktı. Nisan ayı; yarı açık-yarı kapalı bir hava vardı. Güneş bulutlardan kurtulduğunda epey ısıtıyordu. Rüzgâr ve yağış yoksa İstanbul havası her zaman iyiydi.

Yeşilçam Sokağı’nın önünden geçerken, neredeyse caddeye taşan bir kuyruk gözüne ilişti. Emek Sineması’nın bilet kuyruğuydu. “Al sana devrim. Haftalardır Rocky 4, kapalı gişe oynuyor. Amerikan kültür emperyalizmi iliklerimize kadar işlemiş, al sana devrim.”

Öğlen olmuş Ağa Camii’nden ezan sesi yükselmeye başlamıştı. Ezan Cadde-i Kebire yayılırken, müzik sesleri susar bir süreliğine de olsa, sükunet hüküm sürerdi. Nuri kafasını minareye çevirerek, “Muhammed en büyük devrimci.”Dedi sesini yükselterek. Yanından geçen iki yaşlı adam Nuri’ye bakarak, “Çık, çık, çık” deyip kafalarını salladı.

Rumeli Han’ın önünde durdu. Karnı acıkmıştı. İçeri girip, ‘Bolulu Hamdi Usta’nın Esnaf Lokantası’nda’ karnını doyuracaktı. Lokantanın camında ‘Hamdi Usta’ yazıyordu ancak bir süredir orada yemek yemesine rağmen, Kemâl Ustayı tanıyordu. Hamdi’yi hiç görmemiş, duymamıştı. Aklına takıldı.

Açık olan lokantanın kapısından içeri girdi. Öğle saati her zaman kalabalık olur, boş masa değil, sandalye bile bulunmazdı. Bu defa öyle değildi. Cumartesileri daha çok akşama doğru artardı müşteri. Öğlen paydos eden esnaf beş gün yemek yediği Beyoğlu’nu değil de, aile babası olanlar belki evine gidiyor, iki tek parlatmak isteyenler de soluğu çiçek pasajında alıyordu. Kemâl Usta her zamanki gibi yemek reyonunun arkasında sevise hazır ve nâzırdı. Nuri’yi görünce gülümsedi.

“Ooo gözüm Nuri, acıktın mı?”

“Selamunaleyküm Kemâl abi. İnsanoğlu hiç doymaz ki.”

“Ne vereyim sana?”

“Abi önce sana bir şey soracağım. Kafama takıldı. Dükkânın camında Hamdi Usta yazıyor. Ben burada Kemâl Ustadan başkasını tanımadım. Hamdi kim baban mıydı? Rahmetli mi oldu?”

“Ulan Nuri merak ede ede, en son bunu mu buldun? İnsanın başına ne gelirse ya meraktan, ya…”

“Kemâl abi, ayıp oluyor ama.”

“Oolum sadece ‘merak’ kısmını senin için söyledim. Ne alınıyorsun. Sen ne yiyeceksin hele onu söyle. Önce midendeki açlığını, sonra kafandakini doyururuz.”

“Filozof gibi konuştun haaa. Abi gizli entel misin nesin?”

ENTEL Mİ, DANTEL Mİ?

80’ler birçok kavramın içinin boşaltılmaya, birçoğunun da değiştirilmeye başlandığı yıllardı. 2000’lerde zirveye çıkacaktı. Entelektüelliğin başa bere takıp, pipo içmeye ve ağdalı konuşmaya indirgenmesinin yanı sıra kısaltarak ‘entel’ veya ‘entel-dantel’ denilip, gerçek entelektüellik yani aydın ve münevverlik alay konusu oluyordu. Zaten az insan yetişen bu toplumda, viski içip iki çift freud lakırdısı yapan ‘entel’ oluyordu. Bu ahvalden dolayı sanırım gerçek münevverler pek ortalarda dolaşmıyordu.

“Nuri ne yiyeceksin kardeşim.”

“Tamam abi kızma.”

Yemek tepsilerine hızlıca baktı. Çoban kavurma hergünkünden daha yağlı ve iştah açıcı görünüyordu.

“Usta bana bir ezogelin, bir çoban kavurma ver. Bir pilav, ama pilavın yarısı bulgur, yarısı pirinç olsun. Bir cacık, bir komposto, bir de su ver. Haaa unutmadan bir de kadayıf.”

“Ulan 35 kiloluk adamsın. Nereye yiyeceksin bu kadar yemeği.” diyen Kemâl Usta, bir taraftan yemekleri sanki hassas bir terazi edasıyla tabaklara porsiyonluyordu. Nuri kapıya ve Kemâl’e yakın bir masa bulup oturdu. Garson Sezai önce çorbayı servis etti. Ardından yoğurt ve suyu getirdi. “Afiyet olsun Nuri abi.”

“Sağol… Sezo şuraya ekmek getir. Bu kadar cimri olmayın yiyeceğimiz iki parça ekmek.” Bir taraftan da Kemâl Ustanın tepkisini görmek için göz ucuyla ona bakan Nuri, Kemâl Ustanın tezgahın arkasından çıkıp yanına geldiğini görünce tedirgin oldu.

“Kemâl abi valla şaka yaptım.”

Kemâl usta-çırak ilişkisi içinde yetişmişti. Porsiyonları ‘bol-kepçe’ydi. Bir çorba parası olup da sadece çorba içene yemek ısmarlar, kapısına gelip “param yok”diyen asla doymadan çıkmazdı. Kazancına her zaman şükreder, kalan yemekleri sefertaslarına koyar, Dolapdere’de birkaç aileye gönderirdi. Yaptığı işi sevdiği tüm davranışlarına yansır, dükkândan içeri giren müşteri, mutlaka memnun ayrılırdı.“İnsanların önce ruhunu doyurmak gerekir.” Derdi.

Kemâl Usta, Nuri için bilge bir adamdı. Her zaman saygı duyar, lafına ehemmiyet verirdi. Bir de anlattığı Beyoğlu hikâyeleri vardı. Nuri için vazgeçilmez olan… Bu nedenle öğle yemeğine çoğunlukla geç gider, nispeten boş lokantada Kemâl Ustadan feyzlenmeyi beklerdi.

Çorbasını kaşıklarken, Kemâl Usta usulca karşısındaki sandalyeye ilişti. “Meraklı Nuri, bu defa benim ustayı mı merak ettin.”

“Hamdi senin ustan mı.”

“Hem ustam, hem babam.”

“Baba mı?.”

“Babam dediysem; kayınpederim… Babam 12 yaşında verdi beni Hamdi Ustanın yanına. Hamdi Ustayı seneler önceden tanıyormuş. Hovardalığı çoktu rahmetlinin Beyoğlu’na sık gelirdi. Belki böyle tanışmışlardır. Babamı askere gitmeden kaybettim. Bir evin bir oğluyum. Anne tarafım  varlıklıydı. Para sıkıntısı çekmedim. Babasından kalma iki evi vardı annenim onların kirası yetti bize, ben de çalışıyorum. Zaten bir o, bir ben, başka kardeşim de yok. Neyse askerlik dönüşü de Hamdi Ustanın yanına devam ettim. Ustanın dünya tatlısı bir kızı vardı. Nadir de olsa annesiyle dükkâna uğrardı. Hamdi Usta kaçın kurası. Kızla kesişmelerimizin farkındaydı. Bir gün dükkânı kapatırken, “Bir yere kaybolma, biraz konuşalım” dedi. Aldı beni çiçek pasajına götürdü.”

Nuri çorbayı bitirmiş. Yemek ve pilav gelmişti. Bir yandan yiyor, gözü-kulağı da Kemâl’de…

Kemâl Usta bir sigara yakıp anlatmaya devam etti.

“Havadan sudan bahsederek, rakılar bir bir yuvarlanıyordu. Hamdi Usta geçmişten, bugünden, Bolu’dan, Mengen’den anlatıp duruyordu. En sonunda durdu. Bana baktı. Elinde tuttuğu sigarasından bir nefes aldı. Bir süre ciğerlerinde tur attırdığı dumanı, burnundan çıkardı. Ben pür-dikkat… Sonra bir fırt rakı çekti. Gözlerini yeniden bana dikti. Ve; “Benim kızı sana vereceğim.” dedi. Kafamdan kaynar sular boşaldı. Yüzüm yangın yeri… Tüylerim diken diken oldu, elimi rakıya uzattım. Titrediğini görünce çektim. İki elimi de, masanın altına indirip, iki bacağımın arasına sıkıştırdım. Durumumu gören usta, bir kahkaha patlattı. Onu böyle görmek pek mümkün değildi. Genellikle ciddi bir adamdı. Gülmesi pek azdı. Büyük bir yudum rakı aldığı bardağı sertçe masaya bıraktı. Boğazını temizledikten sonra, rakı yemek borusundan aşağı inerken, adem elması oynadı. Ben bunları izlerken sanki saatler geçmişti. “Oğlum” dedi. “Kaç yıldır yanımdasın. Artık bir usta oldun. İstersen kendi dükkânını açabilirsin.” Eskiden ustan sana el vermiyorsa dükkan açman itibar görmezdi. Bana ilk defa ‘usta’ olduğumu orada söyledi. “Kemâl benim oğlum yok. Hayatta tek varlığım Beyza, annesiyle ikimiz üzerine titreriz. Evlilik yaşı geldi. İt kopuğa aklı gidecek diye, ödüm kopuyor. Bu durum kız babası için biraz abes, lakin ikinizin birbirinize nasıl baktığını da gördüm.”

RUMELİ HANI’NDA RANDEVU EVİ

Nuri doygunluğun verdiği rehaveti yaşarken, arkasına yaslanarak Sezai’nin getirdiği kadayıfı tırtıklamaya başladı. Kemâl Usta devam ediyordu.

“O gece ustama hiçbir şey söyleyemedim. Olağan bir durum değildi. Hiç de böyle bir şey beklemiyordum doğrusu. Neyse uzatmayayım. Durumu anneme anlattım. Annem, patronumun kızıyla evlenmemi pek uygun bulmadı. Ancak hayır da demedi. Kısaca kızı istemeye gittik. Nikah-düğün… Hamdi Usta ile on yıl kadar daha birlikte çalıştık. Sonra o dükkânı bana bırakarak emekli oldu. Kaşımpaşa’da oturuyor. Arada bir gelir. Allah uzun ömür versin. Babalık yapmıştır bana.”

“Demek bu lokantanın hikâyesi bu.”

“Evet… Ancak asıl hikâyeyi sona sakladım.”

“Nasıl yani.”

“Bir Rumeli Han öyküsü. Eleni ile Andries’in aşk hikâyesi.”

“Eleni mi? Oooo Kemâl abi asıl bombayı sona saklamışsın.”

Nuri bu defa kaykıldığı sandalye üzerinde doğruldu. Daha önce yaktığı bitmek üzere olan sigarayı küllüğün içinde söndürdü. Ve çipil çipil gözlerini açarak Kemâl’e bakmaya başladı.

“Bu Rumeli Han’ı kim yaptırmış biliyor musun.”

“Bir Osmanlı paşası. Adı neydi… Ragıp Paşa. Bizim sokaktaki Afrika Hanı da yaptıran aynı kişiymiş.”

“Evet. Şunu da söyleyeyim. Bizden önce burada Hacı Abdullah Lokantası varmış. Sonra taşınmış… Peki Afrika Han ile bizim Rumeli Hanı’ın bir ortak noktası var. Bunu biliyor musun.”

“Yooo.”

“İki hanı birbirine bağlayan bir tünel varmış burada. Sonra betonla kapatmışlar.”

“Yapma ya. Vay anasını. Neden tünel yapmışlar acaba.”

“Ragıp Paşa Rumeli Hanı’nı kendi ailesi otursun diye yaptırmış.”

“Yuhhh. Bu ne yaaa… Saray gibi.”

“Afrika Hanı da apartman olarak. Küçük küçük daireler.”

“Hııı.”

“Demokrat Parti Dönemi’nde Rumeli Han’ın 3. katında bir genelev çalışıyormuş.”

“Hadi yaa. Vay canına. Nasıl oluyor abi? Karaköyde değil mi genelevler.”

“Buradaki daha çok özelev. Yani randevu evi gibi. Ayak takımına değil daha özel müşteriler için.”

“Eeeee.”

“Burada Eleni adında bir kız çalışırmış. 20’li yaşlarında filanmış.”

“Rum kızı mı?”

“Evet.”

“Abi bu tür hikâyelerde neden hep fahişeler Rum kızı oluyor? Müslüman kızlar yok mu?”

“OROSPULUKTA DA ÇOĞUNLUK BİZDE”

“Ulan Nuri yine merak içinde merak yaşıyorsun. Ooolum Beyoğlu yani Pera bölgesinde genelevlerin ilk çıkışı gayrimüslümler içindi. Osmanlı’da hatta Bizans’ta bile genelevler bu bölgedeydi. Osmanlı Müslüman kadınların çalışmasına izin vermemiş. Cumhuriyetin ilk döneminde de ezici çoğunluk yine ekalliyette. Patronlar da yine onlardan. Karaköy’deki de Manukyan’ın.”

“İçinde çalışanlar Müslüman ama.”

“Evet doğru. Sonrasında her konuda çoğunluk bize geçmeye başlıyor. Orospuluk dahil. Neyse. Ulan nerede kalmıştım. Unutturdun bana.”

“Kız da… Eleni.”

“Evet. Bu Eleni’ye Andries isminde bir delikanlı âşık olmuş. Hemen her hafta kızı görmeye geliyormuş.”

“Bu da Rum.”

“Bu defa bilemedin. Andries Türkmüş.”

“Türk mü?.. Adı…”

“Türkmüş ama Müslüman değil, Hristiyan.”

“Güldürme beni abi Türk’ten Hristiyan olur mu?”

“Bugün burada bir yemek, sana neler kazandırıyor farkında mısın. Sadece yemek parası alıyorum ama…”

“Adam kıza âşık olup din değiştirmiş herhalde.”

“Hayır doğuştan, anadan-babadan Ortodoks.”

“Nasıl oluyor bu?”

“Bu topraklara bizden daha önce gelen Türkler varmış. Ben de çok sonra öğrendim. Bunlar Romalılar’dan Hristiyanlığı öğreniyorlar. ‘Karamanlılar’ deniyor bunlara. Daha çok Orta Anadolu’da yaşıyorlar. Yunan alfabesi kullanıyorlar ama Türkçe yazıyorlar. Nasıl biz eskiden Arap alfabesi kullanıyormuşuz öyle. Mübadelede iki yüz bin kadar Türk Ortodoks, Rum sayılarak Yunanistan’a gönderilmişler. Türkiye’de çok az sayıda kalanlar olmuş. Daha çok İstanbul’da yaşayanlar kalmış. Andries bunlardan biri.”

“Bu ülkede Kürtler de, Türkler de zulüm görmüş desene.”

“Kürtlük damarın tutmasın yine.”

“Abi bende öyle bir damar yok. Tanımıyor musun beni. İnsan olsun. Milliyeti önemli mi?”

“Bu Andries, Hamdi Ustanın bir arkadaşının ahbabı. Kapalıçarşıda kuyumcu atölyesinde çalışıyor.  Haftalığı alınca soluğu Eleni’nin yanında alıyor. Bu aşkı herkes öğreniyor zamanla, Andries kızı buradan çıkarıp evlenmek istiyor. Fakat buna gücü yetmiyor. Çaresiz… Babasının, biri Hazzopulo Pasajı’nda biri tünelde iki dükkânı var kiracılı. Babasına baskı yapıp bunları sattırıp, kızla kaçıp gitmeyi planlıyor. Genelev patroniçesi durumdan şikayetçi. Kız kaçarsa sermaye gitti. Andries’i artık eve kabul etmiyorlar. Kızla görüşemedikleri zaman, mektuplaşıyorlar. Hanın üçüncü katın izbesinde kimsenin fark etmediği bir deliğe mektupları bırakıyorlar. Derken 6-7 Eylül patlıyor. Beyoğlu talan yeri. Genelevden kızlar Kurtuluş’a götürülüyor. Andries kıza bir türlü ulaşamıyor. Babasının dükkânları yağmalanıyor, yakılıyor. Yabancı düşmanlığı had safhaya ulaşıyor. Baba Türkiye’den ayrılmak için karar alıyor. İki kız kardeşi olan Andries gitmeyeceğini söylüyor. Eleni’yi ararken, Kurtuluş da feci şekilde dövülüyor. İstemeyerek de olsa, Türkiye’den Fransa’ya kaçıyorlar. İki âşık bir daha hiç görüşemiyor.”

“Ne kötü değil mi? Yazık…”

“Dur daha bitmedi. Andries bundan 10 yıl kadar önce buraya geldi.”

“Öyle mii? Sen gördün mü adamı.”

“Evet. Hamdi Usta ile gençliklerinde bir iki kez aynı rakı sofrasında bulunmuşlar.”

Kemâl Sezai’ye dönerek, “Bize iki çay kap” dedi. Nuri’ye de uzanıp, “Şu senin uzun Samsun’dan çıkar da birer tane tüttürelim.”

“Ayıp ettin usta.”

20 YIL UNUTULMAYAN AŞK

Bu esnada içeride yemek yiyen iki kişi, oturdukları masadan kalkarak hesabı ödemek için tezgahın yanına geldi. Kemâl Usta mutfağa doğru seslendi: “Muhittin hesabı al.” Nuri’nin hemen arkasında ekmeğini kurufasulyeye banan, orta yaşlı iyi giyimli gözlüklü bir adamın gözü Kemâl’in üzerindeydi. Konuşma başladığından beri kulak misafiri oluyordu. Belli ki, hikâye onu da cezb etmişti. Çaylar geldi. Sigaralar yakıldı.

Kulak misafiri bardaktaki suyu ağzındaki lokma ile hemhâl edip midesine yuvarladı. O esnada, hanın ikinci katında avukatlık yapan Salim Bey içeri girdi. Kemâl Usta nezaketle ayağa kalkarak elini uzattı. Tokalaştıktan sonra, “Nuri, Salim Bey Andries’i iyi bilir.”

Salim Beyin dudakları büzüldü. Gözleri kısıldı. “Zavallı adam” dedi ve ekledi.

“Kemâlciğim Andries nereden aklına geldi. Uzun zaman geçti belki de 10 yıl.”

Nuri sabırsızlanıyordu. Kemâl Usta, Salim Beye masayı işaret ederek, “Buyrun bizim masaya, Andries hikâyesi bitmek üzere. Sonra sizinle şu odabaşının yediği naneleri konuşuruz.” 
“Olur Kemâlciğim.” deyip Nuri’nin yanına oturdu. Sezai tezgâhın arkasına geçmiş, gözleri Salim Beyin gözlerinde sipariş bekliyordu. Nuri’nin sabırsızlığı daha da arttı.

Salim Bey siparişi verdi. Yemekler gelmeye başlarken, Kemâl Usta Nuri’ye dönerek, “Nerede kalmıştık.” dedi ve Nuri’nin cevap vermesini beklemeden;

“Tamam. Dur… Andries Buraya geldi. Evet adam 20 yıl sonra Rumeli Han’a geldi. Eleni aklından hiç çıkmamış demek ki. Hamdi Usta ile çay içtiler. Biraz hoş-beş ettikten sonra, Andries izin istedi ve üçüncü kata çıktı. Genelevin olduğu kata. Biz dükkânın önüne çıktık ardı sıra bakıyorduk. Bir süre sonra indi. “Ustaya yaklaşıp hoşçakal seni sonra arayacağım” dedi. İkimiz de merak içindeydik. İki gün sonra ustaya bir telefon geldi. O akşam erken ayrıldı dükkândan. Meğer arayan Andries imiş. Çiçek Pasajı’nda buluşmuşlar. Andries cebinden bir parça kağıt çıkarıp Hamdi Ustaya göstermiş. Eleni  bir mektup bırakmış. İçinde de adres varmış. Andries o adrese gitmiş. Kapıyı mavi gözlü güzel bir kız açmış. Eleni’yi sorduğunda. Onun 5 yıl kadar önce zatürreden öldüğünü söylemiş. Kız Andries’in kim olduğunu sormuş. İsmini söyleyince ağlamaya başlamış. Onu içeri almış. Eleni’nin annesi olduğunu ve Andries’in bir gün mutlaka geleceğini annesinden defalarca dinlediğini anlatmış. Sonra bir dolap çekmesinden bir ipek mendil çıkarmış. Üzerinde ‘Andries’ yazılı mendili gören bizimki de gözyaşlarını tutamamış. Kız annesinin hasta iken bu mendili işlediğini, mezarının Kurtuluş’ta olduğunu söylemiş. Eleni kızına; “Bu mendili onun için işledim. Geldiğini ben göremezsem, sen verirsin.” Demiş. Mendili alan Andries mezarlığın yolunu tutmuş. Mezarı başında gözleri kan çanağı olana kadar ağlamış. Sonra bizim ustayı arayıp Pasajda buluşmuşlar.”

Salim yemeği bırakmış, gırtlağındaki düğümü çözmesi için şişedeki suyu bardağa dökmeden içmeye başlamıştı. Nuri aynı amaç için çaya sarıldı. Arkada oturan kulak misafiri bunlarla kurtulacak gibi değildi. Adam mendili çıkarmış gözlerini siliyordu. Lokantanın içine bir sessizlik çöktü. Kimsenin dudakları kımıldamıyordu. İçilen çay ve su yapışan dudaklara çare olamamıştı.

Kemâl Usta mutfağa daldı. Nuri kendini handan dışarı attı. Avukat Salim Bey ise ikinci katın merdivenlerini çıkmaya başladı. Kulak misafiri, akan burnunu; burnuna kadar inen gözyaşları ile birlikte sildi. Sezai’ye hesabı ödedi ve İstiklâl’in kalabalığına karıştı.

Pazartesi günü Nuri öğle yemeği için aynı sokaktaki köfteciden dükkâna köfte söyledi. Salı da köfte yedi. Çarşamba Rumeli Han’ın yolunu tuttu.

Kemâl Usta her zamanki gibi tezgâhın arkasındaydı. Nuri selâm verip içeri girdi.

“Ulan Nuri geçen hesabı ödemeden tüydün diimi.”

Oysa ikisi de biliyordu ki, Nuri hesap ödeyecek durumda olmadığı gibi, Kemâl’in de hesap alacak mecali kalmamıştı.

Nuri bir masaya geçti oturdu. Durdu, bekledi, Usta ile göz göze geldi.

Sonra mutedil bir tavırla; “Usta o-bu, değil de, Rumeli ile Afrika Han’ın arasına neden tünel yapmışlar. Kafam buna takıldı iyi mi?”

DİKKAT: TÜM HAKLARI SAKLIDIR. Yazının izinsiz olarak BİR KISMI VEYA TAMAMININ her türlü ortamda kullanılması, 5846 sayılı fikir ve sanat eserleri kanunu gereğince yasaktır. Sanal ortamda sadece link verilerek paylaşılabilir.

13th January 2017, Kemal Kaplan tarafından yayınlandı

Etiketler: 6-7 Eylül Afrika Han Büyük Londra Oteli Donizetti Oteli Etap İstanbul Oteli Hazzopulo Pasajı kemal kaplan nuri kaymaz Rumeli Han TÜYAP Tepebaşı