Sylvia Plath’i anlamak

0
146

“Sen kendini tanımaktan vazgeçmişsin.” Boethius

 

 

Sylvia Plath, 16 Eylül 1956 yılında şair Ted Hughes ile evlenir. Plath’in bu tarihten sonra tuttuğu günlüklerinde göze çarpan en önemli husus; varlık ve varoluş sorunlarına olan duyarlılığında azalma, yaşamına dair sürdürdüğü sorgulamalarının yapısındaki değişimdir. “Ben” bilincini düşüncelerinin merkezinde tutan Plath için düşünsel merkez artık kendisi değil, Ted Hughes’dur.

Plath’in kendini inşa süreci, Niezsche’nin deyimiyle kendisinin ötesini inşa sürecinden uzaklaşır. Ve böylece bedenen ve ruhen dimdik olacağı vaziyeti kurma süreci sekteye uğrar. Nietzsche’den ilhamla diyebilirim ki Plath, bir kahraman gibi hakikati aramaya koyulmuş ancak ele geçirdiği ganimet, “ailem” diye tanımladığı küçük, süslü bir yalan olmuştur.

J.P. Sartre, aşkın iki insanın bilinçlerini birleştirme çabası olduğunu ancak bu çabanın beyhude bir çaba olduğunu belirtir. Çünkü her insan kendi bilincine mahkûmdur. Plath’in yanılgısı tam da bu noktada başlar. Bütün varlığıyla eşi Ted Hughes’un varlığına katılmaya uğraşır. Plath, hayatının merkezini değiştirip Ted Hughes’u bu merkeze koyar ve onun etrafında şekillendirdiği hayat çemberinde gezinmeye başlar. Ted Hughes, varoluşsal sıkıntılarının içine, bir cehennem olarak tasavvur ettiği yaşamına bir kurtarıcı gibi inmiştir. Plath’in bu düşünceleri günlüğüne şöyle yansır:

“Ted, biricik kurtarıcım…”

“kendi kendimle yaşayana kadar onun içinde yaşayacağım”

“onunla yaşamak hiç bitmeyen bir hikâye dinlemek gibi; karşıma çıkan en büyük yaratıcı zekâ onunki. O kafanın içinde giderek büyüyen âlemlerde sonsuza dek yaşarım”

 “gerçek bir şairle evlendim, ben ve hayatım kurtuldu; sevmek, hizmet etmek ve yaratmak için”

 “onun sıcaklığında ve onun yanı başında yaşamalıyım diye düşünüyorum, bütün kokular ve sözleriyle-bütün duygularım istemsizce ondan besleniyor sanki”

Ted Hughes, Plath için sadece bir eş, hayat arkadaşı değil, varlığının yegâne anlamı haline gelir. Plath’i Ted Hughes’a bağlayan tek neden aşk duygusu değildir. Her ne kadar büyük bir aşkla Ted Hughes ile evlense de bu ilişki kendisini sadece aşkla yoğrulmuş duygularla beslemez. Plath annesinden nefret eder; annesiyle olan ilişkisi çocuk yaşlarından itibaren kötüdür. Plath’in annesine olan nefretinin birçok sebebi olsa da derinlerde yatan asıl problem, erken yaşta kaybettiği babasının ölümünden annesini suçluyor oluşudur. Ted Hughes ile evliliğini onaylamayan annesi, Plath’in Ted’e olan bağlılığını derinleştiren bir unsura dönüşür.

Plath’in annesine yönelik düşünceleri hastalıklıdır; hiçbir zaman sevmediği annesini babasının katili, Ted Hughes’u da sahip olamadığı baba şefkatini alabileceği bir erkek olarak görür.

Bilinçaltını çok iyi görebilen Plath, düşüncelerine kök salan sıkıntılarını çözmede bu denli başarılı olamaz. Sorunlarının kaynağına iner fakat onları çözmek için pek fazla çaba göstermeyip sorunlarına neden olan insanlardan nefret etmeyi tercih eder.

Plath’in duygusal dünyası düşünsel dünyasına çok sık müdahale eder ve sağlıklı düşünebilmesinin yollarını tıkar.

“annem beni hayatım boyunca hiç vazgeçmeden sevecek tek adamı öldürdü. Bir sabah gözlerinde asil gözyaşlarıyla içeri girdi ve bana onun tamamen gittiğini söyledi. Bunun için ondan nefret ediyorum.

Ondan nefret ediyorum çünkü babam onun tarafından sevilmiyordu. Babam bir canavardı. Ama onu özlüyorum. Yaşlıydı ama onunla evlenip onu benim babam yapan annemdi. Onun suçu bu. Gözlerine lanet olsun”

“babamı, dünyadaki ilk erkek arkadaşımı öldüren biri
Plath için Ted Hughes’un varlığı dünyada istediği her şeyin önüne geçer ve böylece kendi kimliği gölgelenmeye başlar; Ted harikulade biridir ve Plath ona sahip olduğu için çok şanslıdır ve hatta Ted, bir bilgedir, ve o da böylece gittikçe bilgeleşmektedir. Ted Hughes zamanla Plath’in tapınağı olur; sığınır ona, tapınır ve gittikçe uzaklaşır kendinden.Plath’in annesine olan nefreti öylesine büyüktür ki, günlüğüne annesinin Ted Hughes’u ve hatta kendisini mutlu olduğu için kıskandığını yazar. Ted Hughes’a olan bağlılığı bu bağlamda düşünüldüğünde, bu aşk aynı zamanda gücünü derinlerde yatan bir nefretten alır; Plath’in annesine duyduğu nefret onu Ted Hughes’a daha çok yaklaştırmıştır.

Ancak Ted Hughes’un kusurları gün yüzüne çıkmaya başlar. Evliliğin ilk yıllarında sarsılmaya başlayan bu tapınak, son noktada Plath’i de içine alarak yıkılacaktır.

Plath, Hughes’un kendisini aldattığından şüphelendiği bir zamanda şunları yazar günlüğüne:

“ sahte, numaracı, artist”

“içimdeki kıskançlık tiksintiye dönüşmüştü. Hayır, kendimi camdan aşağı atmayacağım ya da Warren’ın arabasıyla bir ağaca toslamayacağım ya da evin garajını karbon monoksitle doldurmayacak, masraftan kısmayacağım ya da bileklerimi kesip küvete uzanmayacağım. Bütün inançlarımdan uyandım, artık apaçık görebiliyorum. Korunması gereken azimli ve esrarengiz bir onur ve namus duygum var benim. Güvenli sularda fazla yüzdüm. Şimdi boğulma vakti”

“aşk beslenmem için bitmek bilmez bir kaynak oldu ve şimdi onu kusuyorum”

“çamur yataklarındaki kurbağaları görebiliyorum. Yağlı ve kaygan sırtlarındaki siğillerin içindeki çürümeyi ve karanlık tarafı da. Şimdi ne olacak”

Ted’in Plath’i ilk aldatmasıdır bu. Plath’in Ted’e duyduğu aşk bu aldatmayı görmezden gelir. Çünkü Ted onun sığınabileceği tek tapınaktır ve bu tapınağın yok olmasını istemez.

Çocuk yapma konusunda kararsız ve korkuları olan Plath, bu kararsızlıktan giderek uzaklaşır ve Ted Hughes’tan çocuk sahibi olma isteğiyle dolup taşar.

“bir bebek kendimi unutmama iyi anlamda yardımcı olacaktır diye düşünüyorum. Ama önce kendimi bulmalıyım”

“Ah, bebekten önce bir roman ve şiir kitabı yazma isteği”

Hughes’la tanışmadan önceki yıllarda tuttuğu günlüklerinde kendilik bilincine eğilmiş olan Plath, artık kendini tanımaktan vazgeçmiştir. Nietzsche insanın kendini aşmak zorundalığını vurgularken sanırım tam da bunu kastediyordu; “kendisine itaat edemeyen, emir altına girer, böyledir tabiatı canlının”.

Plath bir yaratıcı, kendiliğinden dönen bir tekerlek yaratmaktan giderek uzaklaşır;  umutsuz bir durumun içine doğru sürüklenir.

“sabah uyanmak istemiyorum çünkü ana-rahmine dönmek istiyorum”

“henüz çocuğum olmadığı için özgürüm. Dün gece kavga ettik; benim için çalışmanın ve her şeyin en ufak bir gelişim göstermeden masamın üzerinde biriktiğini hissetmenin benim için ne denli katlanılmaz olduğunu anlama zahmetine girmiyor”

“ben analistten ziyade kurbanım”

“o güzel, özgür, kibirli, umursamaz sevinç nerede? Bir öykü tasarlamaya kalkıştığımda bile içime soğuk bir çaresizlik hissi giriyor”

 “bir yazar olarak bu denli gelişmemiş ve verimsizken bir bebeğin getireceği zorluklar”

Kendini tanımaktan vazgeçen Plath kaybolmaya başlamıştır; Kierkegaard’dan alıntılarsak:

“Ben, sonsuzluğun içinde uçup gittiği için değil, temelde sonlunun içine kapandığı için kaybolmuştur ve bir ben yerine yalnızca bir sayıdan, fazladan bir insan varlığından, sonsuz bir sıfırın yinelenmesinden başka bir şey olmadığı için kaybolmuştur.”

Sylvia-plathwritingPlath için artık sadece iki varlık sahası vardır; Ted Hughes ile olan evliliği ve edebiyat dünyası. Sosyal ilişkileri de gittikçe zayıflayan Plath, içindeki derin boşluğu Ted Hughes ile doldurmaya çalışır. Zaman geçtikçe bu durumun yanlış olduğunun farkına varır.

“etrafımdaki dünyaya duyduğum o eski müstehcen coşku ve ilgi nerede? Bu manastır hayatı bana göre değil. Hep pasif bağlılık izleri buluyorum: Ted’de, çevremdeki insanlarda”

“sabahtan akşama kadar Ted’e yakın olmak tehlikeli. Onunkinden ayrı bir hayatım yok, gitgide yalnızca bir aksesuvar haline gelebilirim”

Edebiyat dergilerine gönderdiği şiir ve öyküleri editörler tarafından defalarca reddedilen Plath için kendini mutlu ve huzurlu hissetme hali, posta kutularına bırakılan editörlerden gelen olumlu mektuplarla sınırlanmaya başlar. Ancak bu olumlu dönüşler o kadar azdır ki, Plath gün geçtikçe içinde kıskançlık, nefret ve öfke büyütür. Daha önce de belirttiğim gibi Plath bilinçaltını çok iyi görebilen bir şairdir; içindeki nefret ve öfkenin sebebini de bulmakta gecikmez.

“evet, dünyanın övgüsünü, parasını ve sevgisini istiyorum ve herkese, hele de tanıdığım ve benimle benzer deneyimlere sahip, benim bir adım önüme geçmiş herkese öfke duyuyorum. Peki, bu öfke içimde tekrar tekrar kabardığında ne yapmalı? Dün gece sorunun annem olmadığını biliyordum— o benim her şeyim ama ben anne imgesini bozdum ve şimdi o benim için bütün o editörler, yayıncılar, eleştirmenler ve dünya demek ve ben orada kabul edilmek ve eserlerimin iyi olduğunu ve onaylandığını hissetmek istiyorum. Ve işin garip yanı, bu yaptığım işte kaskatı kesilmeme neden oluyor”

Plath’in annesiyle yaşadığı sorunların bir nedeni de annesinin şairliğine değer vermemesi ve Plath’in başka bir iş yaparak para kazanmasını istemesidir. Bunun yanında, Plath’in ilk intihar denemesinde annesinin ondan utandığını, onun istediği gibi bir kız evlat olamadığını yazar. Eylemleri annesi tarafından değer verilmeyip, onaylanmadığından editörler Plath için anne imgesine bürünür.

“reddedilmekten duyduğum korku, bunun başarılı olmadığım için annem tarafından reddedildiğim anlamına geleceğinden duyduğum korkuyla ilişkili”

İlk gençlik yıllarında annesiyle olan duygusal çatışmalarının getirdiği sıkıntılar böylece eserleri ve kendisi arasında kurulur. Kendisini edebiyat dünyasına kabul ettirmek onaylanmak isteyen Plath, bir noktada bunu başarırsa geçmişini de bağışlamış olacaktır. Şiirleri ve öyküleri editörler tarafından reddedildiği zamanlarda öfke nöbetleri geçirmeye başlar. Bu olumsuz tavırları yüzünden Ted Hughes’u kaybedeceği korkusunu da yaşayan Plath, Ted’e hiçbir şey belli etmeden öfkesini içinde yaşamaya başlar. Çünkü tapınağının bu öfkeden zarar görmesini istemez. Ve gün geçtikçe umutsuz bir iç dünyanın esiri olur.

Plath’in edebiyat dünyasında yer etmek için kıvranırken kendisine yönelmesini unutuşunun tespitini Kierkegaard’a bırakmak istiyorum:

“Çevresinde büyük kalabalıkların toplandığını görmekle, dünyanın gidişatını kavramaya çalışırken bu kadar çok insansal işleri omuzlarına almakla bu umutsuz kişi kendini unutur, kutsal ismini unutur, artık kendine inanmaya cesaret edemez ve kendi olmayı çok güç bir olay olarak görür ve diğerlerine benzemeyi, yığın içinde kaybolan bir numara olmayı daha basit ve güvenli görür… Çünkü yüzyılımız, söylendiği gibi sadece kendi cinsinin dünyaya adanmış, yeteneklerini kullanan, söylendiği gibi başarıya ulaşmış insanlarından, önceden öyle olacakları görülen artistlerden, vd. den oluşmuştur, bunların isimleri belki tarihe geçecektir ama gerçekten kendileri mi idiler? Hayır, tinsel olarak ben’leri; her şeyi tehlikeye atacak ben’leri yoktu… ne kadar bencil olsalar da ben’leri yoktu.”

Plath, yaratıcı edimini sekteye uğratan nedenleri ve coşkun bir ruh haliyle kendisini şiire verememesinin sebebini geç de olsa bulur.

“günümü mahvettiği için postayı bekleyip durmamalıyım. Dünyanın yargısını düşünmeden çalış. Bunu artık yapacağım”

“editörlerden ve yazarlardan uzak durmalı: Aynı işi yaptığım insanların dışında bir dünya kurmalıyım”

“yayımlanmış olmak ne işe yarar ki, ya ben hiçbir şey üretemezsem? Bir grup insan benim için bir ‘roman’ yazma fikrinden daha önemli olsaydı şayet, bir romana başlayabilirdim”

“yazmak için yazmak, bir şeyleri keyif almak için yapmak. Tanrının büyük lütfu”

“her gün boş bir sayfayla karşı karşıya kalmak, en derin duygularımla kendimi bir yazar olarak kabul etme korkumun üstesinden geldim, ne pahasına olursa olsun: Alacağım retler ya da kısıtlanmış bütçeler”

Plath’in bu çözümlemeleri çocuk sahibi olacağı zamanlara denk gelir. Yazmasına engel olan sorunların farkına varmıştır ancak artık yeni engelleri vardır; Ted Hughes ile ayrılığının ardından iki çocuğuna kendisi bakmak zorunda kalan Plath, bu sorumluluğu kaldıramaz ve 11 Şubat 1963 yılında hayatına kendi elleriyle son verir.


Yazının ilk bölümünde belirttiğim gibi amacım her ne kadar Sylvia Plath’in intiharını analiz etmek olmasa da yazının bütünü Plath’i intihara götüren içsel ve dışsal sorunlara bir ışık tutabilir.

Bu yazıyı yazmaktaki amacım Sylvia Plath’in düşünsel dünyasını aralamaktı. İlk bölümde Plath’in bir filozof olduğunu belirterek yola koyulmuştum. Ted Hughes ile evililiğinden sonra kendisini aramayı bıraktığı için Plath’i “kendisini unutan filozof” olarak tanımlamak istiyorum.

“bir zamanlar Platon’u, James Joyce’u ve daha kimleri kimleri adım gibi bilirdim. İnsan bilgisini bir şekilde kullanmazsa, Sargossa’ya batar ve üstünü denizkabukları bağlar.”

“kendi doktorum ben olmalıyım”

“düşünceler üzerine uzun uzun tartışmayalı ne kadar zaman oldu?”

Plath, iyi bir şair kötü bir filozof olarak bu dünyadan ayrılmıştır.

“dostlarım, ölümünüz insan ve toprağa karşı savrulmuş bir küfür olmasın: bunu dilerim ruhunuzun balından.” Nietzsche

Sylvia Plath’i anlamak .

 

Kaynak: Nazê Nejla Yerlikaya – edebiyathaber.net (16 Temmuz 2014) http://www.edebiyathaber.net/sylvia-plathi-anlamak-2-naze-nejla-yerlikaya/#sthash.NQUZnL9h.dpuf