Birgün Gazetesi / Mektuplar

0
299

Birgün Gazetesi

 

Nur Serter kibri

Haberi 74 milyon Türkiye’de duymayan kalmadı. Ben ilk duyduğumda yapımcı reklam peşinde dedim. Ancak arkasından gelen tepkileri duydukça olayın reklam olmadığını anladım.

Savunma tüylerimi diken diken etti. Profesör Fatma Nur Serter küplere binmiş: “Benim adımı bir fahişe karakterine veremezsiniz!” diyor. Yapımcı iddia ediyor: “Dizide sadece Nur adını kullandık, ama gazetede bir tapaj hatası olmuş.”

Bildiğiniz gibi olay mahkemeye intikal etmiş durumda. Diyelim ki sayın vekilimiz haklı. Burada bir kasıt var. Ben hakimin ilk duruşmada sayın profesör vekile şunları sormasını istiyorum.

  1. Türkiye’de kaç adet Nur Serter ismi var biliyor musunuz?

  2. Diğer adaşlarınız da dava açmak isteyen olursa dosyayı birleştirelim mi?

  3. Genelev sektörü bir ticarethane gibi çalışır. Bu ticarethane pardon genelev çalışanlarının izni bizzat devletin resmi kurumlarınca sağlanır. Siz bir devlet memuru olarak kurumlarınızdan birinin çalışanlarına hakeret ettiğinizin farkında mısınız?

  4. Bu vesikalı çalışanların da oy kullanma hakkı vardır. Siz seçim gezilerinizde “Fahişelerden oy istemiyorum, lütfen beni seçmesinler” dediniz mi?

  5. Onlardan da vergi kesiliyor. Muhtemelen aldığınız maaşın içinde küçük de olsa payları var. Onlara ait olan kısmı iade etmeyi düşünür müsünüz?

  6. Hatta fahişelerin de TC vatandaşı olduğunu biliyor musunuz?

  7. Gelişmiş ülkelerde bunlara sadece seks işçisi deniyor. Bunu biliyor musunuz?

  8. Bir profesör olarak ayrımcılık yaptığınızın farkında mısınız?

  9. Bir kadın olarak kadınları aşağıladığınızın farkında mısınız?

Bu ne kibir sayın vekil? Biz sizi bir kadın olarak kendimize yakın buluyorduk bu ne erkeksi bir bakış açısı? Kasıt olsa ne olur? “Fahişeler de benim insanım, onlar da bu ülkenin vatandaşı. Bir gün ülkemizde genelevleri kapatıp, orada çalışanların daha iyi mesleklerde çalışmalarına olanak sağlamayı umuyoruz” deseniz kimlerin oyunu kaybedersiniz? Artık nefret suçları da ceza alabiliyor. Bu kavram bizim ülkemizde henüz yeni ama belli mi olur? Davacı olarak girdiğiniz bu mahkemede davalı duruma düşmeyin.

Dürsaliye Şahan dursaliye@gmail.com


 

HAPİSHANEDEN

 

Gaziantep’i nasıl bilirsiniz?

İstanbul’da tatmin edici bir yemek yemenin ne kadar zor olduğu konusunda içlendiğimiz bir akşam, bir anda Gaziantep’e gidip doyasıya yemek yemeye karar verdik. Üstüne ucuz uçak bileti de bulunca, Şubat’ın ortasında bir haftasonu kendimizi Gaziantep’te bulduk. Yemek kültürünün ne kadar etkileyici olduğunu herhalde herkes az çok tahmin ediyordur. Ancak Antep bunun da ötesinde bir kültür ve tarih kenti. Baraj suları altında kalması dolayısıyla bir dönem ülke gündemine oturan Zeugma antik kenti, görkemli Antep tarihinin en baş aktörlerinden birisi…

Bir cumartesi için oldukça erken bir saatte Antep’e vardığımızda lapa lapa yağan kafalarımızdaki “otantik Güneydoğu” imajıyla pek örtüşmüyordu. Her ne kadar Akdeniz’e yakın bir şehir olsa da denizin etkisini ikliminde pek hissetmeyen Antep, tam anlamıyla bir kara iklimi şehri. Düşük nem oranı dolayısıyla kışın soğuğunda da, yazın sıcağında da gezmek mümkün. Havaalanından merkeze giderken bir şehrin olmazsa olmazı TOKİ konutları bizleri karşıladı. Erken saatte şehre varmanın avantajını kullanarak doğruca kendimizi Antep’e özgü bir yemek olan ‘beyran çorbası’ içmek üzere Metanet Lokantası’na attık. Sadece sabahları servis edilen bu çorba, etli ve pirinçli bir yemek… Metanet de beyranı ile ünlü, artık büyük şehirlerde pek göremediğimiz türde gerçek bir esnaf lokantası. Lokanta, Antep’e gelen herkesin muhakkak adım attığı Bakırcılar Çarşısı’na oldukça yakın.

Bakırcılar Çarşısı ve etrafındaki hanlar, tam bir alışveriş cenneti. Muazzam el işçiliğini insanın içini acıtacak şekilde ucuza bulabildiğiniz inanılmaz dükkanlar var. Gerçi yabancı olduğunuzu anlayıp fiyatları biraz turist seviyesine çeken gıda ürünleri satan yerler de yok değil. Herhalde annemle gitseydim yarı fiyatına alacağımız pek çok gıda maddesini mütevazı pazarlık yeteneklerimizle kendimizce makul fiyatlara çektik. Sadece baklava alıp döneriz diye düşündüğümüz Antep’ten dönerken çantamızda kilim bile vardı. Yakın zamanda restore edilmiş Zincir Han’da Kasım Bey’in dükkanını bulabilirseniz hem yöreye özgü el yapımı kutnu kumaşından yapılmış şalları makul fiyatlara alabilir, hem de kendisinden kumaşla ilgili teknik bilgiler -sormasanız bile- alabilirsiniz. Ancak yukarıda anlatmaya çalıştığım gibi paranın değeri Antep’te biraz karışık. El dokuması ufak ama şahane bir kilime 10 TL verirken, şehrin yegane pub’ında en ucuz içki olan fıçı bira 8 TL, yerli votka ise 12 TL. Ya da dar sokakları restore edilmiş, mutlaka görülmesi gereken bir mahalle olan Bey Mahallesi’nde bir çaya 5 TL verirken, yine aynı paraya muazzam bir et şiş yiyebiliyorsunuz. Tabi aslında turist olmak dabiraz böyle birşey…

En çok keyif alarak yaptığımız şeylerin başında, yiyecek alışverişi için en iyi yerlerden biri olan Alma Pazarı’nın yakınlarındaki Tahmis Kahvesi’nde Antep’in meşhur ‘menengiç’ kahvesini içmek geliyor. Kapısından yeni veya turistik bir yer sandığımız bu kahve, içine girince bizi epey şaşırttı. Aşağı katı erkeklerin iskambil ve okey oynadığı tipik bir kahve olan burada, üst katta daha çok gençler oturup nargile içiyor. Antep’teki pek çok yer gibi geçen yüzyılın başlarından kalma ve harika bir dekora sahip. Oturur oturmaz herkese su ve atıştırmak üzere tane menengiç ve kavrulmuş leblebi ikram ediliyor. Herkesin tek tük yiyip gerisini bıraktığı ikramı biz silip süpürünce, cömertçe birkaç kere getirdiler. Aynı kahveyi veya yine Antep yöresine özgü zahter çayını içmek için bir başka otantik adres de Tütün Han… Özellikle hava soğuksa, buradaki kafede yorganların altına girip ayaklarınızı Antep usulü ısıtabiliyorsunuz.

Antep’te genellikle dışarıda yemek yemek dendiğinde akla ilk gelen tatlı ve kebap. Geleneksel tencere yemeklerini yiyebileceğiniz yerleri bulmak için biraz araştırma yapmak gerekiyor. Herşeyin ne kadar kaliteli malzemelerden yapıldığını ve ne kadar lezzetli olduğunu söylemeye bile gerek yok. Bizim vardığımız kanı, özellikle söz konusu baklavaysa, mis gibi tereyağı kullanmayanı, fıstığı cömertçe boca etmeyeni ve kağıttan ince hamur açmayanı dövecekleri yönünde. Benim gibi tatlıyla arası iyi olmayan birini bile baştan çıkaran çeşit çeşit hamur tatlıları gerçek şekerle yapıldığı için gayet hafif. Meğerse İstanbul’da yediğimiz hamur tatlılarının boğazımızı yakıp içimizi baymasının sebebi şeker yerine glikoz kullanılarak yapılmasıymış. Antep’te bakkaldan daha fazla olan şey baklavacılar ve gerçekten insanın yedikçe yiyesi geliyor. Hatta bazısı acil baklava ihtiyacı olursa diye gece geç saatlere kadar açık. Biz tadına bakamadık ama katmer de burada bir efsane. Tabi lahmacuncunun sadece lahmacun, baklavacının baklava, dönercinin sadece döner sattığı bir yerde kötü bir şey yemek ne kadar mümkün bilemiyorum. Et konusunda Antep’lilerin hemfikir olduğu yegane adres, Halil Usta. Sadece 10.00- 15.00 arası açık olan ve haftasonları kapısında uzun kuyruklar olduğu söylenen bu lokantaya maalesef biz gidemedik ama sırf bunun için bile tekrar gidebileceğim bir şehir… Söylendiğine göre Halil Ustaeğer o günkü eti beğenmezse lokantayı açmıyormuş. Dahası kaliteyi bozmamak için sadece belli sayıda kişi için yemek çıkarıp, bittiğinde ise bekleyen varsa bile dükkanı kapatıp gidiyormuş. Görmedim ama hayalimdeki yer ve usta, Seinfeld’deki “Soup Nazi”nin Antep’li kebap versiyonu…

Anlaşılan Antep’teki yönetim burayı bir turistik cazibe merkezi haline getirmeye ant içmiş. Zaten dünyanın hala yaşanılan en eski şehri olduğu söylenen Antep’e de bu yakışır. Şehirde 10’dan fazla müze var. Tabi bunların en birincisi Zeugma Mozaik Müzesi… Yolun karşısında indiğinizde otoyolda ezilmemek için koşarak geçmek zorunda kaldığınız bu muazzam müzeyi görmek için her yıl dünyanın her yerinden milyonlarca insan akın etmiyor. İnsan burayı gezip, özellikle de tarihi eser kaçakçılarından şans eseri kurtularak Gaziantep’in simgesi haline gelen ‘Çingene Kızı’nı gördüğü vakit, müzede sadece 40 civarı kişinin olmasını içi acıyarak gözlemliyor. Gerçi Türkiye’yi gezmek genel olarak ağızda böyle acı tat bırakan bir deneyim. Ya muazzam kültürel, tarihi ve doğal zenginliklerin harap olduğunu görüp üzülüyorsunuz, ya da korunanların hiç tanıtılmamasına… Elbette bunların kıymetinin tescillenmesi için daha çok turist gelmesi gerekmiyor ama böyle bir zenginliğe sahip bir halkın bunun nimetlerinden, ekonomik anlamda fayda görmemesi de ziyan doğrusu.

Biraz havadan, biraz kebapların rehavetinden görülecek birkaç yeri ıskaladığımız Gaziantep’e mutlaka en kısa zamanda tekrar gitmek isterim. Eğer gerçekten mekanları güzelleştiren insanlarsa, yore halkının yabancılara karşı cömert, kibar ve misafirperver tavırları gerçekten şehre sinmiş. Merakla gittiğimiz Antep’den daha da büyük bir heyecanla döndük. En büyük dileğim ‘kebap’ ve ‘baklava’dan çok daha öte bir yer olan Antep’in turistik değerini şu anki ‘amatör’ ruhunu koruyarak artırabilmesi. Zira eski konaklardan dönüştürülmüş butik oteller, başına sonuna ‘güvenlik’ konarak sadece turistlerin hizmetinde olacak bol dükkanlı sokakların hayalini kurmaya başlamış bile…

Güneş Tavmen

mail2gunes@gmail.com


MEMLEKETİME;

BaŞI şapkalı dağlar, yüce ağaçlar. Ey hırçın Karadenizim. Dalga -kıranlar dayanmaz sana, haydi durma coş Karadenizim. Kabar ki görsün seni tüm dünya, görsün ki bir daha dokunmasınlar sana , yok etmeye kalkışmasınlar.

Kaldırıp başımı baktım dağların tepesine …sis inmiş gri. Her dönemeçte selam veren şelalelerinle, yeşilin her tonundan elbise giymiş kocaman ağaçlarınla ne muhteşemsin…

Annem bir ninni söylerdi bana :

Dağlar bana dedi ki küçük Öykü nerde? Söyle gelsin hemen gelsin O’nu çok özledik…Deniz bana dedi ki küçük Öykü nerde söyle gelsin hemen gelsin O’nu çok özledik…

Ben de sizi o kadar çok özlüyorum ki… en çok da size kavuşmak için yaz tatilinin bir an önce gelmesini istiyorum. Her tatilde, söz size geleceğim.Koşa koşa geleceğim,özlemle, sevgiyle, hasretle geleceğim…

Nasıl yok edilmek istenir?Anlamak mümkün değil… Gelin birde siz görün , sadece bir kez görmeniz yeter.Aşık olacaksınız bir anda .O zaman bakın isteyecek misiniz o cenneti HES’lemeyi, cehenneme çevirmeyi.

Sanki suların daha bir kara … Bir derdin mi var yoksa Hamsi cenneti ? Merak etme , ben gelince bitecek tüm dertlerin. Ben gelince sana zarar verenler kaçacak delik arayacaklar ! Kaçacaklar…hemde bir daha dönmemek üzere kaçacaklar. Dağlara çıkıp haykıracağım – BEN GELDİM !..

Sesimi duyan kaçacak ; Betonarme gökdelenlerle dolu, trafik sorunu, sevgisizlik ve daha bir çok kötü sorunları olan şehirlerine kaçacaklar…Sana ait olmayan ne varsa terk edecek bir bir…. Sen ve doğan baş başa kalacaksın…Seni seven böyle sevecek…koruyacak, kıymetini bilecek… Bitmeyen yağmurunu, yeşilin her tonunu, hırçın denizini, gökleri delip giden dağlarını, kızıl ağaçlarını, atmacanı, şellalelerini, hamsini, deli Çoruhunu…

Seni çok seviyorum …memleketim…hep böyle kal…

ÖYKÜ’DEN SEVGİLERLE
handanbalmumcu@hotmail.com


AKP faşizmi mi, faşizmin AKP’si mi?

Kötü bir alışkanlık haline gelmeye başladı, ülkemizde yaşanmakta olan tüm olumsuzlukların kaynağının AKP’yle başlayıp sürdüğü yanılsaması. Bir süreç olarak, ancak özellikle son on yıllık dönemde kapitalist üretim ilişkilerinin gelişip derinlik kazandığı malumunuz. Uzun yıllar boyu kopmak bilmeyen lastik misali süren Kemalizm, özellikle 2000’li yıllarla birlikte sönümleşirken, AKP eliyle değişimde olan rejim, toplumsal hafızayı da silikleştirmeyi başarıyor sanki. Ve sanki 2000’ler öncesi güllük gülistanlıktı ülkemiz. Kapitalizmin vahşetini sahiplenen, ulusalcı Kemalist faşizm yoktu, ‘ileri demokrasi’nin öncülü de denilebilecek ‘demokrasimiz’ mevcuttu ve AKP tehlikesiyle o ‘güzelim demokrasimiz’ de gitti gidiyor elden sanki. Bu, liberal salgından nasibini incelikle almış pragmatik yaklaşım; bir yandan AKP karşıtlığı üzerinden yürürken, diğer yandan da ‘Kemalist demokrasi’ diye adlandırabileceğimiz eski ulusalcı faşizan iklim özleminin şişkinliğini de gizleyememekte ‘Neydin, ne oldum, ne olacaksın’ öznesi olan ‘Ben’in iktidarı haliyle, mevcut koşullarda kaybının yasını bulmakta ve AKP örgütlenmesini ‘kötülük tanrısı’ ilan etmekte. Ve o büyük yanılgı da AKP’yi de faşizmin ana kaynağı göstermekte. Sanki, ‘akşamdan sabaha’ yerle yeksan olsa AKP, ülkemizde faşizmden eser kalmayacak! Burada derdimiz AKP’yi masum ve mazur göstermek olmamakla birlikte; AKP’nin hem politikalarıyla, hem kadrolarıyla faşist bir parti olduğunun da tartışması bir gerçeklik olduğunun altını çizmeliyiz. Ancak bu gerçeklik, faşizmin kaynağının AKP olduğu anlamına gelmemektedir. Emperyalizmin ve işbirlikçisi yerli burjuvazisinin taşeronu şu an AKP değil de CHP veya bir başka siyasal oluşum olsaydı, kapitalist-liberal restorasyon sürecinde faşizmin taşıyıcılığını o ‘görevlendirilmişler’ yapacaktı. Bu noktada, emperyalist çetenin değnekçisi AKP’nin, misyonunu başarıyla taşıdığını da belirtmeden geçmeyelim. Misyon, yüklenmiş-verilmiş bir misyondur. Özünde, Kemalizm, AKP-Cemaat blokları tarafından değil, bunlara o misyonu yükleyen başta ABD olmak üzere emperyalist odaklarca tasfiye edilmiştir. Mecra aynıdır. 88 yıllık TC’nin ve faşizmin 2000’li yıllardaki versiyonudur AKP. Faşizmin son uzvudur. Kemalizm’in ehliyeti iptal edilmiş, neredeyse tüm kadrolarıyla tasfiye edilip fişi çekilmiş, direksiyona AKP-C blokları geçirilmiştir. Şahlandırılan AKP, devlete de ziyadesiyle nüfuz etmiştir. AKP-C, artık devletin ta kendisidir. Çok değil, hemen yakın bir tarihteki referandum sürecinde kendilerini AKP’ye yedekleyen sentetik sol-liberaller ve ayrıca halen oralarda birer ‘devrim’ yaşandığını iddia edebilen kimi sosyalist arkadaşlarımız; Arap coğrafyasına baktıklarında AKP’li Türkiye’yi, AKP’li Türkiye’ye baktıklarında da Arap Coğrafyasında gelinecek çizgiyi daha yakından görebileceklerdir. ‘Devrim’ değil ama evet ‘bahar’dır; bir yanda ‘ilk’ bir yanda ‘sonbahardır! Malum ,’duruş’ sahipleri çok da dolayımlanmadan, kendilerini emperyalizme yedeklerini, yerelde burjuva iktidarını kutsayan bir zemine saplandıklarını da fark edeceklerdir. Burada anlam verilemeyecek tek şey, zincirlerinden boşanmış olan liberal çevrelere yanıtlar üretmek ve kendimizi lüzumsuz bir meşguliyetin içine sokmak olacaktır. Devrimciler, o tuzak kıvamındaki çukuru görmeli, içine düşmemeli, üzerinden atlamayı bilmelidir. Elbette sözü de Lenin’e bırakarak; ‘Aynılar anı yere, bırakınız ölüler kendi ölülerini gömsünler’!

Yazımızın sınırlarını aşmamak adına yeniden ülkemiz özeline dönerken şöyle bir soru sormak faydalı olacaktır. Üretim araçlarını, finans kapitali elinde bulunduran AKP midir? Yoksa, AKP’nin asıl sahibi ‘sermaye çevreleri’ diye de tanımladığımız burjuvazinin kendisi midir? Yanıtlar bellidir. AKP devletleşmiş ise, devlet ‘bir sınıfın başka bir sınıf üzerinde egemenliğini sürdürmesinin makinesi’yse; bu somut durum, burjuvazinin bugün gelinen noktada 88 yılda hiç olmadığı kadar iktidara yerleştiğinin göstergesi değilse, nedir?

Evet, 88 yıllık Cumhuriyet hiçbir zaman ‘demokrasi’ değildi. ‘Yok hayır demokratikti ve demokrasi de var/vardı’ deniliyor ise faşizmle demokrasiyi yan yana getirme zorlamacılığında, ancak ‘faşist demokrasi’ veya ‘demokratik-faşizm’ gibi absürt kavramlar kullanılabilir! Yazımızın başına dönersek, ‘Kemalist demokrasi’den bahsetmek ne kadar mümkünse, ‘faşist demokrasi’den bahsetmek de, aşağı yukarı o kadar mümkündür!

Bugün faşizmin kaynağını AKP olarak göstermek, yukarıda da izah etmeye çalıştığımız gibi demokratik olan bir rejimden faşizan olan yeni bir rejime geçilmiş ve rejimde faşizan olan yeni bir rejime geçilmiş ve rejimde niteliksel bir değişim yaşanmış yanılsamasından kaynaklanmaktadır. Oysa gerçeklik, TC faşizminde, bugün yaşanılan tarihsel kesitte- yeniden- nicel bir yoğunlaşma olduğudur. Süreklilik arz edeceği henüz bilinmemekle birlikte, faşizmin nicel yoğunlaşmasının bir doygunluğa ulaşması ve üzerine yeni bir örgüt çekmesi; kapitalizmin küresel krizi, yerelde sürmekte olan ağdalı liberal restorasyon süreci gibi son derece önemli dengeselliklerle ilinti arz edecektir. Faşizmin kalesindeki burçlara şuan çekili olan bayrağın adı AKP ise, o kara yeşil bayrağa karşı mücadele anlamlı olmakla birlikte, aslolan faşizme karşı mücadeledir. Yenilenmiş sömürü düzeninin faşist bayrağı AKP ise, sadece simgesine değil, simgesini de içine katarak bizzat kendisine, yani kapitalizmin kendisine karşı mücadele elzemdir. Çünkü söz konusu faşizmin ana kaynağı, kapitalist sömürü düzeninin kendisidir. Lenin’in çağrısı biz devrimcileredir;’ Dün erkendi, yarın geç bugün tam zamanı’

Burak Kayaoğlu Sincan 1 No’lu L Tipi Hapishane
B/9 Üst Hücre 5

Kaynak: Birgün Gazetesi