Suda ipek kırığı / Josef Hasek Kılçıksız

0
184

“Deniz, yarada tuz dersem yetiş; bende ateş sonrası hiç…”

 

Seni Port Said’e giderken
Galata limanında mola veren gemide düşündüm
haziranda bir cinayet güzüydü eylül talanını aşamamış
deli atlara koşulmuştu zaman
ayrılık dediğin patiskada susam tanesi, aynamızdaki lekeydi, esmer bir mühür zamanın çekirdeğinde
neresine dokunsan uzun boşluk, bir yarasa havalanır derin uykusundan
kaç ürperti girmişti iki bakışın arasına
kaç Moğol atlısı, kaç deli kuytu, kaç derin’in uykusu…

işte Galata’nın meşhur pezevengi İskenderiyeli Ebu Nesimi
Konstantiniye pavyonlarında frengiden ölen onlarca meneviş gözlü dilberin etinde çöl şahininin kanlı gagası, avlanırken
kimse durduramadı mazgallara mıhlı sıcak kanı şehrin köstebek kanallarında
Kahire, Nil’in çığlığındaki Nefertiti
sokakları iltihaplı, limanında uyuz kedilerin en konuşkanı
ters dönmüş böcek telaşındaydı herşey
kertenkeleleri hüzün taşıyordu kesik kuyruklarında
deniz, yarada tuz dersem yetiş, bende ateş, sonrası hiç
deniz, sokaklarında açan gülün en kanlı halinde
tenimde yalnızlığın uyukladığı Şatt-ül Ahmar, kana bulanan çöl, daldıkça susar alnımda…
avuçlarımda simya, bakır tenli çocukların iskeletleri dünya kumaşındaki kan lekesi
yanaklarında şark çıbanı, alınlarında tiner
ve senin adınla içtiğim tüm yeminler sevgilim
bir çingenenin kaburgasında yıkanan kısrak ve toprakla aşk
dans Kapital, sosyalizm ve kuralsız tüm çelişkilerin antitezleri
say ki, ihtilâlin tam ortasında yumrularını döküyordu herkes ve güçlü bir rüzgar sökmekteydi raylarını
say ki, bir dönencenin tekrarıydım, güneşle oynuyordum, ellerim yanık
devriliyordu vagonları yüreğimin
madenin esirgemezliği ancak bu kadardı, bağışla
seni anınca cinnet geçirdim
Yemen çöllerinde akrepler soktu askerlerimi
bir Hint fakiri sevi dilendi tapınaklarından, gölgesi ipeksi bir yalnızlık, menzilinde Tarik-ül Harir
madenden ipeğe bilinç kaymaları, çağın demir ruhuna ipekten mi gidilir?

uzun lafın kısası, pusulayı kırıp sezmiştik
sezmiştik takvimlerin uzaklığını ve karıncanın yuva bulma ısrarını
gitme dedim, terlerken serindi göğsün, tayların koşusu ondandı iklimine
ondandı safir yelin ılgıtlığı, söğüdün merhumluğu ondandı
bak, sana getirdim ânların sızdığı ışıktan mümkünün tüm tariflerini
umutsuz olma canımın içi
günler geceler çabuk geçer, kırık parmaklarla sayarsın
bir erik ağacı kurur avlusunda
unutulur denizde çırpınışın yorgunluğu
uzağın tozları üstünde, bin yıl sonra dönersin, güzden paçayı kıl payı sıyırmış
gözlerinde boşluğu usulca kuşanmış cüz
sus, tekinsizliğince dönersin…

Josef Kılçıksız