Piyango Bayan / Ayşe Kaygusuz Şimşek

0
180

 PİYANGO BAYAN

 

Yılbaşı yaklaşıyordu. Arkadaşı çağırdı, gitti. Uzun zaman olmamıştı tanışalı. Birbirine benzer yanları çoktu. Güvendi, sevdi onu. Arkadaşı ona yardımcı olmaya çalışıyordu.

“Bak! Buranın adamı yüzde doksan piçtir. Kimseyle muhatap olmayacaksın. Sana kardeşim dedim, onların yanında bana abla diyeceksin. Senden kâr mar istemiyorum. Dediğimi yapar sıkı çalışırsan, para kazanırsın. Biraz olsun rahatlarsın” dedi.

Eline bir deste Milli Piyango bileti verdi. Başına bir şapka geçirdi. Eski bayilik kartını da yakasına iliştirdi. Onun sadece gözleri hareket ediyor, sessizce dinliyordu.

“Şimdi, aşağıya, gelen yolcu reyonlarına in. Satmaya başla.”

İndi. Yukarıya göre daha az insan vardı. Bir uçtan bir uca bir tur gitti, geldi. Dili dönmüyordu. Döndüremiyor, “Piyango” diyemiyordu. Kimse onu görmüyordu. Herkes bir yerlere yetişebilme telaşındaydı. Çok sürmedi yukarı çıktı.

Yukarı çıkınca satacağını düşünüyordu. Yine yapamadı. Bir türlü, “Piyango” diyemiyordu. Ağzı kilitlenmiş, dilini yutmuştu sanki.

Utanılacak bir şey mi yapıyorum? Niye bu kadar zor? diye düşündü. Sırtını merdiven duvarına dayadı. Yutkundu. Çalışmak zorunda olduğunu biliyordu. Bunun için gelmişti buraya. İçinde bir şeyler…

Dişlerini sıktı. Dolan gözleri boşalsın istemiyordu. Kimsenin görmediği onu, arkadaşı gördü.

“Ne oluyor? Ne yapıyorsun?”

Cevap vermeden omzunu silkti. Arkadaşı, “Olmaz! Böyle olmaz” dedi.

“Şimdi ben, Piyango diyeceğim, sen tekrar edeceksin. Çıkar şu elinin içinde sakladığın biletleri de…” Arkadaşı defalarca tekrarladıktan sonra o, ancak fısıltıyla, “Piyango,” diyebildi.

Henüz birinci perona kadar gitmişti. Atık kâğıt ve pet şişe dolu, kocaman kirli bir balya çuvalı gördü. Etrafına bakındı. Kapıdan girip çıkan üç beş kişiden başka kimse yoktu.

Burası en sondaki kafenin önüydü. Kafenin cam kapısının önünde hafif kambur bir adam dikiliyordu. Adamın, kapının altına çekilmiş beyaz çizgiyi geçmemeye gösterdiği özen, dikkatini çekti. Yan tarafa oturup izlemeye başladı. Adam çay istiyordu ama içeri girmiyor mu, giremiyor mu anlayamadı. Adam gelip çuvalın yanına oturdu. Saçı sakalı birbirine karışmıştı. Üstündeki elbiseler eski, kirli, bakışları masum ve temizdi. Sigarasını içti. Çay hala gelmemişti. Yaklaşan bir yolcuya saati sordu. Yolcu cevap vermeden kafeye girdi. Yolcunun adamın sorusuna cevap vermeyişi onu üzdü…

Adam ayağa kalktı, çuvalı sırtına aldı. Bir iki adım attı durdu. Geri dönüp ona baktı. Bir şeyler söyleyecek oldu, söyleyemedi. Yutkundu. Döndü çekip gitti.

“Otobüs kaptanlarının dikkatine… ,” diye başlayan bir anonsla kendine geldi.

“Dışarı çıksam iyi olacak” diye düşündü. Artık gördüğü her şeyi filmin bir karesi olarak düşünmeye başlamıştı.

Bak işte bir tane daha” dedi. Kalabalığa rağmen kıza sımsıkı sarılmış, ağlamakta olan genci görünce. “Bu ayrılık saati! Gözün kimseyi görmediği, yüreğin yer değiştirdiği an…”, diye geçirdi içinden. Saniyelerin saatler kadar uzadığını düşünen sabırsız bekleyenler. Hasretlerin bittiği mutluluklar gördü. Bulutların üstünde insanlar…

Bir köşede kendini pazarlayan kadını fark etti. Şaştı. “Bu iş, bu kadar basit mi?” dedi.

Kendi kendine konuşan bir kadın yaklaştı. O duraksadı. Kadının bir şey soracağını sandı. Kadın ise konuşmasına devam ediyordu.

“Sandıklarım satılık değil. Onlar çocuklarımın. Ne arıyorsunuz yukarıda bayan? Yaptığınız hırsızlık değil mi? Hani siz polistiniz. Polis olsanız bize sahip çıkardınız. Kocamın belini kırdı komiseriniz, dayak atarken. Buna hakkınız var mıydı? Eşyalar benim. Hepsi benim. Annem gönderdi. Yurt dışından!”

Dona kaldı kadını dinlerken. Şaşkınlığını gören bir adam yaklaştı.

“Korkmayın! Size zarar vermez. Kendisi öğretmendir. Kocası rütbeli bir asker. İki çocuğu da avukat, ama o hep burda geceler!” dedi.

Reyonlara döndü tekrar. İlk satışını yapacağını düşündüğü an yanıldı. Başını kaldırıp baktığında, karşısında ağzı burnu, elleri kana bulanmış gibi, kırmızıya boyanmış genç biri duruyor. Korktu, irkildi! Geriye doğru bir adım attı. Genç adam ileri doğru bir adımla açığı kapattı.

“Korkmayın benden. Anneler oğullarından korkar mı? Sen benim annemsin.”

O şaşkın!

“Annene benzettin galiba. Ben annen değilim.”

“Annem değilsen, annemi bul!”

Üzgün, ne söyleyeceğini bilemedi. “İnsan hangi yaşta olursa olsun, anne sevgisini arıyor” diye geçirdi içinden.

“Yusuf ” dedi biri. İkisi aynı anda baktı, sesin geldiği yöne.

“Yusuf buraya gel.” Sözünü dinlediği tek adam. Lakabı Yastıkçı.

“Korkma bayan” dedi. Eliyle işaret etti. “Delidir!”

Derin bir soluk aldı. Yürümeye başladı. Söylemesi zor olan o kelimeyi söyledi.

“Piyango.”

Aradan çok geçmeden siyah giysilerinin omuzlarında güvenlik yazılı adamları buldu karşısında.

“Gel bakalım.”

“Ne oldu, ne yaptım ki? ”

“Şimdi görürsün ne olduğunu.”

Korktu! Korkmadı tedirgin oldu. Korkmamalıydı. Her şeyden korksa evden çıkamazdı. Çalışmalıydı, çalışmak için evden çıkmalıydı!

Hırsızlık değil dolandırıcılık değil; adam mı öldürdüm sanki ” diye düşündü. Yanındakilerin avını yakalamış avcı gibi gururlanarak, salını salını yürüyüşü rahatsız etmişti onu. Sordukları sorulara cevap vermedi. Merdivenleri inip zabıta amirliğinden içeri girdiler.

“Bugün gelmiş, piyangocu. Adını söylemedi ” dedi getiren güvenlik.

“Tamam, evladım sen gidebilirsin” dedi masa başında oturan. Şöyle bir baktı. Kimliğini istedi, verdi. Yandaki odayı göstererek,“İçeri geç” dedi.

Birkaç eski sandalyeden birine oturdu. Açık mavi rengiyle insanı hoş karşılamaya çalışan duvarlar, itici geldi. “ Çizilmiş, kirli!” dedi.

Odanın bunaltıcı havasına karışan telsiz sesleri tırmaladı beynini. Tam karşısında küçük bir masa vardı. Üzerinde duvara dayanmış kırık bir ayna. Önce kendini gördü. Çökmüş omuzlarını. Sonra, siyah beyaz film gibi hayatını izledi. Nerden geldiğini bilmediği acı, buruk bir gülümseyiş gördü, yıllardır unuttuğu yüzünde!

Oysa gülmeyi pek bilmezdi. Sonralarıysa hepten unutmuştu.

“Tutun tutanağını” diyen bir ses yankılandı duvarlarda. Nerede olduğunu hatırladı.

“Sonra da beklesin saat yirmi ikiye kadar.”

Sıçrayıp ayağa kalktı. Kapının ağzına kadar iki üç adım attı. Üç dört kişi gelmişti. Birisi biraz daha uzun boyluydu. Sinirliydi. Yanındakiler ona, “Amirim” diyordu. Döndü; gözlerinin içine bakarak işaret etti. “Bu mu?” dedi. O an anladı, kendisine ceza yazıldığını.

“Yazmayın boşuna. Ödeyemem.”

“Adresine gönderin.”

“Hayır, adresime de gönderseniz ödeyemem. İsterseniz paltomu vereyim, ama para ödeyemem.” Ağzından çıkanı aklı almıyordu.

“Pazarlık mı yapıyorum? Sırtımdaki paltoya” diye düşündü.

“Gelme o zaman buraya kadın.”

“Nereye gideyim. Her yer aynı.”

Evimde oturmayı ben bilmiyorum sanki. Ayaklarımı uzatıp kitap okumayı. Yan gelip yatmayı. Arada bir yürüyüşe çıkmayı” diye geçirdi içinden. Sonra, “Kitap okumak ihtiyaçlarımı gideriyor mu? İşsiz insanların yürüyüş düşüncesi olabilir mi?” diye devam etti iç konuşmasına.

“Çalışma o zaman” dedi amir; üzerine doğru gelerek.

“Nasıl çalışmam. Çalışmam gerekiyor, anlatamıyorum galiba.”

İçini bir ateş bastı. Kıpkırmızı oldu yüzü. Utancından değildi yüzünün kızarması. Sadece birileriyle bu şekilde karşılaşmaktan, çirkin ortamlardandı. Ama küçüğü hiç gözünün önünden gitmiyordu. Gece yarısına, o, eve gelinceye kadar beklediği. Kapısını açtığı, “Sen süt getirdin!” dediği.

Amir tepeden tırnağa süzüyor, gözlerine gelince dalıyordu. Onun yerinde kendi karısını düşünüyordu.

“Karım da bu kadar direnebilir mi? benim yokluğumda hayata. Bu kadar güçlü olur, dürüstçe yaşayabilir mi? Yoksa etini mi satar? Evet evet, karım kendini…”

Kurguladığı bu son söz gittikçe büyüyordu kafasında. Kendi karısı yapıyorsa, bu kadın da yapmalıydı. Sinirleri gerildi, gerildi. Birden bağırdı.

“Başka bir şey yap! Kadın!”

Başka bir şey beklediği gözlerinden, o, nefret akıttı!…