Sebahattin Ali / Mazhar Özsaruhan

0
333
“İlkbahar gibi bir mevsimi olan bu dünya, üzerinde yaşanmaya değer…Ne olursa olsun…” (Sabahattin Ali, İçimizdeki Şeytan, S.61)

 

70 yıl önce yitirdiğimiz şair, yazar, gazeteci ve öğretmenimizin salt muhalif diye devlet tarafından katledilen önemli bir değerimizin kısacık hayatından söz etmek istiyorum. Henüz 41 yaşındayken katledilen bir yazarımız…

25 Şubat 1907 Pazartesi günü Edirne’nin Osmanlı toprağı sayılan Gümülcine Sancağı’nın Eğridere kasabasında dünyaya gelir. Babası Osmanlı ordusunda askerdir. Piyade yüzbaşı olarak görev yapmaktadır. Babasının görevi nedeniyle ilkokulu Çanakkale ve Edremit’in çeşitli okullarında 1921 yılında tamamladıktan sonra parasız yatılı Balıkesir Öğretmen Okulu’nda 5 yıl okur. Daha sonra İstanbul Öğretmen Okulu’nda mezun olur. Yozgat’ta bir yıl öğretmenlik yapar. Ardından bugünkü adı Milli Eğitim Bakanlığı olan Maarif Vekâletince açılan sınav sonrasında Almanya’ya giderek iki yıl da orada okur, sonra Konya ortaokullarında Almanca dersi öğretmenliğine atanır.

1932 tarihinde Konya’da bir toplantı sırasında Atatürk’ü eleştiren bir şiir okuduğu iddiasıyla tutuklanır ve bir yıl süreyle Konya ve Sinop cezaevlerinde yatar. 1933 yılında Cumhuriyet’in onuncu kuruluş yıldönümü nedeniyle çıkarılan bir af ile özgürlüğüne kavuştur. 15 Ocak 1934 tarihinde Maarif Vekâlet’inin Neşriyat Müdürlüğü görevine atanır. Bir yıl sonra Aliye Hanımla evlenir, ardından yedek subay olarak askere alınır. 1937 Eylül’ünde kızı Filiz dünyaya gelir. Askerlik sonrası Ankara Devlet Konservatuarı’nda 4 yıl süreyle Almanca öğretmenliği yapar.

“İçimizdeki Şeytan” adlı romanı ile milliyetçi ve Kemalist grupların tepkisine neden olur. Milliyetçi, mukaddesatçı ve ırkçı yazarlardan Nihal Atsız hakkında yazdığı hakaretvari bir yazı nedeniyle dava sırasında sıkıntılı durumlar yaşar. 1944 yılında davayı kazanmasına rağmen, milliyetçi ve ırkçı kesimin tepkisinden kurtulamamıştır. Olaylı duruşmalar sırasında bakanlıkça haksız yere görevinden alınır, ancak Tan olayları nedeniyle çalıştığı gazete tahrip edilince de işsiz kalır. Bir yıl sonra Rıfat Ilgaz ve Aziz Nesin ile birlikte siyasal içerikli mizah dergilerini çıkarır. Bu dergilerde de eleştiri niteliğindeki yazıları nedeniyle Milli Şef İsmet Paşa ile alay edildiği gerekçesiyle dergi kapatılır ve üç ay hapis cezasına çarptırılır. Ali Baba adlı dergide yayımladığı “Ne Zor Şeymiş” başlıklı yazıda şunları yazmıştır: “ÇALMADAN, ÇIRPMADAN BİZE EKMEĞİMİZİ VERENLERİ AÇ, BİZİ GİYDİRENLERİ DONSUZ BIRAKMADAN YAŞAMAK İTSEMEK BU KADAR GÜÇ, BU KADAR MİHNETLİ, HATTA BU KADAR TEHLİKELİ Mİ OLMALIYDI”

Bir başka dava nedeniyle 1948 tarihinde Paşakapısı cezaevinde üç ay yatmıştır. Çıktıktan sonra zor günler geçirir. İşsiz kalır, yazacak gazete, dergi bulamaz. Tek parti yönetiminin baskıları nedeniyle yurt dışına gitmeye karar verir. Ancak pasaport alamaz, yasal tüm yollar yüzüne kapatılır. Bulgaristan’a kaçmak için ordudan atılmış bir astsubay olan Ali Ertekin adlı bir kaçakçıyla anlaşır. Bu kişi aynı zamanda şimdiki Milli İstihbarat Teşkilatı olan Milli Emniyet Hizmetleri Riyaseti adına ajanlık yapmaktadır. Resmi açıklamalara göre Ertekin, ulusal duygularını tahrik ettiği” gerekçesiyle Sabahattin Ali’nin başına vurduğu sopa ile öldürür. Cesedi, 2 Nisan 1948 tarihinde Bulgaristan sınırında şaibeli bir şekilde bulunur. 18-24 yıl arası ağır hapis ile yargılanan bu şahıs 15 Ekim 1950 tarihinde “ulusal duyguları tahrik” gerekçesiyle ceza indiriminden faydalanır ve 4 yıla mahkûm edilir. Ancak Sabahattin Ali’nin yakın çevresi Kırklareli Emniyeti tarafından sorgulanırken işkence sonucu öldürüldüğünü itiraf eden ajan Ali Ertekin, birkaç hafta yattıktan sonra genel aftan yararlanarak salıverilir.

Sabahattin Ali Türk Edebiyatı’na yön veren önemli yazarlarımızdan biridir. Yazı yaşamına şiirle başlamış, halk şiirinin açık izleri eserlerinde kendisini hissettirmiştir. 1930’lu yıllarda “Bir Orman Hikâyesi” Ay’da dergisinde yayınlanmış. Toplumsal eğilimli hikâyeyi Nazım Hikmet, şu sözlerle okurlara sunmuştur: “Bu yazı bizde örneğine az rastlanan cinsten bir eserdir. Köylü psikolojisinin bütün muhafazakâr ve ileri taraflarını, ilkel sermaye birikimi yapan sermayedarlığın gelişimi yolunda köylülüğü nasıl dağıttığını ve en son, doğanın deniz kadar muazzam bir unsuru olan ormanın muğlak, ihtiraslı yaşamını, kımıldanışların zeki bir aydınlık içinde görüyoruz”.

Sabahattin Ali 1934-1936 yılları arasında yayımladığı Kanal, Kırlangıçlar, Arap Hayri, Pazarcı ve Kağnı adlı öyküleriyle dikkat çekmiş ve Anadolu insanına yaklaşımıyla literatüre yeni bir boyut kazandırmıştır. Ezilen insanların acılarını, sömürülmelerini dile getirmiş, aydınlar ve kentlilerin Anadolu insanına karşı takındıkları küçümseyici tavrı eleştirmiştir. 1937’de yayınlanan Kuyucaklı Yusuf romanı, edebiyatın en özgün örneklerinden biri olmuştur.

1934 yılında yayınlanan Dağlar ve Rüzgâr adlı şiir kitabı, edebiyat çevrelerinde büyük ilgi uyandırmıştır. Yaşar Nabi, Hâkimiyeti Milliye adlı gazetede oldukça övücü yazılar yazmıştır.

41 yıllık yaşam öyküsüne Oyun, şiir, öykü, roman, sığdırmış, gazetede yazılar yazmıştır. Şiirlerin, kendi sanat anlayışını temsil etmediği düşüncesinde olsa bile büyük beğeni kazanmış şiirlerdir. Değerli yazarımız Mahmut Üstün’ün de belirttiği gibi şiirlerinde imge saplantısı yoktur, imgeleri sade ve gerektiği ölçüdedir. Bu nedenle şiirleri popüler olmuş ve birçok şarkılara beste olmuştur. Toplumcu-Gerçekçi akımdan uzak görmesi nedeniyle de 1934 yılından itibaren şiire ara vermiş, öykü ve roman yazmaya ağırlık vererek toplumsal yaşamın bir kesiti olan “Kuyucaklı Yusuf”u yazarak edebiyatımızda büyük ses getirmiştir. Son yazdığı “Kürk Mantolu Madonna”ya da romandan çok “büyük hikâye” demiştir.

Sabahattin Ali, kendisini öykülerinde daha başarılı hissetmiştir. İlk öykülerindeki romantik tutumundan çabucak sıyrılarak toplumcu ve eleştiriyel gerçekçiliğin ağır bastığı olay öykücülüğünde adeta yeni bir çağ açmıştır [1]. Ne yazık ki ülkenin içinde bulunduğu baskıcı, tekçi ve ırkçı zihniyetin hâkim olduğu siyasal yapı, onu bunaltmış ve edebiyattan koparmıştır. 1947 yılında, yaşamının son dönemini gazete yazılarıyla sürdürmeye çalışmıştır. Sabahattin Ali, yeni edebi eserler vermek için kendisini daha rahat hissedeceğine inandığı umutla yurt dışına çıkmaya çalışmak istemiştir. Ne yazık ki yukarıda da belirttiğimiz gibi faili meçhule kurban gitmiştir. Onun yokluğu edebiyatımızın güçlü kalemini susturmuştur. Tüm olumsuzluklara rağmen başını dik tutmasını bilen Sabahattin Ali, arkasında boynu bükük bir edebiyat bırakmıştır.

Eserleri: Kuyucaklı Yusuf, İçimizdeki Şeytan, Kürk Mantolu Madonna (Roman); Değirmen, Kağnı, Ses, Yeni Dünya, Sırça Köşk (Öykü); Dağlar ve Rüzgâr, Kurbanın Serenadı, Öteki Şiirler (Şiir); Esirler (Oyun).

Sabahattin Ali, ülke olarak geri kalmışlığımızın, emperyal güçlere mahkûm olmamızın, siyasal iktidarları temsil eden basiretsiz ve ihanet içindeki politikacılarımızın bağlı olduğu egemen çevrelerin kurbanı olmuştur. Ona uzanan eller, aynı zamanda ülkemizin geleceğine, insanca ve kardeşçe yaşamamıza uzanmıştır.

Sabahattin Ali, yüreğimize bir sızı ve başkaldırı ateşini salmıştır. O sızı masumiyeti ve başını eğmeden savunduğu görüşleri nedeniyle, Kemalist ırkçı, milliyetçi ve faşist düzene karşı isyanı nedeniyle işlenmiştir.

Sabahattin Ali, salt düşüncesi nedeniyle katledilen ve katilin ceza almadığı ne ilk ne de son kurbandır.

Sabahattin Ali’nin RÜZGÂR adlı şiiri ile bitirmek istiyorum.

Arzularım muayyen bir haddi aşınca
Ve kulaklar sözlerime sağırlaşınca
Bir ihtiras duyup vahşi maceralara
Çıkıyorum bulutları aşan dağlara.
Tanrıların başı gibi başları diktir,
Bu dağları saran sonsuz bir genişliktir,
Ben de katıp vücudumu bu genişliğe,
Bakıyorum aşağılarda kalan hiçliğe.

Bu dağların bir rakibi varsa rüzgârdır.
Rüzgâr burda tek başına bir hükümdardır.
Burda insan duman gibi genişler, büyür.
Bu dağlarda ıstıraplar, sevinçler büyür.
Buralarda her düşünce sona yakındır,
Burda her şey bizden uzak, ‘O’ na yakındır.
Burda yoktur insanların düşündükleri,
Rüzgâr siler kafalardan küçüklükleri.
Yanağıma çarpar geniş kanatlarını,
Ve anlatır mabutların hayatlarını.
Arasıra kulağını bana verdi mi,
Ben de ona anlatırım kendi derdimi.

‘Ey dağların dertlerini dinleyen rüzgâr!
Benim artık yalnız sana itimadım var.
Gelmiş gibi uzaktaki bir seyyareden
Yabancıyım bu gürültü dünyasına ben.
Etrafımın sözlerine aklım ermedi,
Etrafım da bana asla kulak vermedi.
Senelerden beri hala anlaşamadık,
Ben de kestim anlaşmaktan ümidi artık.
Gözlerimde hakikati sezen bir nurla
Etrafımı süzüyorum biraz gururla.

Bir dürbünün ters tarafı gibi bu dünya
En büyük şey, en asil şey küçülür burda.
Burda yalan para eden biricik iştir,
Burda her şey bir yapmacık, bir gösteriştir.
Kimi coşar din uğruna geberir, yalan!
Kimi gider vatan için can verir, yalan!
Bir filozof yetmiş eser yazar, yalandır;
Bir kahraman istibdadı ezer, yalandır.
Şairlerin büyük aşkı fani bir kızdır,
Bu dünyada herkes sinsi, herkes cılızdır.
Ne hakiki aşktan burda bir çakan vardır,
Ne de onu görse dönüp bir bakan vardır,
Her büyüklük cüzzam gibi dökülür burda,
En muazzam ölüm bile küçülür burda.

Benim kafam acayip bir dimağ taşıyor,
Her dakika insanlardan uzaklaşıyor.
Zaman zaman mağlup olsam bile etime,
İnsan olmak dokunuyor haysiyetime.
Büyük, temiz bir arkadaş arıyor ruhum,
İşte rüzgâr, şimdi sana sığınıyorum!
Asaletin yeri yoktur gerçi hayatta,
En asil şey seni buldum kainatta,
Güneş gibi ne bin türlü ışığın vardır,
Ne de süse, gösterişe baktığın vardır.
Deniz gibi muamma yok derinliğinde,
Bir ferahlık, bir saflık var serinliğinde.
Bir dev gibi küçük, mızmız sesleri yersin,
Allah gibi görünmeden hüküm sürersin.

Düşmanıyım ben de cılız güzelliklerin,
Rüzgâr! Bu dağ başlarında çırpınan serin
Kanatların gökyüzünde akan bir seldir,
Bana kudret ve cesaret veren bir eldir.
Beşerlikten uzaktayım senin ülkende,
Senin gibi azamete aşıkım ben de.
İşte Rüzgâr! Senin gibi ben de deliyim.
Islıklarım senin gibi inlemelidir,
Herkes beni ürpererek dinlemelidir.
Rüzgâr! Sana, yalnız sana benzemeliyim.’

Sabahattin Ali (1931)

Selamla, sevgiyle…

————————
[1] Bedri Aydoğan, Sabahattin Ali’nin yaşamı ve yapıtlarına genel bir bakış, Çukurova Üniversitesi Adana, 2014 s. 10)