Olympos’un gizemli aşkları / Mehmet Korkmaz

0
265
OLYMPOS’UN GİZEMLİ AŞKLAR
 
 
ÖNSÖZ
 
Tüm Anadolu ve Akdeniz coğrafyasına yayılmış olan çeşitli topluluklara ait mitolojilerde aşka dair söylemler çoktur. Bunlar iki ana grup altına alınabilir. Tanrısal ve ölümlü aşkları. Her iki tema da hem yazın hem de maddi kültür alanında etraflıca işlenmiştir. Özellikle yunan mitolojisinde önemli bir yer tutar, kökeni Anadolu ve Akdeniz dünyası olan bu mitolojinin bu konuda en çok işlenmiş tanrısı Zeus’tur. Onun çapkınlıkları ve karısı Hera’nın kıskançlığı dillere destandır. Kendisini ölümlü güzellerden alamayan Zeus’u Hera her zaman sevgisi ile yola getirmeyi başarmıştır. Yunanlı aşkını anlatırken erotizme varmaktan kendini sakınmaz, onlara göre aşk ve zevk aynı andadır. Bu yüzden kutsal evlilik temasını betimleyen en erken örneklerde Zeus bir eli ile Hera’yı kavrarken diğeriyle göğsünü tutmaktadır. Daha sonraki dönemlerde, mitlerinde çeşitli yaratıkların kılığına bürünen Zeus’u cinsel birleşme anında göstermekten kaçınmaz, bu son derece doğal bir şeydir onlara göre.
 
Aşk ve cinsellik var olmanın ve soy vermenin temelidir, çünkü. Bu nedenle utanılacak bir durumu da yoktur. Kendi kılıklarına soktukları tanrılar içinde durum aynıdır. Ama öte yanda bir kutsiyeti de vardır evliliğin ve o hep gizli kalmıştır. Sadece gündelik aşklar ortadadır, birde kutsal sayılacak kadar yüksek iz bırakanlar. Diğer önemli bir tema ise köklü bir Anadolu dini olan ana tanrıça kültündeki Attis ve Agdistis’in aşkıdır. Bu dinin tüm inançlarına yön veren bu aşk oldukça hüsranlıdır. Mitolojideki tanrı aşkları çoğu zaman bir doğa olayı veya bir çiçek ya da hayvanla bağlantı içerisindedir. Aşk yüzünden savaşlarda çıkmıştır. Troya Savaşı ve Lapithai-Kentauros mücadelesi en önemlileridir. Kuvvet sembolü saf Herakles bile sevdiği kızı alamadığı için babasının kentini yakıp yıkmış ve sonrada kızı ceza olarak başkasına vermiştir. Onun yaptığı her kahramanlıkta biraz aşk vardır denilebilir. Troya dönüşü Odysseus tüm çilesine rağmen nice aşklar yaşamıştır. Aynı şekilde Troya’dan tek kurtulan kişi olan Aineias da. Kader hep elinde oyuncak etmiştir, hem tanrıları hem de insanları. Kısaca kaderin ve aşkın cilveler yaptığı insanlara ve tanrılara bakalım biraz da.
Kısaca özetlersek aşk ve cinsellik ayrılmaz bir bütün olmakla birlikte çoğu zaman bunlar ayrı tutulmuş ve manevi aşk daha yüceltilmiştir. Kutsal evlilik teması ve Eros-Psykhe aşkı hem soyut hem de somut ahlaki kavramları bir arada tutmaktadır. Bunun dışında Kutsal evlilik teması bir bakıma yaratılışın ve doğumun ana kaynağı gibidir. Öte yanda birçok kahraman ve tarihi olaylar, aşklarla ve bunların sonuçlarından doğan intikam, kin duyguları ve felaketlerle bezeli destanlar haline getirilmiştir. Ama tek bir şey üstün tutulmuş, sevenler ve sevilenler arasındaki aşklar yüceltilmiş ve övülmüştür.
Yaşanan her olay, hissedilen her duygu, yaratılan her şeyin nedeni gibi gösterilir ki; yaratılışın kökeninde aşk vardır diyebiliriz kısaca.
 
 
APHRODİTE VE AŞKLA 
 
APHRODİTE
Birbirilerine sevgiyle yaklaşmalarını sağlamak için karşıt cinsteki insanların üzerine aşk iksiri saçan, bahar gelende çiçekleri ve ağaçları rengârenk bezeyerek doğayı canlandıran üretken bir tanrıçadır, Aphrodite. Birçok araştırmaya, destana ve öyküye konu olmuştur. Olympos tanrıları arasında belli bir yeri olan Aphrodite, Yunan mitolojisinde aşk, cinsel istekler ve güzellik tanrıçasıdır. Güzellik, Aphrodite’yle gelirdi. Rüzgârlar, fırtına bulutları onu görünce kaçarmış, çiçekler toprağı süsler, denizin dalgaları kahkahalar atarmış. Onsuz bir sevincin, bir mutluluğun düşünülmesi olası değilmiş. Homeros’un İlyada’sında yazılanlara göre adı, Truva Savaşı’nın başlama nedeni olarak geçer.
Doğumuyla ilgili iki mitos vardır. Bunlardan birincisi şöyledir: Herodotos’a ve Hesiodos’a göre Aphrodite, denizin köpüklü dalgalarından dünyaya gelmiş (Yun. Aphros köpük demek). Uranos, Gaia’dan doğma çocuklarını, doğar doğmaz toprağın bağrına sokarmış. Çocukları, karnına geri itilince şişip korkunç sancılarla kıvranan Toprak Ana, küçük oğlu Kronos’a bir tırpan verir ve Kronos o tırpanla babasının erkeklik organını kesip denize atar. Aphrodite, Uranos’un denize düşen spermlerinden oluşan deniz köpüğünden doğmuş ve kocaman bir midye içinde Kıbrıs’ta karaya çıkmıştır. Kıbrıs’a çıkar çıkmaz orada birbirinden güzel rengârenk çiçekler açar. Ancak Olympos’taki Themis, onun bu çıplak halini uygun bulmadığı saatleri ve mevsimleri oraya gönderir. Bunlar, tanrıçayı giydirip süsler. Sonra da harikulade bir törenle Olympos’a kabul edilir.
Hesiodos, doğumunu Thegonia’da şu şekilde anlatır:
“Dalgalı denize atar atmaz onları
Gittiler engine doğru uzun zaman.
Ak köpükler çıkıyordu tanrısal uzuvdan:
Bir kız türeyiverdi, bu ak köpükten.
Önce kutsal Kythera’ya uğradı bu kız,
Oradan da denizle çevrili Kıbrıs’a gitti
Orada karaya çıktı güzeller güzeli tanrıça,
Yürüdükçe yeşil çimenler fışkırıyordu
Narin ayaklarının bastığı yerden.
Aphrodite dediler ona tanrılar ve insanlar,
Bir köpükten doğmuş olduğu için”
Doğumuna ilişkin ikinci mitos da şöyledir: Aphrodite, Zeus ile Okeanos kızı Dione’den doğmuştur. İlyada’da yiğit Diomedes’le çarpışırken yaralanan Aphrodite’yi, annesi Dione; kollarına alır, sever, okşar ve bileğinden akan kanı silerek yarasını iyileştirip acılarını dindirir. Homeros bu konuyu şöyle dile getirir:
“Zeus’un kızı Aphrodite, Aineias’ın anası,
Sığır çobanı Ankhises’ten doğurmuştu Aineias’ı,
Keskin gözleriyle görmeseydi onu,
Erlerin başbuğu Aineias, oracıkta ölecekti.
Ak kollarını döktü oğlunun iki yanına,
Onu kargılardan korumak istiyordu,
Parlak elbisesinin bol eteği ile örttü,
Çevik atlı bir Argoslu saplar da tuncu göğsüne
Canını alıverir, diye ödü kopuyordu” (İlyada, V/311-317)
İlyada’ya göre Zeus, kendisine dert yanan kızını şöyle teselli eder:
Böyle dedi o, gülümsedi insanların,
tanrıların babası,
çağırdı yanma altın Aphrodite’yi, dedi ki: .
“Cenk işleri sana vergi değil, yavrum,
sen evliliğin gönül açan işlerine ver kendini,
Çevik Ares’le Athena uğraşacak savaşla. “
Aphrodite, öfkesi de intikamı da son derece korkunç bir tanrıçadır. Şafak tanrıçası Eos’a, Phaidra ve Pasiphae’ya belalı aşklar peydahlaması, kendisine yeteri kadar tapınmayan Lemnoslu kadınlara ceza olarak kocalarının bile dayanamadığı bir koku vermesi ve Kinyras’ın kızlarını, kendilerini yabancılara satmaya zorlaması onun bu yanını ortaya koyar. Üç Güzeller Yarışması’nda oynadığı rol ve Paris’le Helena’nın başına açtığı bela, dillere destan olmuştur. Truva kralı Priamos’un yakışıklı oğlu Paris tarafından tanrıçası Hera ile zekâ tanrıçası Athena arasından en güzel tanrıça seçilmesi; Hera ile Athena’nın, Truvalılara karşı kin duymaya başlamalarına neden olmuş. Paris’in bu kararı, Aphrodite’in Truva Savaşı’na neden olmasının yolunu açar.
Mezopotamya tanrıçası Aştar’dan izler taşıyan geleneksel Aphrodite’ye kutsal kuşlar refakat ederlermiş. Ağacı mersin, hayvanları güvercin, kuğu ve serçedir.
Kişiliği, Helenistik çağ sonrasında Rönesans sanatına da bitmez tükenmez bir konu olmuş, resim ve heykelde sürekli işlenmiş. Aphrodite, Anadolu’da büyük bir saygı görmüş.
 
APHRODİTE-HEPHAİSTOS AŞKI
 
Bir söylenceye göre babası Zeus tarafından, başka bir efsaneye göre de annesi Hera tarafından Olympos’tan aşağı atılınca Lemnos Adası’na düşen Hephaistos, orada ustabirinin yardımıyla demir, bronz ve değerli madenler üzerinde çalışarak demircilik sanatını öğrenir. Sonra bir yanardağın içine demir atölyesini kurar. Bu atölyede insanları hayrete düşürecek sanat şaheserleri koyar, ortaya. Emsali görülmemiş yüzükler, bilezikler, kalkanlar yapar. Ama annesini ve onun kendisine yaptıklarını asla unutmaz.
Hephaistos, daha sonra Olymposlular arasına döner. Bu dönüş öyküsüne göre Hephaistos, annesine bir taht yapar. O aralar Hera, Hephaistos’un hayatta olduğundan habersizdir. Hephaistos, annesine bu tahtı verirken saygılarını sunarak üzerine ‘sevgili annem hera’ya-oğlu Hephaistos’tan’ diye yazarak kendini tanıtır. Bu taht, öylesine güzeldir ki bakanın gözlerini kamaştırıyordu. Bu harikuladeliğine karşın bir de kötü bir yanı vardı, bu tahtın. Görünmez bağlardan yapılma kıskaçları bulunuyordu. Biri üstüne oturduğu zaman bir daha açılmamak üzere kilitlenerek üstüne oturan kişiyi hapsediyordu. Taht, Olympos’a gönderilir. Olympos’a yollanan tahtın ihtişamına kapılan Hera, üstüne oturunca kıskaçlar kapanır ve Hera, yerinden kıpırdayamaz olur. İşbirliği içinde çalışan tanrılar, Hera’yı kurtarmaya çalışırlar. Ama başarılı olamazlar. Sonuçta Hephaistos’a başvururlar. Bunu umursamayan Hephaistos, çağrıları duymuyormuş gibi davranmaya başlar. Zira kendisine yaptıkları nedeniyle Hera’nın cezasını çekmesini istiyordu. Tanrıların başı Zeus, Hermes’i yollar. Hermes, her ne kadar çabalarsa da onu Olympos’a götürmeye ikna edemez. Hermes’ten sonra tanrı Ares gönderilir. Ares, onu Olympos’a çıkarmak için zor kullanırsa da Hephaistos, onu yener ve geri yollar. Sonuçta Hephaistos’u Olympos’a getirmeye talip olan Şarap Tanrı Dionysos, şarap içirerek sarhoş ettiği Hephaistos’tan, Olympos’a gelip Hera’yı büyülü taht’tan kurtaracağına dair söz alır. Ancak Hephaistos’un, iki koşulu vardır. Bu koşulların birincisi; Olympos’da Tanrılar katına kabul edilmesi, ikincisi de güzeller güzeli Aphrodite’in kendisiyle evlenmesiydi.
Oğlunun ileri sürdüğü koşulları kabul eden Zeus, onu önce Olympos’a, tanrıların katına alır. Sonra tanrıça Aphrodite ile evlenmesini sağlar. Ama ne yazık ki hiç bir zaman arzu ettiği mutluluğa ulaşamaz, Hephaistos. Onu sevmeyen, sevmediği için de sürekli aldatan Aphrodite ile olan bu evliliği, mutluluktan çok acı vermiş, utanç getirmiştir, ona.
Aşktan yana şansı da kendi fizikî görünümü kadar çirkindir, Hephaistos’un. Homeros’un İlyada’sına göre Kharitler olarak bilinen zarafet tanrıçalarından Kharis ile evlidir (İl. XVIII, 382). Hesiodos’un Thegonia adlı yapıtına göre ise Kharitler’den adı, parlak anlamına gelen Aglaie adındaki en küçükleri ile evlidir. Demodokos, Homeros’un Odysseia Destanı’nda Aphrodite ile evli olan Hephaistos’un yaşadıklarını şöyle anlatır: Aphrodite’in, kendisini Ares’le aldattığını öğrenen Hephaistos, tıpkı annesi Hera’ya yaptığı tahtın bir benzerini iki sevgiliyi tuzağa düşürmek için tunçtan zincirlerle yapılma görünmez bir yatak yapar. Ardından dinlenmek için Lemnos’a gidiyorum diyerek evden ayrılır. Onun evden ayrılışını fırsat bilen Ares ile Aphrodite, yatakta sevişirken kıskıvrak düşerler, Hephaistos’un tuzağına. Ayrıldıktan kısa bir süre sonra eve dönüp ikisini çıplak bir şekilde yakalayan Hephaistos, onların yaptıklarını duyurmak için dışarı çıkıp Olympos tanrılarına seslenir. Hephaistos’un acı acı bağırarak dile getirdiği bu öfke, onun kişiliğinin dışa vurumudur (Od. XVIII, 306 vd.):
Zeus baba ve hep var olan öbür mutlu tanrılar
gelin, şu gülünç, bayağı işlere bir bakın!
Zeus’un kızı Aphrodite hor gördü beni,
topalım diye hor gördü, sevdi Ares’i,
sevdi onu, yakışıklı, çevik ayaklı diye,
kabahat bende değil, sakat doğmuşsam,
kabahat anamda, babamda, beni dünyaya
getirmeselerdi!
 
APHRODİTE-ARES AŞKI
 
Bir adı da Enyalios’dur, Ares’in. Yunan mitolojisinde Savaş Tanrısıdır. Yunanlılar; Ares’in, zalim ve sert insanların ülkesi olarak bilinen Trakya asıllı olduğunu söylerler. Öldürücü ve kana susamış çok korkak bir tanrıdır. Yunanlılar tarafından hiç sevilmeyen savaş tanrısı Ares, Homeros’un destanlarında baş belâsı, kaleler yıkan, olumsuz ve kötü bir varlık olarak betimlenir. Zeus ile Hera’nın oğludur. On iki Olymposlu tanrıdan biridir. Barış tanrıçası Athena’nın karşıtıdır. Başlıca kült merkezleri, Sparta kenti ve Trakya bölgesidir. Kutsal hayvanı akbaba ile köpektir.
Mitolojide, Aphrodite ile olan kaçamaklarıyla ün kazanmıştır. Aynı zamanda yaşamında bağlandığı tek kadın daAphrodite’dir. Aphrodite’nin kocası ateş ve demircilik tanrısı Hephaistos, Ares ile karısı Aphrodite’i suçüstü yakalar. Bu suçüstü haliyle bir ağın içine kapatarak tanrılara gösterir. Ares’i bir ağın içinde ve suçüstü haliyle gören tanrılar, bir türlü durmak bilmeyen bir gülme krizine tutulurlar.
Ares’in Roma’daki karşılığı olan Mars; Romalılar tarafından ne kadar çok sevilip değer görmüş ise Yunanlılarda da o denli nefret uyandırmış ve dışlanmıştır. Akıl savaşını simgeleyen tanrıça Athena’ya karşı saldırganlığı simgeleyen ve onunla mücadele eden kan dökücü Ares; Phobos (Dehşet), Enyo (Cinayet), Deimos (Korku), Eris (Kavga) adlarındaki dört çocuğuyla hep kavga ederdi. Oğulları Phobos (Dehşet), Deimos (Korku) ve Harmonia adlı kızı, sevgilisi Aphrodite’ten doğmadır. Adları; Kyknos, Lykaon ve Oinomaos olan çocukları şiddetten yana ve soyguncudurlar. Ares’e dair söylencelerin sayısının azlığı, onun hiç de sevilmediğinin ifadesi olsa gerek. Adının geçtiği her öyküde genelde mağlup olan bu kan emici tanrının, zekâsıyla onun kaba gücüne galip gelen tanrıça Athena’dan nefret etmesi de bundan ileri gelir.
Kışkırtmaları sonucunda karşı karşıya getirdiği Trakyalılarla Amazonlar arasında yaşanan savaştan haz alan oğlu Kyknos, önüne gelen herkesi öldürür (üç nehir su yerine insan kanı akıtır). Öldürdüğü insanların kafatasları ile babası Ares adına bir piramit inşa eder. Piramit tamamlanmak üzeredir. Zirvede tek kafatası için boş yer kalmıştır. Teselya kralının kafasıyla zirveyi tamamlamayı düşünür. Ancak o sırada Herakles’in orada geçtiğini görür. Herakles’e meydan okumaya başlar. İkisi arasında yaşanan arbedesonucu Herakles tarafından öldürülür. Herakles, Kyknos’un bedeninden ayırdığı kafasını, piramidin zirvesindeki boş yere koyup piramidi tamamlar. Bunu duyunca savaş arabasına atlayan Ares, kendisini kafataslarından yapılma tapınakla onurlandıran oğlunun intikamı için Herakles’in üstüne saldırır. Ancak bu saldırı başarısızlıkla sonuçlanır.
Tanrıların içinde utanç verici durumlara sıkça düşenlerden biri olan Ares, kimsenin sevmediği bir tanrıdır. Çok sık bir şekilde zor durumlara düşürülür. İşlediği bir suç nedeniyle tunçtan yapılma bir küpe on üç ay süreyle hapsedilmesi, düşürüldüğü bu zor durumların başında yer alır.
Bir ziyafette bir araya gelen Olymposlu tanrılar, müthiş gürültülerle ayağa fırlarlar. Olymposlular arasına alınmayan ve bir ölümlüden doğan Poseidon’un dev cüsseli oğulları Othos ile Ephialtes, tanrılara savaş açarlar. Olympos tanrıları arasına kabul edilmeyi isteyen bu yarı tanrı iki kardeş; gökyüzünü, fırlattıkları dev kayalarla bombalamaya başlarlar. Olympos’a kabul edilmelerinin yanı sıra en güzel tanrıçalar olarak bilinen Athena ile Hera’yı isterler. Hera, Zeus’un karısıdır. Bundan ötürü çok sinirlenen Zeus, bu işi halletmesi için Ares’i görevlendirir. Ares, Athena’nın alaycı sözleri arasında savaş arabasına biner. Büyük bir hışımla iki devin üstüne saldırır. Ancak, gafil avlanan Ares, devlerden birinin fırlattığı kayanın kendisine çarpması sonucunda bayılır. İki dev, Ares’i tunçtan bir küpün içine kapatırlar. Diğer tanrılar Ares’i hiç sevmezler. Buna rağmen iki güçlü tanrıçaya göz koyacak kadar yoldan çıkmış bu iki devin kazanmasını da istemezler. Tunçtan yapılma bir küpün içine kapatılan Ares, tanrıların habercisi Hermes’in uzun aramaları sonucunda on üç ay sonra ölmek üzereyken bulunur. Uzun süre sonra güneş ışığını gören Ares, Othos ve Ephialtes’in kendisini büyük bir cezaya çarptırdıklarını öğrenir. Othos ve Ephialtes, Ölüler Ülkesi’nde yılanlar tarafından bir sütuna bağlanır. Yılanlar her defasında dayanılmaz acılar veren zehirlerini boşalttıkları ısırıklarla rahat vermezler, onlara. İşkence, bununla da sınırlı değil. Omuzlarına tüneyen baykuşlar, sürekli ötüp Othos ile Ephialtes’in beyinlerini tırmalarlar.
Ares’in, Truva Savaşı’na karışması başta tanrıça Hera olmak üzere Olymposlu tanrıları tarafından hoş karşılanmayan bir sonuç doğurmuş. Ares’in, Truvalıların safında savaşa katılıp Yunanlıları öldürmeye başlaması, eski bir defterin yeniden açılmasına neden olur. Truva kralının çapkın oğlu Paris, tarihteki ilk Güzellik Yarışması olarak kabul edilen yarışmada Hera’nın yerine Aphrodite’i güzel seçmiştir. Bu durum, Truva Savaşı’nın nedenlerinden biridir. Hera, savaşa müdahil olmadan önce Zeus’tan onay ister. Hera’nın savaşa müdahil olmasına onay vermeyen Zeus, aynı yarışmanın diğer mağduru olan Athena’nın savaşa müdahil olmasını onaylar. En az Hera kadar Ares’ten nefret eden Athena, savaşçılığıyla ünlü Diomedes’e destek verip Ares’e saldırmasını sağlar. Ares, görmediği Athena’nın varlığını elindeki mızrağın, anlam veremediği bir şekilde yere düşmesinden anlar. Bu fırsatı değerlendiren Diomedes’in yaraladığı Ares, Truva’da savaş meydanından çekilir.
Zeus’un hiç de hoşlanmadığı Ares’in adı, bir destanda şu şekilde geçer: “Bulutları devşiren Zeus yan yan baktı, dedi ki; böyle ağlayıp durma dizimin dibinde dönek. Olympos’ta oturan tanrılar arasında benim en tiksindiğim tanrısın sen!”
Sonunda Olymposlular, Ares’e savaş açarlar. Ama çıkan savaşta Olymposlular yenilirler. Ares’in oğlu Phobos’un saldığı dehşet, Zeus’un tamamen Olympos’tan düşmesini sağlıyordu. Ancak yegâne amacı Olympos’a katılmak olan Ares, Zeus’u eski yerine geçirir. Sonuçta beş tanrı, Ares ile yardımcıları, Olympos’un en büyükleri olurlar. Zeus, Ares’i sevmese de ona bağlılık yeminini hepsürdürecektir.
Yunan mitolojisinin en büyüklerinden biri konumuna gelen Ares, dünyanın yönetimini tamamen eline geçirmiş, insanlara her türlü korkuyu ve acıyı tattırmıştır. Olympos’a kabul edilmesiyle amacına ulaşan Ares, Olympos’ta yer aldıktan sonra Zeus’la son anlaşmasını yapıp bundan böyle hiç bir tanrının dünyaya karışmaması zorunluluğu getirir. Zeus’un, bunu reddetmesi durumunda Olympos düşecek ve Ares, dünyanın egemeni olacaktı. Ama Zeus, Ares’in şartını kabul eder ve dünyaya giden kapıların hepsini kapatır. Heykel ve kabartmalarda sakallı, yukarıdan aşağı silahlı ve güçlü bir tanrı şeklinde betimlenen Ares, sonradan sakalsız bir genç şeklinde tasvir edilmiş, genellikle mızrak, kılıç, kalkan ve miğferle gösterilmiştir.
Atina’da adam öldürenler ve dinsel suç işleyenler, Aeropagos adı verilen Ares Tepesi’nde yargılanırlarmış. Efsaneye göre bu tepenin eteğinde fışkıran bir kaynağın altında Kekrops’tan doğma kızı Alkippe’nin, Poseidon’un Halirrhotios adlı oğlunun saldırısına uğradığını gören Ares, Halirrhotios’u öldürür. Poseidon, topladığı Olymposlulara Ares’i yargılamalarını ister. Ancak Tanrılar Mahkemesi, Ares hakkında beraat kararı verirler.
Yunan mitolojisinde savaş tanrısı olan Ares, aşk tanrıçası Aphrodite’e âşık olmuş. Hâlbuki ikisinin kişilik özellikleri, birbiriyle taban tabana zıttır. Zira Ares; yakan, yıkan, kan döken, barut kokan, saldırgan bir tanrıdır. Buna karşın deniz dalgalarının bembeyaz köpüğünden oluşan Aphrodite; insanların birbirlerine sevgiyle yaklaşması için üzerlerine aşk iksirini saçan, çiçekleri ve ağaçları bahar gelince renk renk süsleyip doğaya canlılık kazandıran üretken bir tanrıçadır. Ama bu iş, gönül işidir, kimin kimi seveceği hiç belli olmaz. Hani atalarımız boşuna; ‘Gönül dediğin ota da konar, b..ka da…’ dememişler. Ancak farklı bir yönden bakıldığında her şeyin üremesine hizmet eden Aphrodite ile yakıcı ve yıkıcı Ares’in aşk yaşamaları doğaya aykırı değildir. Zira doğada da yaratıcılıkla yıkıcılık bir aradadır.
 
Aşk ve güzellik tanrıçası olan Aphrodite, Hephaistos’la evlidir. Hem iki ayağı topal hem çok çirkin olan Hephaistos, sanatkârların piridir. İkisinin de temsilcisi oldukları aşk ile sanat kol kola imiş. Ancak sadece kendini düşünen bencil Ares, bu birlikteliği bozmak için elinden gelen her şeyi yapmış. Paha biçilmez çeşitli armağanlar alarak, büyük vaatlerde bulunarak, övgüler düzerek Aphrodite’in kalbini çelmeyi başarır. Hephaistos, geceleri volkanların içindeki demir atölyesinde çalışmak üzere evden ayrıldıktan hemen sonra Ares, sarayına geldiği Hephaistos’un yatağında Aphrodite ile sevişirmiş. Güneşin, olan biteni Hephaistos’a haber vermesini engelleyen Ares, güneşin doğuşunu kendisine bildirmesi için genç Alektryon’u gözcü olarak kapının dışında tutar. Ancak Alektryon, bir gün uyuyakalmış, kapının dışında. Güneş, Ares’le Aphrodite’in birlikteliğini görür görmez hemen Hephaistos’u haberdar eder. Sanatkârların piri Hephaistos, onları tuzağa düşürmek için görünmez bir ağ yapar. Bu görünmez ağı, onlardan habersiz yatak odasına yerleştirir. Sonra da ‘ben dinlenmek için Lemnos Adası’na gidiyorum’ diyerek evden ayrılır. O, evden ayrılır ayrılmaz eve gelen Ares, Aphrodite ile yatağa girerek sevişmeye başlar. Bu sırada Hephaistos’un yaptığı görünmez ağın içine hapsolup kımıldayamaz duruma gelirler. Onları bu şekilde yakalayan Hephaistos durumu, Olympos’taki tanrılara bildirir. Bu görüntüden utanç duyan tanrıçalar oraya gitmezken, erkek tanrılar bu utanç verici duruma kahkahalarla güler. Düştükleri bu utanç verici durumdan utanan Ares, dağlara çıkarken Aphrodite, Kıbrıs Adası’na kaçar. Alektryon,görevini gereği gibi yapmadığı gerekçesiyle horoza dönüştürülür. Veo günden itibaren güneşin doğuşunu haber vermeye başlar. Hephaistos’u sürekli aldatan Aphrodite ile Ares’in bu birlikteliğinden Phobos (Bozgun), Demikos (Korku) ve Harmonia (Uyum) adındaki çocukları doğmuştur.
APHRODİTE-HERMES AŞKI
 
 
 
 
Aşk tanrıçası Aphrodite, her yüzyılda bir Olympos’tan aşağı inerek doğduğu topraklara gidermiş. Bu topraklara her gelişinde farklı kisvelere bürünürmüş. Bir yüzyıl gene dünyaya geliyormuş. Bu gelişinde orman perisi şekline dönüşüp doğduğu toprakları onurlandırır. Ormandaki hayvanlarla birlikte gezinirken bir gölün kıyısında güzelliğiyle tanrıları bile kıskandıracak biriyle karşılaşır. Bu kişi, kalbi merhamet ve sevgiyle dolu Hermes’den başkası değil. Onu görünce hemen kendisine âşık olur, Aphrodite.
Hemen Hermes’in yanına gider ve onunla göz göze gelirler. Kanı, nehirler gibi damarlarında dolaşmaya başlayan Hermes de Aphrodite’e âşık olur. Bir süre birbirilerine bakınan Aphrodite ile Hermes, aniden birbirine dolanmaya ve birleşmeye başlarlar. Onlar, birbirine sarıldıkça kuşlar uçuşmaya, çiçekler açmaya, rüzgârlar ılık ılık esmeye ve önlerinde eğilen ağaçlar onları selamlamaya başlar.
Kendinden geçen Aphrodite, Hermes’i sıkı sıkı sarmaya başlar. Neticede Hermes, bu sevgiye karşılık veremez duruma gelir. Durumu fark edince yaptığından nedamet duyan Aphrodite, sevgilisiyle ayrılmaması için Zeus’tan yardım diler. Ona acıyan Zeus, onları sonsuza dek birleştirir.
 
Kimi efsanelere göre tanrıça Aphrodite ile Hermes, Halikarnassos kentinde bulunan tapınaklarında birlikte olurlar. Efsaneye göre Aphrodite ile Hermes’in bu birlikteliğinden bir oğulları olur. Adını Hermaphrodit koyarlar. Adı, Salmakis efsanesinde geçen Hermaphrodit, Yunan mitolojisindeki ticaret tanrısı Hermes ile tanrıça Aphrodite’in adlarından gelmektedir. Hem kadın hem erkek cinsel organları bulunan Hermaphrodit, çift cinsiyetli biridir. Öyle çok güzeldir ki, bir su perisinin dikkatini çekmiştir. Peri kız, ona yakın olmak için sürekli uğraşır durur. Ama ondan yüz bulamaz. Hermaphrodit, bir gün gölde yüzerken karşısına çıkan peri kız, sıkıca sarar onu. Tanrılara, onları birbirlerinden ayırmamaları için dua eder. Sonunda dileği kabul olup ikisi de aynı vücutta can bulunca ortaya çift cinsiyetli bir insan çıkar. Bazı efsanelerde Eros, Aphrodite’nin oğlu olarak gösterilir.
APHRODİTE-ADONİS AŞKI
 
 
Aphrodite, Adonis’e âşık olur. Adonis, ölümlü bir erkektir. Aphrodite, kendisine yeterince tapınmayan Kıbrıs kralıKinyras’ın kızı Myrrha’yı cezalandırır. Bu ceza, babasıyla birlikte olma arzusudur. Aphrodite’in cezalandırması sonucunda babasına karşı sonsuz bir aşk hissetmeye başlayan Myrrha’nın tek arzusu, onunla birlikte olmaktır. Dadısının yardımıyla yedi gün yedi gece (kimi kaynaklara göre 40 gün, 40 gece) babasıyla birlikte olur. Son gece, birlikte olduğu kişinin kızı olduğunu öğrenen baba, onu öldürmek ister. Ancak Myrrha’ya acıyan tanrılar, onu mersin ağacına dönüştürüp babasının elinden kurtarırlar. Dokuz ay sonra bu ağacın gövdesinden yakışıklı Adonis doğar.
Adonis’i görür görmez âşık olan Aphrodite, saklaması için onu Persephone’ye bırakır (Persephone, Zeus ile Demeter’in kızıdır. Kendisini kaçıran Hades’in sunduğu meyveyi yiyerek Ölüler Ülkesi’nin tanrıçası olmuş). Bir süre sonra Persephone, Adonis’e âşık olur. Bu nedenle onu, Aphrodite’e geri vermek istemez. Böylece iki tanrıça arasında büyük bir kavga yaşanır. Araya giren Zeus, Adonis’in yılın dört ayını Persephone ile dört ayını Aphrodite ile geri kalan zamanını da gönlünce kullanmasını karara bağlar.
Adonis, iki tanrıçadan artan dört aylık zamanının tamamını da Aphrodite’in yanında geçirmeye başlar. Adonis, yer altında yaşayan Persephone’nin yanına indiği zaman yaz biter, kış mevsimi başlar. Dört ay sonra tekrar yeryüzüne, Aphrodite’in yanına çıktığında toprak tekrar bereketlenir ve ilkbahar mevsimi başlar. Adonis, arta kalan dört aylık zamanın tamamını Aphrodite’e ayırınca Persephone, kıskançlık krizlerine girermiş. Kıskançlığın verdiği öfkeyle Adonis’in üzerine bir yaban domuzu salar. Yaban domuzunun saldırısıyla yaralanan Adonis, bir süre sonra yaşamını yitirir. Gözyaşlarına boğulan Aphrodite’in yapacak bir şeyi yoktur. Zira tanrıların güçlerinin sınırlandığı tek şey ölümdür. Ölümlülerin ölümüne çare bulmak olanaksızdır. Ancak Adonis’i yaşatmaya kararlı olan Aphrodite, Adonis’in kasığından akan kandamlasını, Anemon (dağ lalesi) adındaki kırmızı bir çiçeğe dönüştürür. O gün bu gündür ilkbahar gelince dağlar Anemonlarla süslenir. Aphrodite, sevgilisinin yardımına koşarken ayağına bir diken batar. Dikenin battığı yerden akan kan, tanrıçanın çiçeği olan beyaz gülü, kızıla bulamıştır.
 
Kışı yeraltında geçiren Adonis, ilkbaharla birlikte yeryüzüne çıkar. Toprağın ve bitkilerin yeniden dirilişini simgeler. Yazın en sıcak zamanı, Adonis Anma Törenleri’nin yapıldığı zamandır. Kadınlar, bu törenler sırasında Adonis’i simgeleyen küçük bir tahta heykelin çevresine, içinde solmuş çiçeklerin bulunduğu saksıları dizerek ağıtlar yakarlar.
APHRODİTE-ANKHİSES AŞKI
 
 
 
Ankhises, Troya kral soyundan gelen Asrakos’un oğludur. Çobanlık yaptığı İda Dağı’nda Aphrodite ile sevişen Ankhises’in bu beraberliğinden Aineiasdoğar. Homerik adı verilen övgülerden Aphrodite’ye ayrılanı, bu sevişmeyi en ince detayına değin anlatır. Buna göre Tanrıça, sığırtmaç Ankhises’i, İda Dağı yamaçlarında sığırlarını otlattığı zaman görür. Gördüğü delikanlının güzelliğine vurulan Aphrodite, hemen gökten süzülerek İda Dağı’na iner. Övgüde; Aphrodite’in ‘canavarların anası, bin bir pınarlı’ olarak tasvir edilenİda Dağı’na inişi, vahşi hayvanları peşinden sürükleyen ana tanrıçanın gelişine benzetilmiş ve tanrıçanın büyüsüne kapılan hayvanların; ormanlarda, fundalıklarda sevişmesi gösterilmiştir. Tanrıça, Phrygialı genç bir kız kisvesine bürünerek Ankhises’e görünür. Troyalı prens, sonsuz bir istekle tanrıçaya yaklaşır. Seviştikten sonra gülümseyen tanrıça, sevgilisine şunları söyler:
Senin bir oğlun doğacak, TroyaIılara kral olacaktır o
Ve çocuklarına çocuklar doğacaktır sonsuzluğa dek!
Aphrodite doğuracağı çocuğu, bakıp büyütmeleri amacıyla nymphalara vereceğini, beş yaşına geldiği zaman babasıyla tanıştıracağını ve çocuğun kimin olduğu konusundaki sorulara da Aphrodite’nin oğlu olduğunu söylememesini ister. Aksi takdirde Zeus’un yıldırımlarıyla çarpılacağını söyledikten sonra Ankhises’i bırakıp gider.
Başka bir efsaneye göre Ankhises, tanrıçaya verdiği sözü tutmamış. Zira içkiyi fazla kaçırdığı bir gün Aphrodite ile seviştiğini söyleyip onunla övünürken çarpılır. Bunun sonucunda topal – ya da kör– kaldığı söylenir. Aineias’ın, Troya’dan kaçtığı sırada onu sırtına almasının nedeninin de bu olduğu rivayet edilir. Troya’dan ayrıldığı zaman seksen yaşında olduğu söylenir. Vergilius’un kaleme alınan Aeneis Destanı’nda Ankhises’in, Sicilya’da Drepanon Burnu’nda yaşamını yitirdiği ve Aeneas’ın, babası onuruna oyunlar düzenlediği söylenenler arasındadır. Roma’da tarihsel dönemlere değin devam eden Troya Oyunları’nın kökeni, Aenas tarafından düzenlenen bu yarışmalara dayanmaktadır.
 
APHRODİTE-KİNYRAS AŞKI
 
 
 
 
 
Kinyras, Suriye kökenli Kıbrıs kralıdır. Adına, İlyada’da sıkça rastlanmaktadır. Buradaki bilgilere göre Akha orduları başkomutanı Agamemnon, Troya Savaşı’na katılması için Odysseus ile Talthybios’u ona gönderir. Kinyras da gelenlere elli gemiyle savaşa destek vereceğini söyler. Ancak Akhalıları aldatmış. Zira donatılmış bir gerçek geminin yanı sıra kırk dokuz da topraktan yapılma tekneyi denize indirmiş. Topraktan yapılma kırk dokuz gemi batmış, yalnız bir gemi varabilmiş Aulis’e. Buna rağmen sözünü tutmuş olarak kabul edilmiştir. Kıbrıs Adası’nın yerlisi olmayan Kinyras’ın aslı, Suriye’nin Byblos kentinden gelmedir. Hem kendisiyle hem de oğlu Adonis’le ilgili efsanelerin Fenike orijinli oluşundan da bu sonuç çıkmaktadır.
Kıbrıs’a gelince Paphos kentini kuran Kinyras, Kıbrıs kralı Pygmalion’un kızıyla evlenir. Bu evlilikten Adonis doğar. Adonis’in dışında bir oğlu ile üç kızı daha doğmuş, Pygmalion’un kızından. Tapınımına gerekli önemi vermedikleri için Tanrıça Aphrodite’in öfkesine hedef olan Kinyras’ın üç kızı, birer yosma olmuş ve Kıbrıs’a gelen yabancılara kendilerini pazarlamışlar. Hatta Myrrha (Smyrna)’nın, babasıyla yaşadığı doğa dışı aşktan Adonis doğmuştur.
Efsanenin başka bir bölümünde de Kinyras, Yunan Aşk tanrıçası Aphrodite tarafından sayılan ve sevilen bir kral olarak gösterilir. Bazı kaynaklarda Aphrodite’in, Kinyras ile seviştiği söylenir. Ancak bu konuya net bir açıklama getirilmemiştir. Hatta Tanrıça Aphrodite, çok sevdiği için ona uzun bir ömür bahşetmiş ve Kinyras 160 yıl yaşamıştır. Kıbrıs’ta bu tanrıçanın kültünü kurmuş. Dahası, adaya sanatları ve uygarlığı getiren kişi, usta bir kâhin ve müzikçi Kinyras’tır.
Fenike menşeli kinnor adındaki sazıyla (Kinyras adı oradan türemiş) tanrı Apollon’la yarışır. Ancak o da Marsyas gibi tanrının gazabına maruz kalır.
 
 
APOLLON VE AŞKLARI
 
 
 
 
 
APOLLON
 
Gün ışığının parlak tanrısıdır, Apollon. Yunan mitolojisinde Girit Adası’nda Minos Çağı’nda hayvanların kutsal efendisi olarak bilinen Paean ya da Paian’ın soyundan gelir. Zeus’un, güzel saçlı Leto’dan doğma oğludur. Başka bir ifadeyle babası, ışığın geldiği gökyüzü olan Zeus, annesi de karanlık gece olan Leto’dur. Lekesizliği ve bakireliği simgeleyen av tanrıçası Artemis’in ikizidir. Her sabah, gecenin koynundan çıkan Eos (Şafak); günün aydınlık saatlerinin efendisi ve ışığın tanrısı Apollon’un geldiğini muştular. Apollon’un doğuşu şöyle anlatılır:
Keos ile Phoebe (Parıltı)’nın Leto adında çok güzel bir kızları vardır. Onun güzelliğini gören Zeus, hemen göz koyar ona. Bir fırsatını bulunca hemen onunla birlikte olur. Hera, Leto’nun, kendi kocasından çocuk beklediğini öğrenir. Bu yüzden kendisine dünyayı dar etmek için kızcağıza yapmadığını bırakmaz. Tanrıça Demeter’e, Leto’ya doğum yapacak bir yer vermemesini söylerken, doğum tanrıçası Eilethyia’nın da Olympos’tan aşağı inmesine izin vermez. Zeus, sevdiği kadına yardım etmek amacıyla şeklinde gökten attığı bir taş, yüzen bir adanın kıyısındaki kumsala düşerek bir ada oluşturur.Küçücük bir taştan oluşturduğu bu adayı, denizin derinliklerindeki bir kayaya sıkıca bağlar. Yorgunluktan bitap düşen Leto, adaya vardığı zaman şunları söyler:
-“Ey ada! Bana acı ve çocuğumu dünyaya getirmem için bana bir yer ver. Eğer sen oğlumu göğsüne basar, kayaların arasında barındırır, ona bir tapınak yaparsan, sen şenlenecek, zenginleşeceksin. Çünkü karnımda taşıdığım tanrı için halk, buraya akın akın kurban kesmeye gelecektir.”
Adanın üstünden eserek geçen rüzgâr:
-“Leto için rahat etsin, senin oğlunu alacağım, yalnız doğuracağın çocuğun daima bende kalması için onu kandıracağına dair söz ver.” der.
Bunun üzerine Leto:
-“Namusum ve şerefim üzerine söz veriyorum” der.
Doğum sancılarıyla kıvranan Leto’nun çevresi, onun bir an önce kurtulmasını isteyen tanrıçalar tarafından sarılır. Bu sırada Tanrıça İris, kinci Hera’nın hilelerini boşa çıkarıp doğum tanrıçası Eilethyi’yı Olympos’tan kaçırarak adaya indirir. Uzun sevinç çığlığı atan Apollon, ışığın içinden doğar. Olympos’tan aşağı inenThemis, yeni doğan bebeğe Ambrosia ve Nektar sunar.
Tanrısal içkiyi içen Apollon, kımıldamaya başlayınca annesinin sardığı kundak yırtılır, gümüş kemer parçalanır, altın işlemeli bağlar kendiliğinden kırılıp düşer. Parlak yüzlü tanrı bağırarak:
-“Bana uyumlu sesler çıkaracak bir Lir getirin. Bir elime de ok ve yay verin, mucizeler göstermek istiyorum” der.
Apollon bunları söyleyerek kendi adasının kısır toprağı üzerinde yürümeye başlar. Bastığı her yerden rengârenk çiçekler başkaldırır, otlar biter ve ada, cennete dönüşür.
Leto, İki koluyla Fenike ağacına sarılarak
dayadı çimenlere dizlerini,
ve çocuk gün ışığına çıkıverdi,
Sevinç çığlıkları kopardı tanrıçalar hep bir ağızdan.
İşte o zaman, ey Phoibos, yıkadı seni tanrıçalar
kutsal elleriyle arı, duru bir suda,
yepyeni bir kundağa sardılar,
incecik, kar gibi ak bir kundağa,
sonra başına altın şeritler doladılar,
anası emzirmedi altın kılıçlı Apollon’u,
Themis tanrıça nektar sundu ona
ve bal gibi ambrosia sundu ölümsüz elleriyle.
Dile gelmez bir sevinç kapladı yüreğini Leto’nun.
… Çiçekler içindeydi şimdi, çiçekler içinde Delos,
tıpkı ormanlarla kaplı bir dağ doruğu gibi.
Ey uzağı vuran Apollon, ey gümüş yaylı,
kimi vakit çıkarsın kayalı Kynthos’un doruğuna,
atkılarda dolaşırsın, İnsanlar arasında kimi vakit,
sensin efendisi Lykia’nın, sevimli Maionia’nın efendisi
Miletos da senindi, kıyıdaki o büyülü şehir senin malın,
nice tapınakların oldu senin, nice kutsal koruların oldu;
yüce dağ başları şenin oldu, ovalara bakan dağ başları,
senin oldu denize dökülen nice ırmaklar;
ama gönlünü sevindiren yer, ey tanrı, Delos’tu. asıl.
Yunan mitolojisinde en önemli yere sahip olan tanrılardan biridir, Apollon. Başlangıçta Kıta Yunanistan’a has bir tanrı olarak kabul edilirdi. Ancak sonradan yapılan araştırmalar, onun Anadolu kökenli bir tanrı olduğunu gün ışığına çıkarmıştır. Apollon sözcüğü de Yunanca bir sözcük değil, zaten. Azra Erhat, Apollon’un asıl doğum yerinin Anadolu kıyıları, başka bir ifadeyle Lykia ve özellikle Patara kentinde doğduğunu söyler. Apollon, İlyada’nın bazı bölümlerinde, Lykegenos sıfatıyla da anılır. Likyalı anlamına gelen bu sıfat, onun Likya bölgesiyle ilişkisinin bir ifadesidir. Adının geçtiği efsanelerde okçu, gümüş yaylı ya da hedefi vuran anlamına gelen farklı sıfatlarla da anılır. Efsanelerin bazılarında parlak, ışık saçan anlamındaki Phoibos sıfatı kullanılır.
Gümüş bir yayı, en uzağa atan Apollon, okların tanrısıdır. Okları, hedefini hiç bir zaman şaşırmazmış. İkizi Artemis ile paylaştığı okçuluk yeteneği, ona büyük bir üstünlük sağlar. Apollon ve Artemis’in oklarıyla ölmek tatlı, acısız, uykuya dalar gibi huzurlu bir ölüm demekmiş.
Tıp, onun tarafından insanlara öğretilmiştir; iyileştirici tanrıdır. İnsanları suçlarından arındırır. Ama bununla birlikte oklarıyla çevreye veba ve ölüm de saçar (İlyada’da Troya Savaşı’nda oklarıyla Akha ordularına veba salmıştır).
Yalanı hiç sevmez. Işığın ve gerçeğin tanrısıdır. Dört atlı arabasıyla her gün göğü bir uçtan öbür uca dolaşırmış. Bu dolaşımın sonucunda da güneş doğarmış.
Apollon, bilicilik tanrısıdır. Apollon’un ilham verdiği insanlar bilici, kâhin veya falcı olurlar. Bilicilik, İlkçağ’da çok önemli bir sanattır. Yunan efsanelerine göre Delphoi, önemli bir bilicilik merkezidir. Efsaneye göre; Gaia, Python adında bir ejder doğurur. Python, Delphoi’deki bilicilik merkezinin bekçisi olur. Buranın ilk adı da Python imiş. Apollon, doğumunun dördüncü gününde, Hephaistos tarafından kendisine yapılan oklarıyla silahlanarak Delphoi’a gider, Python’u öldürür ve aynı yere kendi kehanet merkezini kurar. Didim’deki bilicilerin çoğu kadındır. Bu bilici kadınlar, ellerinde bulunan kutsal bir asayla kuyunun başında oturur, kuyudaki sularda gördükleri ışıltıları yorumlayıp rahiplere bildirirler. Troya kralı Priamos’un kızı Kassandra, bu bilici kadınların en ünlüsüdür.
Musagetes denilen Musalar Korosu’nun yöneticisi olarak ünlenen Apollon, güzel sanatların, bilimin ve müziğin koruyucusudur. Ancak kimi yetenekleri konusunda çok kıskançtır. Bu özelliğini, Phrigyalı Marsyas’a karşı öfkesini işleyen bir mitosta bariz bir biçimde görmek mümkündür. Marsyas, iki delikli kavalın mucidi olarak bilinirse de bu kaval, ilk kez tanrıça Athena tarafından bulunmuştur. Athena günün birinde bir dere kenarında kavalını çalarken derenin suyunda yansısını görür. Kavalı çalarken şişen yanaklarının çirkinleştiğini fark eder. Bundan ötürü bir daha çalmamaya ant içtiği kavalı, dereye atar. Athena tarafından suya atılan bu kaval, Marsyas tarafından bulunur. Kavalı bulan Marsyas, onu çalmaya başlar. Zamanla ustalaşır ve Musalar Korosunun yöneticisi olur. Kendine çok güvenen Marsyas, Apollon’un liriyle yarışmaya kalkışır. Apollon, ‘galip gelenin, yenilene istediği cezayı vermesi’ koşuluyla yarışmayı kabul eder. Musalar ve Phrigya kralı Midas da hakem olarak tayin edilirler. Yarışma neticesinde Musalar, Apollon’u Kral Midas da Marsyas’ı birinci seçer. Buna çok sinirlenen Apollon, Midas’ın kulaklarını eşek kulaklarına dönüştürür. Marsyas’ı da bir çam ağacına bağlar ve diri diri derisini yüzer. Daha sonra yaptığından nedamet duyan Apollon, lirini bir daha çalmamak üzere kırarken, Marsyas’ı bir ırmağa (Çine Çayı) dönüştürür.
Aletlerden ok, yay ve lir; hayvanlardan kurt, yunus balığı, kuğu, karga; bitkilerden defne, palmiye ve zeytin ağacı tanrının simgeleridir.
Lapithai kralı Phlegyas’ın kızı Koronis; Pinios’un kızı Daphne; Okeanos ile Tethys’in kızı Klytia; Kadmos’un kızı Leukothae (İno) gibi nymphelerin (su perileri) gönlünü çelen Apollon, sonbahar gelince sürekli temiz olan ülkeye yani kuzeye gider, ilkbahar gelince de şarkılar ve törenler eşliğinde Eski Yunan’a dönüş yaparmış. Çok yönlü bir kişiliğin sahibi olan Apollon; Ege uzlaştırmacılığına denk düşer şekilde tanrıların pek çoğunu bünyesinde bir araya getirir. Apollon aktivitelerinin bir kısmı, onun; Güneş Işınları gibi ya hastalığa maruz bırakan ya da sağaltan okların sahibi olan Güneş tanrısı olduğunun bir ifadesidir.
Heykellerinin ilk yapılanlarında omzunda hep bir kuzu taşır şekilde sembolize edilen ve bir Lykeus yani Kurt öldürücü olarak bilinen Apollon; hayvan sürülerinin koruyucu tanrısıdır. Fare-tanrı Sminth’in görünümüne bürünmüş bir örneği olan Apollon; aynı zamanda bir fare yakalayıcısı olan Smintheus’tur da. Asırlar boyu dünyanın dört bir yanından gelen hazinelerle dolup taşan Delphoi Tapınağı’nın kehanetleriyle insanları akın akın çeken bilici rahibesine ilham kaynağı olan da Apollon’dur.
APOLLON-DAPHNE AŞKI
 
 
 
 
 
Artemis gibi bâkire kalmaya ant içtiği için sürekli erkeklerden kaçan güzel bir kız yaşarmış. Adı, Daphne’dir bu güzeller güzeli kızın. Irmak Tanrı Peneus’un kızıdır. Ormanlarda tek başına dolaşmaktan büyük zevk alırmış. Ay ışığında avlanmak, yabani hayvanları kovalamak, bu hayvanların derilerinden faydalanmak Daphne’nin en büyük eğlencesiymiş. Koştukça rüzgârda savrulurmuş, uzun dalgalı saçları… Bir adamın karısı olarak yaşamayı aklının ucundan bile geçirmeyen Daphne, erkeklerden çok iğrenirmiş. Bu nedenle her fırsatta kendisinden torun isteyen babasına; “Ey, dünyaya gelmeme vesile olan sevgili babacığım, kadınlık görevlerini bilmeden ve birisinin karısı olmadan, bağımsız olarak yaşamama izin ver… Zeus, kızı Artemis’e nasıl sonsuz bakirelik bağışladıysa, sende bu lütfû esirgeme benden” dermiş.
Daphne hakkında iki efsane bulunmaktadır. Birinci efsane şöyledir: Günün birinde Thessalia’da, kıyıları ağaçlarla bezenen Peneus Irmağı’nın kıyısında gezinen Apollon, orada çok güzel bir kızla karşılaşır. Daphne’dir, güzelliği dillere destan bu kızın adı. Yıldız gibi parıldayan ışıl ışıl gözlerine, dolgun dudaklarına, narin ellerine vurulan Apollon’un yüreği, Daphne’ye sahip olma arzusuyla yanıp tutuşur.
Apollon’un arzu dolu bakışlarını fark eden Daphne, bir rüzgâr gibi göğün boşluğunda hızla kayarak ayın yuvarlak ve yaldızlı çehresini tülle örten bulutlar gibi koşarak uzaklaşır, ondan. Daphne’nin kendisinden uzaklaştığını gören Apollon, arkasından yalvararak: “Dur, güzel peri kaçma benden. Beni, senin ardında dolaşmaya zorunlu kılan senin âşkındır. Koşma ki düşüp narin ellerin berelenmesin, yoksa acına dayanamam ben. Senin ardına düşen kişi, ne bir dağlı ne bir sığır çobanıdır. Delphoi toprağının, Klaros’un, Tenedos’un, Patara’daki kral sarayının efendisi olarak bilinirim ben. Babam, tanrıların tanrısı Zeus’tur benim. Geçmiş zamanlarda olanlardan ve gelecek zamanlarda olacaklardan ancak benim sayemden haberdar olunur. Sıradan biri değilim ben.” dermiş.
Apollon bir yandan böyle yalvarırken öte yandan koşarmış kızın ardından. Onu yakalamak üzeredir. Sıcak nefesiyle okşamaya başlamıştı, Daphne’nin havada uçuşan saçlarını. Giderek kuvvetten düştüğünü, yorulduğunu hissetmeye başlayan Daphne, olduğu yerde durup yeryüzünün anası Gaia’ya: “Ey toprak ana, üstümü kapat. Gizle, kurtar beni!” diye yalvarmaya başlar. Tam o sırada bir uyuşma belirir narin bedeninde. Kolları soğumaya, nazik ve küçük ayakları toprağın içine kök salmaya başlar. Gri renkli bir kabuk, olgun ve yumuşacık göğsünü kaplar. Kokulu saçları yaprağa, körpecik kolları dallara dönüşüverir,Daphne’nin. Yüzü görünmez olur, yaprak yığınları arasında. Buna rağmen güzelliğinin parıltısından hiçbir şey yitirmemiştir. Şaşkındır, peri kızını kucaklamak isterken defne ağacının gövdesine çarpan Apollon. Öpücüklere boğmak ister, narin bedeni ağaca dönüşen Daphne’yi.Ama dallar kaçar gibidir, onun dudaklarının dokunuşundan. Gövdesine sıkıca sarıldığında Daphne’nin kalbinin henüz çarptığını anlar. Bunun üzerine; “Karım olamadın ama bundan böyle ağacım olacaksın, benim. Taç gibi taşıyacağım seni başımın üstünde, lirimin süsü, okumun kılıfı sen olacaksın bundan sonra. Zafer kazanmışların tacı, sen olacaksın. Nasıl ki genç kızlık saçlarına makas zarar vermemişse, yemyeşil yapraklarını kış bile dökemeyecektir, senin. Her mevsimde güzelliğinin süsü olacaktır yaprakların. Adın, Defne olacak bundan sonra.”der,Apollon.Bunları söyleyince defne ağacı, Tanrı’nın lütfuna teşekkür edercesine dallarını yavaşça sallar ve başını saygıyla eğer, öne doğru.
 
Hakkındaki söylencenin ikincisi bir Lakonia söylencesidir. Buna göre Eleia Kralı’nın Leukippos adlı oğlunun kendisine âşık olduğu Daphne, av tanrıçası Artemis’in hizmetinde çalışan vahşi bir bakiredir. Leukippos, ona yakın olabilmek içinkadın kılığına girerek O’nun arkadaşlarının arasına karışır. Ama yıkanmak için giysilerini çıkarmamakta direnen Leukippos, kimliği ortaya çıkınca kızlar tarafından öldürülmekten son anda kurtulur. Bir başka anlatıma göre ise Leukippos, Apollon’un, kızı korumakla görevlendirdiği nenfler tarafından öldürülür. Ancak bu, Apollon’a mutluluk getirmez. Zira Irmak Tanrı Peneus’un kızı Daphne, yine yüz vermez, tanrıya.
APOLLON-KORONİS AŞKI
 
 
 
 
 
Artemis gibi bâkire kalmaya ant içtiği için sürekli erkeklerden kaçan güzel bir kız yaşarmış. Adı, Daphne’dir bu güzeller güzeli kızın. Irmak Tanrı Peneus’un kızıdır. Ormanlarda tek başına dolaşmaktan büyük zevk alırmış. Ay ışığında avlanmak, yabani hayvanları kovalamak, bu hayvanların derilerinden faydalanmak Daphne’nin en büyük eğlencesiymiş. Koştukça rüzgârda savrulurmuş, uzun dalgalı saçları… Bir adamın karısı olarak yaşamayı aklının ucundan bile geçirmeyen Daphne, erkeklerden çok iğrenirmiş. Bu nedenle her fırsatta kendisinden torun isteyen babasına; “Ey, dünyaya gelmeme vesile olan sevgili babacığım, kadınlık görevlerini bilmeden ve birisinin karısı olmadan, bağımsız olarak yaşamama izin ver… Zeus, kızı Artemis’e nasıl sonsuz bakirelik bağışladıysa, sende bu lütfû esirgeme benden” dermiş.
Daphne hakkında iki efsane bulunmaktadır. Birinci efsane şöyledir: Günün birinde Thessalia’da, kıyıları ağaçlarla bezenen Peneus Irmağı’nın kıyısında gezinen Apollon, orada çok güzel bir kızla karşılaşır. Daphne’dir, güzelliği dillere destan bu kızın adı. Yıldız gibi parıldayan ışıl ışıl gözlerine, dolgun dudaklarına, narin ellerine vurulan Apollon’un yüreği, Daphne’ye sahip olma arzusuyla yanıp tutuşur.
Apollon’un arzu dolu bakışlarını fark eden Daphne, bir rüzgâr gibi göğün boşluğunda hızla kayarak ayın yuvarlak ve yaldızlı çehresini tülle örten bulutlar gibi koşarak uzaklaşır, ondan. Daphne’nin kendisinden uzaklaştığını gören Apollon, arkasından yalvararak: “Dur, güzel peri kaçma benden. Beni, senin ardında dolaşmaya zorunlu kılan senin âşkındır. Koşma ki düşüp narin ellerin berelenmesin, yoksa acına dayanamam ben. Senin ardına düşen kişi, ne bir dağlı ne bir sığır çobanıdır. Delphoi toprağının, Klaros’un, Tenedos’un, Patara’daki kral sarayının efendisi olarak bilinirim ben. Babam, tanrıların tanrısı Zeus’tur benim. Geçmiş zamanlarda olanlardan ve gelecek zamanlarda olacaklardan ancak benim sayemden haberdar olunur. Sıradan biri değilim ben.” dermiş.
Apollon bir yandan böyle yalvarırken öte yandan koşarmış kızın ardından. Onu yakalamak üzeredir. Sıcak nefesiyle okşamaya başlamıştı, Daphne’nin havada uçuşan saçlarını. Giderek kuvvetten düştüğünü, yorulduğunu hissetmeye başlayan Daphne, olduğu yerde durup yeryüzünün anası Gaia’ya: “Ey toprak ana, üstümü kapat. Gizle, kurtar beni!” diye yalvarmaya başlar. Tam o sırada bir uyuşma belirir narin bedeninde. Kolları soğumaya, nazik ve küçük ayakları toprağın içine kök salmaya başlar. Gri renkli bir kabuk, olgun ve yumuşacık göğsünü kaplar. Kokulu saçları yaprağa, körpecik kolları dallara dönüşüverir,Daphne’nin. Yüzü görünmez olur, yaprak yığınları arasında. Buna rağmen güzelliğinin parıltısından hiçbir şey yitirmemiştir. Şaşkındır, peri kızını kucaklamak isterken defne ağacının gövdesine çarpan Apollon. Öpücüklere boğmak ister, narin bedeni ağaca dönüşen Daphne’yi.Ama dallar kaçar gibidir, onun dudaklarının dokunuşundan. Gövdesine sıkıca sarıldığında Daphne’nin kalbinin henüz çarptığını anlar. Bunun üzerine; “Karım olamadın ama bundan böyle ağacım olacaksın, benim. Taç gibi taşıyacağım seni başımın üstünde, lirimin süsü, okumun kılıfı sen olacaksın bundan sonra. Zafer kazanmışların tacı, sen olacaksın. Nasıl ki genç kızlık saçlarına makas zarar vermemişse, yemyeşil yapraklarını kış bile dökemeyecektir, senin. Her mevsimde güzelliğinin süsü olacaktır yaprakların. Adın, Defne olacak bundan sonra.”der,Apollon.Bunları söyleyince defne ağacı, Tanrı’nın lütfuna teşekkür edercesine dallarını yavaşça sallar ve başını saygıyla eğer, öne doğru.
 
Hakkındaki söylencenin ikincisi bir Lakonia söylencesidir. Buna göre Eleia Kralı’nın Leukippos adlı oğlunun kendisine âşık olduğu Daphne, av tanrıçası Artemis’in hizmetinde çalışan vahşi bir bakiredir. Leukippos, ona yakın olabilmek içinkadın kılığına girerek O’nun arkadaşlarının arasına karışır. Ama yıkanmak için giysilerini çıkarmamakta direnen Leukippos, kimliği ortaya çıkınca kızlar tarafından öldürülmekten son anda kurtulur. Bir başka anlatıma göre ise Leukippos, Apollon’un, kızı korumakla görevlendirdiği nenfler tarafından öldürülür. Ancak bu, Apollon’a mutluluk getirmez. Zira Irmak Tanrı Peneus’un kızı Daphne, yine yüz vermez, tanrıya.
APOLLON-KASSANDRA AŞKI
 
 
 
Troya kralı Priamos ile Hekabe’nin kızlarıdır. Güzelliği, dillere destan bir kızdır. Kassandra’nın bu harikulâde güzelliğinden haberdar olan tanrı Apollon, ona âşık olur. Hemen yaşlı Priamos’a gider, kızını ister. Kızını kendisine vermesi durumunda ona kehânet yeteneği bahşedeceğini söyler. Teklifi kabul eden Kassandra, Tanrı’dan kehânet yeteneğini alır. Kehânet yeteneğini elde eden Kassandra, Apollon’a verdiği sözü yerine getirmez. Söz verdiği halde kendisiyle birlikte olmayan Kassandra’ya sonsuz öfke duyan Apollon, ağzının içine tükürerek kendisine armağan ettiği kâhinlik yeteneğini etkisiz kılar. Kassandra, yaşanan bu olayın sonrasında geleceği görür, ancak gördüklerini söylediğinde kimseyi inandıramaz. Zira Kassandra, Troya tarihinin bütün olaylarını önceden görmüş ve söylemiştir. Ancak onun söylediklerine hiç kimse inanmamıştır. Nihayet on yıl devam eden Troya Savaşı’nın ardından kendisini tutsak alan Agamemnon tarafından Yunanistan’a götürülmüştür. Yunan trajedi şairi Euripides tarafından M. Ö. 415 yılında yazılan Troades adlı tragedyaya göre Kassandra, Agamemnon’dan ikiz çocuk doğurur. M. Ö. 525–M. Ö. 456 arasında yaşayan Yunan tragedya yazarı Aiskhylos tarafından M. Ö. 458’de kaleme alınan Agamemnon adlı tragedyaya göre Truva Savaşı sonrasında Mykenai’ye dönen Agamemnon-Kassandra ikilisinden Agamemnon, karısının sevgilisi Aigisthos tarafından öldürülürken Kassandra da Agamemnon’un karısı Klytaimnestra’nın elinden can verir. Ölümüsonrasında tapınım gören Kassandra, Aiskhylos’un Agamemnon adlı tragedyasının esin kaynağıdır. Bu yapıta göre Kassandra, kendi ölümünü de önceden görüp çevresindekilere söyler. Ama kimse onun bu söylediklerine aldırmaz. Tragedya’nın sonunda ölmeden önce, kendisine kehâneti bahşeden Apollon’a lânet okur.
APOLLON-KLYMENE AŞKI
 
 
Mitolojiye göre engin denizin kişilik kazandırılmış şekli olan Okeanos ile Deniz Tanrıçası Tethys’in kızıdır. Efsaneye göre Uranos ile Gaia’nın oğlu İapetos’la evlidir. Ondan Epimetheus, Prometheus, Atlas ve Menoithios’u doğurur. Tanrı Apollon, günün birinde güzel Klymene ile karşılaşır. Görür görmez hemen âşık olup gönül verir, ona. Bir fırsatını bulunca da onunla birlikte olur. Bu birliktelikten Phaeton adlı oğlu olur. Phaeton, son derece yaramaz bir çocuktur. İo’nun, Zeus’tan doğma oğlu Epaphos’la arkadaş olan Phaeton, ona Apollon’un oğlu olduğunu söyler. Ama Epaphos; ‘Senin, Apollon’un oğlu olduğuna inanmıyorum’ der. Epaphos’un söylediklerine çok üzülen Phaeton, bir gün annesine; ‘Arkadaşım Epaphos, benim Apollon’un oğlu olduğuma inanmıyor.’ diyerek ağlamaya başlar. Oğlunun ağlamasına gönlü razı olmayan Klymene, gerçeği öğrenmesi için onu babası Apollon’un yanına gönderir. Oğlunun gelişine çok sevinen Apollon, onun ağlamasına çok üzüldüğü için; “Tartaros’da akan Styx ırmağının üzerine and içerim ki dileğini yerine getireceğim. Dile benden ne dilersen.” der. Phaeton, arkadaşlarını inandırmak için babasından Şar adlı Güneş Arabası’nı kullanmak için izin ister.
Eous (al at), Pyrous (ak at), Ethon (parlak at) ve Phlegon (toprak at) adlarındaki dört atın koşulduğu Şar, Apollon tarafından yönetilirdi. Sabahleyin kırmızı renkte doğan ve giderek beyazlaşan Güneş, öğlen zamanı parlak bir hal alır. Akşama doğru batacağı zaman toprağa değdiği için toprak (haki) rengine dönüşür. Güneş tanrı Apollon, sabahleyin Şafak Tanrıça Eos’un pembe parmaklarıyla açtığı gök kapısından çıkar. Akşam olunca da yorgunluğunu gidermek amacıyla Batı’daki sarayına inip geceyi orada geçirir.
Apollon, bu nedenle kullanımı çok zor ve bir o kadar da tehlikeli olan Güneş Arabası’nı oğluna vermek istemez. Oğlunu, bu konuda ikna etmeye çalışır. Ancak Phaeton fikrinden vazgeçmeyince Apollon, verdiği sözü yerine getirmek zorunda kalır. Güneş Arabası’nın yönetimini, oğlu Phaeton’a bırakır. Güneş Arabası’nı kullanma konusunda hiçbir deneyimi olmayan Phaeton, buna rağmen uzaklara ve yükseklere doğru yol almaya başlar. Doğu ufkunun en yüksek tepesine gelir. Arabasıyla gökyüzünün bu ucundan öteki ucuna büyük bir çizgi çizer (Bu çizgi sonradan Samanyolu olarak adlandırılır.). Tam bu sırada araba çok uzaklara gittiği için gökyüzü soğumaya başlar. Bu nedenle arabaya koşulan atlar, büyük bir hızla dünyaya doğru koştururlar. Afrika semalarını geçtikleri zaman arkalarından bıraktıkları yerler kavrulmaya, ırmak, göl ve su kaynaklarının tamamı kurumaya başlayınca bir çöl oluşmaya başlar. Buna rağmen tehlikenin büyüğü daha ileride beklemektedir, Phaeton’u. Zira Phaethon hızla ilerlerken büyük akreple (Scorpio) karşılaşır. Büyük akrep, güçlü kuyruğuyla arabanın önde koşulan atını sokar. Büyük akrebin soktuğu at, acısından hızlanmaya başlayan araba, eskisinden daha hızlı yol almaya başlar. Olanları izleyen Zeus, çevreye daha çok zarar vermesini önlemek için gönderdiği bir yıldırımla Phaeton’un yaşamına son verir. Cansız bedeni, dünyaya doğru yol alan Phaeton’un cesedi, Eridanus Irmağı’na düşüp dibe çöker. Arabaya koşulan atlar da ahırlarına dönerler.
Kardeşleri Phaeton’un ölümüne çok üzülen kız kardeşleri, durmadan dört ay süreyle hep ağlayıp dururlar. Onların bu hallerinden elem duyan tanrılar, onları, sürekli inleyerek sarsılan kavak ağaçlarına dönüştürürler. Kavak ağacına dönüşen kız kardeşler, kardeşleri Phaeton’un düştüğü Eridanus Irmağı boyunca dizilmeye başlarlar.
Phaethon’un yaşadıklarını öğrenen arkadaşı Cygnus, onun ırmağa düşen cansız bedenini bulmak için peş peşe ırmağa dalıp çıkmaya başlar. Bu hareketleriyle, nehirde yiyecek arayan kuğu gibi algılanan Cygnus, arkadaşının acısıyla yaşamını yitirir. Ona üzülen Apollon, onu Kuğu Takımyıldızı olarak gökyüzüne yerleştirir.
 
APOLLON-RHOİO AŞKI
 
 
 
 
Mitolojiye göre Rhoio, Parthenos ve Molpadia; Naksos Adası’nın üç güzel prensesidir. Efsaneye göre asıl babaları tanrı Apollon olmasına rağmen birçok mit, üvey babaları Staphylos’un çevresinde şekillenmiştir. Üvey baba Staphylos, günün birinde Rhoio adındaki kızının Apollon ile birliktelik yaşadığını öğrenir. Bu nedenle kızını bir sandığa kilitleyip okyanusa atar. Sandık, Delos Adası kayalıklarına çarpıp parçalanır. Tanrı Apollon’dan hamile kalan Rhoio, Anios adındaki erkek bir çocuk doğurduktan sonra ölür.
Kaynakların kimine göre üvey babalarının bu vahşetine gözleriyle tanıklık eden Molpadia ile Parthenos adlı iki kız kardeş, korkularından kendilerini okyanusa atarak kaçarlar. Ancak kimi kaynaklaragöre ise Molpadia ile Parthenos, bu olaya öfkelendikleri için üvey babaları Staphylos’un çok değerli şaraplarını dökerler. Sabah uyandığında şaraplarının yere saçıldığını gören Staphylos, öfkesinden iki kızını okyanusa atar. İki kız kardeş, okyanusta boğulmak üzereyken Rhoio’ya derin aşk duyan tanrı Apollon tarafından kurtarılırlar. Okyanusta boğulmak üzereyken tanrı Apollon tarafından kurtarılan iki kız kardeşten Molpadia, Kastabos adındaki Karia kentine yarı-tanrıça olarak gönderilirken, Parthenos da Bybassos (Orhaniye)’a yollanır. Molpadia, insanların rüyalarına girerek hastalıklarını tedavi ettiği, çocuğu olmayan kadınların derdine derman olduğu ve şifa dağıttığı için Hemithea adıyla bir yarı-tanrıçaya dönüşür ve Kastabos halkı tarafından büyük saygı görür.
Kendisine adakta bulunulması amacıyla bir sağlık merkezi ve tapınak yaptırılır. Hemithae öylesine çok sevilir ve sayılır ki onun anısına inşa edilen sağlık merkezi ve tapınak, çeşitli medeniyetlerce ele geçirilen Karia bölgesinde zarar verilmeyen, dokunulmayan ve yağmalanmayan tek yerdir.
Herophile: İda Dağı’nın bir perisi ile bir çobanın kızıdır. Truva Bölgesi’nde dünyaya gelmiştir. Sibylla adı verilen kâhin kadınların ikincisi ve en ünlüsüdür. Tanrı adına konuşurlar, Sibyllalar. Truva Savaşı’nın öncesinde; Sparta’dan gelecek bir kadın yüzünden Truva şehrinin yakılıp yok olacağını haber verir. Yunanlı coğrafyacı Pausanias (M. S. II. yy.)’ın tanrı Apollon’a yazdığı bir övgüye göre Apollon’un hem kızı hem de karısıdır. Gezgin bir kâhin olmasından ötürü tanrı sözcülüğü yapacağı zaman sürekli yanında taşıdığı taşın üzerine çıkarmış. Gene Yunanlı coğrafyacı Pausanias’a göre Herophile, Truva Bölgesi’nde ölmesine rağmen hep yanında taşıdığı büyülü taşı, Delphoi’deki Apollon Tapınağı’nda saklıymış. Bir zamanlar Samos (Sisam) Adası’nda kalmış ve Klaros, Delos ve Delphoi’deki Apollon tapınaklarında görev yapmıştır.
 
APOLLON-KLYTİE VE LEUKOTHAE AŞKI
 
 
 
 
 
On yıl süreyle devam eden Troya Savaşı’nda bütün tanrılar, çok çalışmış, çok yorulmuşlardı. Ama bunların içinde en çok hayal kırıklığı yaşayan da en çok yorulan da kuşkusuz ki Apollon’dur. Bu yorgunluğu gidermek ve üstüne çöken rehavetten silkinip kendine gelmek için dinlenmenin ve uzun bir geziye çıkmanın gerekliliğine inanan Apollon, Zeus’a danışmak üzere Olympos’un zirvesine çıkar. Büyük konağında oturan Zeus’un karşısına geçerek; “Tanrıların tanrısı yüce Zeus, yıllarca süren savaşlarda en çok benim çabaladığımı bilirsin. Bunca sene boşa savundum şanlı Priamos’un, Akhalılara karşı savaşan ordusunu. Ne var ki her şey bizim buyurduğumuz gibi gitmedi, Truva harap oldu ve o dev surlar parçalandı. Ama ben, artık bir köşeye çekilip dinlenmek istiyorum. Eğer bana karşı çıkacak olursan güneşimi, Hades’e indirir ölüleri aydınlatırım, yaşayanlar bir daha ışık yüzü göremezler.” der.
Tahtından kalkarak Apollon’a doğru yürümeye başlayan Zeus; “Sakın ha oğlum” der ürpertici bir sesle, “Sakın güneşini ve ışığını canlılardan esirgeyip Hades’in soğuk karanlığına sürükleyeyim deme. Ben, hemen kurulu toplar ve senin bu düşünceni tüm tanrılara sunarım, sanırım hepsinden olumlu yanıt alabiliriz.” der ve sonra tanrıları konağına davet eder.
Tanrılar toplanınca Zeus, gür bir sesle; ‘Ey Olympos’un kudretli efendileri, hiç şüphesiz senelerdir süre gelen savaşlardan en çok oğlum Apollon yorulmuş ve bunca emeğine karşı Troya ordusu, savaşı kaybetmiştir. Şimdi tüm işlerinden elini çekip kısa bir süre Dünya’nın karanlık bölgelerinde yaşayanların yüreğine ışığı ve sevgiyi serpmek istiyor’ deyip konuşmaya başlar. Zeus’un bu konuşması üzerine tanrılarda kısa bir homurdanma başlar. Konuşmasına devam eden Zeus; “Eğer bu isteğini kabul etmezsek güneşini, Hades’in karanlık köşelerine indirip ışığını ölülere sunacak, canlıları karanlıkla baş başa bırakacakmış.” der.
Gözlerini Zeus’a çeviren Artemis; “Ben de kardeşim Apollon’un en çok çalışan tanrı olduğunu biliyor ve isteğinin yerine getirilmesinde sakınca görmüyorum. İsteği yerine getirilmemesi durumunda sunduğu tehdit dehşet vericidir.” der.
Bu sözler, bütün tanrılar tarafından onaylanınca Apollon’a iyiliği ve güzelliği simgeleyen bir asa verilip törenle Olympos’tan aşağıya uğurlanır.
Kendini bitap düşmüş hissettiği bir akşamüstü Phtya kıyısına inen Apollon, yakıcı kumların üstünde yürümeye başlar. Uzun yıllar devam eden kanlı savaşların ardından bu yürüyüş, ona adeta şiirimsi gelir. Savaşın anlamsızlığını düşünerek denizin dalgalarına kulak verince huzurlu yaşamın ne kadar iyi olduğunu fark eder.
Bu esnada biraz ileriden bir kadının söylediği şarkının büyülü nağmelerini duyar. Hiç yerinden kımıldamadan dinler, şarkıyı. Şarkı bitince kendine gelen Apollon, şarkıyı söyleyen bu kadını görüp onunla tanışmak için kendini görünmez kılıp ilerlemeye başlar. Biraz yürüdükten sonra güzel bir kızla karşılaşır. Kızı görünce kısa bir şaşkınlık yaşar. Çünkü o güne değin böyle güzel bir kızla karşılaşmamıştı. Uzun ve beyaz bir elbise giyen, boynuna Marmara’nın eşsiz incilerinden yapılma bir gerdanlık takan kızı, uzun süre izleyen Apollon, ona âşık olur.
Fazla dayanamayacağını anlayınca tanrı kılığına bürünüp kızın karşısına çıkar. Karşısında Apollon’u gören kız, ürküp geri çekilir. Ancak Apollon’dan hoşlandığını gizleyemez, harikulâde bir güzelliğe sahip olan bu kız. “Benden korkmana gerek yok” deyip ağır adımlarla ona doğru ilerleyen Apollon, kızın ellerini ellerinin içine alır. Ürkekliğini hissettiği kıza; ‘Tanrılardan bile güzel olan bu prenses, bana adını sunmayacak mı?’ der.
Ellerini geriye çekmeye çalışan kız, ürkek bir sesle; ‘Adım Klytie’ der. Apollon’un, ellerini sıkıca sarmaladığı kız; “Ayrıca prenses değilim ben, küçük bir köylü kızıyım. Yaşlı ve zavallı babama bakmaktan başka bir işe de yaramam.” der.
“Senin gibi güzel bir kız ya bir prenses olabilir ya da Aphrodite kadar büyülü bir tanrıça…” diyen Apollon sözlerini sürdürerek; “Bundan sonra sen, benim prensesimsin. Sarayımda kalacak benimle birlikte yaşayacaksın. Çok saygın biri olacaksın. Emrinde hizmetkârların, uşakların ve yaverlerin olacak. Ayrıca her isteğini yerine getirecek olan ben de hizmetinde olacağım, senin” der.
Parlayan gözlerle baktığı Apollon’un kulağına ona âşık olduğunu fısıldayan kız; “Ama ben bunların hiç birini istemiyorum.” der. Ardından, “Benim tek dileğim, hasta olan babamın sağlığına kavuşarak eski günlerdeki gibi dinç bir savaşçı olmasıdır. Ama bu dileğim, hiçbir zaman gerçekleşemeyecek. Zira herkes, onun öleceğini söylüyor.” diyerek narin elleriyle yüzünü kapatıp dizlerinin üzerine çöken kız, ağlamaya başlar.
Kızın haline çok efkârlanan Apollon; “Kalk bakalım. Babanı birde ben göreyim. Vakit geç değil henüz. Onu ayağa kaldırabilecek güce sahibim. Ama babanı eski sağlığına kavuşturursam benim kadınım olacak ve konağımda yaşlanacaksın.” der.
Klytie; “Babamı, eski sağlığına kavuşturmasan bile seninle gelirim” der, sonra elinden tuttuğu Apollon’u yaşadıkları küçük kulübeye götürür. Yatağında can çekişen adamın haline çok üzülen Apollon, Klytie’ye duyduğu aşk uğruna yaşlı adamın ömrünü uzatır ve eski sağlığına kavuşturur. Babasının ayağa kalktığını ve gençleştiğini gören Klytie, kendini Apollon’un kollarına bırakır. Sonra verdiği sözü tutacağını söyleyerek alnından öper, onun.
Kızı kucaklayarak havada süzülmeye başlayan Apollon onu, Olympos’un yamacına götürür. Kız, onun güneş tanrısı olduğunu anlayınca korkmaya başlar. Ama bir o kadarda seviyordu, kendisini. O gün Apollon’un ziyaretine gelen Ares, tanrıçalar kadar güzel olan Klytie ile karşılaşınca büyülenir. Apollon’dan korktuğu için elde etme yollarını aramaya başlarsa da ona nazik davranır. Apollon, Ares gider gitmez yatak odasına aldığı Klytie’nin güzel gözlerine bir uyku serper.
Bundan sonra Apollon ile Klytie her gece, bıkıp usanmadan birlikte olurlar. Kızın aşkı, gün geçtikçe artarken, Apollon’un ki her geçen gün solmaya başlar. Apollon, ölümsüz yaşamını tek bir kıza adayamayacağını biliyor olsa da kıza söylemeye cesaret edemiyordu. Çünkü bunları ona söylemek demek kızın, ölümle anlaşmasını onaylamak demekti. Her şeyden kolayca vazgeçebilecek karakterde biri olan Apollon, herkesi kendisi gibi sanıyordu. Kızın, aşkı uğruna canını feda edebileceğini hiç düşünmemişti.
Gecenin birinde yatak odasından çıkarken kızın elini tutan Apollon, imalı bir bakışla; “Babanı özlemedin mi?” diye sorar. Sonra; “Ondan ayrıldıktan sonra hiç gidip görmedin. Seni, bir süreliğine babana bırakabilirim. Sonra tekrar konağıma alırım. Hatta bu kez babanı da buraya davet ederiz.” der.
Bunları duyunca çığlıklar atan Klytie, Apollon’un kucağına atlar. Bu habere son derece sevinmişti. Zira bir daha Apollon’u göremeyeceğini bilmiyordu. Bilseydi, ‘Keşke bunları hiç yaşamasaydım’ diyecekti. Sonra; “Bu habere çok sevindim sevgilim. İnan bunu senden ben, isteyecektim. Yalnız biraz zaman geçsin istiyordum.” der.
Klytie’yi kucağına alan Apollon, tekrar göklere yükselir ve Phtya kıyılarına gelene değin hiç durmaz. Phtya kıyılarına gelince Klytie’yi ilk tanıştıkları yere bırakan Apollon; ‘Bir gün sonra seni buradan alacağım. Şimdi git, babanla hasret gider.’ der. Apollon’u büyük bir aşkla öpen Klytie, arkasını dönüp hızla koşmaya başlar. Apollon, gözden kayboluncaya dek kızı izler, durur. Ardından Olympos’a döner.
Gün boyunca babasıyla hasret gideren Klytie, ona güzel yemekler yapar. O yokken babası, yine hastalanmış. Babasının hastalandığını öğrenince Apollon ile yaşadığı aşkı anlatarak babasını rahatlatmaya çalışır. Kızının tanrıyla füsunlu bir aşk yaşadığını öğrenen babanın gözleri, dolu dolu olur.
Bir günün hızla geçip gittiğini gören Klytie, babasıyla vedalaşıp kumsala geri döner. Kumsalda Apollon’u beklemeye başlar. Aradan saatler geçtiğihalde denizin dalgaları arasından gelmesini beklediği sevgilisi henüz yoktu ortada. Şiddetle esen rüzgâr, onun bütün bedenini okşamaya başlar.
Kumsalda üçüncü gün doğumunu izleyen Klytie’nin ümidi yavaş yavaş yitmeye başlar. Apollon’un bir daha geri gelmeyeceğini anlamış gibiydi. Gönlü, bunu onaylamasa da gerçeği anlamıştı, artık. Buna rağmen oradan ayrılmayı düşünmüyordu. Bir gün mutlaka geri gelir umuduyla beklemeye başlar ve sonra yumar, gözlerini.
Uykudan uyandığı zaman hem çok susadığını hisseder hem de acıktığını… Su gereksinimini tuzlu su ile giderir. Ancak yiyecek bir şey bulamamıştı, çevrede. Açlığa dayanabileceği bilinciyle kumsaldan ayrılmayı düşünmüyordu. Zira Apollon gelirde onu göremezse hemen geri döneceği endişesi taşıyordu. Bir süre sonra fazlaca içtiği deniz suyundan ötürü karnında ağrılar hissetmeye başlamasına rağmen suyu içmeye devam eder.
Tam o sırada halini görerek kendisine acıyan deniz tanrıçası Thetis, onun bulunduğu kumsala çıkar. Başını kucağına alıp okşadığı Klytie’ye; “Üzülmekte haklısın kızım. Çünkü tanrıların içinde en vefasız ve en duygusuz olanına âşık olmuşsun. Apollon’un seni çok sevmesi, hiçbir şeyi değiştirmez. O, geri gelmeyecek. Burada onun yasını tutacağına evine dön, ölüm döşeğindeki babanla ilgilen. Onu da kendin gibi kaderiyle baş başa bırakma.” der.
Deniz tanrıçası Thetis’den bu sözleri duyunca ağlamaya başlayan Klytie’nin gözyaşları, bir hafta boyunca akar, durur. Bazen dinmeyen gözyaşlarını, bazen deniz suyu içerek su gereksinimini karşılayan Klytie, hiç yemek yemez. Bir hafta boyunca tanrılara dua edip Apollon’u lânetler. Çok seviyordu, ama artık bir o kadarda nefret ediyordu, ondan.
Klytie, bir hafta kumsalda bekleyip son suyunu da içtikten sonra gözlerini kapayarak Hades yolculuğuna başlar. Bir yıl boyunca gözyaşları dinmeyen Apollon, oradan her geçişinde o kumsalda oturarak ağlar. Gözyaşları kuruduğunda tanrıların koruduğu ve ilk günkü kadar güzel görünen Klytie’nin bedenini kucağına alıp ellerini ilk tuttuğu yere götürerek orada defneder.
Onun eşsiz bir armağan hak ettiğini düşünen Apollon, onun anısına yeni bir çiçek yaratmaya karar verir. O’nu gömdüğü yerin üstüne helioterpe (gün çiçeği) adını verdiği bir çiçek diker. Bir zaman gözyaşlarıyla kızın mezarını ıslatır. Ardından Olympos’un zirvesine doğru yola çıkar. Çok kısa bir süre sonra genç kızın adını bile anmaz olur.
Oysa Klytie hiç unutmamıştır, onu. Ölüm bile aşk acısını, onun ruhundan uzaklaştırmayı başaramamış. Apollon tarafından mezarının üzerine dikilen gün çiçeği, her gün güneşi izlemeye başlar. Güneş batınca da boynunu büker, durur. Apollon’a beslediği ölümsüz aşk, asla tükenmez…
Ovidius’un kaleme aldığı Dönüşümler’in 4. kitabının 207. mısraından başlayan efsane şöyledir: Clytie ile Leucothoe, kardeş iki İran (Persia) prensesidir. Clytie, Güneş’e âşıktır. Fakat Apollon, Leucothoe’ye tutkuludur. Ona ulaşıp birlikte olmanın planlarını yapmaktadır. Bir gece kızların annesinin kılığına girip odalarına girmiştir. Sonra Leucothoe’nin yanına uzanır. Kızın orada bulunan arkadaşlarının dışarı çıkmasını ister. Leucothoe’nin arkadaşları, dışarı çıkmaya başlar. Onlar dışarı çıkar çıkmaz Apollon, gerçek haline dönüşür. Karşısında Apollon’u gören Leucothoe, önce bir ürküntüye kapılsa da sonra kendini bırakıverir, Apollon’un kollarına. Apollon, artık âşıktır, Leucothoe’ye. Bu nedenle de Clytie ile ilgilenmez. Durumu fark eden Clytie, kıskançlıktan kardeşinin Apollon ile yaşadığı aşkı, hem babasına hem de önüne gelen herkese anlatır. Kendisine anlatılanlardan rahatsızlık duyan baba Orchamus, Leucothoe’yi diri diri gömer, toprağa. Ertesi gün Leucothoe’yi bulamayan Apollon, yaşananları öğrenince kızı, gömüldüğü yerden çıkarır. Ama kız, ölmüştür. Kızın cansız bedenini Günlük-Sığla Ağacı’na dönüştürür. Günlük-Sığla Ağacı’nın reçineleri yakılıp bundan sonra tütsü olarak Apollon Tapınağı’nda kullanılacak.
Clytie, Apollon’un aşkından çılgına dönmüştür. Ancak Apollon, ona görünmez artık. Arar durur, gökyüzünde karanlığa gömülen güneşi. Onu gördüğü zaman da izleyip durmuş başıyla. Dokuz gün boyunca hiçbir şey yememiş, içmemiş sürekli ağlamış. Neticede gövdesi, solgun bir ota, başı da pırıl pırıl parlayan bir çiçeğe dönüşür, Klytie’nin. Sürekli Güneş’e çevirmiş başını ve ona bakıp bakıp durmuş. Bu nedenledir ki Günebakan derler, Klytie’nin dönüştüğü bitkiye.
Başka bir efsaneye göre birlikte aşk yaşadığı Klytie’den tiksinen Apollon, bu kez Klytie’nin kız kardeşi Leucothoe ile aşk yaşar. Kardeşiyle sevgilisi arasındaki aşkı babasına anlatan Klytie, kardeşi Leucothoe’nin sırlarını anlattığı gerekçesiyle babasınca karanlık bir hendeğe atılarak cezalandırır.
Pierre Grimal’ın kaleme aldığı Mitoloji Sözlüğü’nde Leucothoe’nin de günebakan çiçeğine dönüştürüldüğü söylenir. Oysa Ovidius’un Dönüşümler adlı yapıtında ve Mythology: Myths, Legends and Fantasies adlı yapıtta Leucothoe’nin günlük ağacına dönüştürüldüğü açıkça ortaya konmuştur.
 
APOLLON-KYRENE AŞKI
 
 
 
 
 
 
Kyrene, Tesalyalı bir nympha (su perisi)’dır. Peneus ır-mağının torunudur. Pindos dağının yamaçlarında sürüleri bekleyen ve çok güçlü, kuvvetli olmasından ötürü vahşi hayvanlarla boy ölçüşen bir kızdır.
Günün birinde silahsız olmasına rağmen dövüştüğü aslanı yendiğini gözleriyle tanıklık eden Apollon, Kyrene’ye âşık olur. Kızın kim olduğunu öğrenmek için hemen at-adamlardan Kheiron’a gider. Orada Kyrene’nin kimliğini öğrendikten sonra onu, altın arabasına bindirdiği gibi Libya’ya kaçınr. Orada Kyrene adını alan bir altın saraya yerleştirir. Kyrene’nin Apollon’dan bir oğlu olur. Aristaios adı verilen bu çocuk, kırlarda at adam Kheiron ve nymphalar tarafından büyütülür. Orada Musalar adı verilen yüce sanatların perisi ve özellikle de şairlere ilham kaynağı olan tanrıçalar tarafından eğitilir. Aristaios tarım ve hayvancılıkla ilgili bilgilerin hepsini öğrenmiş, zeytincilik, hayvancılık ve özellikle arıcılıkta ondan üstünü yokmuş. Kendisine tarım bilimi ile av sanatı atfedilen Aristaios, insanlara arıcılığı öğreten kişidir.
Kadmos’un kızı Autonoe ile evlenen Aristaios’un Aktaoin adlı bir oğlu olur. Babası gibi dağda, bayırda yetişen Aktaion, usta bir avcıdır.
Vergilius, zirai konuları işlediği “Georgica” adlı yapıtında Aristaios’a uzun bir parça ayırmıştır. Serüvenini şöyle anlatır: Dağ ve su perilerini kovalamaktan büyük zevk alan Aristaios, bir gün ozan Orpheus’un karısı Eurydike’nin peşine takılır. Orman perisi Eurydike kendisinden kaçarken zehirli bir yılan tarafından ısırılarak öldürülür. Bu ölümden sorumlu tutulan Aristaios’un arıları, Eurydike’nin intikamını almak isteyen Nymphalar (periler) tarafından ya da Aristaios’u cezalandırmak isteyen tanrılar tarafından düşürülen salgın sonucu yok olurlar.
Bu yıkım karşısında Aristaios dert yandığı annesi Kyrene oğluna deniz ihtiyarı diye anılan kâhin Proteus’a danışmasını önerir. Aristaios da Odysseia’da Meneloas’un yaptığı gibi (Od. IV, 365 vd.) gidip Mısır’da fok balıkları arasında yaşayan Proteus’u bulur ve onu sımsıkı bağlayarak kehanetini ağzından alır: Dört boğa ile dört düve kur-ban edecek, sonra derdine çare bulacaktır.
Aynı zamanda deniz-tanrı olan kâhin Protesu’un söylediklerini uygulayan Aristaios, Eurydike’nin tanrısal ruhunu (manes) sakinleştirmek için dört düve ve dört boğa kurban eder. Kestiği kurbanları dokuz gün sonra yokladığı zaman onların leşlerinden binlerce arının çıktığını görünce affedildiğini anlar.
Latin şairi Vergilius, Yunanistan’ın bazı bölgelerinde, özellikle Tesalya, Boiotia ve Arkadya’da bir kır tanrısı olarak saygı gören Aristaios’un bu söylencesinden Georgica adlı dört şarkılık didaktik şiirden oluşan güzel öykülerden birini koyar ortaya.
 
APOLLON-HELİOTERPE AŞKI
 
 
 
 
Apollon’a âşık olan Helioterpe, zarif ve ince boyunlu bir nymphe (su perisi)dir. Başlangıçta aşkına karşılık bulursa da bir süre sonra yüzüne bakmaz olur kızın, Apollon.
Aşkına karşılık bulamayan Helioterpe, günden güne erimeye başlar. Bir zaman sonra da kahrından ölür. Apollon, üzülür yaptıklarına. Sevgilisinin topraktan çıkardığı cansız bedenini, dönüştürür bir çiçeğe…
 
Ama bu çiçek öyle bir çiçek ki ondan yüz bulamamasına rağmen Apollon nereye giderse gitsin yüzü hep dönüktür, ona. Onu kaybedince de başını eğer, durur. İşte böyle sadık bir çiçektir, Helioterpe. Yani Günebakan çiçeği…
 
APOLLON-KYPARİSSOS AŞKI
 
 
 
 
 
Latin şair Ovidius’un on beş kitaplık Dönüşümler adlı yapıtının 10. kitap 106. mısradan başlayan efsaneye göre güzelliğiyle herkesi büyüleyen Kyparissos’un çok sevdiği dostu, kutsanmış bir geyiktir. Apollon, güzelliğinden ötürü Kyparissos’a âşık olur. Bir gün geyik gölgede uyurken Kyparissos’un istemeden attığı bir mızrak, yakın dostu olan bu geyiğe saplanır. Hâlbuki Apollon, okların ve mızrakların yönünü istediği yöne çevirebilme gücüne sahiptir. Ama buna rağmen âşık olduğu Kyparissos tarafından yanlışlıkla atılan mızrağın yönünü çevirmemiştir. Çok sevdiği dostunun öldüğünü gören Kyparissos, hemen onun yanına koşar. Ağlamaya başlar, ona baktıkça. Kıvranır, büyük bir ıstırapla. Dayanamaz olur, yok oluşuna. Tanrılara seslenir; ‘Hep acı çeksin, onu vuran.’ diyerek. Ağladıkça kanı tükenmeye, gövdesi sertleşmeye başlar… Boyu uzamaya başlar, gökyüzüne doğru. Gözleriyle tanık olur dönüşümüne. Sonra bir servi ağacına dönüşür, en çok sevdiği dostunun hemen yanı başında…
Tepe kısmı hafifçe kıvrıktır, servi ağacının. Aşağı doğru bakmaya çalışır sanki… Bu nedenle derler ki; başında durduğu kişiye bakar, boynunu bükerek ve acıyla kıvranarak. Mezarlıklarda hep servi ağaçlarının bulunması, bundandır derler. Başucunda yer aldığı mezar sahibi için ağlarmış. Sürekli ona bakarak ve acı çekerek…
APOLLON VE İKADİOS
 
Büyüleyici bir güzelliği vardır, Lykia’nın. Anadolu’nun Akdeniz kıyılarında yaşarmış, büyüleyici güzelliği dilden dile dolaşan nymphe (peri) Lykia. Güzelliğiyle yalnız insanları değil tanrıları da koştururmuş, peşinden. Bir gün onu gören Apollon, sevdasına tutulur, onun. Sürekli arkasından dolaşır, dururmuş. Fırsatını bulduğunda onunla birlikte olsun diye. Bir gün tek başına gezinen Lykia’yı gören Apollon, süzülüp yere iner. Karşısında onu gören Lykia, korkuya kapılır. Ona korkmamasını söyleyen Apollon, onunla birlikte olur. Uzun süre devam eden bu birliktelikten İkadios adında bir oğulları olur. Akdeniz kıyılarında doğan İkadios, bu bölgeye annesinin adını verir. O günden itibaren Lykia adıyla anılan bu bölgede Patara kentini kurar. Apollon’a adadığı bu kentte yaptırdığı tapınağı, kehanet merkezine dönüştürür.
Efsanesi, Apollon kültünün Anadolu kaynaklı olduğunu belirtme açısından ilginçtir: İkadios, Lykia’dan İtalya’ya gidecek olmuş. Ancak yolculuk sırasında fırtınaya tutulan gemisi batmış. Gemi batınca bir yunus balığı tarafından kurtarılmış. Kendisini kurtaran balık, onu Parnassos Dağı’na götürür. İkadios, orada bir kent kurar. Kurduğu bu kente de yunus anlamına gelen Delphoi (Delphis) adını vermiş.
 
APOLLON HYAKİNTHOS VE ZEPHYROS
 
 
 
 
 
Deniz tanrı Poseidon’un oğlu ve Bebrykes adındaki halkın efsanevi kralı Amykos’un bir oğlu varmış. Adı, Hyakinthos imiş. Tanrılar kadar güzel ve yakışıklıymış, Hyakinthos. Tanrı Apollon, onun güzelliğine hayran olur. Samimiyeti ilerletince boş zamanlarını, Mora Yarımadası’ndaki Eurotas ırmağının çiçekli kıyılarında çimenler üstünde disk atarak geçirirler. Bir gün yine her zamanki gibi Eurotas ırmağının kıyısına giderler. Eurotas’un şarıl şarıl akışını dinleyip disk atıyorlarmış. Ama başı çelenklerle süslü, kelebek kanatlı, sarışın Zephyros da gönül vermiş, Hyakinthos’a. Şafak tanrıçası Eos’la Astraeus’un oğlu olan Zephyros, batı rüzgârıdır. Âşık olduğu Hyakinthos’un Apollon’la fazla yüz göz olmasını istemeyen Zephyros, gemiciler tarafından çok sevilen rüzgâr tanrıdır. Aşkından ötürü görevini yapamıyor ve hatta çok üzgün olduğu zamanlarda gemileri, kayalara çarptırarak kendisini çok seven insanlara zarar veriyormuş. Hyakinthos’a aşırı bir şekilde bağlanan Zephyros, Apollon tarafından Hyakinthos’a atılan diskin hedefini şaşırtarak delikanlının kafasına çarpmasına yol açar. Başına gelen diskin şiddetiyle olduğu yere yığılan Hyakinthos’un kafası patlar ve ağzından burnundan kan akmaya başlar. Olay karşısında beyninden vurulmuşa dönen Apollon, divaneye döner. Hemen sağlık tanrısı oğlu Asklepios’u çağırır. Ama ne yazık ki Asklepios’un tüm çabaları boşa gider. Çünkü Hyakinthos, hemen oracıkta can verir. Acısından deliye dönen Apollon; ‘Ey sevgili çocuk, ölüyorsun. Senin taze ve güzel gençliğini ellerimle yok ettim. Ben, seninle ne mezara gelebilirim ne de yeraltına… Seni, kendim gibi ölümsüz yapmak istiyorum. Seni, neşeli ve kudretli olduğum zamanlarda görmek istiyorum. Işıklarımla seni okşayıp koklamak istiyorum. İşte bu nedenle seni, bir çiçeğe dönüştüreceğim ve sen yaşayacaksın, yeryüzünde. Ben dünyaya yaklaştığımda ve ilkbahar, karakışı bozguna uğrattığında sen topraktan başkaldırarak fışkıracaksın…’ der. Apollon, bunları söyledikten sonra Hyakinthos’un kanının düştüğü yerden Sümbül boy vermeye başlar.
 
ARTEMİS VE AŞKLARI
 
 
 
 
ARTEMİS
 
Yunan mitolojisinde Zeus ile Titanlar soyundan gelme Leto’nun kızı ve Apollon’un kız kardeşidir. Avcılık ve Ay Tanrıçası’dır. Kardeşi Apollon’un adı gibi kendi adı da Yunanca değil. Adı, ‘dokunulmamış, bozulmamış’ anlamına gelen Artemes sıfatından türemedir. Namusluluğun ve el değmemişliğin sembolüdür. Bir adı da Phoebe’dir. Ares’in dostu ve en büyük Yunan tanrıçalarından biridir. Vahşi Hayvanlar ve Av Tanrıçası’dır. Roma’daki adı, Diana’dır. Gençlerin koruyucusudur. Apollon gibi gümüş oklarla atış yapar. Erdemin, namusun simgesidir. Çocukların doğumunu yöneten Artemis, Delos Adası’nın Kynthos Dağı’nda doğmuş. İkizi olan Apollon’dan bir gün önce doğmuş ve Apollon’un doğumu sırasında annesine yardım etmiş. Annesinin katlandığı acılara ve yerden yere kovulmasına tanıklık eden Artemis, bu nedenle kız kardeşi Athena gibi evlenmemeye ant içer. Bu konuda babasından yardım talebinde bulunur ve ondan yay, hızlı uçan oklar ve yanan bir meşale ister. Bu istekleri babası tarafından kabul edilince Artemis, o günden başlayarak yay ve oklarla donanır. Ormanların ve dağların kraliçesi olur. Yabani hayvanları kovalamak, onun en büyük zevkiydi. Şar adı verilen arabasının üzerinde ava çıkan Artemis, böylece dağları, ormanları aşar, vadileri dolaşır, karacaları, hızlı koşan geyikleri ve domuzları yakalardı. Bu eğlenceden sıkıldığında da ikizi Apollon’a gider. Orada ağaç gölgesinde oturup Musaların ve Khariteslerin şarkılarını dinleyerek yorgunluk giderirdi.
İlyada’da bu tanrıçaya genellikle ‘ok taşıyan, ok saçan, okçu tanrıça’ denir. Kardeşi Apollon, gümüş yaylı olduğu halde Artemis için Altın sıfatının kullanılması dikkat çekicidir. İlyada’da Artemis için “altın yaylı, altın tahtlı ve dizginleri altın kakmalı” deyimlerine rastlamak mümkündür. Hâlbuki ay ile ilişkisi bulunan bir tanrıçaya altını, biz, daha çok yakıştırabiliriz. Apollon’un tıpkısı olan Artemis’e övgüde şöyle denir:
Artemis’i övelim, Musa, okçu tanrının kız kardeşini
Apollon’la birlikte büyümüştür ok atan o kız oğlan kız,
atlarına yoğun sazlı Meles ırmağından su içirir
veSmyrna’dan hızla geçerek
sürer altın arabasını bağlık Klaros’a doğru,
ki orada taht kurmuştur gümüş yaylı tanrı-,
orada bekler hedefi vuran tanrı
kardeşi okçu tanrıçanın gelmesini.
Apollon güneşin, Artemis ayın temsilcisidir. Apollon’a Phoebos (parlak, ışıklı), Artemis’e de Phoebe denilirdi. İkisi de yayla silahlanmış ve ok atarlar. Attıkları oklar, güneş ve ay ışınlarının simgesidir. Kutsal ağacı servidir. Başta geyik olmak üzere tüm hayvanlar, ona kutsaldır.
İlyada’nın XXI. bölümünde Akhilleus’un elinde can ve-ren Hektor’u savunup savunmama konusunda tanrılar arasında bir tartışma yaşanır. Bu işten çok sıkılan Apollon, insanları kendi kaderlerine terk etmek niyetindedir. Ama Artemis, kardeşine sertçe çıkışır (İl. XXI, 470vd.):
Ama kız kardeşi, yabani hayvanlar
tanrıçası, çıkıştı ona,
konuştu avcı Artemis, küçük düşürdü onu:
“Kaçıyorsun demek, okçu tanrı,
Poseidon’a bırakıyorsun zaferi büsbütün,
hak etmediği bir ün veriyorsun ona,
Ne diye bir yayın var senin, aptal,
yaramadıktan sonra o yay işine?”.
Güzel, endamlı, ciddi yüzlü, tanrısal bir bâkire olan ve saf ışık tanrıçası olarak afifliği simgeler. Artemis kültünün kanunu olarak -erkek, kadın- tüm duacıları, afifliğe uymak zorundadır. Ona tapınan ve onun gibi dünya zevklerinin uzağında kalan ve dağlarla ormanlar arasında yaşayan Hippolytos, afiflikten ötürü yok olduğunda Artemis, yüksek şerefler müjdeleyip onu yüreklendirir.
Kardeşi Apollon Güneş’in, kendisi de gün batımından sonra gökte gezinen solgun ışıklı Ay’ın tanrıçasıdır. Arte-mis, Apollon’un kadın şeklidir. Bereketin, ormanların ve dağların tanrıçası; müziğin ve sihirbazlığın koruyucusudur. Aynı zamanda bir kadınlık tanrıçası olduğu için genç kızlar, evlendiklerinde ona dua ederler.
Avcıları ile birlikte bakirelik andı içen Artemis’in bütün avcıları, 13-15 yaşlar arasında ölümsüz olarak sabitlemiştir. Satirler, Artemis ve avcıların hayranıdırlar. Zira Artemis, hem hayvanları çok sever hem de doğayı. Buna rağmen ne bir erkek ne de bir satir, Artemis ve avcılarına yaklaşmayı cüret edememiştir. Kendine yaklaşmaya kalkışan erkekleri ya bir çeşit geyiğe ya da tavşana çevirerek cezalandıran Artemis, ev ve orman tanrıçasıdır.
Kendisini elde etme hevesine kapılarak sürekli peşinde dolaşan arıcı Aristaios’un Aktaion adlı avcı oğlunu geyiğe dönüştürerek kendi köpeklerine parçalattırır. Kendisine kötülük etmek isteyenleri gözünü hiç kırpmadan öldürmek için yanında hep yay ve ok bulunduran Artemis, her zaman bir dişi geyik ve köpeklerle dolaşır. Dolaştığı zaman yürüyüşüne engel olmasın diye etekleri hep yukarıya doğru kıvrık şekildedir. Özde avcı olan bu geleneksel Yunan tanrıçası, doğrudan Eski Girit mitolojisinde yer alan kuşlar ve yırtıcı hayvanlar tarafından korunan Potnia Theron denilen Vahşi Hayvanların Efendisi’nden türemedir.
Vahşi hayvanlar tanrıçası olarak çevrilen potnia theron, Ana-tanrıça Kybele’ye has bir sıfat olduğu halde İlayda’da Artemis’in bu nitelikle adlandırılması son derece anlamlı-dır. Artemis’in Anadolu’yla ilişkisini yine açıklayarak Efesli Artemis’le ilişkisini kurar. Hele bundan sonra Hera’nın tartışmaya karışıp Troya’dan yana olduğu için Artemis’e karşı öfkelenmesi çok daha anlamlıdır (İl. XXI, 381 vd.):
Bana karşı komak mı şimdi niyetin, utanmaz köpek?
istersen yay taşıyıcısı ol sen,
kadınlara karşı aslan yapmışsa da seni Zeus
istediğini öldürmek gücünü vermişse de sana,
zor ölçersin gücünü benim gücümle.
Git dağlara, yaban keçilerini öldür,
kendinden güçlüyle savaşmaktansa bu daha iyi.
Tavri kentinde, başında bir hilâl bulunan bir yıldız tanrıçası şeklinde betimlenir. Efes’te başının üstünde bir modius bulunduran vücudunun etek kısmı örtüyle kapatılmış ve çok sayıda memesi olan Doğulu bir Ana-tanrıça şeklinde tasvir edilir. Artemis, Yunan dünyasının büyük kısmında gerek VII. yy’ın başında Delos’ta olmak üzere Ege adalarında ve gerekse Asya’da ya da başta Marsilya ve Siracusa olmak üzere Batı’da tapınım görürdü.
“Doya doya ağlayıp da avutunca gönlünü,
Bu tanrısal kadın yakardı ilkin Artemis’e:
Artemis, ulu tanrıça, Zeus’un kızı, ne olurdu,
Atsaydın göğsüme okunu, alıverseydin canımı şuracıkta,
Ya da kaldırsaydı bir kasırga,
alıp götürseydi bulutların ovasından,
Atsaydı ağzına çepeçevre akan Okeanos’un”
 
(Odysseia, XXI /60-61)
 
 
ARTEMİS-ORİON AŞKI
 
 
 
 
 
 
Yunan mitolojisinde deniz tanrı Poseidon ile toprak tanrıça Gaia’nın birlikteliklerinden doğan Orion, dev görünümlü bir avcıdır. Olağanüstü bir yakışıklılığa sahiptir. Ancak aşk yaşamı hep trajik bir şekilde sonlanır. Örneğin Tauros’un kızı olan karısı Sida, evlilik tanrıçası Hera tarafından Tartaros’a atılır; Atlas’ın kızı Merope ile olan aşkı, gözlerinin kör olmasıyla son bulur, gözlerinin açılmasına yardımcı olan şafak tanrıçası Eos ile olan aşkı, Delos’a sürgüne gönderilmesine; av tanrıçası Artemis ve onun avcı kız arkadaşlarına gönül vermesi de ölümüne neden olur.
Artemis, bir gün uzun boylu, iri yapılı, yakışıklı bir avcıyla karşılaşır. Adı, Orion’dur bu yakışıklının. Onunla karşılaşır karşılaşmaz hemen âşık olur, ona. Hatta önceden aldığı evlenmeme kararını bile unutup bu yakışıklı avcı ile evlenme hayalleri kurmaya başlar. Ancak kardeşi Apollon, kız kardeşi Artemis’in bu iri cüsseli yaratıkla evlenmesine karşıdır. Bu nedenle kız kardeşini bu kararından vazgeçirmek amacıyla çok çabalarsa da Artemis, bu kararından vazgeçmez. Kardeşinin Orion’a büyük bir aşkla bağlandığını görünce de onu kıskanmaya başlar. Kız kardeşini bu kararından vazgeçiremeyeceğini anlayan Apollon, Orion’u öldürmeyi kararlaştırır.
 
Orion, günün birinde denizde yüzmeye başlar. Kulaç ata ata denizin içlerine doğru ilerler. Kıyıdan çok uzaklaştığı için başı, küçücük bir nokta gibi görünmeye başlar. Onun kıyıdan çok uzaklaştığını gören Apollon, kız kardeşi Artemis’i yanına çağırır. Uzaktan görünen kara noktayı göstererek; ‘Okunu, o kara noktaya kadar gönderebilir misin?’ der. Hemen yayını hazırlayan Artemis, o noktayı nişan alır, sonra yayını çekip okunu fırlatır. O kara noktanın, sevdiği Orion’un başı olduğundan habersiz olan Artemis’in attığı ok, hedefe isabet eder ve Orion yaşamını yitirir. Kendi eliyle gerçekleştirdiği bu ölüm, onu çok üzer. Günlerce bulutların arkasına saklanan Artemis, gökyüzünde dolaşmaz ve geceleri dünyaya aydınlatmaz olur. Sonunda babasının yanına gider. Ondan, Orion’u bir takımyıldızına dönüştürerek gökyüzüne çıkarmasını ister. Baba Zeus, denizden çıkardığı Orion’u, Orion Takımyıldızı’na dönüştürüp gökyüzüne yerleştirerek kızının dileğini yerine getirir.
 
ARTEMİS-ENDYMİON AŞKI
 
 
 
 
 
Yunan kralı Elis´in oğludur, Endymion. Beşparmak Dağları’nda çobanlık yapar. Derler ki sürüsünü otlattığı Beşparmak Dağları, kendisinden hoşlanan Zeus tarafından kendisine armağan edilmiştir. Endymion deyip geçmeyin. Bu çoban, bizim bildiğimiz öyle sıradan çobanlardan değil. Zira antik çağda en gözde iki meslekten biridir, çobanlık. Öteki de avcılık… Kavalıdışındahiçbir mal varlığı yoktur, yakışıklı Endymion’un. Çok güzel kaval çalar.
Endymion’un biricik dostu ve sırdaşıdır, kavalı. Aynı zamanda eşine ender rastlanır bir yakışıklılığa ve güzelliğe sahiptir. Gündüz kayadan kayaya zıplayan boynuzlu, sakallı kara keçilerinden gözlerini ayırmayan Endymion, yamacın mis kokulu kekikleriyle karınlarını doyuran sürünün titrek meleyişlerini büyük bir dikkatle dinlerdi. Dağlarda bir başına yaşamak, onu özgür kılmıştı. Kavalı; onun özgürlüğe, dostluğa, kardeşliğe ve tüm canlıya olan hasretini dile getirme aracıydı. Bu kaval, çobanın sadece sevincini ve hasretini dile getirmezdi. Aynı zamanda Beşparmakların karlı doruklarının, yeşil çimenlerin, zümrüt yeşili yapraklarla bezenen ağaçların, cıvıl cıvıl öten kuşların, şarıl şarıl akan suların da sesini dile getirirdi.
Issız Beşparmaklarda yaşayan Endymion, gündüz kavalını üfleyip gece yeşil çayırın üzerine sere serpe uzanır yatarmış. Ancak ne gündüz kaval çalarken ne de gece zümrüt yeşili çayırların üzerine uzanıp uyurken Ay ışığının dışında kimse görmezdi, onu.
Gecenin birinde gümüş renkli arabasıyla göklerde dolaşan Artemis, aşağıya doğru baktığında bir tepenin yamacında uyuyan genç birini görür. Bu, çoban Endymion’dan başkası değil. Hemen göklerden aşağıya iner. Güzelliğine dayanamadığı için öper, onu. Bu sırada uyanan Endymion, karşısında tanrıçayı görünce telaşa kapılır. ‘Telaşlanmana gerek yok’ diyen tanrıça, ona ilan-ı aşk eder. Endymion’un gözlerini ovan gümüş parmaklı tanrıça, onun ebedi bir uykuya dalmasını sağlar. Çoban Endymion, ölümlüdür. Ama Artemis, onun çekiciliğine dayanamadığı için Olympos’un yasalarını çiğner. Zira hem bir tanrıçanın bir ölümlüyle sevişmesi yasak hem de Artemis, daha önce bâkire kalmaya ant içmiştir. Ama Endymion’un gürbüz bedenini, erkeksi güzelliğini görünce gönül verir, ona. Endymion’u alıp Latmos Dağlarının eteklerinde yaptığı küçük bir tapınağa götürür, saklar. Ona ebedi gençliği aşılar. Her gece ziyaretine gittiği zaman üzerine eğilir, gümüş ışığıyla onu sarıp çayırın otlarına uzanınca kollarını açardı, sevgilisine… Artemis, ne zaman ve nerede doğarsa doğsun hemen koşup gövdesini ışınlarıyla sarar ve öperdi, onu… Kimi geceler daha az, kimi geceler daha fazla kalırdı, sevgilisinin yanında. Hatta kimi geceler hiç gelmezlerdi yan yana. Karanlık olurdu, onların birleşmediği geceler. Bu karanlık gecelerde korkulu bir bekleyiş içine girerlerdi, onlar. Ama bu korkulu bekleyiş, çok fazla sürmezdi. İlk ay, gökte göründüğünde Artemis ile Endymion’un vuslat zamanıydı. Her buluştuklarında sanki ilk kez buluşuyorlarmış gibiydi. Birbirine sarılıp öpüşmeye başlarlardı. Her öpüşte daha da nurlanırdı, bedenleri. Zira sevgi, ışığın ta kendisidirEndymion ile Artemis için… Homeros, bu aşkı şöyle dile getirir:
Parlak ayın çevresinde sapışız yıldız
rüzgârsızken duru gökyüzü
nasıl yanarsa ışıl ışıl.
Bütün doruklar, sivri kayalar ve çayırlar
nasıl serilirse göz önüne,
gökler yırtılıp da açılır,
tekmil yıldızlar görünür,
ferahlar yüreği çobanın…
Başka bir anlatımda Artemis, Ay tanrıçası Selene rolündedir. Endymion´a âşık olan Selene, Endymion´u sonsuza değin uyutmak için yakarır, babası Zeus´a. Tanrılar, kıskandıkları insanların mutluluklarını istemez kimi zaman. Zira insanların da kendileri gibi ölümsüz olmalarına karşıdırlar. Buna rağmen Endymion ile Selene’nin her defasında yenilenen bu bitimsiz sevgilerinden hoşnut olan tanrıların tanrısı Zeus da Beşparmak Dağları’nın yoksul çobanına böyle bir armağan verilmesini uygun görür.
Neticede babasından istediği izni koparan Selene, sevgilisi Endymion’a gider. Ona; ‘Dile benden ne dilersen,’ der. Endymion, genç ve yakışıklı kalmak uğruna bu teklife onay verir ve bir daha uyanmamak üzere uyumaya başlar. Selene, hoş bir sedayla; “Sana her gece kendi ay ışığımla geleceğim…” diye fısıldar, Endymion’un kulağına. O günden sonragören olmaz, Endymion’u. Beşparmakların bilinmeyen bir yerinde sonsuz uykusunu sürdüren yakışıklı çoban, ay ışığında Selene’yi bekler. Tıpkı evrenin sonsuzluğu gibi onların aşkı da sonsuzluğun uykusuyla bütünleşmiştir…
 
ARTEMİS-AKTAİON AŞKI
 
 
 
 
 
Aristaios ile Autonoe’nin oğludur. Babası, Yunan mitolojisinde tarımı, ev sanatlarını ve arıcılığı Yunanlara öğreten kişidir. Çok bilge biri olan at adam Kheiron tarafından Kithairon Dağı’nda yetiştirilmiş. Kendisi, Thebaili çok ünlü bir avcıymış. Bütün bölgede ondan daha üstün bir avcı yokmuş. Ünlü bir avcı olduktan sonra mağrurlanıp kendini, Artemis’ten daha üstün görmeye başlamış. Bununla da yetinmeyen Aktaion, günün birinde Tanrıça bir derede yıkanırken onu çıplak bir şekilde görür. Bu saygısızlığa tahammül edemeyen Artemis, onu geyiğe dönüştürür. Sonra Aktaion’un elli köpeğini, Aktaion’un üstüne salmış. Parçaladıkları kişinin kendi efendileri olduğundan habersiz olan köpekler, uluyarak Aktaion’u aramaya başlarlar. Bu aramada efendilerini bulamayan köpekler, Kheiron’un mağarasına gitmişler. Kheiron, köpekleri sakinleştirmek amacıyla Aktaion’un bir heykelini yaparak köpeklerin önüne diker. Heykelin, efendileri Aktaion olduğunu sanan köpekler, bundan sonra sakinleşip ulumalarına son verirler.
 
ARTEMİS, ARETHUSA VE ALPHEİOS
 
 
 
 
 
 
Kutsal bir kaynak varmış, Syrakusa yakınındaki Ortygia Adası’nda. Adı, Arethusa’dır bu kaynağın. Güzelliği dillere destan güzel bir kızdır, Arethusa. Tanrıça Artemis gibi evlenmemeye ant içen Arethusa’nın erkeklerle ne bir dostluğu var ne de bir ilişkisi… Avlanmak, kırlarda koşmak, ormanlarda dolaşmak, oraların temiz havasını solumak en büyük zevkidir, Arethusa’nın.
Harikulâde bir güzelliğe sahip olduğu için ona gönül verenler, güzelliğinden söz edenler çok olsa da O, hiçbir erkeğe yüz vermemiş ve avlanma dışında hiçbir şey düşünmemiştir. Bu güzel kız, günün birinde her zamanki gibi ormanda avlanıyormuş. Hem av peşinden koştuğu hem de hava sıcak olduğu için çok yorulmuş. O sırada bir ırmak çıkmış, önüne, Arethusa’nın. Sessizce akıp giden ırmağın suları öylesine duruymuş ki derinliğindeki çakıl taşlarını bile birer birer saymak mümkünmüş. Beyazımsı yapraklarla bezenen söğüt ve gümüşi yapraklarla süslenen kavak ağaçları gölgelerini, bu dingin akışlı ırmağın üstüne düşürdükleri için temmuz sıcağında bile yeşil bir serinlik egemenmiş onunkıyısında.
Sıcaktan bunalmış ve çok yorulmuştur, Arethusa. Irmağın kıyısına oturmuştur.Ferahlamak için ilkin ayaklarını suya sokmakla yetinmiş. Sonra fikrini değiştirip soyunmaya başlar. Dingin akışına ve berraklığına hayran kaldığı ırmağın üstüne sarkan söğüt dalına iliştirir, giysisini. Anadan doğma bir şekilde kendini bırakıverir, ırmağın duru suyuna. Berrak ırmağın serin sularında o güzelim vücudunun yorgunluğunu gidermeye çalışırken suların içinden gelen bir fısıltıyla irkilip kıyıya koşar. Bu sırada arkasından bir ses:
-Nereye kaçıyorsun Arethusa? Ben Irmak Tanrı Alpheios. Benden kaçmana gerek yok, demiş.
Arethusa, ırmağın karşı kıyısındaki söğüt dalında asılı duran elbiselerini almaya fırsat bulamayınca çıplak koşmaya başlamış. O önde, çok yakışıklı bir delikanlı kılığına bürünen Alpheios, arkasından koşmaya başlarlar. Arethusa’nın çıplak oluşu, Alpheios’u hem kıskandırıyor hem de arzusuna kolayca ulaşacağı hissini veriyormuş.
Bir an önce canını kurtarmaya çabalayan Arethusa ne kadar hızlı koşarsa, onu yakalamaya çalışan Alpheios da bir o kadar hızlıymış. Korkudan titreyen güvercinin, atmacanın pençesinden kurtulmaya çalışması gibi Alpheios’a yakalanmamaya çalışan Arethusa da ondan kurtulma çabasındadır. Arkalarında dağlar, dereler bırakarak koşan bu ikili, Orkhomenos duvarına değin gelmişler. Kyllene Dağını, Menale’yi aşmış veErymanthos Dağı’nın buzlarla kaplı doruklarını arkalarında bırakıp Elis Ovası’na ulaşmışlar. Alpheios, Arethusa’yı geçemiyor olsa da dayanma güçleri eşit olmadığından Arethusa, yorulmaya başlamıştır artık. Bu koşuşturma sonrasında ovalar aşılmış, ormanlar geçilmiş, sarp kayalıklardan atlanmış. Arethusa ardındaki güneşin, kendi önüne düşürdüğü Alpheios’un gölgesinden onun, kendisine yaklaşmakta olduğunu hissetmiş. Buna rağmen belki evham yapıyorum diye düşünür. Arkasındaki kişinin gürültülü ayak sesinin yaklaştığı, sıcak nefesini ensesinde hissettiğini anlayınca ümitsizliğe kapılır. Ve bu ümitsizlikle; ‘beni kurtar, beni kurtar, ben kirlenmek istemiyorum’ deyip Artemis’e yalvarır. Onun yakarışlarını duyan Artemis, onun üstüne bir bulut parçası örterek onu, Alpheios’un gözünden saklamış.
Alpheios, bulut kümesi içinde saklanan Arethusa’yı bulmak için sağa koşmuş, sola koşmuş durmuş. Ancak izine rastlamayınca; gönülden bir sevdayla ‘Arethusa!, Arethusa!’ diye iki kez bağırmış. Bu ses, Arethusa’nın gönlüne büyük bir korku salmış. Korku ile doldurmuş, gönlünü. Kurdun sesini duyan bir kuzunun titreyip sinmesi gibi Alpheios’un sesini duyan Arethusa da Artemis’in üstüne örttüğü bulutun içine öylece sinip kalmış. Onu aradığı halde izine rastlamayan Alpheios gözlerini, Arethusa’yı gizleyen buluta dikip kalmış. Rüzgârın, bulutu dağıtmasını beklemeye başlamış. Çıplak vücudu, bulut tarafından sıkıca sarılan Arethusa, üşümeye ve soğuk soğuk terler dökmeye başlamış. Mavimsi ter taneleri, bedeninin her yerinden aşağıya doğru sızarken aniden ayaklarının altından bir su kaynağının belirdiğini görür. Ardından bedeninin tamamı suya dönüşmüş.
Artemis’in yardımıyla güzel Arethusa, bir su kaynağına dönüşmüş. Ve onun insan şekli, suya dönüşen varlığı içinde yok olup gitmiş. Onun suya dönüşen bedenini gören Irmak Tanrı Alpheios, tekrar ırmağa dönüşür ve tatlı su kaynağına dönüşen sevgilisinin sularını kucaklayarak onunla birleşir. Alpheios her ne kadar kendini ona, onu da kendine katmış olsa da Arethusa, hep yalnız yaşamak, suya dönüşmüş olsa da bir erkekle birleşmeyi kabullenmemiştir. Bu nedenle suları, kendisini seven Alpheios’un sularına karışmış olsa da kendini asla teslim etmemiştir, ona. Aşığının kolları arasından sıyrılarak kurtulmuş. Sularını, Artemis tarafından açılan yer altı yatağından derinlere ve hatta Hades’in karanlık ülkesine değin vardırmış. Orada, Hades tarafından kaçırılan Persephone ile karşılaşır. Yunanistan’dan yerin altına geçerek denizin derinliklerinde akıp Syrakusa yakınındaki Ortygia Adası’nda kaynağa dönüşür. Ama buna rağmen Aplheios’dan kurtulamamış, Arethusa.
Irmak Tanrı Alpheios, Arethusa’nın, kollarından sıyrılıp yeraltına geçtiğini görünce kendisi de aynı yataktan koşarak onu, Ortygia’ya değin izlediği söylenir. Neticede ikisinin suyunun, orada birbirine karıştığı rivayet edilir. Günümüzde Yunanistan’daki Alpheios Irmağı’na atılan bir tahta çanağın, Sicilya’da yer alan Arethusa kaynağından çıktığı söylenir.
 
ARTEMİS İLE NİOBE
 
 
 
 
 
Phrygia’nın efsanevî kraliçesidir. Yunan mitolojisine göreçok çocuk doğurmanın ve analığın öncelikli önem arz ettiği anaerkil toplumun dışa yansımasıdır, Niobe.Thebai kralı Amphion’un karısı ve lânetli soyun atası Pelops’un kız kardeşi, sonradan Tanrılar Sofrası’na alınan Lydia kralı Tantalos’un kızıdır. Babasının, kralı olduğu Sipylos Dağı eteklerindeki Tantalis kentinde doğar. Birlikte büyüdüğü tanrıça Leto ile arkadaşlık eder.
Efsaneye göre Niobe, Thebai kralı Amphion’dan altısı kız, altısı erkek (bu sayı, kimi kaynaklarda yedisi kız, yedisi erkek olmak üzere on dört çocuk olarak gösterilir) on iki çocuk doğurur. Günün birinde sadece Artemis ve Apollon adlarında iki çocuğu olan Leto’yu küçümseyen ve kendini ondan üstün gören Niobe, Thebai halkından kendisine tapınmalarını ister. Bunları öğrenen Leto; çocukları Artemis ve Apollon’a; Niobe’nin çocuklarını öldürmelerini söyler.
Annesinden emir alan Apollon, oklarıyla Niobe’nin Kitheron Dağı’nda avlanan altı (kimi kaynaklara göre yedi) erkek çocuğunu öldürür. Erkek kardeşlerinin öldürüldüğünü duyan altı kız kardeş, ağlayarak Kitheron Dağı’na koşarlar. Onların karşısına çıkan Artemis de oklarıyla, birbirinden güzel altı kız kardeşi öldürür.
Yaşananları duyunca yaslar içinde gencecik yavrularının körpe bedenlerinin yanına çöken Niobe, öylece kalakalır onların yanında. Gözlerinden yaşlar akmaya başlar. Durmadan ağlar durur, çocuklarına. Onun birkaç kilometre ötesinde, Sipylos Dağı eteklerinde, çalılıklar arasında Ana Tanrıça Kybele’nin anıtı olarak bilinen başka bir kaya daha var, Manisa’da. Kybele Ana, Niobe Ana, bir de intikamcı ve analık konusunda tüm ölümlülerden üstün olduğunu dışa vuran Leto Ana. Aynı inanç ve efsane zincirini oluşturan birer halkadır, bunlar. Çevresinde kimsecikler kalmadığı için çocuklarını defnedemedi kara toprağa. On gün durmadan ağlar. On gün sonra Zeus, ölülerin tamamını taşa çevirir. İşte o gün acıktığı aklına gelmişti, talihsiz Niobe’nin. On gündür hiçbir şey yememiş, içmemiş hep ağlamıştı. Niobe’yi acılarını yüreğinde sindirsin diye Akheloos Irmağı kıyısındaki Sipylos Dağı’nda, taşa çevirir, Zeus. Niobe’nin çocuklarının tanrıça Leto’nun teşvikiyle oğlu Apollon ve kızı Artemis tarafından öldürülünce analık içgüdüsüyle intikam alan tanrıça Leto’nun sevincine karşın analık içgüdüsünün verdiği ıstırapla kıvranan Niobe, taş kesilip sonsuza değin ağlar. Günümüzde Spil Dağı’nın eteklerinde Ağlayan Kaya ya da halk arasındaki adıyla Niobe Kayası olarak bilinen kayanın; Homeros’un sözünü ettiği Niobe’yi temsil ettiğine inanılır.
Niobe’nin bu acılı halini betimleyen ve insan yüzünü andıran Manisa’daki Ağlayan Kaya’dan çıkan su kaynağı, Niobe’nin Gözyaşları olarak algılanmıştır.
Bu hazin öykü, İlyada’da (XXIV/ 602-617) şöyle anlatılır:
“Güzel saçlı Niobe’nin de i/emek geldi aklına,
oysa on iki çocuğu ölmüştü sarayında,
altı kızı, ergen altı oğlu.
Apollon öfkelenmişti Niobe’ye,
öldürmüştü oğullarını gümüş yayıyla,
kızlarını da okçu Artemis öldürmüştü,
Niobe güzel yanaklı Leto ile bir tutuyordu kendini,
diyordu Leto iki çocuk doğurdu, bense bir düzine,
iki kişi, Apollon’la Artemis, öldürdü hepsini.
Ölüler yatıp kaldılar kanlar içinde,
kimsecikler yoktu onları gömecek,
herkesi taşa çevirmişti Kronos oğlu.
Göklü tanrılar gömdü ölüleri onuncu günü,
işte o gün yemek geldi Niobe’nin aklına,
gözyaşı dökmekten yorgun düşmüştü.
Bugün Sipylos kayalarında, ıssız doruklarında,
Akheloos ırmağı kıyısında oynaşan su perilerinin
Yatakları var derler ya, işte oralarda,
tanrı buyruğuyla taş olmuştur Niobe,
yüreğine sindirir durur acılarını.”
Bir başka Yunan söylencesine göre Peloponez’de yaşayan ilk insanın kızı olan Niobe, canlı yaratıkların tamamının annesi ve Zeus’un birlikte olduğu ilk ölümlü kadındır.
Geç dönem Yunanistan’ında söylenegelen bir başka Niobe efsanesine göre; Peloponez’de yaşayan ilk insanın kızı olarak gösterilir. Bütün canlıların anası Havva rolündedir, Niobe. Baba tanrı Zeus’la yaşadığı birliktelik sonunda Argos ile Pelasgos’u üretmiştir. Aynı zamanda Zeus’un birliktelik yaşadığı ilk ölümlüdür, Niobe. Bu efsane, Ana Tanrıça imgesinin yaygınlaştığının kanıtıdır: Nitekim Yunanlılar da kendi kurucu kahramanlarına, Argos ve Pelasgos adlarındaki yerel atalarına bir ana bulmak çabası içine girmişler. Böylece ilk kadın örgesi ile ana tanrıça örgelerini bir araya getirerek Niobe adında bir efsane kahramanı yaratmışlar.
Aslında aynı efsanenin ayrı ayrı kişilerde canlandırılmış biçimidir, Niobe, Leto ve Kybele… Ne Thebai ile bir ilişkisi mevcuttur ne de Amphion ile. Gerçek bir Anadolu efsanesidir, Niobe efsanesi. Niobe tarafından yaşanan bu dram, onun yaşadığı Spil Dağı yamaçlarında meydana gelmiş. Niobe, bu dramda hep ön plana çıkmıştır. Nedense çocukların babası Amphion’dan hiç söz edilmemiştir. Hatta zamanla Amphion’un, tanrılar tarafından öldürülen on iki çocuğun babası olduğu bile söz konusu olmamıştır. Anadolulu Ana Tanrıça kültü, anaerkil bir toplum düzenine dayandığı için üretilen varlığın babası aranmaz. Çünkü önemli olan üretmedir. Çocuğun yaşamı boyunca sorumluluğunu ve gururunu hep üretimi sağlayan anaç varlık taşımıştır. Nitekim Leto (ki Kybele’nin Lykia’da söylenen efsanenin aynısıdır), Zeus’tan hamile kalmıştır der, efsane (bu efsanenin bile babaerkil düzenin yerleşik duruma geçmesinden sonra uydurulduğu söylenmektedir). Ama hem Apollon ile Artemis’in doğumlarında hem de daha sonraki eylemlerinde baba tanrı, hiçbir işleve sahip değil.
Ağlayan Kaya, uluslararası kaynaklar da dâhil olmak üzere literatürde kimi zaman Taş Suret olarak da anılır. Kimi kaynaklarda da bu taş suret, aynı dağda bulunan Hitit Kybele Heykeli ile karıştırılmıştır.
 
ARTEMİS İLE MELEAGROS
 
 
 
 
Kalydon kralı Oineus’un karısı Altheia ile Trakya menşeli savaş tanrısı Ares’in birlikteliğinden doğar. Argonautlar Seferi’ne katılanlardan biri olan Meleagros, mitolojide Kalydon Domuz Avı olarak bilinen bir maceranın da kahramanıdır. Henüz yedi yaşındadır. Moira adlı üç Kader Tanrıçası’ndan biri olan Atropos, Altheia’nın yanına gelir. O sırada ocakta yanmakta olan bir odunu gösteren Atropos; ‘Bu odun yanıp kül olunca oğlun Meleagros da yaşamını yitirecektir.’ der. Atropos’dan bunu duyan Altheia, ocakta yanmakta olan odunu alıp söndürür, sonra da bir sandığa koyarak saklar.
Kalydon kralı Oineus, her yıl hasat zamanı ilk ürünleri, tanrıça Artemis’e sunuyormuş. Ancak bir yıl hasadın ilk ürünlerini tanrıçaya vermeyi unutmuş. Buna çok öfkelenen Artemis, kralı cezalandırmak için bir yabandomuzu gönderir, Kalydon’a. Yaban domuzu, ekinleri yerle bir eder, sığırları öldürür, karşısına çıkan bütün insanları parçalar. Domuzla başa çıkamayacağını anlayan Oineus, Yunanistan’ın tüm kentlerine haber gönderip yardım talebinde bulunur. Bunun üzerine dört bir yandan onlarca kahraman, akın akın gelmeye başlamış Kalydon’a…
Oineus’un Altheia’dan olma oğlu Meleagros, o zamanlar gençliğinin en ateşli çağlarını yaşıyor. Yaban domuzu avına katılmak üzere Kalydon’a gelen kahramanlar, Moiraların kendisine ömür biçtiği bu Meleagros tarafından ağırlanır. Arkadhia korularının gözbebeği Atalante de bulunuyordu, bu kahramanların arasında. Yarı beline değin uzanan saçlarına gerekli özeni göstermeyen Atalante, başının arkasında toplamıştır sadece. Elinde yayı vardır. Meleagros, yüzü çocuk yüzü olamayacak kadar kadınsı, kadın yüzü olamayacak kadar çocuksu olan Atalante’yi görür görmez âşık olur, ona. Ancak bir kadınla ava çıkmayı gurur yapan kimi kahramanlar, Atalante’nin ava katılmasındanyana değil. Meleagros, Atalante’nin ne kadar usta bir avcı olduğunu anlatarak onları ikna etmeye çalışır. Nihayet büyük bir merakla beklenen av süreci başlar. Domuz, kısa sürede kıskaca alınır. Bir an kıskaçtan kurtulan domuz, önüne gelene saldırmaya başlar. Avcılardan iki tanesini öldürür. Bu arada bir karışıklık yaşanır. Hayvan, kılıcını çekip üzerine atılan Meleagros’u ezecekken soğukkanlılığını koruyan Atalante, okunu fırlatır. Atalante’nin attığı ok, domuzun gövdesine saplanır. Bunu fırsat bilen Meleagros, iyice yanına yaklaştığı hayvanı öldürür. Tüm avcılar, domuzu öldüren Meleagros’u tebrik ederlerken o, hayatını kurtaran Atalante’ye gönülden bağlanmış.
Meleagros, öldürdüğü domuzun derisini ve başını bir nezaket nişanesi olarak Atalante’ye armağan eder. Ama henüz kininden vazgeçmeyen Artemis, bu kez de avın paylaşımında Aitolialılar ile Kuretler arasında bir kavganınyaşanmasına neden olur. Zafer nişanesinin bir kadına verilmesine karşı çıkan Kuretler, Meleagros’un Atalante’ye verdiği armağanların tümünü kızın elinden alırlar. Bu kaba harekete çok öfkelenen Meleagros, ileri atılır ve armağanları kızdan alanların tamamını öldürür. Meleagros tarafından öldürülenlerin arasında annesi Althea’nın iki erkek kardeşi, başka bir ifadeyle kendisinin iki dayısı da bulunmaktadır.
 
İki kardeşinin, oğlu tarafından öldürdüğünü duyunca analık sevgisini bir yana bırakan Altheia, sandığına sakladığı yarı yanmış haldeki odun parçasını ateşe atar. Odun, çabucak tutuşup kül olur. Odun yanıp küle dönüştüğü anda Meleagros da yaşamını yitirir. Oğlunun yaşamını yitirmesinin ardından yaptığından nedamet duyan Altheia, canına kıyarak yaşamına son verir.
ARTEMİS İLE İPHİGENEİA
 
 
 
 
 
Troya Savaşı’nda Akha ordularının başkomutanı Agamemnon’un Klytaimnestra’dan doğma kızı, Elektra, Orestes ve Khyrsothemis’in de kız kardeşleridir.
Akha orduları, Aulis’te yelkenleri şişirecek rüzgâr bekliyordu. Rüzgâr, uzunca bir süre esmeyince sabırsızlanmaya başlayan komutanlar, bunun nedenini Kalkhas adındaki kâhine sorarlar. Kalkhas, Agamemnon’un kızı İphigenia’nın kurban edilmesi gerektiğini söyler. Bunu duyan Agamemnon, çileden çıkar. Artemis, kendisinden hiç hoşlanmıyordu. Çünkü Agamemnon, donanma toplanırken vakit geçirmek için Aulis yakınlarında ava çıkmış. Bu av sırasında Tanrıça Artemis’e adanan kutsal koruluktaki kutsal dişi geyiği öldürmüş. Hatta bununla yetinmeyip geyiği okuyla uzaktan vururken, Artemis’in bile böyle nişan alamayacağını söyleyerek Artemis’i küçümsemiş. Bunları gerekçe gösteren tanrıça Artemis de ordu tarafından beklenen rüzgârların esmesini engelliyormuş. Kendisine danışılan kâhin Kalkhas’a göre tanrıçanın, öfkesinden vazgeçip beklenen rüzgârı estirmesi ancak Agamemnon’un, kızı İphigeneia’yı kendisine kurban olarak sunmasıyla mümkün olabilirdi. Uzun zaman direnen Agamemnon, bu karara boyun eğmedi. Zira hiçbir babanın, kızını kurban etmeye rızalık göstermesi mümkün değildi. Aradan günler hatta haftalar geçer. Ama rüzgâr bir türlü esmiyormuş. Bunun üzerine Menelaos ile Odysseus devreye girer. Onların ısrarları sonucu istemeyerek de olsa kızının kurban edilmesine onay veren Agamemnon, karısı Klytaimnestra’ya “İphigeneia’yı Akhilleus ile nişanlayacağım, bunun için İphigeneia’yı al Aulis’e getir” diye haber gönderir.
Kurban edilme olayından tamamen bihaber olan 23 yaşındaki Akhilleus, bu oyunun bir parçası olmayarazı olur. Ancak gerçeği öğrenince engel olmaya çalışırsa da başarılı olamaz. Bunu başaramayınca da Agamemnon’a çok kızar.
Öte yandan kocası tarafından gönderilen habere inanan Klytaimnestra, kızıyla birlikte neşeli bir şekilde Aulis’e gelir. Kızına eş olarak Akhilleus’un seçilmesi, sevincini bir kat daha arttırmıştır, onun. Ancak kızının maruz kaldığı olayı öğrenince kocası Agamemnon’u verdiği karardan vazgeçirmeye çalışır. Ancak bunda başarılı olamaz. Zira Agamemnon’un fikrini değiştirmesi olası değil. Çünkü Menelaos ve Odysseus’a söz vermiştir. Bu nedenle kocası Agamemnon’a karşı büyük bir kin beslemeye başlayıp kötü sözlerle aşağılayarak oradan ayrılan Klytaimnestra, Akhilleus’un yanına gider. Kızını kurtarması için yalvarır, kendisine. Agamemnon’u fikrinden vazgeçiremeyeceğini bilen Akhilleus, olaya müdahil olmaz. Troya Savaşı sonrasında kendini Khryseis’le aldatmasını gerekçe gösteren Klymtaimnestra, Agamemnon’u öldürerek intikamını alır.
Yaşanacaklardan bihaber İphigeneia, Kalkhas’ın önderliğinde babası tarafından sunaktaki kurban taşının olduğu yere getirilir. Olayı yukardan izleyen Artemis, kızın durumuna acır ve bıçağın tam da boğazına ineceği sırada onu, dişi bir geyikle değiştirir. İphigenia’nın havaya kaldırdığı ruhunu yanına alır. Tören yerinde yakılan ateşin korlarının sönmesi sonrasında çıkan güçlü rüzgârı gören tanrıça Artemis, İphigenia’yı geyikle değiştirerek bir yandan kurbanı kabul ederken öte yandan esmesini önlediği rüzgârları engellemekten vazgeçer. Sevinç naraları atarak Artemis’in kutsal koruluğundan çıkan Akhalılar, çadırlarına dönerler. Ancak Agamemnon, eşi Klytaimnestra ve hizmetçilerini çadırda bulamaz. Zira hizmetçiler, ondan önce gelip kızının kurtuluşunu annesine müjdelerler. Duyduğu derin üzüntüden sıyrılan Klytaimnestra, derhal Mykenai’ye doğru yola çıkar. Yolculuk sırasında aklı hep kocası Agamemnon’dan alacağı öç planlarıyla doludur, Klytaimnestra’nın.
 
 
ASKLEPİOS VE AŞKLARI
 
 
 
ASKLEPİOS
 
Yunan sağlık ve tıp tanrısıdır. Teselya kralı Phlegyas’ın kızı Koronis ile Apollon’un oğludur. Hygieia, Aglæa, Meditrina, Iaso, Aceso ve Panacea’nın babalarıdır.
Elinde yılanlı bir asa vardır. Bu asa, hastalarına giden hekime destek olur. Asasına yaslanan hekim, ondan güç alır, yorulmadan hastadan hastaya koşarak şifa dağıtır. Yılanlı asası, hekimliğin ve tıbbın simgesidir. Sembolleri arasında çam kozalakları, defne dalları, keçi ve köpek de vardır.
Teselya kralı Phlegyas’ın Koronis adındaki kızı, tanrı Apollon’la birlikte olur. Bu birliktelik sonucunda hamile kalır. Ancak tanrının çocuğunu karnında taşırken Arkadhia’dan gelen Iskhys adındaki yabancıyla birlikte olur ya da onunla evlenir. Bu haber, tanrının kutsal kuşu olan karga tarafından tanrıya ulaştırılır. Bu habere hiddetlenen Apollon, kargayı lânetler. Lânetlenen karganın tüyleri birden kararmaya başlar. Oysa bu karga, o güne kadar süt beyazı renginde güzel bir kuş imiş. Kargayı lânetleyen Apollon, oklarından birini savurarak hem kendisine ihanet eden sevgilisi Koronis’i hem de kocası Iskhys’i öldürür.
Karganın gevezeliği ve öteki olaylar, ünlü şair Publius Ovidius’un (M. Ö. 43–M. S. 17) Methomorphoses (Dönüşümler) adlı yapıtında şu şekilde dile getirilir:
…Duymadın mı daha bütün Lesbos’a yayılan
Bir olayı? Bilmez misin atalar yatağını
Nyctimen’in kirlettiğini? Şimdi bir kuştur
O da, suçunu bilir de çıkmaz gün ışığına, kaçar,
Utancından, gizler karanlıklara suçunu, bütün
Göklerden kovulur. Böyle söyledi, sonra karga
Aldırmam sözlerine, dilediğin başına gelsin,
Kötülüğün de senin dedi. Şaşmadı yolunu, gitti
Efendisine anlatmaya hepsini, Koranida’yı
Bir Haemonius’lu gencin kollarında götürdüğünü.
Düşmüştü defne başlığı duyunca bu yıkımı
Karısını çılgınca seven tanrının. Değişti
Yüzü, gözü, düştü kavalı elinden, içi yalımlandı.
Almış çok sevdiği silahlarını, germiş yayını,
Delip geçmiş bağrına bastığı karısını ok.
Basmış çığlığı vurulan kadın, çıkarınca gövdesinden
Oku kızıla boyamış ak tüylerini katılaşan kan.
Bağırmış: ey Phoebus doğurunca vereydin cezamı,
Vurduğun bir kişi, ölümün aldığı can iki.
Gitmiş kanı da canı da bunu söyleyince.
Ayrılmış gövdeden can, ölümün soğukluğu gelmiş
Ardından. Üzülmüş bu kanlı cezayı verdiğine,
Bir dedikodu yüzünden öfkelendiğine. Bitmiş iş,
Kargışlar yağdırmış kendi kendine, bu acı savı veren
Kan döktüren kuşa. Atmaz olsam demiş, yermiş elini de,
Yayını da, çekince atılan okları da mızrakları da.
Yerden kadını kaldırmış sarılmış, ısıtmış, yenmek
İstemi acılarını, gecikmiş yardımlarla, işe yaramaz
Onarımlarla, dindirmelerle. Görmüş,
Odunların yığıldığını ölüyü yakmak için, hepsi boş.
Yalımlar yayılırken inlemiş, sarsılmış yüreği. Islatmaz
Gözyaşları tanrıların yüzünü, bilinmez ağlamaları.
…Kadının sevmediği kokuları serpmiş göğsüne,
Sonra kucaklamış onu, doğru olmayan bir ölüm
Ne gerekmişse yapmış. Phoebus acımış, istememiş
Soyundan gelenin yok olmasını, çıkarmış anasının
Karnından, götürmüş dölü bozuk Khiron’un oyuğuna,
Önlemiş yanmasını. İstememiş Phoebus yalan
Sözlerle ödül bekleyen boşboğaz karganın
Ak tüylü kuşlar arasında kalmasını, kovulsun demiş.
Bazı kaynaklar göre kendisine ihanet eden sevgilisi Koronis ile Iskhys’den intikam alma işini kardeşi Artemis’e havale eder. Artemis, bir odun yığınının üzerine attığı Koronis’i diri diri yakar. Yaktırdığı ateş öylesine büyüktür ki bu büyüklükten ötürü ortalığı kapkara bir is kaplar. Bu isten etkilenen karganın, o güne dek köpük gibi apak tüyleri, o andan itibaren kömür karasına dönüşür. Koronis’in cesedi, yarı yanmış haldeyken gelen Apollon, yanmakta olan Koronis’i ateşten alarak karnını yarar. Koronis’in yarılan karnından canlı bir erkek çocuk çıkarır. Bu çocuk, geleceğin Yunan hekimlik tanrısı olacak olan Asklepios’dur. Apollon’un, Asklepios’u son anda kurtarması, hekim-tanrının son anda kurtarıcı olarak yetişmesinin simgesidir.
Efsanenin başka bir sürümünde de Asklepios’un annesi olarak Leukippos’un kızı Arsinoe’nin adı geçmektedir. Bu, çocuğun Arsinoe’nin oğlu olduğu ama Koronis tarafından büyütüldüğü ileri sürülerek, öteki geleneklerle uzlaştırılmak istenen bir Messenia geleneğidir.
Apollon, Koronis’in karnından çıkardığı çocuğu, yarı insan-yarı at (Kentauros) Kheiron’a emanet eder. Adı, eli olan, ellerini kullanmayı bilenanlamına gelen Kheiron, Tessalialı birçok gencin eğitimcisidir. İnsan ve vahşi hayvan olarak çifte doğası gereği hayvanlar, vahşi doğa ve bitkiler hakkında önemli bilgilere sahiptir. Bu bilgilerin arasında av sanatı ve tıp da bulunmaktadır. Asklepios’a hekimliği öğreten Kheiron, daha önce de birçok tanrıyı ve ünlü kişiyi yetiştirmiştir. At adamların tamamı gibi doğanın içinde yaşayan ve doğanın sırrına mazhar olan bir biridir, Kheiron. Sağlığın kaynağı da doğada mevcuttur. Bundan ötürü Kheiron’un açık havada, güneşin altında şifalı otlardan ve sulardan yararlanma yollarını bilmesi de doğaldır. Böyle büyük bir ustanın yanında hekim olarak yetişen Asklepios, hekimliğin ve cerrahlığın tüm bilgilerini özümseyerek büyür. Yılanlı asasını (ki bu asa da bugün bildiğimiz, tıbbın simgesi olan yılan dolanmış asadır) yanından hiç ayırmayan Asklepios, yorulduğu zamana ondan destek alır. Hatta daha da ileri giderek ölüleri bile diriltmeye başlar. O’nun bu gizi; efsanelerde şöyle anlatılır: Athena, Gorgon adlı canavarı öldürdükten sonra onun bedeninden akan kanı, yerden toplayarak Asklepios’a verir. Zira Gorgon’nun sağ tarafın-da yer alan damarlarda zehirli, sol tarafında bulunan damarlarda da şifalı kan vardır. Asklepios, bu şifalı kanlarla ölüleri, diriltmeye kalkışır. Onun sayesinde insanların ömrü uzamaya ve dolayısıyla daha çok yaşamalarına yol açar. Asklepios tarafından diriltilenler arasında Kapaneus, Lykurgos (muhtemelen Thebai savaşı sırasında; çünkü bu savaşta ölenler arasında bu adı taşıyan iki kahraman vardı), Minos’un oğlu Glaukos ve adı sıkça anılan Theseus’un oğlu Hippolytos’u saymak mümkündür. Hatta günün birinde aşk tanrıçası Aphrodite’in de genç yaşta ölen bir sevgilisini tekrar hayata kavuşturur. Bu diriltmeler karşısında insanların ölümsüz olup olamayacağı ya da tanrıların ayrıcalıklarının korunup korunamayacağı bilinmez bir kaosa dönüşür. Böylece insanlar, ölümlü olmaktan kurtulup tanrılar gibi ölümsüz olacaklar. İşte insanların ölümsüz olma düşüncesi, Zeus’un ve aynı zamanda Zeus’un kardeşi ve damadı (Hades’in karısı olan Persephone, Zeus ile kardeşi Demeter’in birlikteliğinden doğmuş.) olan yeraltı tanrısı Hades’in öfkelenmesine yol açar. Hükümdarlığının geleceği tehlikeye düşecek olan Yeraltı Dünyası’nın tanrısı Hades de öfkelenir. Bunun için Hades, Asklepios’un hekimliğe başlamasıyla cehenneme gelen ölü sayısında azalma olduğunu bildirmek üzere Zeus’un makamına çıkar. Asklepios’u, büyükbaba Zeus’a şikâyet eder. Zeus’a, ‘eğer insanlar da bizim gibi ölümsüz olurlarsa sizin iktidarınız da sarsılır. Bunu önlemek için hemen harekete geçmeniz gerekir.’ deyip onu kışkırtır.
Hades’in kışkırttığı ve Asklepios’un, dünyanın düzenini bozacağından kuşkulanan Zeus, Kyklopslara yaptırdığı yıldırımları, Asklepios’a göndererek onu öldürür. Ölümü sonrasında ne Asklepios ortada kalır ne de Hades’e gider. Aksine kendisi de bir tanrı olur. Takımyıldız’a dönüştürülür ve Yılancı Takım Yıldızı olarak gökyüzündeki yerini alır. Oğlu Asklepios’un ölümüne çok üzülen Apollon, Zeus’a yıldırım yaparak oğlunun ölümüne neden olan Kyklopsları birer birer öldürerek korkunç bir intikam alır, onlardan. Sonra günahlarını affettirmek için çobanlık yapmaya başlar ya da babası Zeus tarafından yeryüzüne sürgüne yollanır.
Denir ki Zeus’un yıldırımlarıyla can veren Asklepios’un elinde o an insanları ölümsüz kılacak ilaçların yazılı olduğu kâğıt (reçete) varmış. Ölünce kâğıt, toprağa düşmüş ve yağan yağmurların etkisiyle reçetenin üzerinde bulunan yazılar, toprağa karışmış. Oradan da her derde deva sarımsak bitmiş (aynı hikâye, Lokman Hekim için de anlatılır).
Asklepios öldükten sonra hekimlik; adı, Yunanca’da sağlık anlamına gelen kızı Hygieia ve oğulları tarafından kurulan Asklepiades adındaki lonca düzeni içinde devam ettirilmiş ve Atina’da, Bergama’da, İzmir’de Asklepios adına tapınaklar kurdurulmuştur. Bergama’da asclepion adıyla bilinen sağlık sitesi, antik Yunan dünyasında mevcut olan üç büyük sağlık sitesinden biri olarak kabul edilir.
Yunan tanrıları içinde ününü en uzun zaman devam ettiren tanrılardan biri olan Asklepios, ortaçağa kadar karşımıza çıkar. Hekimler, Asklepios’un Hygieia adındaki kızı ve oğulları tarafından kurulan Asklepiades adındaki bir loncada bir araya toplanırlarmış. Kos (İstanköy) Adası’nda yaşayan Hippokrat da bu geleneğe uyanlardan biridir.
 
YILANLI SÜT’ÜN ÖYKÜSÜ
 
 
 
Günün birinde birisi dermansız, ölümcül bir hastalığa muzdarip olur. Ümidini yitiren hekimler, bu hastanın ölümünü beklemektedirler. Bu nedenle taburcu ettikleri hastayı evine gönderirler, hiç olmazsa yatağında ölsün, diye.
 
Evine giden hasta, her sabah içmesi için kendisine verilen sütü, daha önce gördüğü yılanın içmesi için pencerenin dışına bırakır. Amacı, yılanın içtiği sütün geri kalanını içerek acı çekmeden bir an önce ölmekmiş. Bunu birkaç gün devam ettirmiş. Yılanın içtiği sütten geriye kalanını içer. Ama sonuç, beklediği gibi olmamış. Zira bir an önce ölmek isterken aksine günden güne iyileşmeye başlar. Meğer yılanın ağzından süte bulaşan salgı, hastanın iyileşmesini sağlamış. Bu olayı simgeleyen ve taşın üstüne işlenen kadehe sarılan yılan, tıbbın simgesi olarak kullanılmaya başlanmış.
ASKLEPİOS-EPİONE AŞKI
 
 
 
 
Efsaneye göre Hekim Tanrı Asklepios, Epione adında biriyle evlenir. Bu evlilikten Epione’nin, Asklepios’dan; Iaso, Hygieia, Akeso, Makhaon, Panakeia, Podaleirios, Telesphoros ve Aigle adlarında sekiz çocuk doğurduğu söylenir.
Bu çocuklardan adı, sağlık anlamına gelen Hygieia, Tıp tanrısı Asklepios’un yardımcısı ve Sağlık Tanrıçasıdır. Hygieia İnsanların yanı sıra hayvanlara da bakarak dertlerine deva, hastalıklarına ilaç bulurmuş. Hekimlikle ilişkili tanrıların tamamı gibi o da yeraltı simgeleri taşır. Özellikle yeraltı yaratıklarının en özgürü olarak bilinen yılanla bir arada gösterilir. Hiçbir efsanesi mevcut değildir.
 
ATHENA VE AŞKLARI
 
 
 
ATHENA
 
Yunan Zekâ Tanrıçası’dır. Roma’nın Minervası ile eş değerdedir. Bir adı da Pallas olan Athena, Eski Yunan’ın en büyük tanrıçalarından biridir. Zeus ile adı, Yunancada ‘akıl ve düşünme yetisi’ anlamına gelen Metis (Hikmet)’in kızıdır. Yılan ve baykuşla sembolize edilen avcı bir tanrıçadır. Metis’ten doğacak olan çocuğun kendisinden daha akıllı, daha güçlü ve tanrılara hâkim olacağı şüphesi taşıyan baştanrı Zeus, yıldırımlarıyla çarparak yaşamına son verdiği Metis’i karnındaki ceninle birlikte kendi bedenine aktarır. Hesiodos, bunu şu şekilde anlatır(Theog. 886 vd.):
Tanrı/arın kralı Zeus ilk eş olarak
Metis’i, bilge tanrıçayı seçti kendine.
Metis en çok şey bilendir
bütün tanrılar ve ölümlüler arasında.
Ama bu tanrıça tam doğuracağı sırada
çakır gözlü Athena’yı.
Zeus Toprağın ve Göğün öğütlerine uyarak
sevdalı sözlerle aldatıp eşini
yuttu, gövdesinin içine aldı onu.
Şairlerin her açıdan tanrıların tamamının en mükemmeli, en kudretlisi olarak gördükleri Zeus için, hem maddi kuvvet ve kudretin hem de akıl ve hikmetin bir arada bulunduğunu anlatmak için O, hikmeti yutmuş yani kendi içine atmış ve onu kendine katmıştı, derler. Zeus, böylece kafasıyla zekâ tanrıçasına hamile kalmıştı.
Son derece akıllı ve zeki olan Zeus; Metis’i uzun süre dinç kafasında taşıdı, durdu. Ondan kurtulma zamanı geldiğinde de aynı zamanda oğlu olan demir ve ateş tanrısı Hephaistos’u çağırır. Ona; “Hephaistos, başım çatlayacakmış gibi ağrıyor. Artık dayanacak gücüm kalmadı. O keskin baltanı hızla alnıma vur. Orayı yar.” der. Hephaistos, korku dolu gözlerle yüzüne bakınca, “Korkma sen buyruğumu yerine getir, ben başıma ne geleceğini biliyorum.” der. Koca Zeus’un emrini yerine getirmemek olur mu?
Hephaistos, eline aldığı baltasını, indirir Koca Zeus’un vakur alnına. Zafer çığlıkları atan güzel bir kız fırlar, baltanın Koca Zeus’un vakur alnında açtığı yerden. Bu kız, Athena’nın ta kendisidir. Dışarı çıkınca dans etmeye başlayan Athena, tepeden tırnağa silahlıydı. Başındaki altın miğfer, kıvılcımlar saçıyordu adeta. Bedeni, parlak bir zırhla örtülüydü. Mahir elinde pırıl pırıl bir mızrak sallıyordu. Onun bu haline tanıklık eden Olymposlular, hayretler içerisindeydi. Atlarının dizginlerini çeken Güneş, dahi onu görünce şaşırır ve arabasını göğün boşluğunda durdurur. Bu yeni doğan tanrının zıplayışıyla sarsıldı, Olympos Dağı… Toprak, çok güçlü bir gürültü çıkarmaya, denizler kabarmaya, dalgalar coşmaya başladı. Hesiodos, Athena’nın, Zeus’un kafasından çıkmasını, Thegonia’sında şöyle anlatır(Theog. 924vd.):
Ve Zeus çıkardı bir gün kendi kafasından
çakır gözlü yaman Athena’yi
dünyayı birbirine katan tanrıçayı,
hiç yorulmadan orduları yöneten,
cenk ve savaş bağrışmalarından hoşlanan
yüceler yücesi sayılan tanrıçayı.
İlyada’da yazılanlara bakılırsa Athena’nın sakin ve düşünceli cesareti, aynı zamanda kardeşi olan ve kör kuvvetin ve savaşın tanrısı Ares’inkinden daha üstündür. Zira o, kafasından doğduğu Zeus’tan cesaret ve yiğitliği, anası Metis’ten erdem ve kurnazlığı aldığı için onun cesareti kurnazca, yiğitliği sessizceydi. O gösteriş düşkünü değildi.
Kalabalıktan ve zulmün her türlüsünden nefret eden Athena, iyi yürekli ve adalet yanlısıydı. Hep akıllı ve insancıl davrananların yardımına koşardı. Günün birinde kendisinden hoşlandığı Tydeus, uzun süre devam eden bir savaşta çok ağır bir şekilde yaralanarak yere düşmüştür. Hoşlandığı bu cesur insana yardım etmek isteyen Athena, babası Zeus’a yalvarır. Ondan, Tydeus’a acımasını ve yardımcı olmasını ister. Tydeus’un yardımına koşarak ona ilaç götürmek ve onu kurtararak ölümsüzler arasına almak için babası Zeus’tan izin alınca vakit geçirmeden yeryüzüne, savaşın olduğu meydana iner. Oraya indiğinde görür ki Tydeus, yakaladığı düşmanının kafasını ezip kemiklerini kırdıktan sonra beynini çıkarıp yiyerek tüyler ürpertici bir şekilde intikam alıyor. Bunu görünce ondan iğrenmeye başlayan Athena, Thedeus’a sırtını dönerek bu hunhar adamı kendi başına bırakır.
Homeros’un İlyada’sında bir savaş tanrıçası olarak çıkar karşımıza, Athena. Ama tarafsız değil. Akhaların safındadır. Her fırsatta Diomedes, Odysseus ve Menelaos’u koruyan Athena, Troyalı yiğitlere karşı çok çirkin düzenler kurar. Hâlbuki bunu yapmak bu erdem tanrıçasına yakışmaz. Çünkü haktan yana olması gerekirken hep haksızdan yanadır. Davranışları, öfkenin ve tutkularının esiri olmuş. Hatta Hera ve Poseidon’la birlik olup babası Zeus’u, nasıl zincire vurmak istediği dile getirilir (I,400). Hoşlanmadığı ve kendisine rakip olarak gördüğü Aphrodite ve Ares’e karşı tutumu, insafsızcadır. Onların mağlup olup yaralanmaları için elinden gelen her kötülüğü yapar. Yenildikleri zaman da küçümser onları, yüksekten bakar onlara. Babası Zeus’u eleştirmekten zevk alır. Akhilleus ile Hektor arasında yaşanan kavgada ölüm kur’asını çekecek olan Zeus’u şu sözlerle etkilemeye çalışır (İl. XXII, 127 vd.):
Ne diyorsun kara bulutlu babam, ak yıldırımlı!
Kaderi çoktan belli, ölümlü bir adamdır bu,
kaçırmak mı istersin onu canlara kıyan ölümden?
Yap yapacağını ama, biz tanrılar
onaylamayız yaptığını.
Zeus, kızının bu sert çıkışlarını çok nazik bir şekilde yanıtlar. İsteklerine uyar, onun. Gülümseyerek okşar onu. Ve Troya’da Athena, Deiphobos kisvesine bürünerek aldatır, Hektor’u. Ölüme sürükler, onu.
Kentin, el sanatlarının, tarımın ve zekânın tanrıçası Athena’nın eseridir, insan zekâsı tarafından ortaya konan her şey. Yuları icat edip, insanların atı evcilleştirmesini sağlamıştır. Çömlek, tırmık, saban, gemi, savaşta kullanılan at arabası, trompet ve flüt, onun gerçekleştirdiği icatlar arasında bulunmaktadır. Günün birinde rüzgârların, ormanların arasında geçerken çıkardığı sesleri, feryatları, fısıltıları taklit etmek isteyen Athena, bulduğu bir geyik kemiği parçasını delerek flüt yapar. Olympos’a çıkar, tanrıların tamamının bulunduğu toplantı salonunda yeni icadı olan flütü çalmaya başlar. Ancak flütü üflediği zaman avurtları şişer. Avurtları şişince o güzel yüzü çirkinleşir. Onun yüzünün çirkinleştiğini gören Aphrodite ile Hera onunla alay etmeye başlarlar. Onların yaptıkları bu hareketten alınan Athena, berrak bir kaynağın başına gider. Kaynağın duru suyuna bakarak kavalını çalmaya başlar. Duru sudan yansısını izlerken yüzünün çirkinleştiğini fark edince kendisiyle alay edenlere hak verir. Rüzgârın çıkardığı ıslıkları, bir kemik parçasına üfleyerek ses çıkarmak isterken güzel yüzünün çirkinleşmesini istemeyen Athena, flütü kaldırıp atar.
Bilgelik, akıl ve saflık tanrıçasıdır. Zeus’un en sevdiği çocuğu olmasından ötürü şimşekleri dâhil, babasının silahlarının tamamını kullanmaya izni vardır. Kutsal şehri Atina, ağacı zeytin, hayvanı da baykuştur.
Aklın ve zekânın gücünün sembolüdür. Atina’nın yanı sıra daha başka birçok kentin koruyucu tanrıçasıdır. Öldürdüğü kadın bedenli, yılan saçlı, kanatlı Gorgon adındaki canavarın kafasıyla kalkanını süsleyen Athena; bir söylenceye göre Pallas adındaki devin, bir başka söylenceye göre Amaltheia adındaki keçinin derisinden bir zırh yapmıştır, kendine. Koruyucusu olduğu kentlerde elinde mızrak, başında miğferle gösterilen mucizevî tılsımlı heykelleri dikilen tanrıça Athena’da sitenin ruhu ve koruma garantisi bulunmaktadır. Aynı zamanda barışçı olan Athena, Atina’ya kendi sembollerinden biri olan zeytin ağacını vermiştir. Yeni kurulacak olan Atina kentine bağış yapmada kentin akropolü üzerinde büyük bir tuz gölü oluşturan Denizler tanrısı Poseidon’la yarışan Athena, kentte büyük bir zeytin ağacı yaratır. Bu konuda görevli olan yargıç tanrılar, zeytin ağacının kent için daha yararlı olacağına karar verince Athena, Atina kentinin tanrıçası olma hakkını kazanır. Pallas Athena adıyla anılan tanrıçanın inancı, M. Ö. 2000’in başlarında M. Ö. V.yy. başına değin süren Klasik Çağ’da Atina’da doruk noktasına ulaşır. Çömlekçi ve marangoz gönyelerinin de maharetiyle ünlü tanrıça Athena tarafından icat edildiği söylenir. Zanaatçı kadın anlamına gelen Athena Ergane, bütün Attike’nin en mahir nakışçısıydı. Her yıl Panathenaia Şenlikleri’nin düzenlendiği Atina’da, maden sanatlarını koruyan ve kadınların işlerini gözeten Athena için yaptırılan tapınakların en önemlisi Parthenon Tapınağı’dır. Athena, bu tapınakta Bakire Tanrıça anlamına gelen Athena Parthenos adıyla anılır. Apteros Zafer Tapınağı da adı, zafer anlamına gelen Athena Nike’ye ayrılmıştır.
Gök gözlü Athena yaklaştı ona, dedi ki;
“Kurnaz Odysseus, Zeus’tan doğma Laertesoğlu,
Çok kürekli gemilerimize sığınıp da
Böyle mi kaçacaksınız sevgili baba toprağına?
Bir şanlı zafer belirtisi diye mi bırakacaksınız,
Priamos’la Troyalılara Argoslu Helene’yi?
Birçok Akhalar bu Troya’da,
Baba toprağından, sevgili yurtlarından uzakta
O Helene uğruna ölmediler miydi?
Hadi git, karış tunç zırhlı Akhaların arasına,
Yumuşak konuş, yola getir her adamı,
Kıvrık burunlu gemileri denize sürmesinler.” (İlyada, II/166)
Olymposlular arasında önemli bir yeri olan mavi gözlü Athena; başında tolga, elinde mızrak ve kalkan bulundurur. Kızlığını büyük bir kıskançlıkla korur.
Tanrıça onuruna düzenlenen Panathenaia Bayramı, gerek din, gerek kültür, gerekse sanat açısından önemli bir yer tutar, Helen dünyasında. Parthenon ve onun kabartmaları gibi ilkçağın değerli yapıtlarının bazılarına ilham kaynağı olmuş.
 
ATHENA VE PALLAS
 
 
 
 
 
 
 
Tanrıça Athena, Irmak tanrı Triton tarafından eğitilmiştir. Onu iyi bir savaşçı olarak yetiştiren Triton’un Pallas adında bir kızı vardır. Pallas, Athena’nın zamanını birlikte geçirdiği en iyi arkadaşıdır. Babası tarafından iyi bir savaşçı olarak yetiştirilen Pallas ile Athena günün birinde bir savaş oyunu oynarlarken oyun, bir anda gerçek bir savaşa dönüşür. Pallas, Athena’yı mızrağıyla vurmak üzere hamle yapacakken onları uzaktan izleyen Zeus, araya girer ve kalkanıyla kızı Athena’yı Pallas’ın mızrak darbesinden korur. Babasının koruduğu Athena, bu fırsattan yararlanarak Pallas’ı öldürür.
En yakın arkadaşının ölümüne yol açtığı gerekçesiyle günlerce ağlayan, krizler geçiren Athena, o günden itibaren ölümüne yol açtığı arkadaşı Pallas’ın adını, kendi adına ekleyip Athena Pallas olarak anılmaya başlanmıştır. Bununla da iktifa etmeyen Athena, Pallas’ın bir heykelini, Zeus’un heykelinin yanına koydurmuştur.
Palladium, mitolojiye göre Pallas Athena’nın büyülü niteliklere haiz heykelinin adıdır. Daha sonradan özellikle de Roma’nın kuruluş söylencelerinde önemli yer tutan bu heykelin Troya şehrinin tarihiyle yakın ilişkisi bulunduğu, Homeros destanlarında da dile getirilmektedir.
Ancak Roma’nın kuruluş söylencesinde adından söz edilen heykel, arkaik dönem sanatında örnekleriyle karşılaşılan Ksoanon denilen ve tahtadan yapılma, ayakta duran bir kadın heykeli olmasına rağmen, Homeros tarafından kaleme alınan İlyada’da bahse konu olan Athena Tapınağı’ndaki heykel, oturmuş bir şekilde canlandırılır.
İlyada’ya göre Truva’daki Palladium, İthaki’nin mitolojik kralı Odysseus ile Argos kralı Diomedes tarafından çalınmış gibi görünürken, başka kaynaklara göre Truva’da kalmıştır. Ancak kentin yakılışı sırasında İda (Kaz) Dağı’na sığınan Aineias’ın, yanında götürdüğü Palladium, oradan İtalya’ya götürülüp Vesta Tapınağı’na bırakıldığı söylenir.
 
ATHENA-HEPHAİSTOS AŞKI
 
 
 
 
 
Zeus’un çocukları olan Hephaistos ile Athena’nın ikisi de insanlara zanaatı ve sanatı öğretmiştir. Bu vasıfları nedeniyle Atina’da Athena ve Hephaistos için hem ortak tapınaklar yapılmış hem de ortak şölenler düzenlenmiş. Hephaistos’un, Olympos’tan aşağıya atıldığı zaman Lemnos (Limni) Adası’na düştüğü söylenir. Buraya düştüğüne inanıldığı için buradaki toprağın, yılan sokmalarına iyi geldiği, deliliği tedavi ettiği ve kanamaları durdurduğu söylenir. Evlerdeki ocakların yanı başında bulundurulan küçücük Hephaistos heykelleri, Hephaistos’un en eski betimlemeleri arasında bulunur. Atina’da da heykeltıraş Alkamenes tarafından yapılmış ünlü bir Hephaistos heykeli vardır. Hephaistos ile Athena arasındaki bu yakınlık, Athena’nın doğumu efsanesinde de görülmektedir. Bir kehânete göre bir erkek çocuğunun doğacağından ve kendisini devirip tahtına el koyacağından kuşkulanan Zeus, korkusundan hamile eşi Metis’i karnındaki bebeğiyle birlikte yutar. Zeus’un kafasında yumru şeklinde gelişen Athena, babasının alnından zırhı, kalkanı ve miğferiyle doğar. Bu doğum, bronz uçlu bir balta yardımıyla gerçekleşmiştir. Bir efsaneye göre Zeus’un kafasına baltayı indiren Hephaistos, başka bir efsaneye göre ise Promete’dir. Prometheus’u Kafkas (Kaukasos) Dağı’nda kayaya zincirleyen kişi de Hephaistos’dur. Aiskhylos, ‘Zincire Vurulmuş Prometheus’ adlı yapıtında, Kratos (dayanıklılık) ile Bia’nın da (güç, kuvvet) bu işte Hephaistos’a yardımcı olduklarını yazar.
Antik mitoloji derlemesi olan Bibliotheca’da anlatılan ve Hephaistos’un oğlu ve Atina kralı Erikhthonios’un doğumuyla ilgili bir mite göre Erikhthonios, mitolojide bir yandan autokhthon (topraktan, Gaia’dan doğmuş) olarak kabul görürken öte yandan da Hephaistos’un oğlu olup bakire tanrıça Athena tarafından büyütülmüş olarak gösterilir.
Efsane uyarınca Athena günün birinde silah yaptırmak üzere Hephaistos’un atölyesine gider. Hephaistos, bu kez her zamankinden daha farklı bir gözle bakar, Athena’ya. Topal tanrı birden bire sevdalanır, ona. Dayanılmaz bir arzuyla başlar, kaçan tanrıçayı kovalamaya. Topal tanrı birden bire tutulmuş ona, dayanılmaz bir istek duyunca başlamış kaçan tanrıçayı kovalamaya. Topal olmasına rağmen yetişir, Athena’ya. Sıkı sıkı kucaklayarak sarılır, ona. Tam sarıldığı sırada spermlerini, Athena’nın bacağına akıtır. Kız oğlan kız olan tanrıça, bir yün bezle bacağındaki spermleri silip tiksintiyle yere atar. Athena tarafından yere atılan spermleri dölleyen Toprak (Gaia) Ana bundan, bir erkek çocuk çıkarır ortaya. Aradan bir süre geçtikten sonra Athena, bu buluşmanın meyvesi olan Erikhthonios’u, Gaia (Toprak Ana)’nın ellerinden teslim alır. Amacı çocuğu gizlice büyütmektir, Athena’nın. Bu nedenle bir sandığın içine koyduğu Erikhthonios’u, Atina kralı Kekrops’un Herse, Pandrosos ve Aglauros adlarındaki kızlarına teslim eder. Teslim ettiği sırada sandığı asla açmamaları konusunda uyarır, onları. Ancak merak, her zamanki gibi itaate galebe çalar ve dayanamayarak kendilerine emanet edilen sandığı açan Herse ile Aglauros; sandıkta yarı yılan-yarı insan şeklinde bir yaratık ya da bebeğe sarılarak onu, boğmaya çalışır gibi bedenine dolanmış bir yılanla karşılaşırlar. Efsaneye göre Herse ile Aglauros ya bu zehirli yılanın sokması ya da cinnet geçirmeleri sonucu kendilerini bir tepeden aşağı atarak ölürler. Erikhthonios-topraktan doğan tüm mahlûkatlar gibi yılan kuyrukluymuş-sürüne sürüne Athena tapınağına gidiponun kalkanının altında büyür. Atina’nın gelecekteki kralı olacak Erikhthonios’un adı, ‘topraktan doğan (belalar)’ anlamını taşır. Ölümünden sonra Zeus tarafından Arabacı (Auriga) Takımyıldızı’na dönüştürülüp göğe çıkarılır. Athena’nınhep koruyup kolladığı Erikhthonios’un simgesi, yılandır. Nitekim Parthenon’da yer alan Athena heykelinde, Athena kalkanının iç kısmında bir kobra gibi dikilmiş yılan, Erikhthonios’u temsil eder.
Bir Nymphe ile evlenen Erikhthonios, Pandion’u yaratmış. Ondan da Erektheus doğmuş. Babası Hephaistos gibi topal olmasından ötürü Quadriga (dört at tarafından çekilen araba)’yı bulan Erikhthonios, Atina’ya para ve Panathenaia Bayramı gibi yenilikler de getirmiştir.
 
ATHENA-TYDEUS AŞKI
 
 
Tydeus, Kalydon kralı Oineus’un oğlu ve Aitolia kralıdır. Troya’da savaşan Argoslu yiğitlerin en yamanı olan Diomedes’in babasıdır. İtalya’da taşkın canlı olarak bilinen Tydeus, ünlü kâhin Amphiaraos’un da bacanağıdır. Sürekli Diomedes’i koruyup kollayan Athena’nın, savaşta güç vermek için onun göğsüne babasının sarsılmaz gücünü koyduğundan söz edilir (İl. V, 125). Gençliğinde adam öldüren Tydeus, Dor fetihlerinin Argos menşeli kahramanı ve Argos kralı Adrastos’un yanına sığınır. Kendisini sığınmacı olarak kabul eden Adrastos, onu kızı Deipyle ile evlendirir. Kayınpederiyle birlikte Yediler Seferi olarak bilinen ve Thebai’ye karşı gerçekleştirilen savaşa katılan Tydeus, savaşta Thebai’nin güçlü savunucularından Melanippos’la karşılaşır. Melanippos’un, kendisini karnından vurarak ağır şekilde yaralamasına rağmen Tydeus, Melanippos’u öldürür.
Kendisinden hoşlanan ve gönül ona gönül veren Athena, Tydeus’un ağır yaralandığını görünce ona yardımcı olması için yakarmaya başlar, babası Zeus’a. Babasından onay çıkınca Tydeus’a ölümsüzlük bahşetmek için hemen savaş alanına inen Athena, ona ölümsüzlük vermek üzeredir. Ancak Tydeus’un düşmanı, Melanippos’un kesik başını ezip kafatasından dışarı fırlayan beynini yediğini görür. Kendisinden hoşlandığı Tydeus’un bu vahşi hareketinden tiksinen tanrıça Athena, Tydeus’a ölümsüzlük bahşetmekten vazgeçer. O ölümsüzlük vermekten vazgeçince Tydeus, savaş alanında yaşamını yitirir.
ATHENA-OKEANOS AŞKI
 
 
 
 
 
M. Ö. VIII. yy’da yaşayan Yunanlı epik şair Hesiodos’a göre Pallas (Athena), Okeanos ile evlenmiştir. Bu evliliğin meyvesi de Zafer tanrıçası Nike’dir. Mitolojiye göre tanrıların bir armağanı olarak yeryüzüne gönderilen Nike, tanrıça Athena ile özdeşleştirilmiştir. Kimi mitologlar tarafından Olymposlular öncesi tanrı grubundan Pontos (Deniz) soyundan geldiği öne sürülür. Hızlı uçabilen kanatlı güzel bir kız şeklinde betimlenen Tanrıça Nike, Styks (Cehennem) Irmağı’ndan doğmadır.
 
 
 
DEMETER VE AŞKLARI
 
 
 
DEMETER
 
Homeros’a göre İkinci Tanrılar Kuşağı’ndan Kronos ile Rhea’nın kızı olan Demeter; Zeus, Poseidon, Hades, Hestia ve Hera’nın kardeşleridir. Yunan doğa ve tarım tanrıçasıdır. Heykellerinde baygın bakışlı, sarı saçları omzuna dökülmüş, hoş bir kadın şeklinde gösterilen Demeter’in, sağ elinde bir buğday başağı, sol elinde yanan bir meşale bulunur. Homeros tarafından ‘güzel saçlı kraliçe’ ya da ‘güzel örgülü Demeter’ şeklinde tanımlanan Demeter, insanlara toprağı ekip biçmesini öğreten tanrıçadır.
Rhea’nın ilk kızı ve Aile Ocağı Tanrıçası olan Hestia’nın hemen sonrasında dünyaya gelen Demeter’in öyküsü, Hesiodos tarafından kısaca şöyle anlatılır (Theog. 911 vd.):
Demeter’in de yatağına girdi Zeus.
Canlıları doyuran, tarlalar tanrıçasının.
Ak kollu Persephone’yi doğurdu Demeter,
yeraltı tanrısı Aidoneus
kaçırdı onu anasının koynundan
ve bilge Zeus bıraktı kızını ona.
Tarlalar tanrıçası olarak bilinen ve ekinleri özellikle de buğdayı simgeleyen Demeter’in tek efsanesi, mevsimler efsanesidir. Bu efsane, çoğunlukla buğday üreten bölgelerinden Yunan dünyasına geçmiş ve tutulmuştur. Eleusis ve Sicilya ovaları, en çok tapınım gördüğü yerlerdir. Buna karşın Girit’te, Trakya’da ve Peloponnesos’ta da tapınımına rastlamak mümkündür.
Güzel ve hoş kadındı, Homeros’un İlyada’sında “güzel saçlı kraliçe”, “güzel örgülü” olarak tanımlanan tanrıça Demeter. Albenili güzelliğiyle etkilemişti, tanrıların birçoğunu. Âşık etmişti kendisine. Gökyüzünden çiftçinin tarlasına savururdu, bereketi. Fırçasını elinden düşürmeyen ressam gibiydi. Çimenleri, ağaç dallarını, dağ doruklarını boyardı, yeşilin her tonuna. Bununla da yetinmezdi. Narin ellerine aldığı çeşitli çiçek tohumlarını saçardı, gökyüzünden tüm dünyaya. Can verirdi, ebemkuşağını bile kıskançlık krizlerine sokacak binlerce renkle bezediği Tabiat Ana’ya. Ne çiçekler solardı ne çimenler kururdu. Ne yapraklarını dökerdi ağaçlar ne de bereket eksilirdi topraktan. Sonsuzdu, o zamanlar doğanın savurganlığı. Peş peşe açardı, çiçekler. Coşmaya başlardı, çeşit çeşit bitkinin renk cümbüşüyle bezenen doğa. Kol kanat gerer gökte uçan kuşa, yerde sürünen sürüngene. Güneş, saklanmazdı arkasına hiçbir bulutun. Sakınmazdı ışığını kâinattan. Sarı sıcağıyla boy verirdi Toprak Ana’daki her çekirdeğe, tohumun her tanesine.
Demeter’in, aynı zamanda kardeşi olan Zeus’tan Persephone adında bir kızı vardır. Persephone en güzeliydi, bütün tanrısal çocukların. Biricik kızını, Zeus’tan koruması gerektiğinin bilincindedir. Zeus’un ona sarkıntılık edeceğinden adı gibi emindir, Demeter. Saklar onu, çiçeklerle bezenmiş bir çayırın içine. Nihayet korktuğu başına gelmiştir, Demeter’in. Çünkü Persephone’nin yerini öğrenen Zeus, yılan kılığına bürünüp birlikte olduğu öz kızı Persephone’yi hamile bırakır. Bu birliktelikten Zagreus adında bir çocuk doğurur, Persephone. Amacına ulaşmıştır, Zeus. Ama başka biri daha vardır, O’na sırılsıklam âşık olan. O da hem dayısı hem de amcası olan Yeraltı Ülkesi’nin hükümdarı Hades’tir. Neticede aşkına tutsak olduğu Persephone’yi kaçıracağını, ancak ayak seslerini duymadığı için Zeus’tan, onun yaşadığı yeri kendisine söylemesini ister. Bunun üzerine kızıyla birlikte olup emeline ulaşan Zeus, yanı başına sümbül çiçeği diktiği Persephone’nin yerini söyler, Hades’e. Bir hışımla yeryüzüne çıkan Ölüler Ülkesi’nin hükümdarı Hades, Yeraltı Ülkesi’ne kaçırır, Persephone’yi. Kızının kaçırılışına çok üzülen Demeter, çeker topraktan bereketini. Bozkıra dönüşür, Toprak Ana. Kurutur, bütün nebatatı. Yakıp çöle dönüştürür her yeri.
Annesinin sakladığı çayırda çiçek toplamaya çıkan Persephone, büyüsüne kapılmıştır, rengârenk çiçeklerin. Koparmaya başlar, onları birer birer. Eteğine doldurur, kopardığı sümbülü, nergisi, gülü. Sarhoş olmuştur, koku deryasında. Görmez, mest olmuş gözleri kendini büyük bir beğeniyle izleyen Karanlıklar Tanrısı Hades’i. Yeter! diyerek isyan eder karanlığın efendisi, kadınsız geçirdiği her asra. Fırlar cehennemin dibinden çıkar yeryüzüne, toprakta açtığı korkunç yarıktan. İnce belinden kavradığı güzel Persephone’yi atar, kömür karası atların çektiği arabasına. Tutar, karanlıklar diyarının kuytu yolunu. İlerler, büyük bir hızla cehenneme doğru. Yeraltına doğru ilerlerken öyle bir feryat ile bağırır ki Persephone, dağların tepelerinden, denizlerin derinliklerinden yansıyan sesi, duyulur annesi Demeter tarafından. Duyar kızının aman dileyen feryadını. Ama beyhude, yetişmesi olası değil güzel Demeter’in. Toprak, çoktan kapamıştır kızının üstünü. Karanlıklara gömülen Persephone’nin zorla kaçırılışına bir tek Güneş (Helios) tanıktır. ‘Kraliçemsin artık, karımsın!’ diye haykırır, Ölüler Ülkesi’nin hükümdarı Hades, aldırış etmez Persephone’nin hıçkırıklarla ağlamasına. Her yerde arar kızının izini. “Söyleyin nerededir, biricik kızım?” diye yakarır bütün âleme, yüreği yaralı Demeter. Bilmeyenler bilmiyordu, zaten. Bilenler de seslerini çıkaramadı, korkularından. Kolay mı, Karanlıklar Diyarı’nın prensine karşı gelmek? Istırabın kavurduğu Demeter’e acıyan Güneş (Helios) anlatmaya başlar, Persephone’nin o gün yaşadıklarını. Sonra; “Her zaman senin kadar şefkatli olmaz, kader. Karanlık, kızını aldı götürdü sonsuza kadar. Bulunmaz çaresi, uğraşma beyhude kendine gel artık” diyerek teskin etmeye çalışır, onu.
Bir umutla çıkar, Zeus’un huzuruna. Merhamet diler, ondan. Amacı, kavuşmaktır kızına. Ama olmaz der, Zeus. İzin vermez sözünü bitirmesine. “Çok şey istersin, benden. Ben, karşı gelemem Karanlıklar Hükümdarı kardeşime.” der. Kızar, bağırmaya, çağırmaya başlar, yüreği isyan ateşiyle kıvranan Demeter. Karşı koyar kararına, Zeus’un. Lânet okur, körelmiş vicdanına, sağırlaşmış ruhuna. “Madem buysa son kararın ben de istemem tanrıçalığın ayrıcalıklı sefahatini!” deyip terk eder, Olympos’taki bereket tahtını. İner, yeryüzüne. Bırakıverir umutsuzluğun, hüznün girdabına, kendini. Karlar yağar, kızıl saçlarına. Kırış kırış olur, gözlerinin çevresi. Yeryüzünün engebelerle dolu arazisine dönüşür, kusursuz yüzü. Bürünür, sonbaharındaki yaşlı bir kadının kisvesine.
O kaderine küsünce boy vermez olur tarlalardaki ekinler. Buğday vermez olur toprak. Solmaya başlar, suçu ol-mayan Tabiat Ana’daki ağaçlar, çiçekler. Kurumaya başlar ırmaklar, akmaz olur çeşmeler. Olympos’u inletir, açlıktan kıvranan insanların yakarışları. Duymadı, aldırmadı Demeter, yakarışlarına insanların. Zeus başta olmak üzere bütün Olymposlular, onu izliyorlardı, Olympos’un tepesinden. Kendinden başkasını düşünmeyen bir bencildi, Zeus. Tasalanmadı bile insanların ölümüne. Ama bir an düşündü ve ‘eyvah!’ dedi. ‘Kim tapınır biz tanrılara, onlar ölürlerse? diye geçirdi, içinden. Hemen yollar, aynı zamanda oğlu olan habercisi Hermes’i, Hades’in yanına. Demeter’i sevindirmesi için ricacı olur, ondan. Hades istemeyerek de olsa arabasıyla yeryüzüne gönderir, Persephone’yi. Kızını görünce Demeter, binlerce kez öper, onu. Bağrına bastıkça dirilir, ihtiyarlaşan ruhu. Kızına kavuşunca akıttığı sevinç gözyaşlarıyla sulanmaya başlar kuruyan topraklar. Bezenir ağaç dalları yapraklarla, renklenir çiçekler. Hasat vermeye başlar, tarlalar. Hades ile Demeter arasında aracı olur, Zeus. Barıştırır, onları. Uzlaştırır, ikisini. Bu uzlaşıya göre Persephone, yılın altı ayını annesi Demeter’in yanında geçirecek, geri kalan altı ayını da kocasının yanında… Bahar ve yaz aylarıdır, annesi Demeter’in kollarında geçirdiği her altı ay. O, yanına geldikçe canlanmaya başlar kâinat, güneşin parlaklığında. Tabiat Ana mutluluklarla beslenir, ana kızın kahkahalarıyla. Ardından güz gelir, kış çöker ansızın ana kız ayrılınca birbirinden. Ve solmaya yüz tutar çiçeklerin hepisi. Sararır yapraklar, savrulur rüzgâra. Üşümeye başlar, çıplak kalan ağaçlar. Beyaz örtüye bürünür, Toprak Ana. Sakınmaya başlar ısısını ve ışığını dünyadan, bulutların arkasına gizlenen Güneş. Ne toprakta can vardır ne de tabiatta. Artık ölüdür, ikisi de. Ta ki hasret sona erip vuslat olana değin. Ta ki Persephone, sabırsızlıkla anasının kollarına kavuşana kadar. İşte o zaman tekrar akıtır, Demeter sevinç gözyaşlarını. Ve tekrar can bulur tabiat. Açar çiçekler. Bereketle dolar taşar, tarlalar.
Başka bir anlatım daha vardır, bu efsaneyle ilgili. Buna göre şöyle bir karar verir, Zeus: Persephone, yılın dörtte üçlük bölümünü annesi Demeter’in yanında geçirecektir, geriye kalan dörtte birlik bölümünü de kocası Hades’in yanında… Kızının yanına geldiği yılın ilk dörtte birlik bölümünü ilkbahar yapan Demeter, toprağı hareketlendirir, doğayı rengârenk çiçeklerle donatır. Can verir, börtü böceğe. Yaza dönüştürdüğü ikinci dörtte birlik zaman süresinde ekinleri olgunlaştırır. Kızıyla birlikte geçireceği son zaman dilimi olan üçüncü dörtte birlik bölümünü de sonbahar yapar. Bu zaman diliminde sarartır, ağaç dallarındaki zümrüdi yaprakları. Güzün rüzgârlarına tutsak düşen sararmış yapraklar, birer birer uzaklaşırlar dallarından. Bağın, bahçenin, ekinlerin hasadını yetirir. Kızının, kocası Hades’in yanında geçireceği dörtte birlik zaman dilimini de kışa dönüştürür. Kızından ayrı kaldığı zaman diliminde küser toprağa. Kurutur her şeyi. Yarı soyunuk duruma gelir, Tabiat Ana. Yüreğinin yansısıdır, insana bahşettiği mevsimler..
Demeter, gerek tapımında olsun gerekse de efsanesinde olsun hep kızı Persephone ile birlikte anılır. Bazen adı, ‘genç kız’ anlamına gelen kızı Kore (Persephone) ile Demeter’in, iki tanrıça olarak anıldıkları da olmuştur. Kızının, Aidoneus (Yeraltı Tanrısı Hades) tarafından kaçırılması, Demeter kültünün odak noktasını oluşturur.
Hades tarafından kaçırılan kızı Kore ile birlikte Yunanistan’ın en büyük tanrıçalarından biri olan Demeter, M.Ö. III. Binyıl’da Pylos’ta ortaya çıkar.
Atina’da her yılın ekim ayında sadece kadınların iştirak ettikleri Thesmophoria Bayramı kutlanırdı. İki tanrıça da yasa getiren, doğal yasaları insanlara öğreten tanrıçalar anlamına gelen thesmophoria adıyla anılırlardı. Aristophanes tarafından yazılan ‘Thesmophoria Bayramını Kutlayan Kadınlar’ adlı komedyasında gizli yapılan bu ayinlerde kadınların, kadın düşmanı Euripides’i nasıl suçladıkları sahnelenmiştir. Romalılar tarafından tapınılan Ceres’in, Demeter ile aynı işlevi görmesine rağmen Demeter ile Anadolu Bereket Tanrıçası Kybele arasında bir bağ kurulmamıştır.
 
Buğday başağı, nergis çiçeği ve haşhaş bitkisiyle sembolize edilen ve çoğu zaman oturur şekilde, elinde bir meşale ile betimlenen Demeter’e tapınım; başlangıçta yalnız buğday ekimine ilişkindi. Ancak asırlar sonra tapınımın anlamı derinleşip değişikliğe uğrayınca buğdayın yerine buğdaydan çok daha önemli olan ebedî yaşamı, yani ölümsüzlüğü oturttur ön sıraya. Neticede tabiatı kendisine örnek alan insanoğlu, zamanla yaşamın önemini daha iyi kavrar olunca bireyin ölümsüzlük teması’nı, köylülük teması’na yeğledi. Neticede Orpheusçuluk’la birlikte Eleusis Üçlüsü (Demeter, Kore, Triptolemos)’ne tapınım; ebedî bir ongunluk sözü veren bir inanca dönüşür.
 
 
DEMETER-ZEUS AŞKI
 
 
Aphrodite ve Ares’in kızı Harmonia ile ölümlü kral Kadmos, sarsılmaz bir aşkla bağlanmışlardı birbirilerine. Evlenmeyi kararlaştırınca tanrılara yaraşır bir düğün töreni hazırlanır. Soylu ölümlüler ile ölümsüzlerin tamamı bu törene davetlidirler. Davetliler arasında Bereket ve Toprak Tanrıçası Demeter de vardı. Tanrıça, bu düğün sırasında ilk kez gördüğü İasion’a âşık olur. Tabi İasion da Demeter’e… İasion, Harmonia’nın kardeşi ve Kadmos’un sağdıcıdır. Fazla kaçırırlar içkiyi. Kimselere çaktırmadan düğünden ayrılan iki âşık, üç kez sürülmüş nadas bir tarlada birlikte olurlar. Şölene geri döndükleri zaman birlikte olduklarını bilmeyen kalmamıştır. Zira ikisinin üstü başı çamura belenmiş. Bir ölümlü ile bir tanrıçanın birlikte olmaları doğru mu? diye geçirebilirsiniz aklınızda. Onlara göre bu çok normaldir. Çünkü onlar, aralarında hiçbir fark görmüyor ve birbirlerine ölesiye bir aşkla sevdalıdırlar.
Kardeşinin bir ölümlü ile birlikte olmasını içine sindiremeyen Zeus, İasion’u yıldırımlarıyla ortadan kaldırır. Burada bir konunun altını çizmekte yarar vardır, diye düşünüyorum. Peki, bir erkek tanrının, ölümlü bir kadınla birlikteliği hoş görülmesine rağmen bir ölümlü erkekle bir tanrıçanın birlikteliğine neden karşı çıkılıyor? Aslında Zeus, kardeşini falan korumuyor. Asıl nedeni kıskançlıktır. Zira kız kardeşlerinden biriyle (Hera) evli olan Zeus, uzun zamandan beri ikinci kız kardeşiyle (Demeter) birlikte olmayı arzuluyordu. İasion’u da bu nedenle öldürmüştür. İasion’u öldürdükten kısa bir süre sonra bu emelini gerçekleştirir ve kız kardeşi Demeter’e sahip olur. Bu birlikteliğin semeresi Persephone’dir. Hatta öz kızı Persephone ile de birlikte olmuş ve bu birliktelikten de Zagreus doğmuştur.
Bu olaydan bir süre sonra kız kardeşi Demeter’in yanına gider, Zeus. ‘Bunu neden yaptığımı biliyor musun?’ der, kardeşine. Demeter, Zeus’un yıldırımlarıyla küle dönüştürdüğü aşkı İasion’un yasını tutuyordur. Çaresizdir, güçsüz hissediyor kendini. Bunun için de karşı koyamıyor, kardeşi Zeus’a. Bunu fırsat bilen Zeus, o an kardeşiyle birlikte olup emeline ulaşır. Böylece kardeşi Zeus’un dördüncü karısı olur, Demeter. Bu birlikteliğin semeresidir, Persephone.
DEMETER-İASİON AŞKI
 
 
İasion, Thaumas’ın eşi Elektra ile Zeus’un kaçamak birlikteliğinden doğmuştur. Eşi Thaumas’dan İris (Gökkuşağı), Harpyalar, Aello (Fırtına) ve Okypetes (Kasırga)’i dünyaya getiren Elektra, birliktelik yaşadığı Zeus’tan da Dardanos, İasion ve Harmonia’yı doğurur. Kimi kaynaklar tarafından Giritli olduğu öne sürülür. Demeter’le olan aşkı, efsanesinin merkezini oluşturur. Demeter, aynı zamanda İasion’un halasıdır. Çünkü İasion Zeus’un oğlu, Demeter de Zeus’un kız kardeşidir. Demeter’in ona gönül verip vermediği konusunda kaynaklarda farklılıklar görülse de Demeter ile bir birliktelik yaşadığı ve bu birliktelikten Plutos adında bir çocuklarının doğduğu konusunda kaynaklar hem fikirdirler.
Hiçbir zaman süreli kocası olmamıştır, Demeter’in. Ama buna rağmen birkaç çocuğu vardır. Çünkü pek çok aşığı olmuştur, onun. Giritli İasion’dur, bu âşıklarından biri. İasion, Thebai’nin kurucusu ve efsanevi kralı Kadmos ile evlenecek olan kendi kız kardeşi Harmonia’nın düğününe katılır. Demeter de vardır, bu düğünün davetlileri arasında. Bu düğünde ilk kez gördüğü İasion’a âşık olur, Demeter. Düğün sırasında içkinin etkisiyle sarhoş olur, ikisi de. İçkinin etkisiyle çakır keyif olan Demeter, tutar İasion’un elinden. Alır, götürür yeni sürülen (ya da üç ez sürülmüş) bir tarlaya. Sevişirler, orada doyasıya. Sonra dönerler, şölene. Ama şölene geri döndüklerinde birlikte oldukları hemen anlaşılır. Zira çamur içindeymiş, ikisinin de üstü başı. Buna öfkelenen Zeus, kardeşi Demeter’le sevişme cüretini gösteren İasion’u yıldırımlarıyla yok ederek yaşamına son verir.
Odysseia’da Kalypso tanrıçaların ölümlülerle olan aşklarından dem vururken şöyle der (Od. V, 125 vd.):
“Güzel örgülü Demeter de gönül vermişti İasion ‘a
sarmaş dolaş olmuştu ikisi sevgiyle,
yatmışlardı üç kez sürülmüş bir tarlada,
ama Zeus o saat aldıydı bu haberi,
erkeği tepelediydi göz kamaştırıcı yıldırımla”
Demeter’le İason’un birlikteliğinden zenginliği, bereketi ve bolluğu simgeleyen Plutos doğar. Başka bir deyişle zenginlik tanrısıdır, bu birlikteliğin semeresi. Hesiodos, Thegonia’sında şöyle diyor:
Yüceler yücesi tanrıça Demeter,
Sevişip kahraman İasion’la.
Bereketli Girit’in nadaslı tarlalarında,,
Cömert Plutos’u getirdi dünyaya.
Bütün karaları, denizleri dolaşır, Plutos.
Kime rastlar, kimin eline düşerse,
Zengin eder onu, berekete boğar.
Yeraltı Ülkesi’nin kraliçesi Persephone ve İakkhos (Eleusis kentinde Şarap ve Sarhoşluk Tanrısı Dionysos’a verilen ad) adlarındaki çocukları, kardeşi Zeus’tan olma çocuklarıdır. Zenginlik Tanrısı Ploutos, İasion’dan doğma oğludur. Herakles’in yol arkadaşı ve uçan Arion ise Poseidon’la yaşadığı birliktelikten doğmuştur.
Yunanlı tarihçi Diodoros’a göre Samothrake Adası’nın gizemlerini bilen İasion, kardeşi Harmonia ile Kadmos’un düğününde Demeter’le karşılaşır. Görür görmez kendisine âşık olan tanrıça, ona gönlüyle birlikte buğday tanelerini bahşeder. İasion, bu olay sonrasında Kybele ile birliktelik yaşamış. Korybantlara adını veren Korybas adındaki oğlu, bu birlikteliğin ürünüdür.
DEMETER-POSEİDON AŞKI
 
 
Kronos ile Rheia’nın kızları ve Zeus’un kardeşidir, Demeter. Onuruna şenliklerin düzenlendiği Demeter, insanların saygınlık gösterdiği bir tanrıçadır. Homeros’un destanlarında “güzel saçlı” ve “güzel örgülü” olarak betimlenen Demeter, ekinlerin ve özellikle de buğdayın sembolüdür.
Zeus nasıl âşık olmuşsa kız kardeşi Demeter’e, Kronos’un oğlu Poseidon da âşıktır, ona. Aslında bu cin fikirlerin hepsi kıskanç Hera’nın başı altında çıkmadır. Zira Demeter’in bakireliğiyle övünmesine öfkelenen Hera, Demeter’le birliktelik yaşama düşüncesini sokar, hem kardeşi hem de kayınbiraderi olan denizler tanrısı Poseidon’un aklına. Demeter ile kardeşidir, Poseidon. Ama varsın olsun, onunla birliktelik yaşayan Zeus da kardeşi değil miydi, Demeter’in?
Başlayınca Poseidon’un aşkı, zamanla öyle bir hal alır ki Demeter bu saldırgan tanrının elinden kurtulmak için kendini bir kısrağa dönüştürmüş; ama yine de bir işe yaramamıştır. Azgın bir aygıra dönüşen Poseidon, sonunda yakalamıştır utangaç tanrıçayı. Demeter’in gönlü olmadan gerçekleşen bu birleşmeden Areion adındaki oğlu ile Despoina adlı kızları olur. Areion, sağ ayağı insana benzeyen ve insan gibi konuşan bir attır.
Bir söylenceye göre, Demeter, kendisine yaklaşmaya çalışan Poseidon’dan saklanabilmek için kendini bir kısrağa çevirerek bir at sürüsünün içinde gizlenir. Bu kandırma girişimini fark eden deniz tanrısı, bir aygır kılığına girerek Demeter’i bulur. Demeter ile Poseidon’un birlikteliğinden konuşma yetisine sahip, ölümsüz at Arion doğar.
Bu olay karşısında dünyaya küsen Demeter, bir mağaraya çekilince toprak ürün vermez olur. Demeter’e, Arkadia’daki Phigalie’de Melaina (Siyah) lakabı takılmış. Küskünlüğü içinde siyahlara bürünüp oturur. Arkadhia ovalarında gezinen, keçi ayaklı bir Pan, rastlantı eseri Demeter’in saklandığı yeri görür ve bunu Zeus’a ulaştırır. Moria’ların da araya girmesi ile yatışan tanrıça, dönmeye razı olunca toprak yeniden bereketine kavuşur.
DEMETER VE METANEİRA
 
 
Kızı Persephone kaçırılınca yüreğine acı saplanan Demeter, ayrılır Olympos’tan, iner yeryüzüne. Başlar, dünyanın dört bir tarafını dolaşmaya. Her gün ayrı bir kılığa bürünürmüş, tanınmasın diye. Umudunu yitirmiş bir halde dolaşırken günün birinde yolu, Keleos’un kral olduğu Eleusis’e düşer. Orada oturur, bir çeşmenin başına. Az ötedeki bir kuyudan su çeken dört kız görür, çevresini izlerken. Bunlar, Kral Keleos’un dört kızından başkası değildir. Onu görünce yanına gelen kızlar ne yaptığını, buraya niçin geldiğini sorarlar, O’na. O da; “Beni yakalayıp satmak isteyen korsanlardan kaçtım. Onlardan kurtulmak için gizlene gizlene buraya geldim. Buranın, neresi olduğunu da bilmiyorum.” der, görüntüsü yaşlı bir kadını andıran tanrıça. Kızlar, üzülürler haline. Eğer isterse kendisini misafir edebileceklerini söylerler, kendisine. Ondan onay alan kızlar, annelerinden izin alıp hemen yanına dönerler, Tanrıçanın. Hep birlikte yola düşerler. Kızlar önde yürürlerken karalar içindeki Demeter, arkalarından izler onları. Kızlar ve yanlarındaki konuk, kızların annesi Metaneira tarafından karşılanır, sarayın kapısında. İçeri alınır, yabancı konuk. Kutsal konuk kapıdan içeri girdiğinde eşik, bir ışıltıyla aydınlanır. Ama bir saygı duygusu üstüne çöker, kucağında çocuğuyla oturan Metaneira’nın.
Oturur, yanına Demeter’in. Şarap sunar, ona. Ama Demeter, şarap yerine nane suyu karıştırılmış arpa suyu tercih eder. Sonra çocuğunu kucağına alır, Metaneira’nın. Sever, okşar onu. Büyütmek istediğini söyler annesine. Böylece büyür, tanrıçanın ambrosia (tanrı yiyeceği) ile beslediği Demophoon. Onu, geceleri ateşin kızıl yüreğinde yatırıyordu. Amacı, ölümsüz bir gençlik aşılamaktı ona. Bilinmeyen bir sebepten dolayı tedirgindir, anne Metaneira. Ne yapacak diye bir gece gözetlemeye karar verir, Demeter’i. Bu gözetleme sırasında oğlunun Demeter tarafından ateşe yatırıldığını görünce çığlıklar atarak odaya girer. Tanrıça son derece öfkelenir, bu olaya. Tuttuğu gibi yere fırlatır, çocuğu. Yaşlanmaktan ve ölümden korumak istemişti, onu. Kötü bir niyeti yoktu, aslında. Ansızın görünüşünü değiştiren Demeter, kendisinin bir tanrıça olduğunu göstermek istiyordu, ev sahibesine. Kendi doğal haline dönüşünce bir ışıltı kaplar her tarafı. Bunun üzerine, Demeter olduğunu, kendisini çok üzdüklerini söyleyip gönlünü almaları için kentte kendisine bir tapınak yapmalarını ister, onlardan.
Tepeden tırnağa titriyordu, dili tutulan Metaneira’nın. Ertesi sabah olayı anlatır, kocasına. Kocası Keleos da tanrıçanın dileğini şehre bildirir. Kent halkından onay alan Kral Keleos, hemen bir tapınak inşa eder. Olympos’tan tamamen uzaklaşan Demeter, günlerini hep bu tapınakta kızının özlemiyle geçirmeye başlar.
DİONYSOS VE AŞKLARI
 
 
DİONYSOS
Yunan Şarap ve Sarhoşluk Tanrısı’dır. Olympos’a en son çıkan tanrı olan Dionysos, dışarıdan Yunan mitolojisine giren bir tanrıdır. Efsanelerinden anlaşıldığı kadarıyla başlangıçta Dionysos’a karşı büyük bir tepki olmasına karşın sonraları büyük ilgi görerek önemli tanrılardan biri konumuna geldi. Roma’da eski İtalik tanrı Liber Pater’le özdeş tutulmuş. Homeros, esasen klasik dönemin bağ, şarap ve gizemli vecd tanrısı olan Dionysos’u tanrı olarak görmezken Hesiodos, onu tanrı olarak gösterir. Dionysos’a ilişkin asıl bilgilerin kaynağı, ünlü yazar Euripides (M. Ö. 5. yy.)’in Bakkhalar Thegoniası’dır. Yunan tanrıları içinde en çok isme sahip olan Dionysos; Bakkhos, Bromios, Euhios, Dithyrambos, İobakkhos ve İakkhos gibi adlarla da anılır. Bütün isimleri anlamlı olmasına karşın bir bölümünün etimolojisi hakkında ortak bir sonuca varılmış değildir. Ancak bir bölümü, birden fazla bir anlam taşır.
Mitolojik bilgilere göre Dionysos, Zeus ile Semele (Thebai kralı Kadmos ile Harmonia’nın kızı)’nin yaşadıkları birliktelikten doğmuştur. Zeus’un âşık olarak birliktelik yaşadığı kadınların en bahtsız olanıdır, Semele. Zeus, öylesine âşıktır ki Semele’ye, onun her isteğini yerine getireceğine cehennemdeki kutsal Styks ırmağı üzerine ant içer. Bu ilişkiden haberdar olduktan sonra Semele’nin annesinin kılığına bürünen Hera onu, Zeus’u gök tanrısı olarak görmesi konusunda ikna eder. Annesi kılığındaki Hera’nın tavsiyelerine inanan Semele, günün birinde birlikte oldukları Zeus’a; “Senin tanrı olduğuna inanmıyorum. Eğer tanrı isen Hera’ya gücünü nasıl gösteriyorsan bana da o şekilde görün.” der. Ettiği yemine sadık kalan Zeus, yıldırım ve şimşekleriyle görünür, Semele’ye. O anda yakıcı ışık ve ısıya dayanamayarak yaşamını yitiren Semele’nin karnındaki yedi aylık bebeği alan Zeus, onu baldırında saklayıp büyütür. Doğurma zamanı gelince Nysa tepesine giden Zeus, orada Dionysos’un dünyaya gelmesini sağlar. Doğan Dionysos, Hermes’e teslim edilir. Hermes, kendisine teslim edilen Dionysos’u, büyütmeleri için Orkhomenos kralı Athamas ile Semele’nin kız kardeşi ve aynı zamanda Athamas’ın ikinci karısı olan İno’ya verir. Küçük Dionysos’u, Hera’nın hışmından korumak isteyen Hermes, ona kız giysisinin giydirilmesini söyler. Ancak bu oyuna gelmeyen Hera, kral Athamas’ı delirtir. Deliren kral, önceki eşinden olma çocuklarının tamamını öldürür. Bunun üzerine İno, Dionysos’un yanı sıra oğlu Melikertes’i de yanına alarak saraydan kaçar. Hermes, küçük Dionysos’u, bakıp büyütmeleri için Nysa vadisinde bulunan nymphelere götürür. Nymphelerin kendisini büyüttükleri mağaranın duvarındaki asma dallarındaki üzüm salkımlarının suyunu sıkarak şarap yapar. Bu nedenle adı, şarap tanrısı olarak anılmaya başlandığı söylenir.
Genellikle Zeus ile Semele’nin oğlu olarak bilindiği halde kimi kaynaklar tarafından Zeus ile Persephone’nin oğlu olarak gösterilir. Dionysos, bu nedenle psikiyatride manik depresif duygu durumunun mümessili olarak görülür.
Thebai kralı Lykurgos, Hermes’in kendilerine teslim ettiği Dionysos’u besleyip büyüten Nysa perilerine musallat olup onları sürekli kovalayıp taciz etmeye başlar. Bundan haberdar olan Dionysos, kralı çıldırtır. Çıldırdığı için asma kütüğü sandığı oğlunu baltayla kesen kral Lykurgos, Dionysos tarafından kışkırtılan vahşi atlar tarafından parçalanır.
Kimi efsanelere göre Thebai, Dionysos’un doğuş öyküsünün geçtiği yerdir. Bundan ötürü Dionysos adı, iki kez doğmuş anlamı taşır. Buna rağmen Dionysos’un asıl menşei, Euripides’in efsanesinde detaylı olarak ele alınmıştır. Burada verilen bilgilere göre Dionysos, bir Lidya-Frigya tanrısıdır. Bakkhalar korosunun ilk sözü olan “Ben, Lidya’nın altın ovalarından geliyorum, vatanım Lidya’dır” deyimi, tanrının kendini tanıtmasına da uygun düşer.
Dionysos, gerek kılık kıyafetiyle gerekse de karakteriyle olsun bu bölgenin özelliklerinin tamamını bünyesinde barındırdığı için aynı zamanda teyzesinin oğlu olan Thebai kralı Pentheus tarafından kadınca olarak görülmektedir. Onun bu tutumunu yadırgayan Pentheus: “Yabancı bir sihirbazdan söz ediyorlar, Lidya’dan gelmiş. Saçları kokulu, perçemleri sarıymış. Mor yanakları varmış, siyah gözlerinde Aphrodite’in sihri parlıyormuş” der.
Yukarıda adı geçen tragedyada Manisa-Sardes civarındaki Dionynsos törenlerinde, Anadolu orijinli tef, dümbelek, davul ve flüt gibi sazların kullanıldığı anlaşılmaktadır.
Dionysos’un Anadolu orijinli bir tanrı olduğunun önemli kanıtlarından biri Dionysos inancındaki vecd, coşku, kendinden geçme ve taşkınlığın, Kybele inancında da olmasıdır.
İlahi gücü bitkiler tarafından beslenip meyveler tarafından olgunlaştırılan Dionysos, insanları sevindirmiş, coşturmuş ve onların esrikliklerinden büyük haz almıştır. Onların içlerindeki gizil duygularını meydana çıkarmada etken rol üstlenmiştir. Antik çağda neşe, hüzün ve coşkunun bir arada yaşanmasıyla birlikte taşkınlık, insanların eğitilmesi ve kimi adetlere alıştırılmasında Dionysos inancının payı büyüktür.
Dionysos ile Apollon’u eş değer gören Delphoi rahipleri, ikisine de aynı saygıyı göstermekten çekinmemişler. Dionysos’un ilahî gücüne sığınan Teoslular, sürekli onun himayesi altında olmaya öncelik vermişlerdir. Bu nedenle Dionysos, korsanlara karşı bir kalkan gibi kullanılmıştır. Bu nedenle Teos’taki Dionysos Mabedi, kentin koruyucusu konumundaki tanrıdan ötürü kutsal olarak kabul görmüştür. Bu yolla kendilerini, korsanların saldırılarından koruyabilmişlerdir.
Zeus, Hera’nın zarar vermesini engellemek için Dionysos’u bir oğlağa dönüştürür. Bu dönüştürme olayı, Dionysos’un ayinsel sıfatı olan oğlak sıfatını izah eder. Hatta Nysa adıyla Dionysos adının takribi bir etimolojisini ortaya koyar.
Bu olaydan esinlenen Teoslular, Dionysos şenlikleri kapsamındaki kutlamalar sırasında kutsal bir nitelik yükledikleri keçileri, kent sokaklarında dolaştırıp mabedinin önünde kurban ederlermiş. Bu gelenek, günümüzde kimi yerlerde halâ sürmektedir. Her yılın 6 Mayıs günü Teos’a geziler tertip edilmekte ve keçi etleri yenilmektedir.
Mitolojiye göre nympheler tarafından büyütülmesinin ardından başta Hindistan ve Arap Yarımadası olmak üzere birçok uzak ülkeye giden Dionysos, buralarda bulduğu asma dalını, gittiği her yere götürmek suretiyle insanlara şarap yapımını ve bu yolla kendisine tapınılmasını öğretmiştir.
Halikarnas Balıkçısı, “‘Dionysos’un asma için bu kadar uzaklara gitmesine hiç gerek yoktur. Zira yabani üzüm asmaları, sadece Güney Anadolu’da ve Suriye’de yetişmektedir. Asma, Anadolu göçmenleri tarafından buradan Yunanistan’a, İtalya’ya, Güney Fransa’ya ve İspanya’ya taşınmıştır.” der. Yine Halikarnas Balıkçısı’nın söylediğine göre Bakkhos (Dionysos) sadece şarap tanrısı değil. Zira Konya Ereğli’sinin güneydoğusunda bulunan İvriz’deki Neo-Hitit Dönemi’ne ait kaya kabartmasında Bakkhos, elinin birinde üzüm salkımı, ötekinde arpa ya da buğday başağı taşır. Bunun anlamı; insanların bira yapımının sırrını, şaraptan önce bulmasıdır.
Dionysos-Bakkhos’un dinî tören kutlamalarında yer alan kadınlar alayına ‘bakkhalar’ denir. Nebris adı verilen benekli ceylan derileriyle çıplak bedenlerini örten, başlarını sarmaşık çelenkleriyle bezeyen Bakkhalar, ellerinde, ucunda bir çam kozalağı olan (thyrsos) sarmaşık ve asma yapraklarının sarılı olduğu değnekler ve Prometheus’un Olympos’tan ateşi çaldığı zaman kullandığı dalları taşırlardı. Geceleri, ormanların en kuytu yerlerinde ve dağlarda koşarak kendilerinden geçerler. Bu sırada doğayla bütünleşip üstün bir güç haline dönüşerek önlerine çıkan yabani hayvanları parçalarlar. Olgun ermişlik anlamına gelen vecd anındaki kadınlara Thyas, çılgın bir şekilde kendilerinden geçtikleri zamana da Mainas denir. Tapınakları bulunmayan, serin ve yumuşak çimenlerin üzerinde yatan Bakkhalar, açık havada başlarını gökyüzüne doğru kaldırarak tapınırlardı. Sonra da Dionysos tarafından verilen otları ve böğürtlenleri yer, yaban keçilerinin sütlerini içer sonra da ava çıkmak üzere ayrılırlardı, bulundukları yerden. Bakkhaların aşırılığa varan bu tavırları, Ana tanrıça Kybele törenlerinde kendilerini eneyen Pessinus rahiplerinin davranışlarını anıştırır.
Dionysos efsanesi, Yunan mitolojisine göre şöyle devam eder: Uzak ülkelerden dönen Dionysos, neticede kendi inancını yerleştirmek amacıyla Thebai’ye gelirken yanında, ellerinde sarmaşık dallarıyla şarkı söyleyen ve adına Bakkhalar denilen kadınlar da vardır. Thebai kralı Pentheus, kente gelenleri görür. Ancak onlarla birlikte kente gelen kuzeni Dionysos’u tanımaz. Kentin ortasında bağırıp çağırarak şarkı söyleyen bu kalabalığın yaptıklarından hoşlanmayan Pentheus, nöbetçi askerlerini çağırarak topluluktaki herkesin yakalanmasını emreder. Ancak bu askerlerden biri, bu kadınların yanındaki kişinin, Semele’nin oğlu Dionysos olduğunu ve tanrıça Demeter ile birlikte yeryüzündeki insanları koruduğunu söyler. Ona inanmayan Pentheus, yakaladığı Dionysos’u kente getirir. Ancak Bakkhalar, dağlara kaçmayı başarmışlar. Dionysos, Pentheus’a; ‘Beni yakalayıp zindana attıramazsın. Çünkü ben, tanrıyım’ der. Buna inanmayan Pentheus, Dionysos’u iki kez zindana kapatır. Ancak Dionysos, her iki keresinde de zindandan dışarı çıkmayı başarır. Dionysos’a kızarak Bakkhaların peşine düşen Pentheus, onları bulduğunda kendi annesi ve kız kardeşlerinin de aralarında yer aldığı birçok Thebaili kadının Bakkhaların yanında yer aldığını görür. Bu durumdan yararlanan Dionysos, kutsal gücünü kullanmak suretiyle oradaki kadınların tamamını çıldırtır. Çıldıran kadınlar, vahşi bir dağ aslanı sandıkları Pentheus’un üzerine saldırarak onu param parça ederler. Onu parçalayanların arasında annesi de vardır. Pentheus, ölmek üzere iken Dionysos’un tanrı olduğunu anlar. Ancak iş işten geçmiştir. Dionysos, bir süre sonra kadınların akıllarını başlarına getirince başta annesi olmak üzere tüm Thebaili kadınlar, Pentheus’a yaptıklarından nedamet duyar.
Dionysos, iyi yürekli ve uysal olduğu kadar kötülük taraftarı da olabiliyordu. Tapınımı, birbirine zıt bu iki davranışın arasında gelişip güçlenmiştir. Kendisine tapınanlara özgürlük ve sevinç vermekle birlikte vahşi yıkımı da tattırmaktan geri kalmıyor. Zira şarabın iyiliği kadar kötülüğünün de olduğunu unutmamak gerekir. İnsanların içini ısıtan, neşe veren ve kıpır kıpır oynatan şarap, fazla içildiği zaman sarhoşluk verici bir etkiye de sahiptir. Şarabın bu iki yönünün de farkında olan Yunanlılar, Dionysos’a yalnızca iyilikler değil, kötülükler de reva görmüşler. Buna rağmen şaraptan vazgeçmemiş ve onu içmeye devam etmişler. Dionysos’un hastalıkların tamamına şifa olan kantharos adlı bir kadehi vardır. Korku nedir bilmez, bu kadehten şarap içenler. Bu nedenle insanlar, şarap tanrısını öteki tanrılardan daha çok sevmişlerdir. Ancak kendisine tapındıkları halde şarabı hiç tatmayanlar da vardır. Zira Dionysos, içkinin yanı sıra ilham yoluyla da özgürleşmeyi bahşeder.
Şarabın yalnız esrikliğinin değil, sosyal ve yararlı etkilerinin de temsilcisi olan Dionysos, uygarlığı destekler ve barışa âşıktır. Efsanelerinin tamamı tepki ve direnç örgesi üzerine kuruludur. Simgesi olan asma ağacı gibi ölür, ama hep yeniden doğar. Haz ve acı denilen iki uç arasında gider gelir.
Bağ bozumu tanrısı olarak da bilinen Dionysos’un adına düzenlenen Bağ Bozumu Şenlikleri’nde tiyatronun temeli atılmıştır. Bu şenliklerde bir koro bulunurdu. Sonraları koronun önüne bir oyuncu, bir süre sonra da ikinci bir oyuncu geçmiş, böylece tiyatronun temeli atılmış.
Mitolojide Şarap Tanrısı olarak bilinen Dionysos’un bebek iken üvey annesinin hışmından korunması için babası Zeus tarafından gönderildiği Aydın’a Sultanhisar dağ perileri tarafından büyütüldüğünü biliyoruz.
Yunanistan’da hiçbir bayram ve törenle mukayese edilemeyecek kadar şenlik içinde geçen Dionysos törenleri, asmalar yeşerince başlar ve beş gün devam ederdi. Bir barış ve kardeşlik havasının egemen olduğu bu şenlikler sırasında tutsaklar serbest bırakılırdı. Açık havada toplanan halk, oynanan oyunları seyrederdi. Şairlere, oyunculara ve şarkıcılara tanrının uşağı gözüyle bakılırdı. Dionysos’un rahibi, tanrı adına bu şenliklere katılırdı.
DİONYSOS-ARİADNE AŞKI
 
 
Dionysos, günün birinde, sürekli yanında dolaşan perilerden ve Satyrlerden kaçarak denizin kıyısında oturmuş, bir yandan şarabını yudumlarken, öte yandan yalnızlığın verdiği huzurla manzarayı izliyordu. Denizde yol alırken Dionysos’u gören Tyrrhenoi ya da Tyrsenoi korsanları, hemen kıyıya yanaşır ve Dionysos’un üstüne saldırırlar. Ellerini, kollarını bağlayarak korsan gemisine götürürler. Korsanların asıl amaçlarını anlayan Dionysos, adamların kendisini bağlamalarına sessiz kalır. Gemiye götürüldüğü andan itibaren tüm azametiyle görünmeye başlayan Dionysos’un bağlandığı zincirler parçalanmaya, geminin direklerinden sarmaşıklar, sarmaşıkların üstünde salkım salkım üzümler olan asma yaprakları filizlenmeye, yukarıdan aşağıya doğru şaraplar dökülmeye, kürekler ve yelkenlerin bağlandığı direkler yılanlara dönüşmeye başlar.
Korsanlar, nereden geldiğini bilmedikleri kulakları sağır edici bir flüt sesiyle deliye dönüp birer birer denize atlarlar, kendilerini. Denize atlayınca da yunus balığına dönüşürler.
Dionysos, korsanların icabına baktıktan sonra başından beri kendisini emarelerinden tanıyan ve gemicilerin kendisine karşı gerçekleştirdikleri saldırıyı engellemeye yoğun çaba harcayan kaptana:
-“Korkmana gerek yok kaptan. Ben, Dionysos. Beni kaçırmana karşın sana kırgın ve kızgın değilim. Aksine senden hoşlandığımı söyleyebilirim. Şimdi rotayı, Naksos’a doğru yönelt,” der.
Talimatı alan kaptan, rotasını çevirerek Naksos Adası’na doğru yol alır. Naksos Adası’nda karaya çıkan Dionysos, kıyıda kumsalda uzanıp uyuyan güzel bir kız görür. Görür görmez âşık olur, ona. Çiçeklerden yaptığı çelengi başına taktığı bu güzel kızla evlenmek ister. Bunu duyan yol arkadaşları; Dionysos Alayı’nın üyeleri, Bakkhalar (cilveli rakkaseler), keçi ayaklı adamlar (Panlar), Silenoslar (şiş karınlı sarhoşlar) ve keçi kulaklı Satyrler ellerindeki çıngıraklı asalarını sallayarak ve hep bir ağızdan; ‘Evohe… Evohe! Hadi oğlum cesaret…’ deyip dans ederek eğlenceye iştirak ederler.
Dionysos’un kumsalda görüp âşık olduğu bu güzel kız, Ariadne’dir. Ariadne, bir Girit tanrıçasıdır. Girit kralı Minos ile Pasiphae’nin kızıdır. Annesi Pasiphae, tanrıların hışmına uğradıktan sonra beyaz bir boğadan hamile kalır ve insan bedenli boğa başlı Minotauros adlı canavarı doğurur. Bu canavar, kocası Kral Minos tarafından mimar ve heykeltıraş Daidalos’a yaptırılan Knossos Labirenti’ne atılır. Minotauros’u adlı canavarı öldürmeye gelen Atina’nın efsanevî Kralı Theseus’a âşık olan Tanrıça Ariadne, Theseuss’a, Minotauros’un içine kapatıldığı lâbirentin yolunu kolayca bulması için bir yumak ip verir. Knossos Labirenti’ndeki Minotauros’u öldüren Theseus, Ariadne tarafından kendisine verilen ipin yardımıyla yolunu kolayca bulup labirentin dışına çıkar. Labirentin dışına çıkan Theseus, kendisine yardım eden Ariadne’yi yanına alarak Naksos Adası’na götürür. Ancak Theseus, gecenin birinde Ariadne’nin uykuda olduğu bir sırada onu, bırakarak ayrılır, adadan.
Hâlbuki Ariadne, onun için köle olmaya bile razıydı. Aşkının ateşiyle yanıp tutuşan kalbinin kuytularında yitmiş, son gördüğü anın hatırasını korumak amacıyla adanın yüksekçe bir noktasına çıkar. Orada, kendisini terk eden sevgilisinin gemideki hayalini canlandırıp ıssız bir şekilde yitip gidişini hayal ediyordu. Ağlamaktan gözaltları şişmiş, uzun ve düz saçları darmadağın olmuş, aşkla çarpan yüreğinin terk edilmişliğinde ölümü bekler gibiydi. Sonunda ağlamaktan yorgun düşen Ariadne, denizin kıyısına iner. Kumsala uzanır ve orada uyuyakalır. Bu sırada Naksos Adası’nın kıyısında karaya çıkan Dionysos, görüp âşık olur ona. Gönüllerde kedere yer bırakmayan, neşe ve mutlulukla çevresindekileri sakinleştiren Dionysos, gördüğü bu tanrısal güzelliğin karşısında büyülenir. Sonra Ariadne’ye dönerek; ‘Sen ki Theseus’a gönül vermiş ümitsiz âşık, ilkbaharın neşesiyle canlanırdın hep. Ama hüznün gölgen olmuş, şarap tanrısının sevgilisi olmayı hak etmeden evvelki uyuşmuşluğu üzerinden almaya geldim, benimle gel.’ diyen Dionysos, çıkarttığı parlak ve kutsal bir tacı Ariadne’nin başına takar. Ariadne’ye dokununca uzayarak göklere doğru yükselen bu kutsal tacın üzerindeki değerli taşların cevherlerinden her biri, gökyüzünde parlamaya başlayan birer yıldıza dönüşür.
Dionysos ve Ariadne’nin kutsal evliliklerinin aziz hatırasını sonsuza değin sürdürmek adına her yıldız, çakılır kalır, gökyüzüne. Ardından sürekli Dionysos Alayı’nın hep başında bulunan Bakkhalar, bu kutsal evliliği kutlamak amacıyla çıkarlar, ortaya. Pan, Silenoslar ve Satyrlerin hepsi oradaydı. Sürekli şarap içerek sarhoş olan periler, bu kez şarap içmeden sarhoş olmuşlardı. Sevinçten uçar gibiydiler. Kimi başına geçirdiği asma dallarıyla kimi elindeki şarap kadehiyle çılgınca dans eden bu perilerin ayaklarının değdiği her yerden rengârenk çiçekler fışkırır. Pan flütünü, Satyrler ellerine geçirdikleri bir boynuzu üfleyip buğulu ve ritmik sesler çıkarıyorlardı. Yaşlılıklarının verdiği yorgunluğa aldırmadan oradan oraya koşturan Silenoslar, şarkılar söyleyip dans ediyorlardı.
Olymposluların da katıldıkları bu görkemli düğün sonrasında evliliklerini baş başa kutlamak için Naksos Adası’ndan ayrılan Dionysos-Ariadne, ebedî aşkın, kederin, mutluluğun ve sevginin simgesi olarak zihinlerdeki yerlerini alırlar…
 
DİONYSOS-NİKAİA AŞKI
 
 
 
 
Nikaia, geç ilkçağ mitologları tarafından yazılan bir efsanede anlatılanlara göre ırmak tanrı Sangarios (Sakarya Nehri) ile tanrıça Kybele’nin kızıdır. Kız oğlan kız kalmaya yemin ettiği için erkeklerden kaçarmış, hep. Avcılık yapmaktan büyük zevk alırmış. Kendisine âşık olan Hymnos adlı bir çobanı yanına yaklaştırmamış. Hymnos, ona karşı direnmeye çalışmış. Ancak Nikaia, attığı bir okla yaşamına son verir, onun. Nikaia’nın bu davranışına öfkelenen aşk tanrısı Eros, onun Dionysos’a mağlup olması için elinden geleni yapar.
Bu olaydan bir süre sonra Nikaia’yı, derede çıplak bir şekilde yıkanırken gören Dionysos, ona âşık olur. Onu gizli gizli izlerken yakalanır kendisine. Akıbetinin Hymnos’un akıbetine benzeyeceğinden korkan Dionysos, Nikaia’nın su içtiği ırmağa şarap karıştırır. Şaraplı sudan içen Nikaia, sarhoş olup kendinden geçer. Onun sarhoşluğunu fırsat bilen Dionysos, hemen oracıkta onunla birlikte olur. Bu birliktelikten sonra hamile kalan Nikaia, ilk zamanlar her ne kadar intihar etmek isterse de zamanla buna alışır ve Dionysos’tan birçok çocuk doğurur.
Hindistan’a yaptığı seyahat dönüşünde Nikaia’nın şerefine bir kent kurarak onu onurlandıran Dionysos, kurduğu bu kente sevgilisi Nikaia’nın adını verir. Dionysos’un ilkçağda kurduğu kent, günümüzdeki İznik kentidir.
 
 
DİONYSOS-ERİGONE AŞKI
 
 
 
Pandion’un krallığı döneminde Dionysos-Demeter ikilisi Atina’ya giderler. Atina’da Eleusis kralı Keleus Demeter’i, kahramanlığıyla ünlü İkarios da Dionysos’u ağırlar.
Bağcılık ve şarap yapımını öğretmek için ilk kez Atina’ya gidince konuk olduğu İkarios’un evinde bir süreliğine kalan Dionysos, İkarios’un kızı Erigone’yi baştan çıkarır. Onunla yaşadığı birliktelik sonucunda Staphylos (üzüm) adında bir oğlu olur. Dionysos, buna karşılık bir asma kütüğü armağan ettiği İkarios’a şarap yapmayı öğretir. Dionysos’tan şarap yapmayı öğrenen İkarios, yaptığı şarapları satarak geçimini sağlamaya çalışır. Günün birinde Dionysos, İkarios’a bir tulum dolusu şarap vererek komşularını şölene çağırmasını ve onlara şarabı tattırmasını söyler. İkarios, bunun üzerine bir şölen düzenler. Şölene davet ettiği çobanlara Dionysos’un kendisine verdiği şarabı ikram eder. Şarabı doyasıya içen komşuları, sarhoş olunca İkarios’un kendilerini zehirlediğini sanırlar. İntikam almak için onu, sopalarla döverek öldürürler. Sabah olunca kendine gelen çobanlar, yok yere sopalarla döverek öldürdükleri İkarios’un cesedini, eştikleri bir çukura gömüp oradan uzaklaşırlar. Akşamdan beri kayıp olan babasının izini süren Erigone, babasının Maira adındaki köpeğiyle arazide yaptırdığı aramalar sonucunda babasının cesedini bulur. Babasının acısına dayanamayan Erigone kendini, babasının cansız bedeninin yakınındaki bir ağaca asarak yaşamına son verir. Şarap yapımını öğrenen ilk ölümlü olan Ikarios ile kızını onurlandırmak ve baba-kızın isimlerini sonsuza dek yaşatmak için Ikarios’u Arcturus yıldızına, Erigone’yi de Virgo (Başak) Takımyıldızı’na dönüştürerek gökyüzüne yerleştiren Dionysos, Maira’yı da gökyüzündeki Canicula yıldızına (Canicula, ‘Küçük Köpek’, Büyük Köpek Takımyıldızı’ndaki Sirius’un bir diğer adı) dönüştürür. Bu kadarıyla da kalmayan Dionysos, Erigone’nin intikamını almak için Atinalı genç kızları intihara teşvik eder. Çıldıran genç kızlar, birer birer asıyorlarmış kendilerini. İntiharların birbirini izlemesi üzerine Atinalılar, bir taraftan İkarios’un komşularını cezalandırırlarken öte taraftan bunun nedenini öğrenmek için Delphoi bilicisine başvururlar. Bu olayı İkarios ve Erigone’nin ölümüyle ilişkilendiren Delphoi bilicisi, Atinalıların esenliğe kavuşabilmeleri için Ikarios ile Erigone adına yılda bir kez bir festival düzenleyip işledikleri suçun kefaretini ödemeleri gerektiğini bildirir. Bunun üzerine Atinalılar, Erigone için bir bayram düzenlerler. Bu bayramda yaptıkları bezden bebekleri ağaçlara asıp düzenledikleri eğlentilerle Erigone’nin hatırasını hep canlı tutmaya çalışırlar.
DİONYSOS -ALTHAİA AŞKI
 
 
 
 
Althaia, Kalydon kralı Oineus’un karısı ve Meleagros ile Deianeira’nın anneleridir. Kaldon’a giden Dionysos, kral Oineus’a konuk olur. Birkaç gün süren bu misafirlik sürecinde Dionysos, ev sahibesi kraliçe Alhaia’dan hoşlanır. Bu durumun farkına varan kral Oineus, gönüllü olarak karısı ile Dionysos’u baş başa bırakır. Althaia ile baş başa kalan Dionysos, onunla birlikte olur. Kralın bu ilişkiye onay vermesini karşılıksız bırakmamak için ona, hem asma kütüğünü armağan eder hem de şarap yapmayı öğretir. Bununla yetinmeyen Dionysos, kralı daha da yüceltmek için üzümün mayalanmasıyla elde edilen içkiye, onun adını ‘oinos/ şarap’ verilmesini önerir. Dionysos’tan hamile kalan Althaia, bir kız çocuğu doğurur. Bu kıza, ‘erkek mahveden’ anlamına gelen Deianeira adını verirler. Herakles’in ölümüne yol açan Deianeira, onun üçüncü karısıdır.
DİONYSOS VE OİNOTROPLAR
Sözcük olarak ‘şarap yapanlar’ anlamına gelen Oinotroplar, Delos Adası kralı Anios’un Elais, Spermo ve Oino adlı üç güzel kızına verilen genel addır. Anios, tanrı Dionysos’un torunlarından Rhoio ile tanrı Apollon’un oğludur. Aynı zamanda Apollon’un rahibidir. Annesi kendisine hamile iken babası, onu bir sandığa kapatıp okyanusa atar. Sandık, Delos Adası’na kadar gider. Daha sonra kâhin ve Apollon rahibi olacak olan Anios, bu adada dünyaya gelir.
Dionysos, Apollon’un oğlu Anios’un kendisine gönülden bağlı olan bu üç güzel kızına, dokundukları her şeyi şarap, yağ ve tohuma dönüştürebilme yetisi bağışlar. Anios’un bu kızları, hem Truva’ya gerçekleştirilen Akha Seferi’ne hem de Truva’dan İtalya’ya kaçışı sırasında Aineias’a yiyecek temin ederler. Akha orduları başkomutanı Agamemnon, Truva Savaşı sırasında Yunanlılara yardım etmeleri için bu üç prensesi kaçırır. Ancak kızların imdadına yetişen Dionysos, her birini birer ak güvercine dönüştürerek onları kurtarır.
DİONYSOS-APHRODİTE AŞKI
Bazı kaynaklarda Dionysos’un, Aşk Tanrıçası Aphrodite ile birliktelik yaşadığı söylenmektedir. Yaşadığı büyük aşklarla ünlenen Dionysos ile Aphrodite’in yaşadıkları bu birliktelikten Düğün ve Düğün Şarkıları Tanrısı Hymenaios ve Bağ-Bahçe Tanrısı Priapos doğar. Başka bir kaynakta verilen bilgiye göre ise Hymenaios, Apollon ile bir perinin oğludur.
 
EOS VE AŞKLARI
 
ŞAFAK TANRIÇASI EOS
 
Yunan Şafak Tanrıçası’dır. Olymposlular öncesindeki Titanlılardan Hyperion ile Theia’nın kızıdır. Helene ve Helios’un kardeşleridir. Gül parmaklı, güzel ve gönül alıcı bir bâkiredir. Her sabah doğu tarafından göğün kapılarını açarak güneşe yol verir. Her gün okyanustan doğarak Lampos ve Phaethon adlarındaki kanatlı iki at tarafından çekilen parlak arabasıyla gökyüzüne doğru çıkan Eos, rüzgârların, yıldızların ve Eosphoros denilen Sabah Yıldızı’nın yaratıcısıdır.
 
Genellikle kanatlı, taçlı güzel bir kız şeklinde tek başına dururken ya da altından yapılma at arabasıyla gökte dolaşırken betimlenen Eos, sarıçiğdem renkli elbisesiyle alımlı bir güzelliğe sahiptir. Kaynaklardan bazılarına göre savaş tanrısı Ares’le birliktelik yaşadığı için tanrıça Aphrodite’in lânetine maruz kalmış ve yakışıklı erkeklere sürekli ve dizginlenemez bir aşk duymakla cezalandırılmış.
 
Eos ile Tithonos’tan doğma iki kardeşten esmer tenli olan Memnon, büyüdüğünde Etiyopya kralı olur. Truva Savaşı sırasında öldürülen kuzeni Hektor’un intikamını almak için savaşa katılır ve savaş meydanında Akhilleus tarafından öldürülür. Öyküsü şöyledir; Adı, [Aithiopis (Etiyopya) Destanı)] adlı yitik yapıtta geçen Memnon, kuzeni Hektor’un öldürülmesi üzerine Truva’ya yardım etmek için ateş ve demircilik tanrısı Hephaistos’un yaptığı silahlarla yola çıkar. Truva’ya varınca Akhilleus ile vuruşmak üzere savaş meydanına çıkar. Ancak Akhilleus tarafından öldürülür. Bunun üzerine şafak tanrıça Eos, oğlu Memnon’un cesedini alarak gözyaşları arasında Güney’e doğru yola çıkar. Güneşin doğuşuyla birlikte tüm bitkilerin üzerinde oluşan Çiy (Şebnem) taneciklerinin tanrıça Eos’un gözyaşları olduğu söylenir.
 
Memnon’a ait görkemli bir heykel, Mısır’ın Thebai antik kentinde dikilmiştir. Şafağın ilk ışınları, bu heykel üzerine düştüğü zaman harpa’nın telleri gibi tıngırdadığından söz edilir. Kimi yazarlar, Tithonos’un Cissia adlı bir ölümlü karısının bulunduğundan söz ederler.
 
Eos, sevgililerini hep kaçırırmış. Örneğin; Orion’u Delos Adası’na, Kephalos’u Suriye’ye, Troya kral soyundan gelme İlos’un oğlu Tithonos’u Habeşistan’a kaçırmış. Birçok kocası ve sevgilisi olduğu söylenen Eos’un eş ve çocukları şöyle sıralanmaktadır:
 
Astraios ile olan evliliğinden Boreas, Eurus, Eosphoros, Hesperus, Notus, Tüm yıldızlar ve gezegenler ve Zephyrus; Tithonos ile birlikteliklerinden Emathion ve Memnon; Cephalus ile birlikteliklerinden Phaeton ve Tithonos; baş tanrı Zeus ile birlikteliklerinden Ersa ve Carea doğar.
 
 
EOS-ASTRAİOS AŞKI
 
Adı, yıldızlı gök anlamına gelen Astraios, Pallas ve Perses ile birlikte Titanlı Krios’un Eurybia adındaki deniz tanrıçasıyla yaşadığı birliktelik sonucu doğar. Adından da anlaşılacağı üzere bütün yıldızların ve gezegenlerin, genel olarak da astroloji biliminin Titanlı tanrısıdır. Yunan mitolojisine göre Şafak tanrıça Eos’un kocasıdır.
 
Efsaneye göre insanlara sabah ışığını yayan, gökyüzünde uçan, yeryüzüne ışık verip çiy dağıtan Eos, Titan asıllı Astraios ile yaşadığı birliktelikten rüzgârlar, Eusphoros (Venüs, Zühre) ve Gökcisimleri’ni doğurur. Olymposlularla Titanlar arasında yaşanan savaşta Zeus’un karşısında yenilgiye maruz kalan Astraios, kardeşiyle birlikte Tartaros’a hapsedilir.
 
Bunun üzerine tek başına kalan Eos’a, Ares refakat eder. Eos ile Ares’in bu ilişkisini hazmedemeyen Aphrodite, Eos’u ebediyete kadar âşık olmakla cezalandırır.
 
Hesiodos’un Thegonia’da dile getirdiği, ‘Bütün yıldızlar ve mevsimsel rüzgârlar Eos ile Astraios’un birliktelikleri sonucunda doğmuştur.’ bilgisi, Bibliotheka yazarı Apollodorus tarafından da doğrulanmaktadır.
 
Hesiodos, Thegoia’sında bu evliliği şöyle anlatır:
 
Şafak tanrıça Astraios’la birleşip
 
coşku yürekli rüzgârları doğurdu,
 
gökleri arıtan Zephyros’u,
 
azgın esişti Boreas’ı ve Notos’u.
 
Rüzgârlardan sonra Şafak tanrıça
 
günün müjdecisi Şafak yıldızını doğurdu
 
ve göklerin çelenk çelenk yıldızlarını.
 
Antik Yunan inancında bu dörtlü rüzgârlardan birinin varlığını etkili bir şekilde hissettirmesi, muayyen takımyıldızlarının ya yükselişinin ya da doğuşunun müjdecisi olarak sayılırdı. Rüzgâr tanrıları kanatlı birer adam şeklinde betimlendikleri gibi Okeanos kıyısında otlayan atlar şeklinde betimlendikleri de olurdu. Hem Homeros hem de Hesiodos Anemoi olarak adlandırılan grupta yer alan dört rüzgâr tanrısını ‘Anemoi Thuellai’ adı verilen kasırga ve fırtınaların dışında tutarlar. Kasırgaların tümü, rüzgâr tanrı Aiolos’un Aiolia adı verilen yüzer adasının merkezinde yer alan mağarada bağlı olarak tutulurlar. Tanrılar emir verince Aiolos, bu mağarada bağlı tutulan sert rüzgârları, çözüp serbest bırakınca birer at gibi şaha kalkan rüzgârlar önlerine gelen her şeyi yıkıp yok ettikleri için bu tanrı, Aiolos Hippotades (Atları Dizginleyen Aiolos) adıyla anılır. Tartaros, fırtına ve kasırgaların ikinci barınaklarıdır. Buradaki fırtınaların emrinde bulundukları kişi; yüz kollu, elli başlı dev yaratıklar olarak bilinen Hekatonkheir’dir. Arada var olan bu tür ayrımlara rağmen Eos ile Asraios’un birlikteliğinden dünyaya gelen bu dört rüzgâr da kimi zaman Aiolos’un mağarasında bağlı birer at şeklinde betimlenirler. Harpies ya da Harpyiai’ler de Anemoi tanrılarının dişil eşdeğeri olan tanrıçalardır. Kuş-kadın karışımı olan bu varlıklar, aniden ortaya çıkmış sert rüzgârların ve hiç beklenmedik bir zamanda çıkan fırtınaların temsilcileridir. Fırtına kadar hızlı koşan ölümsüz atlar, Anemoi ile Harpies’in birlikteliklerinden doğarlar.
 
 
EOS-TİTHONOS AŞKI
 
Truva kralı Laomedon’un, Strymo adlı peri kızıyla yaşadığı birliktelikten doğan Tithonos, Eos’un resmi eşidir.
 
Günümüzdeki adı Kaz Dağları olan İda Dağı’nda sürüsünü otlatırken kartal kılığına bürünen Zeus tarafından kaçırıldığı Olympos’ta tanrılara içki sunmakla görevlendirilen yakışıklı Ganymedes’in kardeşidir. Atlas’ın Titanidler olarak adlandırılan kızlarından biri olan Şafak Tanrıçası Eos’a âşıktır. Başka söylencelere göre Ganymedes, kardeşi Tithonos’la birlikte kendilerine âşık olan Şafak Tanrıçası Eos tarafından Truva Sarayı’ndan kaçırılmış. Bu bilgilere göre Eos, iki kardeşin ikisiyle de gönül eğlendiriyor. Homeros’un ilâhîlerinde Anadolu tanrıçası Milaslı Selene gibi sevdiğine, kendiliğinden ölümsüzlük sunamayan altın tahtlı kraliçe Eos, Tithonos’a ölümsüzlük verilmesi için tanrılara yalvarır. Tanrılar, ona acıyıp isteğini yerine getirir. Ancak tanrıçanın sevgilisinin yaşlanmasını engellemeyi düşünememişler. Yüzyıllar boyu yaşayan Tithonos, kuruyup hortlağa dönünce Eos, onu terk eder. Homeros’un kaleme aldığı ilâhîlerde anlatıldığına göre Tithonos, ihtiyarlık çökünce eline ayağına sahip olamayıp anlamsız sözler etmeye başlar. Bunun üzerine Eos, onu kapıları ışıldayan bir odaya kapatır. Kapatıldığı bu odada bunak saçmalıklarıyla baş başa kalır.
 
Hesiodos tarafından yazılan Thegonia’ya göre Eos’la Tithonos’un Memnon ve Emathion adlarında iki oğlu vardır. Homeros’un İlyada’sında Doğu kralı olarak anılan Memnon, gittiği Asur’da Sus (Antik Susa) kentini kurar. Bununla birlikte Etiyopya (olasılıkla Afrika’da, Sahra Çölü’nün güneyindeki antik bir kent) kralı olur. Truva Savaşı başlar başlamaz kuzeni Hektor’un yardımına koşar. Burada büyük yarlıklar gösterirse de sonunda Akhilleus tarafından öldürülür. Eos, kahraman oğlunun ölümüne öylesine ağlar ki onun acısına dayanamayan Zeus, Memnon’u ölümsüz kılar. Herodot, İzmir-Sardes (Sardes: günümüzdeki Sart beldesi, Salihli-Manisa) yolu üzerinde insanlar tarafından Memnon Heykeli olarak bilinen bir heykelin bulunduğundan söz eder. Herodot’un verdiği bilgiye göre sözü edilen heykelde betimlenen kişi, Memnon değil. Ancak böyle bir heykelin eski İzmir-Sardes yolu üzerinde bulunduğu da bilinen bir gerçektir. Kardeşi Emathion ise Etiyopya kralı olarak geçer. Kaynakların bazılarında verilen bilgilere göre Hesperides adı verilen akşam perilerinin eşsiz güzelliğe sahip olan bahçelerindeki altın elmaları, Herakles’e karşı korumaya çalışırken Herakles’in elinden can verir.
 
 
EOS-KEPHALOS AŞKI
 
Adı, Yunanca’da baş, kafa anlamına gelen Kephalos, aralarında Odysseus’un da yer aldığı birçok kralın bulunduğu geniş bir ailenin atasıdır. Herse’nin, birliktelik yaşadığı Hermes’ten doğurduğu Kephalos, Eos’un aşk tuzağına takılan ünlü bir avcıdır.
 
Atina’nın kurucularından Erekhtheus’un Proksis adındaki kızı ile evli iken ava çıkar. Bu sırada Eos tarafından Suriye’ye kaçırılır. Orada kendisiyle birlikte olmasını isteyen Eos’un önerisi, karısı Prokris’e âşık olan Kephalos tarafından reddedilir. Ancak karısının kendisini aldattığını söyleyen Eos’un ısrarlarına daha fazla direnemeyen Kephalos; ‘Beni bir yabancıya dönüştür.’ der. Eos’un bir yabancıya dönüştürdüğü Kephalos, bu haliyle karısının yanına gider ve kendisiyle birlikte olması karşılığında kendisine bir gerdanlık vereceğini söyler. Karısı, bu teklifi kabul edip onunla birlikte olur. Bunun üzerine Eos’un teklifini kabul eden Kephalos, onunla birlikte olur. Sekiz yıl devam eden bu birliktelikten Phaethon ile Hesperos (Akşam Yıldızı, Venüs) dünyaya gelir. Kephalos, sekiz yıllık bu birliktelikten sonra tekrar evine döner. Ancak Kephalos’un sadakatinden emin olmayan Prokris, avlanmaya çıkan kocasını izlemeye başlar. Bu sırada kendisini vahşi bir hayvan zanneden Kephalos, yanlışlıkla onu öldürür. Kocasının kollarında son nefesini veren Prokris’in Kephalos’tan bir isteği vardır: Bir daha Eos’un yanına gitmemesi. Hatta bu konuda kocasından evlilikleri üzerine yemin edip söz vermesini ister. Prokris’in yaşamına son veren silah, rastgele bir mızrak değil, aksine hedefi ıskalamayan büyülü bir mızraktır.
 
Çok sevdiği karısının ölümünden kendisini sorumlu tu-tan Kephalos, bu olaydan sonra yurdunu terk edip Sisam (Samos) Adası’na gider. Daha sonra kendi adıyla yani Kefalonya olarak anılacak olan Sisam’da mutsuzluğu giderek artan Kephalos, burada bir evlilik yapar. Bu evlilikten Odysseus’un dedesi Arkesios dünyaya gelir. Kephalos’un evlendiği bu kişi, Boeotia bölgesindeki Orkhomenos’un Minyas adındaki kralının kızlarından biridir (Kimi kaynaklarda bu kızın adının Klymene olduğundan söz edilir). Vicdan azabıyla kıvranan Kephalos, sonunda denize atlayarak intihar eder.
 
 
EOS-KLEİTOS AŞKI
 
Kleitos, hakkında fazla bilgi bulunmayan biridir. Herodot’a göre Dionysos inancının yayılmasına önayak olan Argos kralı kâhin Melampus, Kleitos’un büyükbabasıdır. Hayvanların dilinden anlayan bu kral, Herodot’a göre kâhinlik gücünü de Mısırlılardan almıştır. Kâhin Melampus’un Mantios adlı oğlundan olma torunu Kleitos, Eos tarafından kaçırılır. Kaçırıldıktan bir süre sonra yaşamını yitirir. Yaşamını yitirince ölümsüzlük verilir. Leroslu Pherecydes’in verdiği bilgiye göre Korinhtli Polyidos (Polyeidos-Polydus)’un babası Koiranos (ya da Coeranus), Kleitos’un oğludur.
 
 
EOS-ORİON AŞKI
 
Deniz tanrısı Poseidon’un oğludur. Denizin üzerinde yürüme yetisine sahip olan dev bir avcıdır. Sevgilileri arasında yer aldığı Eos, onu Delos Adası’na kaçırır. Orion, adada avcı tanrıça Artemis’le ile yakınlaşırlar. Ancak daha sonra ya Artemis ya da herkes tarafından bilinen bir efsaneye göre, ‘Yaratıkların tamamını yok edeceğim.’ diyerek övünen ünlü avcı, Toprak (Gaia) Ana tarafından üstüne yollanan bir akrep tarafından sokularak öldürülür.
 
Orion’un, Artemis tarafından öldürüldüğünü söyleyen efsaneler de mevcuttur. Ancak bunlar, olayın nedeni açısından ikiye ayrılır. Bu konuyla ilgili efsanelerin bazılarına göre kızkardeşi Artemis’in, Orion’la fazla yakınlaşmasını engellemeye çalışan Apollon tarafından atılan bir ok neticesinde yaşamını yitirir. Bazı efsanelere göre ise Orion, Artemis’in Oupis adındaki arkadaşına tecavüz ettiği için bizzat Artemis tarafından kasten öldürülür.
 
Orion’un öyle ya da böyle ölmesinden daha önemli olan O’nun Zeus tarafından Orion (Akrep) Takımyıldızı’na dönüştürülüp gökyüzüne yerleştirilmesidir. Zeus tarafından onurlandırılarak gökyüzüne yerleştirilince doğal olarak unutulmayan dev akrep, sıcak yaz gecelerinde gökyüzünü bezeyen Akrep (Scorpio) Takımyıldızı’na dönüştürülür. Ancak Orion ile Akrep’i gökyüzünde aynı anda görmek ne yazık ki mümkün değil. Zira biri belirdiğinde öteki görünmez olur.
 
 
EOSPHOROS (PHOSPHOROS) İLE HESPEROS
 
Yunan mitolojisinde adları geçen Eosphoros (Venüs’ün sabahki görünümü, Sabahyıldızı ya da Çobanyıldızı) ve Hesperos (Venüs’ün akşamki görünümü ya da Çobanyıldızı), Venüs’ün iki ayrı zamandaki görünümüyle çakışan iki tanrıdır. Gezegenleri, gezgin yıldızlar olarak gören Yunanlılar, Eosphoros ile Hesperos’u birbiriyle ilişkisi olmayan iki ayrı tanrı şeklinde kabul etmişler. Buna ek olarak adı geçen iki tanrının, Eos tarafından dünyaya getirildiğine inanılması, bu iki yıldız arasındaki mevcut gizli bağın sezildiğini anımsatır, insana. Gerçekten de daha sonraki dönemlerde Eosphoros ile Hesperos tek ve aynı tanrı olarak kabul görmüşlerdir. Bunun sonucu olarak Venüs’ün, gökyüzünde iki ayrı zamandaki görünümü olan Akşam Yıldızı ile Çoban Yıldızı olarak ifade edilmesi, bizim dilimizde de yer almıştır. Phosphoros olarak da bilinen Eosphoros, şairler tarafından Heosphoros ya da Phaesphoros olarak anılmıştır. Phosphoros ya da Phaesphoros ışığı getiren, Heosphoros ya da Eosphoros da şafağı getiren anlamına gelir. Mitolojide kabul gören genel kanıya göre Eosphoros, Titanlı Astraios’un oğlu; Hesperos da Kephalos’un oğludur. Akşam perileri olarak bilinen Hesperidler, Romalı dilbilimci Maurus Servius Honoratus’a göre Eosphoros (Hesperos)’un kızlarıdır. Ancak bunun kökenbilime dayalı bir tahmin olma olasılığını da unutmamak gerek. Latin şair Ovidius, aralarında bir fark gözetmediği Hesperos ile Eosphoros’un, Daidalon ile Keyx (bazen Keüks olarak okunduğu ve Ceyx şeklinde yazıldığı da olur)’ün babaları olduğunu söyler. Eosphoros-Hesperos eski Yunan vazolarının üzerinde yer alan resimlerde güzel, genç yüzü yansıttığı parlak gök cisminin dairesi kapsamına alınmış şekilde ya da başında yıldız bulunan bir ışıklı halka ile taçlanmış, elinde meşale bulunduran kanatlı bir tanrı olarak betimlenir.
 
 
LUCİFER
 
Eosphoros/Phosphoros’un Latice’deki adıdır, Lucifer. Venüs gezegeninin karşılığıdır. Hesperos’un adı, Latince’de Vesper’dir. Yunanca’da ışığı getiren anlamı taşıyan Phosphoros’un bire bir çevirisidir. Lucifer sözcüğünün, Hristiyan dünyasınca şeytanın gökten kovulmadan önceki adı olarak anılması, nedeni belli olan ancak doğruluğu henüz teyit edilmeyen bir konudur.
 
Bu dönüşüm, Eski Ahit’in İşaya 14.12 bölümünün ‘Gökten nasıl düştün, ey sabahın oğlu Lucifer!’ İbranice’den Latince’ye tercümesi sırasındaki bir yorumdan ileri gelmiştir. Sabahın oğlu Lucifer bölümü, özgün İbranice metinde ‘Heylel bin şahar’ şeklinde geçer. Şahar, seher anlamına gelir. Bin Şahar’ın da Sabah/Seher’in oğlu anlamına geldiği aşikârdır. Heylel ise Venüs Gezegeni anlamına gelen ‘Sabah Yıldızı’dır. Bunun için Yunanca’ya Eosphoros olarak tercüme edilmiştir. Heylel ya da öteki adıyla Eosphoros, M. S. IV. yüzyılda ilk kez Aziz Jerome tarafından Lucifer olarak tercüme edilmiştir. Bu bölüm, daha sonra ‘gökten düşen Venüs olamayacağına göre cennetten kovulan şeytandır’ şeklinde yorumlayanlar haklı olarak görülünce Lucifer, şeytanın cennetten kovulmadan önceki adı şeklinde Hristiyanlıkta yer edinmeye başlar.
 
Aşk tanrısı Eros’un, oklarıyla kalbinden vurarak birbirlerine âşık ettiği birçok ölümlü ile ölümsüzün arasında Semele ile Zeus da vardır. Semele, Thebai kentinin kurucusu ve aynı zamanda kralı Kadmos ile Uyum Tanrıçası Harmonia’nın kızlarıdır. Semele, Eros’un kendisine âşık ettiği Zeus’la sevişerek Dionysos’a hamile kalır.
 
Bilindiği üzere Tanrıların, kendilerini ölümlülere göstermesi hep felaketle sonlanmıştır. Bu nedenden ötürü Zeus yüzünü, sürekli aşığı olduğu ölümlü kadınlardan saklı tuttu. Ancak yaşlı bir kadın kılığına bürünen Zeus’un kıskanç eşi Hera, karşısına çıktığı Semele’nin kafasını, karnındaki çocuğunun babasına ilişkin bir dizi kuşkuyla doldurur. Bu şüphe ve meraktan ötürü Zeus’u görmek konusunda fazla ısrarlı davranan Semele, emeline ulaşır. Ancak aynı saniye içinde Zeus’un yıldırımlarıyla yanarak yaşamını kaybeder.
 
Semele’nin karnındaki bebeği kurtaran Zeus, onu kendi uyluğunun içine aktarır. Doğum zamanı gelince de onu uyluğundan çıkararak yaşamasını sağlar. Böyle bir doğum sonrasında dünyaya gelen Dionysos’un Homerik şiirlerdeki ‘dikilmiş’ ve ‘iki kez doğmuş’ lakapları, bu efsaneden kaynaklanmaktadır.
 
 
EOS’UN YÖNLENDİRDİĞİ AŞKLAR
 
APOLLON-DAPHNE
 
Romalı şair Publius Ovidius Naso (M. Ö. 20 Mart 43- Sulmona- M. S. 17, Constanta) tarafından kaleme alınan ve M. S. 8 yılında tamamlanan 15 kitaplık öyküsel şiir türündeki edebiyat eseri Metamorfozlar’daki bilgilere bakılırsa Eros’un öncülük ettiği mitolojik aşk efsanelerinden biridir, Apollon-Daphne aşkı. Anlatımlara göre Apollon’un, Eros’un okçuluğunu küçümsemesi, Eros’un, Apollon’un başına böyle bir macera getirmesine neden olmuş. Apollon; “Seni muzip çocuk. Bir erkeğin silahının sende ne işi var bakayım? O yay en çok benim omzuma yakışır. Benim oklarımın hedefi bellidir; düşmanlarımı ve yabani hayvanları vururum. Ben, birbiri ardına vızıldattığım sayısız okla dev Python yılanını hakladım! Şimdi ölü bir yığın halinde çürüyor olduğu yerde. Ah tabii ya sen ve senin şu aşkların! Bırak meşalen insanları aydınlattığıyla kalsın; ama okçulukta benim namıma yetişmek istiyorsan ancak hayal görürsün.” der. Okçuluğunun gücünü Zeus’un oğluna göstermek için sabırsızca bekleyen Eros, öç almak için iki ok hazırlar. Bunlardan biri, saplandığı kişiyi ebedi bir aşkla dağlayacak güçte ve ucu, altından yapılma bir oktur. Ucu, kurşundan yapılmış ikinci ok, bunun aksi yönde bir etki yapar. Hedef seçtiği kişiyi, aşığından ebediyen soğutur.
 
Sonuçta öç alma günü gelmiş ve Eros, altından yapılma oku Apollon’un; kurşundan yapılma oku da Daphne adındaki su perisinin kalbine saplar. Apollon, Daphne’ye delicesine âşık olur. Ancak Apollon’u aşk ateşiyle yakıp kavuran bu durum, Daphne’ye sonsuz bir azap çektirir. Apollon’u sürekli geri çevirip ondan kaçan Daphne, ormanın derinliklerine doğru kaçar. Onun bu vahşi hali, bâkire avcı Artemis’i bile kıskandıracak nitelikteydi. Apollon, sürekli peşinden umutsuz bir şekilde sürüklenip diller dökse de Daphne, ona yüz vermiyordu. Efsaneye göre Nehir tanrısı Peneus (Pineios)’un kızı Daphne, babasının bulunduğu nehire kadar koşmaya başlar. Nehire varınca da eğilip babasına: “Babacığım, ne olursun bana yardım et! Eğer ki şu sularında birazcık olsun gizemli bir güç varsa beni değiştir, şu uğursuz güzelliğimi boz.” diyerek yalvarır. Bunu söyledikten hemen sonra Daphne’nin kollarına bir uyuşukluk çöker, göğüslerini ince bir kabuk tabakası kaplar, saçları yapraklara, kolları dallara dönüşür, ayakları yere mıh gibi çakılıp toprağın içine doğru kök salar. Kısa süre içinde bir defne ağacına dönüşen Daphne’nin yüzü, sık dallar ve yaprakların salkım saçağı arkasında yitip gider. Soluk soluğa Daphne’yi kovalayan Apollon, bu sahnenin sonuna yetişir. Ancak Daphne, artık ebediyete kadar defne ağacı olarak yaşayacak. Bunun için Apollon, o günden beri o defne dalından yaptığı tacı, eksik etmez başından.
 
 
PERSEUS-ANDROMEDA
 
Antikçağ’da Etiyopya olarak geçen yer, günümüzdeki Etiyopya değildi. Adı geçen Etiyopya (Aethipia), Mısır’daki Yukarı Nil Bölümü’nü ya da Sahra Çölü’nün güney kısmını, hatta kimi zaman da Yafa (günümüzdeki Tel-Aviv) kenti civarındaki bir krallığı anlatmak için kullanılan coğrafik bir isimdir.
 
Efsaneye göre Andromeda, Etiyopya Kralı Kepheus ile Kassiope’nin kızıdır. Kassiope, günlerden bir gün kızının dillerden düşmeyen güzelliğiyle kasıla kasıla övünür. Hatta kızının, Nereid adındaki deniz perilerinden daha güzel olduğunu söyler. Bu söyledikleriyle şimşeklerini üzerine çektiği Deniz Tanrısı Poseidon, cezalandırmak istediği Etiyopya’nın üzerine Ketos adındaki gaddar deniz ejderini salar. Poseidon, bu cezadan vazgeçmesi karşılığında Andromeda’nın kurban edilmesini istiyordu. Çaresiz kalan Etiyopyalılar, çırılçıplak soydukları Andromeda’yı zincirle bir kayaya bağlayarak Ketos canavarının onu parçalamasını beklerler. Tam bu sırada hiç beklenmedik bir olay yaşanır. Medusa adlı canavarın başını kestikten sonra geri dönen Perseus, bir kayaya zincirlenmiş Andromeda’yı görür. Onu o halde görünce hemen aşk tanrısı Eros’u, yardıma çağırır. Perseus’un çağrısını duyan Eros, zaman yitirmeden olay yerine gider. Hades’in giyeni görünmez kılan başlığını giyinen Perseus, görünmeden yanına yaklaştığı canavarı öldürür. Yardıma koşan Eros, Andromeda’nın zincirlerini çözer. Zincirleri çözen Eros, Perseus ile Andromeda’yı aşk zinciriyle birbirilerine kenetler.
 
Ölüsü sahile çekilen Ketos adındaki canavardan öylesine çok kan akar ki, içinde bulunduğu denizin suyu kıpkızıl bir renge boyanır. Orası, o gün bugündür Kızıldeniz diye anılır. Hem aşığı hem de kurtarıcısı Perseus’un arkasından giderek onunla birlikte birçok macera yaşayan Andromeda, Perseus’tan yedi erkek çocuk doğurur. Persler ve Yunanlılar tarafından tanınan/bilinen Herakles’in soyu, Perseus ile Andromeda’ya dayanır.
 
Andromeda öldüğünde tanrıça Athena tarafından Andromeda Takımyıldızı’na dönüştürülüp gökteki Prseus, Kepheus ve Kassiope takımyıldızlarının yakınına yerleştirilir.
 
 
HADES
 
Aidoneus ve Plüton (zengin) adlarıyla da anılan Hades, yeraltında bulunan Ölüler Ülkesi’nin tanrısıdır. “Görünmez” anlamına gelen hades sözcüğünün; birincisi Yunanca görünmez anlamına gelen tanrı Hades; öteki de Hadoudomos sözcüğünden türetilen ve Hades’in Evi anlamına gelen Yeraltı Ülkesi için kullanılan Hades olmak üzere iki anlamı bulunmaktadır.
 
Hades, alınlarında tek göz bulanan Kyklopslar (Tepegözler)’ın kendisine verdiği büyülü başlıkla görünmez olur. Kuzey mitolojisinde geçen ve Alman masallarında tarnkappe adıyla bilinen bu görünmez başlık, Hades’in dışında Athena, Hermes, Perseus ve Herakles tarafından da kullanılmış.
 
Yeraltındaki sisli ve karanlık diyarın egemeni olan Hades ile aynı zamanda Doğa Tanrıçası olan karısı Persephone (Kore) amansız ve acımasızdırlar. Hem ölümlüler hem ölümsüzler hem karı-kocadan hem de ülkelerinden nefret eder (Theog. 810):Hades, Hesiodos tarafından “Tanrılar sevmez o küflü puslu yerleri”, Homeros tarafından “tanrıların bile tiksindiği çirkef dolu ülke” olarak tanımlanır(İl. XX, 65).
 
İkinci tanrılar grubu olan Titanlarla giriştikleri savaşı, utkuyla sonlandıran Olymposluların aralarında gerçekleştirdikleri bölüşüm sonrasında payına, Yeraltı Dünyası Krallığı yani Ölüler İmparatorluğu düşen Hades, bir zamanlar dünyanın hükümranı olan tanrı Kronos ile Rheia’nın oğludur. Hesiodos, bu doğumu şöyle dile getirir:(Theog. 453 vd.):
 
Rheia Kronos’un yatağına girince
 
şanlı evlatlar doğurdu ona:
 
Hestia, Demeter, altın sandallı Hera
 
ve güçlü Hades, perin altında oturan,
 
yüreği acımak nedir bilmeyen tanrı.
 
Olymposlular olarak bilinen üçüncü kuşak tanrılar egemenliği ele geçirince dünyanın bölüşümünde Hades’in payına Yeraltı Krallığı düşer.(İl. XV, 189 vd.):
 
Dünya üçe bölündü, üçümüz de aldık payımızı,
 
kura çekildi, köpüklü deniz düştü bana…
 
Sisli karanlıklar ülkesi düştü Hades’in payına…
 
Gün ışığının sızmadığı karanlık ülkesinden ayrılmayan Hades, Olymposlular kuşağından olmasına rağmen onların arasına girmez ve şölenlerine iştirak etmezdi. Ancak Paian tanrıya görünmek üzere bir kez Olympos’a çıkmak zorunda kalır (İl. V, 395-404).
 
Aynı zamanda kızkardeşi olan Demeter’in kızı Persephone’yi kaçırması, Hades hakkındaki tek efsanedir. Mevsim dönümünü, toprağın ve bitkisel doğanın yazın canlanışını, kışın ölmesini sembolize eden bu söylencede Hades’in oynadığı rol, âşık olduğu Persephone’yi kaçırması sonrasında onun, bir daha yeryüzüne çıkmasını engellemek için bir nar tanesi yedirmesinden kaynaklanır. İnanç gereğince Hades Ülkesi’nde bir şey yiyen birinin oradan ayrılması olanaksızdır. Persephone’nin kaçırılması olayında parmağı olan Zeus, Demeter’in yalvarıları sonucu kızın, altı ay yeraltında altı ay yeryüzünde kalmasını karara bağlar.
 
Yunanca “Hadou domos” başka bir deyişle Hades’in Evi ya da Hades’in Konağı deyiminde geçen domos sözcüğünün düşmesi sonucunda Hades, tanrı Hades tarafından idare edilen Ölüler Ülkesi’nin de adı olmuştur. İlkçağ literatüründe yeraltında, ölü ruhların ikamet ettiği tasavvur edilen Karanlıklar Ülkesi’nden söz etmeyen, betimlemeyen şair ve yazar hemen hemen yok gibidir. Homeros tarafından başlatılan bu gelenek, Latin şiirinde Vergilius’un Aeneis Destanı’nda devam ettirilerek en yüksek mertebeye ulaştırılmış ve o yoldan ortaçağda yaşayan Dante’nin büyük yapıtını etkisine almıştır. Odysseus, Orpheus, Theseus ve Herakles gibi isimler, Yunan mitosunda, ölü olmamalarına rağmen Hades’e inip de geri yeryüzüne çıkan kahramanlardır. Daha sonra Homeros’un Odysseia’sını örnek alan Vergilius, Aeneis Destanı’nın kahramanı Aeneas’ın da yeraltına gidip geri geri döndüğünü anlatır (Aen. VI), (Ölüler Ülkesi). Hesiodos, Hades Ülkesi’nin en kısa betimlemesini şöyle yapar(Theog. 767 vd.):
 
Orada yükselir yankılı konağı
 
Güçlü Hades’le korkunç Persephone’nin.
 
Azgın bir köpek bekler kapısını,
 
amansız, sinsilikler ustası bir köpek,
 
girenlere yaltaklanır kuyruğu kulaklarıyla
 
ama gireni bir daha bırakmaz dışarı,
 
pusuda bekleyip paramparça eder
 
çıkmak için kapıya gelenleri.
 
Homeros’un kaleme aldığı Odysseia Destanı’ndaki Hades betimlemesi şöyledir: “Homeros’un, Hades betimlemesi, ilkçağ yazınının ilki ve en canlı olanıdır. Odysseus, uzun zaman büyücü tanrıça Kirke’nin adasında kalır. Artık İthake’ye dönme kararındadır. Ancak nasıl dönüleceğini bilmemektedir. İthake’ye dönüş yolunu Yeraltı Ülkesi’ndeki kâhin Teiresias’a sormak ister. Bunun üzerine büyücü tanrıça Kirke de ona, Hades’e nasıl gidileceğini tarif eder(Od. X, 512 vd.)”:
 
orada Alçak Kıyı var ve Persephone’nin koruluğu,
 
uzun uzun kavaklar göreceksin, kısır söğütler,
 
derin anaforlu Okeanos’un kıpısında çek karaya gemini,
 
sonra çık yola, Hades bataklarına doğru,
 
orada Akheron, Pyriphlegeton ve Kokytos akar,
 
Styks’ten gelen sular da dökülür oraya.
 
Güneş batarken ve kararırken tekmil yollar,
 
vardık sınırlarına derin akışı Okeanos’un,
 
oradadır Kimmer’lerin ülkesi ve kenti,
 
oldum olası bol sisle ve bulutlarla örtülü,
 
parlak güneş onları ışınlarıyla göremez hiçbir vakit,
 
ne yükseldiği vakit yıldızlı göğe,
 
ne de gökten toprağa döndüğü vakit.
 
Öylece serili durur bir uğursuz gece
 
bu zavallı ölülerin üstünde.
 
Dünyanın kuzeybatı ucunda yer aldığı var sayılan Hades’in sadece kapılarına ulaşmayı başarabilen Odysseus, orada büyücü tanrıça Kirke tarafından kendisine söylenenlere uyarak bir çukur kazar. Kazdığı çukurun içine ballı süt, tatlı şarap, su ve un döker. Bunun yanı sıra kestiği kurbanların kanlarını da çukura damlatır. Bu sırada ölülerin ruhları, çukura damlatılan kanları içmek üzere oraya akın akın gelmeye başlarlar.
 
Buradaki kanı içen ilk kişi kâhin Teiresias’dır. Kanı içen Teiresias, Odysseus’a geleceği açıklamaya başlar. Bu işlem bittikten sonra öteki ölü ruhları, bu kandan paylarına düşeni içerler. Bu Hades anlatımı, bir başka ifadeyle bu kan içme şöleni, başka hiçbir metinde yer almaz. Bundan ötürü Homeros’ta iz bırakan çok eski ve ilkel bir yeraltı tasarısının bakayası olarak görmek de olasıdır.
 
Yunan epik şair Homeros tarafından kaleme alınan Odysseia Destanı’nda, oraya yaşarken giden ve destanın başkahramanı olan Odysseus, Hades’i; ölü gölgelerin dolaştığı, kapısında Kerberos adlı köpeğin nöbet tuttuğu bir yer ve ebedî geceyle örtülmüş bir bataklık olarak tanımlar. Sonraları Cehennem ve Gayya Kuyusu anlamına gelen Tartaros ve Cennet anlamına gelen Elysii veya Elysian tasavvurlarının da eklenir olduğu bu söylenceler, özellikle de Latin Şair Vergilius’un kaleme aldığı geniş kapsamlı bir ulusal destan olan Aeneis Destanı’yla iyiden iyiye zengin hale gelir.
 
Yunan mitolojisine göre kendisine sevdalanan Ölüler (Yeraltı) Ülkesi tanrısı Hades tarafından kaçırılan Persephone, Doğa Tanrıçasıdır. Ekili topraklar (Bitkiler) tanrıçası Demeter ile Zeus’un kızıdır. İlk adı, ‘genç kız’ anlamına gelen Kore’dir. Adını ağızlarına almaktan kaçınan Yunanlıların Eubuleos (iyi öğüt veren)gibi sıfatlar yakıştırdıkları Hades, O’nu yeraltına kaçırdıktan sonra adını, Persephone olarak değiştirmiş. Kaçırılan Persephone orada, Hades tarafından kendisine ikram edilen bir nar yer. ‘Ölüler Ülkesi’nde bir şey yiyenlerin, yeryüzüne çıkma hakları yoktur.’ şeklindeki kuralından ötürü Ölüler Ülkesi’nde ikamet etmek zorunda kalarak Hades’in eşi ve Ölüler Ülkesi’nin de tanrıçası olmuştur. Annesi Demeter’in ısrarları sonucunda kış dönemi hariç yılın geri kalan kısmını yeryüzünde geçirmeye hak kazanmıştır. Bundan ötürü ölüler ve yeraltıyla olduğu kadar hasatla da ilişkilendirilir.
 
Ölüler Ülkesi tanrısı Hades’in kaçırdığı Kore, Ölüler Ülkesi’nin kraliçesi olduktan sonra Persephone adını alır. Kızının kaçırılması üzerine kahrından çıldıran Demeter, toprağa bereket vermeyi kesip doğanın tamamını üzüntüye boğulunca, rengârenk çiçeklerle donanan bahar mevsimi yok olur ortadan ve doğa, ölü’ye döner. Bunun üzerine devreye giren Zeus, Yeraltı Ülkesi tanrısı Hades’in, yılın belli bölümünde Persephone’yi görüşmesi için annesi Demeter’e vermeye zorlanır. Persephone, yeryüzüne çıkınca doğa yeniden canlanmaya başlar.
 
Efsaneye göre Demeter, bir gün çok sevdiği kızının çığlığını duyar. Aramasına rağmen bir türlü bulamaz, onu. Bu acıyla dokuz gün boyunca dünyayı dolaşıp kızını arayan Demeter, onuncu gün Güneş Tanrısı Helios’la karşılaşır. Helios, Demeter’e: “Persephone, Zeus’un gizli onayı ile Yeraltı Tanrısı Hades tarafından Ölüler Ülkesi’ne kaçırıldı. O artık Hades’in ebedi karısı oldu.” der. Bu olaya isyan eden Demeter, Olympos’tan ayrılarak halkın arasında yaşamaya başlar. Yaşlı bir kadın kılığında Eleusis’e giden Demeter, dinlenmek için bir kuyunun yanında bulunan zeytin ağaçlarının altında oturur. Bir süre sonra güzeller güzeli üç kızın kendisine doğru geldiğini görür. Bunlar, kuyudan su almaya gelen kral Keleos’un güzel kızlarıdır. Yabancı olduğu her halinden belli olan yaşlı kadını alıp eve götürürler. Kendisini saraya götüren bu kızların küçük kardeşi Demophon’a dadı olan Demeter, küçük çocuğa ölümsüzlük kazandırmak için geceleri çocuğun bedenini, sonsuz hayat veren balımsı bir madde ile sıvayıp yanmakta olan ateşe tutar. Gecenin birinde bu olaya tanık olan çocuğun annesi dehşete kapılır. Demeter şaşkınlıkla çocuğu elinden ateşe düşürür. Bu olay üzerine Demeter, kral Keleos ve eşinden özür dilemek amacıyla çocukları Triptolemos’a, kanatlı ejderhaların çektiği bir araba armağan eder ve ona, buğday serpe serpe tüm dünyayı dolaşmasını emreder.
 
Uzun zaman Eleusis’te kalan Demeter, toprağı verimli kılmayı reddedince açlık hüküm sürmeye başlar. İnsanların çektiği acılara üzülen tanrılar, Demeter’e yakarmaya başlarlar. Demeter bu işi, ancak kızını görmek koşuluyla yapabileceğini söyleyerek Zeus’tan, kızını yeraltı dünyasından çıkarması için yardım ister.
 
Zeus’un araya girmesiyle Persephone’nin yılın üç ayını yeraltı dünyasında, dokuz ayını da yeryüzünde geçirmesi kararlaştırılır. Zeus’un ulağı ve aynı zamanda oğlu olan Hermes, bu karar üzerine Ölüler Ülkesi’ne doğru yola koyulur. Hades’i, Persephone ile yan yana otururken bulan Hermes, Hades’e Zeus’un kararını aktarır. Anne hasretiyle günden güne süzülen Persephone, Hermes’in sözlerini duyunca sevinçle ayağa kalkar ve eşi Hades’e, annesinin yanına gitmek istediğini söyler. Zeus’un emirlerini yerine getirmek gerektiğini bilen ve Persephone’nin fazla üzülmesine de gönlü razı olmayan Hades’in bir koşulu vardır. Mutlaka geri dönmesi koşuluyla Persephone’ye izin verebileceğini söyler. Bu koşul, Persephone tarafından kabul edilince Hades, kendisini unutmaması ve tekrar geri dönmesi için Persephone’ye bir nar tanesi yedirir. Hermes, mutluluktan havaya uçan Persephone’yi altından yapılma arabasıyla Demeter’in tapınağına götürmek üzere yola çıkar. Anne ile kızın kavuşması, olağanüstüdür.
 
Demeter, kızına kavuşmanın sevinciyle toprağı, çiçekler ve yapraklarla bezemeye başlayınca ilkbahar mevsimi yaşanmaya başlar. Kızının Yeraltı Dünyası’nda geçirdiği üç ay ise kış olur. Demeter, Yunan mitolojisinde baharın başlangıcı kabul edilir.
 
Bu kavuşma gerçekleşince toprak bir anda yeşillere bürünür, her taraf rengârenk çiçeklerle donanır. Kasabalar, kentler, köyler bahara kavuşmuştur, artık. Ancak bu mutluluk uzun sürmez. Nar tanesinden haberdar olunca kızının geri döneceğini öğrenen Demeter, tekrar yasa bürünmeye başlar. Zeus, bunun üzerine aynı zamanda tanrıların en yaşlısı olan annesi Rhea’yı, Demeter’e göndererek onunla bir anlaşmaya varır. Söz konusu bu anlaşmaya göre Persephone, Ölüler Ülkesi’ne geri dönecek, ancak bundan sonra yılın üçte birini eşi Hades’in yanında, üçte ikisini de annesi Demeter’in yanında geçirecek. Demeter, her ne kadar bunu kabul ederse de kızının her gidişi, kendisi için bir ıstıraba ve sonsuz acıya dönüşür. Zira kızının Ölüler Ülkesi’ne geri dönmesine çok üzülen Demeter, topraktan elini çeker. Bunun sonucunda toprak, çorak hale gelirken ağaçlar kurumaya ve çiçekler solmaya başlar ve böylece kış mevsimi geri dönecektir. Kızının ayaklarının çorak topraklara değmesi sonucunda her taraf, mis kokan renk renk çiçeklerle bezenir, yeşillere boyanır ve bahar gelir. Bir başka ifadeyle Persephone’nin her ölümü kışın, her doğuşu da baharın müjdecisidir.
 
Kökeninin Yenitaş Dönemi’ne oradan Girit’e dek uzandığı sanılan bir mite göre Kore’nin her yıl gün ışığına çıkışı, Attike ve Eleusis kentlerinde gerçekleştirilen gizli ayinlerde kutlanırmış. Doğa Tanrıçası Kore, aynı zamanda kışı toprak altında geçiren buğday tanelerinin de sembolü sayıldı.
 
 
HADES-MENTHE AŞKI
 
Hermes tarafından toplanarak Cehennem’e getirilen ölü ruhlarını teslim alan Hades, onları, mor koyun sürüsü gibi önüne katarak Ölüler Ülkesi’nin karanlık denizlerine doğru gönderirdi. Yeraltındaki sayısız ruhlar ordusunun komutanı olan Hades, egemeni olduğu Karanlık Diyar’dan sadece bir-iki kez yeryüzüne çıkmıştır.
 
Hades, öylesine bahtsız bir tanrıdır ki, yeraltındaki sarayında hep kadınsız ve aşksız yaşamıştır. Hatta meta zoruyla kaçırıp yeraltına götürdüğü Persephone, bile yıl boyu yanında kalmazdı. Bu nedenle kadınsız kalmaktan sıkılan Hades, bir-iki kez çok sevmesine rağmen karısı Persephone’ye ihanet eder. Günün birinde cehennemde, Istırap Irmağı olarak da bilinen Kokytos Irmağı’nın perisi Menthe’ye gönlünü kaptırır. Hades’in gizli sevgilisidir, Menthe. Dünyalar güzeli Menthe, bir peri kızıdır. Uğruna mevsimlerin yaratıldığı Persephone, kocasının Menthe’ye karşı duyduğu bu yasak aşkın farkına varır. Günlerden bir gün bu iki sevgilinin birliktelik yaşayacakları sırada ortaya çıkan Persephone, bu güzel periyi acımasız bir şekilde ayaklarının altına alarak ezer. Bir başka anlatıma göre de Menthe’yi ayaklarının altında ezen kişi Persephone değil, annesi Demeter’dir. Bu olaya son derece üzülen Hades, sevgilisini, çevresine çok güzel kokular saçan naneye dönüştürür.
 
 
HADES-LEUKE AŞKI
 
Mitolojiye göre Okeanos ile Deniz tanrıçası Tethys’in kızıdır. Hades’in ölümsüz aşkıdır. Adı, ‘beyaz, ak’ anlamı taşıyan Leuke, Ölüler Ülkesi tanrısı Hades tarafından kaçırıldığı Elysion çayırlığında bir akkavağa dönüştürülür. Efsanesi, olasılıkla Hades kâhinleriyle ün yapmış Thesprotia bölgesindeki Akheron Irmağı’nın kıyısındaki akkavaklarla ilişkilidir. Leuke, muhtemelen Persephone’nin hizmetinde çalışan ve adı, beyaz at anlamına gelen Leukippe ile aynı kişidir.
 
Ölüler Ülkesi tanrısı Hades tarafından yeraltına çekilen Okeanos kızı Leuke, yeraltında güneşin yokluğuna fazla dayanamadığı için genç yaşta yaşamını yitirir. Bunun üzerine Hades onu, Yeraltı Ülkesi’nin Cennet bölümünde gümüş yapraklı kavak ağacına dönüştürür. Bir başka anlatıma göre de Hades, kabaran cinsel arzularını tatmin etmek için Leuke’ye saldırır. Hades’in bu saldırısını engelleyen Persephone, Leuke’yi de akkavak ağacına dönüştürür.
 
Hem Homeros hem de kimi Yunanlı ozanlar, Ölüler Ülkesi’nin, Okeanos Irmağı’nın güneşin gözden kaybolduğu en batı noktasındaki kıyısında yer aldığını söylerler. Bununla birlikte Ölüler Ülkesi’nin, yeraltında bulunduğu inancı son derece yaygın durumdadır.
 
Okeanos Irmağı üzerindeki adalara baktığımızda bunların içinde en ünlü olanı, Elyson Çayırlığı’nın üzerinde bulunduğu Beyaz Ada (Leuke)’dır. Homeros’un yazdığı Odysseia Destanı’nında verilen bilgilere göre şanslı ruhlar, önce Okeanos sularını aşarak Akkaya’yı, ardından Güneş’in Kapıları’nı, sonunda da Düşler Ülkesi’ni geçtikten sonra Beyaz Ada’ya ulaşırlar. Bu ada, Yunan lirik şairi Pindaros tarafından Kutsanmış Ada (Nesoi Makaron) olarak adlandırılır. Okeanos Irmağı üzerinde Beyaz Ada’nın dışında bazı adalar da bulunur. Bunlar; Gorgonlar ülkesi Sarpedon (Kılıç) Adası, üç gövdeli dev Geryon’un adası Erytheia (Kızıl Ada, Gurub) Adası ve Akşam Perileri olarak da bilinen Hesperidlerin elmalarıyla ün yapmış bahçelerinin yer aldığı Hesperia (Akşam) Adası’dır.
 
Adı geçen bu üç ada, hem birbirine yakın bir konumda hem de dünyanın en batısında konuşlanmışlardır.
 
 
HEKATE VE AŞKLARI
 
HEKATE
 
Yunan mitolojisine göre Zeus ile ekili topraklar tanrıçası Demeter’in ya da Doğu masal kahramanlarını andıran Perseus ile Altın Çağı’nda insanlar arasında yaşayan Astreia’nın kızı olduğu sanılan Hekate; Ay, Cehennem ve Deniz’in üç şekilli tanrıçasıdır. Köpeklerin, onun bulunulan yere geldiğini çevreye duyurmak için uludukları söylenir. Kendisine kurban olarak köpek adanan, adının menşei bilinmeyen ve M. Ö. VIII. yy’da yaşayan Yunan epik şairi Homeros’un destanlarında adından söz edilmeyen Hekate; denizcilerin koruyucusu olmasına ve yolculuklarının iyi geçmesine yardımcı olmasına rağmen insanlara gece varlıkları, hayalet ve hortlakları gönderen bir tanrıça olarak kabul görmesi bir tezatlık oluşturmaktadır. Kendisi için Kameri ayların son günlerinde sunaklarının üzerine hediyeler bırakılan Hekate’nin Aigina’da; Trakya’ya yakın Semadirek Adası’nda, Anadolu’da Karia ve Lagina’da sırlarının kutlandığı tapınakları bulunur.
 
Homeros’un yapıtlarında adından söz edilmeyen, on iki Olymposlunun arasında yer almayan, son derece gizemli ve Anadolu’ya has, Karia menşeli bir tanrıça olan Hekate’nin adı, Anadolu orijinli antik yazar Hesiodos tarafından kaleme alınan Thegonia’da geçmektedir.
 
Hesiodos tarafından ana tanrıça Kybele ile mukayese edilebilecek üniversal bir vasıf kazandırılan Hekate, çok yönlülüğünden ötürü genellikle öteki tanrıçalarla karıştırılmıştır. Özellikle Artemis ve Demeter ile özdeş tutulmuştur. Bir kitabede Hekate için, Demeter’in bir sıfatı olan Ompnia’nın (tahılların tanrıçası) kullanılması, O’nun Demeter gibi düşünülmesinden ileri gelir. Hekate, Apollon ve Artemis ile kuzendirler. Bu; Hekate ile Kybele, Demeter ve Artemis’e yakınlığının ve ortak özelliklerinin olduğunun ifadesidir.
 
Mitolojide Anadolu’ya has bir tanrıça olarak tanıtılan Hekate’nin girift kişiliğe sahip olduğu aleni bir şekilde ortada olmasına rağmen ismi, herhangi bir aşk efsanesine karışmış değil. Ancak araştırmalar ortaya koyuyor ki Hekate’nin kişiliği henüz tam olarak anlaşılamamıştır. Zira mitolojik kaynaklar, büyücülerin ana tanrıçası olarak kabul gören Kirke ile Medeia’nın; büyücülüğü, gizemleri ve sırları Hekate’den aldıklarını ortaya koymaktadır.
 
Hekate, Hesiodos tarafından kaleme alınan Thegonia’ya göre, Titanlar arasında Güneş Soylular olarak bilinen tanrılar neslinden gelmedir. Kaios ile Phoibe’nin iki kızları dünyaya gelir. Bunlardan biri Leto (Zeus ile yaşadığı birliktelikten Apollon ile Artemis’i doğurmuş) öteki Asteria’dır. Astreia’nın, Perses ile birlikte olması neticesinde Hekate dünyaya gelir. Hekate’yi Titanlardan ayrı tutan Ozan Hesiodos, Titanlar neslini sona erdirmesinin ardından Hekate’ye, 46 dizelik uzun bir methiye kaleme almıştır. Hem de Musalara düzülen methiyeleri andırır bir biçimde. Hekate’nin, Zeus tarafından herkesten daha üstün tutulduğunu ve kâinatta tanrılara şeref payesi dağıtırken Hekate’nin; karalarda, denizlerde, yeraltında ve göklerde yetkilendirildiğini dile getirir. Hekate’nin çok yönlülüğü bu paye çokluğundan ileri gelse gerektir.
 
Hesiodos’un Thegonia’sındaki Hekate övgüsü şöyledir:
 
“Phoibe Koios’la gerdeğe girdi
 
Leto ve adı güzel Asteria’yı getirdi dünyaya
 
Perses sarayına götürdü bir gün
 
Ve sevgili eşi oldu onun
 
Ve Asteria Hekate’yi doğurdu.
 
Ölümsüzlerin saygısı büyüktür Ona,
 
Bütün yeryüzünde kurban kesen her ölümlü
 
Hekate’nin adını anar yakarışlarında.
 
Kimin dileğini iyi karşılarsa o tanrıça
 
Onun elde edemeyeceği bir şey yoktur.
 
Ona bütün mutlulukları vermek elindedir
 
Ünlü Gaia ve Uranos’un çocukları
 
Kendi paylarından pay vermişlerdir ona
 
Kim hoşuna giderse Hekate’nin
 
Yardım görür ondan.
 
Meydanlarda kalabalıklar içinde
 
Kimi isterse onu parlatır Hekate
 
Ölüm, kalım savaşlarında Hekate,
 
Dilediği savaşçıya yardım eder.
 
Dilediğine verir başarıyı, şanı, şerefi.
 
Kurultaylarda, saygın kralların yanındadır.
 
İnsanlar arasındaki yarışmalarda,
 
Tanrısal gücüyle işe karışır.
 
Zaferi kazanan alır, güzel ödülü
 
Ve şeref kazandırır yakınlarına.
 
Binicilerden de dilediğine yardım eder.
 
Belalı engin denizlere açılanlar da,
 
Başvururlar Hekate’ye ve yeri sarsan tanrıya.
 
Bereketli av sağlar onlara, soylu tanrıça,
 
Ya da tam başaracakları sırada
 
Avlarını alır elinden, canı isterse.
 
Hermes’le sürüleri üretir ağıllarda.
 
Öküzleri, keçileri, ak yünlü koyunları,
 
Azaltır ya da çoğaltır, gönlünce.
 
Ölümsüzler arasında yeri büyüktür, Hekate’nin.
 
Zeus, gençliğin besleyicisi yapmıştır, onu.
 
 
Yukarıda Hekate’nin Anadolulu olduğunu ve özellikle de menşe olarak Karialı olduğu belirtilmişti. Anadolu’daki Batı Phrgia ve Karia bölgesi, Hekate’nin en çok tapınım gördüğü yerlerdir. Karia bölgesindeki Lagina, tanrıçanın en eski tapınım merkezi ve en büyük kutsal alanıdır. Bu bölgedeki en önemli yapılarından birinin, adı geçen tanrıça onuruna inşa edilmesi tanrıçanın, bu bölge için ne denli yaşamsal olduğunun bir ifadesidir. Tapınağının bir barış abidesi olarak işlev görmesi da özellikle altı çizilmesi gereken bir husustur.
 
Yeraltı tanrıçası olarak bilinen Hekate’nin, ölülerin kraliçesi olduğu ve yeraltı dünyasına giden kapının anahtarını elinde bulundurduğu inancı yaygındır. Özellikle falcıların tanrıçası olarak kabul gören Hekate, yolcuların, yolda kalmışların, tüccarların ve hırsızların da tanrıçasıdır.
 
En bariz sembolleri meşale, hançer, kırbaç, yılan ve anahtar olan Hekate’nin kutsal hayvanları kısrak, dişi köpek, dişi kurttur. Kimi zaman sadece köpekle birlikte görülür. Gecelerin bazılarında köpek ulumalarının ya da uzun havlamalarının Hekate’yle ilişkisinin bulunduğundan söz edilir. Bir inanca göre köpeklerin, tanrıçayı ve yanındaki köpeği gördüğü için havladıkları söylenmektedir. Tanrıçanın, dolunayın olduğu gecelerde dolaştığı var sayıldığı için yol kavşaklarına Hekate için peynir, çörek, yumurta ve balık gibi yiyecekler bırakılırdı.
 
Hem Hekate hem de ruhu henüz huzura erişmeyen ölüler için Atina’da ayda bir kez, ayın bulunmadığı gecede bir yemek sunusu gerçekleştirilirdi. Bu yemek sunusuna Deipnon (akşam yemeği) denirdi. Antik Atina’da kullanılan takvime göre Deipnon Gecesi’nden bir sonraki gece, yeni ayın ilk günü olarak kabul edilirdi. Bu geceye ‘yeni ay’ anlamına gelen Noumenia denirdi. Tütsüler, örülmüş çiçek çelenkleri, şaraplar ve çörekler eşliğinde kutlanan Noumenia Gecesi’nde gökteki ay, kıymığa benzer küçücük bir çizgi gibidir. Küçücük kıymığa benzeyen bu ay, bildiğimiz hilal şekline ancak, İyi Ruhlar anlamına gelen Agathos Daimon adındaki bir sonraki gece kavuşur. Hane halkını kötülüklerden arındırmak ve intikam hırsıyla yanıp tutuştuğu var sayılan huzursuz ruhları sakinleştirmek, Deipnon’un başlıca amacıydı. Deipnon, hazırlanan yiyeceklerin kavşaklardaki sunaklara bırakılması, diyeti anımsatır türde kurban kesilmesi ve hanenin temizlenmesi gibi basamaklarından oluşur. Deipnon Gecesi’nde, Hekate tarafından yeraltından çıkarılarak köpek ulumaları eşliğinde dolaştırılan ve intikam almaya ant içmiş kötü ruhlara sunular sunulurdu. Bu sunular; çiğ yumurta, soğan, sarımsak, pırasa, balık ve geceye özgü bir tür küçük çörekten oluşuyordu. Bununla birlikte bazı kaynaklar; her ayın 29’unun Romalılar, 13 Ağustos ve 30 Kasım günlerinin de Grekler tarafından Hekate’ye adandığından söz ederler.
 
Hekate inanışının Karya menşeli olma olasılığı çok yüksektir. Zira Karya’da kız çocuklarına verilen isimler arasında Hekate isminin çeşitlemeleriyle karşılaşmak mümkündür. Hekate, Grek panteonunda yer alan Artemis ile çakışmaktadır. Bu çakışmayı, gerçekten Anadolu menşeli olan ve eski Yunan inancına daha sonra dâhil olduğuna ilişkin bir gösterge olduğunu kabul etmek gerekir. Bu dâhil olmanın nasıl olduğuna ilişkin bir bilgi, Hesiodos tarafından kaleme alınan Thegonia’da yer almaktadır. Bu bilgiye göre Hekate ile İphigeneia özdeş tutulmuş. Bilindiği üzere ünlü bir tragedya kahramanı olan İphigenia, Akha orduları Başkomutanı Agamemnon’un kızıdır. Artemis, gemilerin denize açılmasına engel olmak için Agamemnon, kızı İphigeneia’yı Artemis’e kurban etmek zorunda kalır. Efsanenin bir başka sürümüne göre de İphigeneia, Kırım Yarımadası’nda yer alan bir Artemis tapınağında rahibelik yapıyordu. (Örneğin, Efes’te bulunan Artemis tapınağı yakınlarında, megabyzi adı verilen rahipler tarafından Hekate adına ayinler gerçekleştirdiği bir yerin mevcut olduğu bilinmektedir). Artemis tapınağında rahibe olarak çalışan İphigenia, Artemis’e ilişkin görevlerini yerine getirmediği gibi tanrıçayı aşağılamaya başlar. Bu şekilde kendini, intiharla neticelenen bir felakete sürükler. Hesiodos tarafından kaleme alınan Thegonia’ya göre Artemis, İphigenia’yı ölüme göndermemiş, aksine bir tanrıçaya dönüştürmüş. İşte muhtelif kaynaklar tarafından verilen bilgilere göre o dönemde Kırım’da yerleşik halk tarafından tapınım gören bu tanrıça, aslında Hekate’nin ta kendisidir.
 
 
HEPHAİSTOS
 
Yunan mitolojisinde Zeus ile Hera’nın oğlu ve Aphrodite ile Kharis’in eşidir. Zanaatkârların, Athena ile birlikte mesleklerin piri ve koruyucusu olarak gördükleri Hephaistos, ateş tanrısıdır. Tarım, uygarlık ve kent yaşamının koruyucusudur. Anadolu menşeli olan Hephaistos, başlangıçta bir yanardağ tanrısı olarak saygı görmüşse de sonraları demirhanelerinin, yanardağların içinde olduğuna inanılmıştır.
 
Zeus ile Hera’nın oğlu olarak bilinir. Ancak Zeus, kendisinden hamile olan Metis’in kendisinden daha güçlü birini doğuracağı korkusuyla onu yutar. Neticede Athena’yı tek başına kafasından doğurur. Hera da Zeus’a nazire olsun diye Hephaistos’u tek başına doğurur. Hesiodos, bu konuyu şöyle dile getirir(Theog. 927vd.):
 
Hera tanrıça kimseyle sevişmeden,
 
yalnız öfkeden ve kocasına hıncından
 
ünlü Hephaistos’u doğurdu kendi kendine.
 
Ve Hephaistos en usta sanatçısı oldu
 
Gökler tanrısı Uranos torunlarının.
 
Tanrıların en çirkinidir, iki ayağı da topal olan Hephaistos. Bu özelliğiyle Olympos tanrıları arasında tek olması nedeniyle onlar tarafından hep aşağılanmıştır. Bu topallığının iki nedeni olduğu söylenir. Birinci nedeni: Troya Savaşı konusunda Zeus ile Hera arasında şiddetli bir kavga yaşanır. Hephaistos, bu kavga sırasında anasının yanında yer aldığı için kendisine çok öfkelenen Zeus tarafından Lemnos (Limni) Adası’na fırlatır ve bu yüzden sakat kaldığıdır. Kendisi bu konuyu İlyada’da şöyle anlatır: (İl. I, 586 vd.):
 
Seni çok severim, görmek istemem dayak yediğini.
 
Tepem atsa bile koşamam yardımına;
 
ne yapayım, Olympos’luya karşı gelmek çok zor.
 
Bir gün sana yardım etmek istedimdi hani,
 
yakaladıydı beni bacağımdan,
 
attıydı tanrısal eşikten aşağı,
 
yuvarlandım gittiydim tam bir gün.
 
Düştüydüm Lemnos adasına, batan günle,
 
birazcık canım kalmıştı, ha çıktı ha çıkacak.
 
Sintiler yerden kaldırdılardı orada beni.
 
Hephaistos, demirhanesine giden Thetis’in isteği üzerine oğlu Akhilleus için yeni silahlar yapmaya söz verir ve hemen işe başlar. Bu konu şöyle anlatılır (XVIII, 410 vd.):
 
cılız bacakları seğirtiyordu altında.
 
Körük/erin/ateşin içinden çekti,
 
topladı tekmil araçları gümüş bir sandıkta.
 
Bir süngerle sildi iki elini, yüzünü,
 
güçlü boynunu, kıllı göğsünü sildi,
 
bir entari giydi, aldı eline koca bir değnek,
 
çıktı topallaya topallaya kapıdan dışarı.
 
Olympos’un büyüleyici sarayları ve Zeus’un buyruğuyla, insanları birbirine düşürmek amacıyla gönderilen ve ilk kadın olarak bilinen Pandora, onun maharetli ellerinden çıkar. Tanrılar ve kahramanlar için silahların en güzeli, onun tarafından yapılmış. Hephaistos, İlyada’da Kharis (zarafet, neşe ve sevinç tanrıçalarından biri)’le evlidir.
 
Annesi tarafından Olympos’tan aşağı atıldığı zaman Lemnos Adası’na düşen Hephaistos, orada bir ustanın yardımı sonucunda demir, bronz ve değerli madenler üzerinde çalışıp demircilik sanatını öğrenir. Sonra bir yanardağın içine demir atölyesini kurar. Bu demirhanede insanları hayrete düşürecek sanat şaheserleri ortaya koyar. Ender yüzükler, bilezikler, kalkanlar yapar. Ama annesini ve onun kendisine yaptıklarını asla unutmaz.
 
Hephaistos, neticede Olymposlular arasına çıkar. Olympos’a çıkma öyküsü şöyledir: Hephaistos annesine bir taht yapar. O aralar Hera, Hephaistos’un hayatta olduğundan haberdar değildir. Hephaistos, annesine bu tahtı verirken saygılarını sunarak üzerine “sevgili annem hera’ya-oğlu Hephaistos’tan” diye yazıp kendisini tanıtır. Bu taht, öylesine güzeldi ki bakanın gözlerini kamaştırıyordu. Ancak bu harikuladeliğine karşın bir de kötü bir yanı vardı, bu tahtın. Görünmez bağlardan yapılma kıskaçları vardı. Biri, üstüne oturduğu zaman bir daha açılmamak üzere kilitlenip üstüne oturan kişiyi hapsediyordu. Taht, Olympos’a gönderilir. Olympos’a yollanan tahtın ihtişamına kapılan Hera, üstüne oturunca kıskaçlar kapanır ve Hera, yerinden kıpırdayamaz olur. İşbirliği içinde çalışan tanrılar, Hera’yı kurtarmaya çalışırlar. Ancak başarılı olamazlar. Sonuçta Hephaistos’a başvururlar. Ama buna aldırış etmeyen Hephaistos, çağrıları duymuyormuş gibi davranma yolunu seçer. Çünkü kendisine yaptıklarından ötürü Hera’nın cezasını çekmesini istiyordu. Tanrıların başı Zeus, Hermes’i yollar. Ancak Hermes, onu Olympos’a çıkarmaya ikna edemez. Hermes’ten sonra Ares gönderilir. Ares, onu Olympos’a çıkarmak amacıyla zor kullanırsa da Hephaistos, onu kavgada yener ve geri yollar. Sonuçta Hephaistos’u Olympos’a getirmeye talip olan Şarap Tanrı Dionysos, şarap içirerek sarhoş ettiği Hephaistos’tan, Hera’yı taht’tan kurtaracağına dair söz alır. Ancak Hephaistos’un, buna karşılık iki koşulu vardır. Bu koşulların birincisi; Olympos’taki Tanrılar katına kabul edilmesi, ikincisi de güzeller güzeli Aphrodite’in kendisiyle evlenmesiydi. Eşi Hera’nın daha çok acı çekmesini istemeyen Zeus, oğlunun koşullarını kabullenir. Bunun üzerine tanrı Dionysos, şarap içirerek sarhoş ettiği Hephaistos’u eşeğe bindirerek Olympos’a çıkarır. Olympos’taki tanrılar, ünlü topalı görünce kahkahalarla gülerler (İl. I, 599):
 
Tanrılarda gürül gürül bir kahkaha (koptu.)
 
Babası Zeus için muhteşem bir asa ve altından yapılma bir taht yapan Hephaistos; Demeter’e parlak bir orak, Apollon ve Artemis’e sağlam ve süratli oklarla, sadaklar yapar. Bunların yanı sıra Olympos’u süslemek amacıyla büyük çabalar gösterir; Apollon’a güzel bir saray yapar. Zeus’un sarayını önce güçlendirir, sonra süsler. Bütün tanrılara, onların isteklerini göz önünde bulundurarak döner koltuklar imal eder. Yalnız tanrılar için değil, insanlar için de pek çok şey yapan Hephaistos, çirkin ve topal olmasına rağmen iyi kalpliliğiyle hem tanrılar hem insanlar tarafından çok sevilir.
 
Zeus ile Hera’nın yatak odası ve Olympos tanrılarının evleri, onun usta ellerinden çıkmış. Hephaistos’un evine giden Thetis, demirhanesini şöyle tanımlar (İl. XVIII, 369 vd.):
 
Gümüş ayaklı Thetis Hephaistos’un evine vardı,
 
yok olmaz, tunçtan, yaldızlı bir evdi bu,
 
üstündü öbür ölümsüzlerin evlerinden,
 
çarpık bacaklı tanrı yapmıştı bu evi.
 
Hephaistos’u körükleri arasında çalışır buldu,
 
kan ter içinde gidip geliyordu o yandan bu yana,
 
üçayak yapıyordu tam yirmi tane.
 
Dayayacaktı onları sarayının dik duvarına,
 
her üçayağın altına altın tekerlekler koymuştu,
 
kendi kendilerine girsinler diye tanrıların toplantısına,
 
sonra gene gerisin geri eve dönsünler diye,
 
görülmeye değer şeylerdi bunlar.
 
Yirmi tane üçayak bitmiş, hazırdı,
 
bir işli halkaları vardı takılacak,
 
onları yapıyordu Hephaistos, dövüyordu bağlarını.
 
Fiziki görünüşünün çirkinliği kadar aşktan yana şansı da çirkindir, Hephaistos’un. Homeros’un İlyada’sına göre Kharitler olarak bilinen zarafet tanrıçalarından Kharis ile evlidir (İl. XVIII, 382). Hesiodos’un Thegonia’sına göre ise Kharitlerden parlak anlamına gelen Aglaie adındaki en küçükleri ile evlidir. Ozan Demodokos, Homeros’un Odysseia Destanı’nda Aphrodite ile evli olan Hephaistos’un yaşadıklarını anlatır: Aphrodite’in kendisini Ares’le aldattığını öğrenen Hephaistos, tıpkı annesi Hera’ya yaptığı taht gibi, iki sevgiliyi tuzağa düşürecek görünmez ve tunçtan zincirlerle yapılma bir yatak yapar. Sonra da dinlenmek için Lemnos’a gidiyorum diyerek evden ayrılır. Onun evden ayrılışını fırsat bilen Ares’le Aphrodite, yatakta sevişirken kıskıvrak düşerler, Hephaistos’un tuzağına. Ayrıldıktan kısa bir süre sonra eve dönerek iki aşığı çırılçıplak yakalayan Hephaistos, onların yaptıklarını duyurmak için dışarı çıkıp Olympos tanrılarına seslenir. Hephaistos’un acı acı bağırarak dile getirdiği bu öfke, onun kişiliğinin dışa vurumudur(Od. XVIII, 306 vd.):
 
Zeus baba ve hep var olan öbür mutlu tanrılar
 
gelin, şu gülünç, bayağı işlere bir bakın!
 
Zeus’un kızı Aphrodite hor gördü beni,
 
topalım diye hor gördü, sevdi Ares’i,
 
sevdi onu, yakışıklı, çevik ayaklı diye,
 
kabahat bende değil, sakat doğmuşsam,
 
kabahat anamda, babamda, beni dünyaya
 
getirmeselerdi!
 
* İlk kadın Pandora ve onun meşhur kutusu, daha doğrusu küpü (pithos), ayrıca Pandora’nın tacı
 
* Afrodit’in göz kamaştırıcı kemeri ve arabası
 
* Hermes’in kanatlı miğferi ve kanatlı sandaletleri
 
* Hades’in görünmezlik miğferi
 
* Zeus ve Athena’nın kullandıkları, “aegis” denilen, olağanüstü koruma gücüne sahip zırh
 
* Zeus’un şimşeği (Kyklopslarla birlikte)
 
* Apollon ile Artemis’in ok ve yayları
 
* Kahramanlar Perseus ve Peleus’un bıçağı
 
* Kahraman Akhilleus’un savaş gereçleri
 
* Delphoi şehrindeki Apollon tapınağı
 
* Olympos tanrılarının sarayları, tahtları, mücevherleri
 
* Kahraman Herakles’in ünlü bronz çan tokmakları
 
* Eros’un okları ve yayı
 
* Güneş tanrısı Helios’un altın sarayı, dört at tarafından çekilen efsanevi arabası, ayrıca altın kadeh-kayığı
 
* Kral Pelops’un eksik sol omzu yerine takılan, fildişinden mamul protez
 
* Ares’in savaş arabası
 
* Truva’daki kült Dionysos heykeli
 
* Kral Aeetes ve Kral Alkinous’un sarayları
 
* Khios kralı Oinopion’un yer altı sarayı
 
* Kendisini Ares’le aldatan karısı Afrodit’in savaş tanrısından olma kızı Harmonia’ya düğün hediyesi olarak yaptığı, lanetli gerdanlık
 
* Dionysos’un eşi Ariadne’nin tacı
 
* Kral ve kahramanların şarap kadehleri
 
* Prometheus’un kayaya bağlandığı zincirler
 
* Afrodit ile sevgilisi Ares’i suçüstü yakalamak için yatağa kurduğu zincirli tuzak düzeneği
 
* Efsanevi marangoz Polytekhnos’un baltası
 
* Kral ve kahramanların şarap kadehleri
 
* Prometheus’un kayaya bağlandığı zincirler
 
* Ares ile Afrodit’i yakalamak için yatağına kurduğu, ağ biçiminde tuzak ve zincirler
 
* Efsanevi marangoz Polytekhnos’un baltası
 
* Truva kralı Laomedon’un sihirli üzüm bağı
 
* Kral Pelops’a hediye edilen Agamemnon’un hayaleti
 
* Memnon, Herakles ve Aeneas’ın zırh ve kalkanı
 
* Diomedes’in korse biçimdeki iç zırhı
 
Hephaistos ayrıca bir takım otomatlar da yapmıştır. Hephaistos tarafından geliştirilmiş, kendi kendine hareket etme kabiliyetine sahip, mekanik, ama canlı robotlar şunlardır:
 
* Prometheus’a işkence etmesi amacıyla bronzdan dökülen “Kafkasya Kartalı”
 
* Hephaistos’un Kabeiroi diye adlandırılan iki oğlunun savaş arabalarını çekmeleri için imal ettiği 4 tunç “Kabeiroi Atı”
 
* Delphoi’deki Apollon tapınağı için altından dökülen, şarkı söyleyen, sihirli kız korosu Keledon’lar
 
* Ev işlerinde kendisine yardımcı olmaları için ürettiği, hareket edebilen, güzel birer kadın görünümündeki bir çift heykel (“Kourai Khryseai”)
 
* Kolkhis kralı Aeetes’e hediye olarak imal ettiği, ateş püsküren bir çift boğa şeklindeki bronz otomat (“Khalkotauroi”)
 
* Girit kraliçesi Europa’ya düğün hediyesi olarak sunduğu, Girit adasını koruyan bronz dev Talos
 
* Tanrılarının şölenlerinde kullanılsın diye ürettiği, tekerlerini kendileri takabilen, 20 adet üçayaklı altın servis sehpası (“Tripodes Khryseoi”)
 
* Kral Alkinous’un sarayını korusunlar diye ürettiği, biri altından, öteki gümüşten 2 bekçi köpeği otomatı (Khryseos ve Argyreos)
 
 
HEPHAİSTOS’UN AŞKLARI
 
Ömrünü isli atölyelerde, kurumlu demirhanelerde geçiren Hephaistos, zevki de ihmal etmezdi. Tanrıların en çirkini olduğu halde Aphrodite gibi güzel bir tanrıçanın kocası olmuştur. Bu iş onun rızası alınmaksızın yapılmıştı; fakat bu evlenmenin tehlikesiz olması beklenemezdi. Zira oynak karısının onu sık sık aldattığını, özellikle Savaş Tanrısı Ares’le nasıl yakalandıklarını ve topal kocasının onları ince bir ağ içinde yakalayarak günah işleyenleri bütün tanrılara nasıl gösterdiğini, Ares bahsinde görmüştük. Bu rezalet ve karısının bu ihaneti, topal tanrıyı uslandırmadı. Zira çirkinliğine bakmadan, bahtsızlığını düşünmeden zekâ tanrıçası güzel Athena’ya gönül verip onu hırsla izler ve elde etmeye çalışır.
 
Fakat zekâ tanrıçası, iradesi ile onu yener. Bir gün Marathon Sahrası’nda Athena’nın peşine düşer. Onu kandırmaya çalışır. Fakat güzel tanrıça, usta tanrının elinde kirlenmedi, kurtardı kendisini. Kimi efsaneler Hephaistos’un, Athena’ya karşı duyduğu aşkın, zekâ tanrıçasının doğduğu günden itibaren başladığından söz eder. Athena’yı kafasından doğurmak isteyen Zeus, Hephaistos’un atölyesine inip baltayı, alnına vurdurduğu zaman, baltanın vurulduğu yerden baştan aşağı silahlı bir şekilde ve neşe içinde çığlıklar kopararak fırlayan Athena’yı gören Hephaistos, onu sevmiş ve Zeus’tan istemiştir. Zeus da bu bakireyi, ona vereceğine söz bile vermiştir. Fakat Athena, bunu istemedi, babasını zorluklarla sözünden caydırdı.
 
Bu sevişmede, semavi bir ateş sembolü olan Athena ile dünyevi ateşi temsil eden Hephaistos’un birbirinden kaçınması, bununla beraber insan elinden çıkan sanatların koruyucusu olan her iki tanrı da insanlara yararlık ve fayda sağlamak amacını güttükleri zaman birleşiyorlar, kaynaşıyorlar. Letafet perilerinden biri olan Aglai ile güzel Karis’i de Hephaistos’un karılarından sayarlardı.
 
Proteos’un kızı Kabeiro ile evlendiğini ve ondan Kabireslerde Sicilya adasında ikiz Palıguesleri dünyaya getiren Athena’nın doğduğunu söylerler. Hâlbuki diğer bir efsane Palıgueslerin Zeus ile Hephaistos’un kızı Aethalia’dan doğduğunu anlatır. Efsaneye göre Paligueslere gebe kalan Aethalia; Hera’nın intikamından korunmak için, yavrularını doğuruncaya kadar yerin kendisini saklamasını ister. Onun isteği yerine getirilir. İki çocuğu, günü tamam olunca Karanlık yerin altından gün ışığına çıkarlar. Etna yanardağının ayağının ucunda bulunan bu iki küçük göl, daima kaynak su ile kükürtle dolu oldukları halde o ikiz çocuğun doğdukları yerin hatırasını hala saklarlar.
 
Hephaistos’un erkek çocukları arasında Ardalos, Palamon ile Pylios da vardır. Keza babası gibi topal olduğu halde Epidaure civarından geçenlere saldırıp sopası ile onları öldüren Periphetos da Hephaistos’un oğlu olup sonradan meşhur kahramanlardan Theseus tarafından öldürülür.
 
 
HEPHAİSTOS-APHRODİTE AŞKI
 
Aphrodite, güzelliğiyle Olymposlu arasında sık sık çekişmelere sebep olduğu için Zeus, onu bir an önce baş göz etmek istemiş, ona en uygun eşin de kararlılığı ve sağlamlığı ile tanınan Hephaistos olduğuna hükmetmiştir. Gelgelelim, Aphrodite çirkin ve topal kocası ile mutlu değildir; çok geçmeden başka arayışlar içine girer ve Ares’le flört etmeye başlar. Gözünden bir şey kaçmamasıyla ünlü güneş tanrısı Helios, Aphrodite’yle Ares’in kaçamağını Hephaistos’a gammazlar. Hephaistos’un aldığı haber karşısında yaşadığı şaşkınlık ve üzüntünün yerini intikam duygusuna bırakması fazla sürmez. Hephaistos, âşıklara müthiş bir tuzak kurar. Tuzaktan habersiz, birlikte yatağa uzanan Ares ile Aphrodite, ne olduğunu anlamadan, kendilerini çok ince, ince olduğu kadar da güçlü zincirlerle örülmüş bir ağın içinde kıskıvrak yakalanmış bulurlar.
 
Hephaistos, içinde en ufak bir acıma duygusu hissetmeden suçüstü yakaladığı Ares ile Aphrodite’i ağın içinde sürükleye sürükleye Olympos tanrılarının önüne getirip bırakır. Bu utanç verici bir durumdur, fakat tanrılar kafesin içindeki çıplak sevgililere bakıp gülerler. Poseidon, Ares’in yaptığının bedelini ödeyeceği konusunda güvence verdiği Hephaistos’u, Ares ile Aphrodite’i serbest bırakmaya ikna eder. Aphrodite ile Hephaistos’un hiç çocukları olmamıştır. Buna karşın kimi kaynaklar, uyum ve ahenk tanrıçası Harmonia’yı Ares’le Aphrodite’in kızı sayar. Harmonia, Zeus’un isteğiyle, Semadirek Adası’nın kralı Kadmos’la evlendirilir ve bu büyük düğüne tüm tanrılar davetlidirler. Kadmos, geline Hephaistos’un yaptığı, muhteşem bir gerdanlık hediye eder. Zavallı Harmonia, bu lânetli gerdanlığın onu taşıyan kişiye, kuşaklar boyu felâket getireceğinden bihaberdir. Kadmos ile Harmonia’nın zürriyeti tarafından, kuşaklar boyu taşınan ve aileye felâket getiren gerdanlık, nihayet Delphoi’deki Athena tapınağına bağışlanır, ama gerdanlığın lâneti bununla sona ermiş değil. Bir tiranın tapınaktan çaldığı gerdanlık, tiranın oğluna cinnet geçirtip evi yaktırır, bu facia da tiranın karısının ölümüne ve tüm mülkünün yok olmasına yol açar.
 
 
HEPHAİSTOS-ATHENA AŞKI
 
Athena’nın bir tanrıça olarak zanaatlarla ilişkisini düşündüğümüzde, Hephaistos’un bir yerde Athena’nın erkek muadili olduğunu kavrarız. Mitolojiye göre ikisi de insanlara türlü zanaat veya sanatları öğretmişlerdir. Bu yüzden Atina’da Athena ve Hephaistos adına ortak tapınaklar inşa edilmiş, ortak şölenler düzenlenmiş. Hephaistos’un gökten atıldığı sırada düştüğüne inanılan Limni Adası toprağının, yılan sokmalarına iyi geldiğine, deliliği tedavi ettiğine ve kanamaları durdurduğuna inanılmıştır. Evlerdeki ocakların yanına konan, minik Hephaistos heykelleri, en eski Hephaistos tasvirleri arasında yer alır. Atina’da ise heykeltıraş Alkamenes tarafından yapılmış, ünlü bir Hephaistos heykeli vardır. Hephaistos ile Athena arasındaki bu yakınlık, Athena’nın doğumu efsanesine de yansımıştır. Eski bir kehânet uyarınca, bir erkek çocuğunun dünyaya gelerek kendisini devireceğinden kuşkulanan Zeus, korkuyla hamile eşi Metis’i yutar. Hâlbuki Metis bir kıza yani Athena’ya gebedir. Athena, Zeus’un kafasının içinde bir yumru halinde gelişir, sonra da Zeus’un alnından zırhı, kalkanı ve miğferiyle, tam teşekküllü olarak doğar. Doğum, bronz uçlu bir balta yardımıyla, Zeus’un başı yarılarak gerçekleştirilir. Kimi kaynaklara göre Zeus’un kafasına baltayı indiren Hephaistos iken kimi kaynaklara göre de Prometheus’dur. Prometheus demişken, Prometheus’u Kafkas Dağı’ndaki (Kaukasos) kayaya zincirleyenin de Hephaistos olduğunu söyleyelim. Oyun yazarı Aiskhylos, Zincire Vurulmuş Prometheus’ta, bu işte Hephaistos’a Kratos (dayanıklılık) ile Bia’nın da (güç, kuvvet) yardımcı olduklarını yazar.
 
 
HEPHAİSTOS ERİKHTHONİOS (EREKHTHEUS)
 
Hephaistos ile Athena’yı dolaylı yoldan da olsa birbirine bağlayan bir diğer mit de Bibliotheca’da anlatılan, Hephaistos’un oğlu, Atina kralı Erikhthonios’un doğumu hakkındaki efsanedir. Mitolojiye göre Erikhthonios, Autokhthon yani Toprak (Gaia)’tan doğmuş sayılır. Ancak bir yandan da Hephaistos’un oğlu olduğu ve bakire tanrıça Athena tarafından büyütüldüğü söylenir. Bu girift bilmece, antik mitoloji derlemesi olan Bibliotheca’daki bir hikâyeyle açıklanmış. Hikâyeye göre, Hephaistos, bir gün atölyesine giden Athena’ya her zamankinden daha farklı bir gözle bakar ve bakireliğini korumasıyla tanınan tanrıçanın peşine düşer. Hephaistos’un, Athena’ya tecavüz girişimi, karısı Aphrodite tarafından aldatılan ve terk edilen topal Hephaistos’un yaşadığı, geçici bir bunalıma bağlanır. Tecavüz girişimi, Athena’nın şöhretini lekeleyecek şekilde maksadına ulaşamasa da dolaylı yoldan bir meyvesi olmuştur, bu tecavüzün. Çünkü Hephaistos’un menisi toprağa düşmüş. Bir süre sonra Athena, bu buluşmanın meyvesi olan Erikhthonios’u Toprak (Gaia) Ana’nın ellerinden teslim alır. Çocuğu gizlice büyütmek niyetinde olan Athena, Erikhthonios’u bir sandığın içine koyar ve Atina kralı Kekrops’un kızları Herse, Pandrosos ve Aglaulos’a (Aglauros) götürür. Athena, prensesleri kendilerine emanet ettiği sandığı ne olursa olsun açmamaları konusunda sıkıca tembihler, ama çoğu zaman olduğu gibi, merak yine itaate baskın çıkar ve Herse ile Aglauros dayanamayıp sandığı açarlar. Sandığın içinde gördükleri şey, ya yarı-yılan yarı-insan bir yaratık ya da bebeği sıkıp boğmaya çalışır gibi dolanan bir yılandır. Herse ile Aglauros, efsaneye göre ya bu zehirli yılan tarafından sokularak ya da cinnet geçirerek kendilerini bir tepeden aşağı atarak ölürler. Atina’nın gelecekteki kralı olacak Erikhthonios’un adı, ‘topraktan doğan (belâlar)’ anlamı taşır. Erikhthonios’un, babası Hephaistos gibi topal olduğu için Quadriga (dört atın çektiği araba)’yı icat ettiği, ölümünden sonra Zeus tarafından Arabacı (Auriga) Takımyıldızı halinde göğe yükseltilip onurlandırıldığı söylenir. Hayatı boyunca Athena tarafından kollanmış, gözetilmiş olan kral Erikhthonios’un sembolü yılandır. Nitekim Parthenon’da bulunan Athena heykelinde, Athena’nın kalkanının iç tarafında bir kobra gibi dikilmiş vaziyette duran yılan, Erikhthonios’u temsil eder.
 
 
 
HERA VE AŞKLARI
 
HERA
 
Homeros tarafından ele alınan destanlarda ‘inek gözlü’, ‘ak kollu’ ya da ‘altın tahtlı’ şeklinde betimlenen Hera, karakteristik bir Grek tanrıçasıdır. Bir başka deyişle Yunan yarımadasının ırk, soy, din ve dünya görüşlerini, çıkarlarını daha ileri bir kültürün sembolü olan Ege ve Anadolu’ya karşı savunmasından ötürü kişiliği ve efsaneleri, sürekli bir kavga, kin, hınç ve geçimsizlik havası taşır. Bütün kusurlarıyla kadını canlandırır. Usanç verici söylegenliği, kıskançlığı, hırçınlığı, inatçılığı hep ön planda tutan Hera, hep hile yapar, saman altından su yürütür, yaptığı işler hep gizli kapaklıdır. Gerektiğinde silah ve yetkilerini kullanmaktan asla çekinmemiştir. Bu damgayı, Zeus’un eşi ve tanrıların kraliçesi Hera’ya basan kişi, İonyalı koca şair Homeros’tur. Ne ilginçtir ki Homeros tarafından çizilen bu Hera portresi, büyük itibar görmüştür. Eski Yunan’da hakkında yaratılan efsanelerin tamamında aynı tiple karşılaşmak mümkündür. Hera’yı, kocası Zeus’un ağzından dinleyelim (İl. VIII, 407):
 
Çok değil Hera’ya öfkem, kinim,
 
her işime engel olmak onun huyu.
 
Troya Savaşı’nı, tarafını tuttuğu Akhalar lehine çevirebilmek için Zeus’u yoldan çıkararak uyutur. Daha sonra aniden uyanan Zeus, şöyle çıkışır karısına (ti. XV, 14 vd.):
 
savaş dışı ettin tanrısal Hektor’u,
 
uğrattın orduyu bozguna.
 
Bu kötülüğün meyvesini sen toplayacaksın önce,
 
seni bir güzel pataklayayım da gör.
 
Unuttun mu seni havalarda astığım günü,
 
bir örs bağlamıştım iki ayağına,
 
çözülmez bir altın zincir vurmuştum ellerine,
 
asılı kalmıştın havalarda, bulutlar arasında.
 
Zeus’un Hera’ya verdiği bu ceza, Herakles’e yaptığı kötülükler karşılığında verilmiş cezadır. Koca Zeus, oğlu Ares’te Hera’nın hatalarının aynısını görür. Öteki Olymposlular da üç aşağı beş yukarı Zeus gibi düşünmektedirler. Hephaistos sürekli annesi Hera’yı, babası Zeus’a karşı korur. Buna rağmen Hera’dan çektiğini bir türlü unutamaz.
 
Hera, Kronos ile Rheia’nın kızı ve Zeus, Poseidon, Hades, Hestia ve Demeter’in kardeşidir. Babası Kronos, öteki çocukları gibi onu da doğar doğmaz yutar. Ancak daha sonra kusmak zorunda kalır. Zeus, egemenliği ele aldıktan sonra kardeşi Hera’yı kendine eş alır. Hesiodos tarafından verilen bilgilere bakılırsa Zeus’un, tanrıçalar arasında evlendiği en son tanrıça Hera’dır. Hera, baş tanrı Zeus ile evlenmeden önceki gençliğini, Tethys ve Okeanos’un yanında geçirmiştir. Bundan ötürü kimi zaman onları ziyaret etmeye gidermiş. Hera bu konuyu, İlyada’da kendi ağzından şu sözlerle dile getirir:
 
Tanrıların atası Okeanos’la, ana Tethys’i görmeye.
 
Onlar almışlardı beni Rheia’nın elinden,
 
saraylarında iyice beslemişler, büyütmüşlerdi.”
 
Annesi Rheia, Titanlar Savaşı sırasında inek gözlü tanrıça Okeanos ile Tethys arasında yaşanan bir anlaşmazlığı gidermek amacıyla batı kıyılarına gitmeyi düşünür. Zeus ile Hera evlilik öncesinde birliktelik yaşadıktan sonra düğün merasimleri yapılmıştır. Bu çift arasında yapılan kutsal düğün (hieros gamos), hem efsanelerde hem de kültte sıkça yinelenen bir örgedir. Bir efsaneye göre bahsi geçen bu düğün, Hesperides olarak da bilinen Batı Kızları’nın bahçesinde gerçekleşmiş. Bu bahçeden gelen altın elmalar, Gaia tarafından düğün armağanı olarak Hera’ya verilmiştir. Hera, Gaia tarafından düğün armağanı olarak kendisine verilen bu elmaları, kendi elleriyle Okeanos kıyılarında yer alan Hesperideslerin bahçesine ekmiştir. İlyada’da İda Dağı’nın Gargaros Tepesi’nde yaşanan birleşme sahnesi de böyle bir kutsal düğündür.
 
Destanın bu eşsiz parçası, özetle şöyledir(İl. XIV, 152-353): Hera, kocası Zeus’un İda Dağı’ndan Troya Savaşı’nı yönettiğini ve zaferin Troyalılarda olduğunu görür. Buna engel olmak isteyen Hera, Zeus’u baştan çıkarmak için İda Dağı’nın zirvesine gider. Oraya gidince önce odasına gidip süslenmeye başlar. Ardından Aphrodite’den sevgiyi tutuşturan büyülü memeliğini alarak onu, göğsüne takar. Sonra Uyku (Hypnos), baştan çıkardığı Zeus’la birlikte Gargaros doruğuna varır:
 
görür görmez aşk sardı düşünceli kafasını,
 
öyle bir aşkı ilk birleştikleri gün duymuştu,
 
ana, babalarından gizli çıktıkları gün yatağa…
 
Zeus, nereye gidiyorsun Hera? diye sorunca masum tavırlar takınan Hera, ‘Okeanos kıyısında deniz tanrıları çiftini barıştırmaya gidiyorum, ama önce sana haber vermek ve senden izin almak için buraya geldim’, der. Zeus dayanamaz, savaşı filan unutup açığa vurur duygularını:
 
yatalım gel, sarmaş dolaş olalım yatakta, doyasıya,
 
bugüne dek ne bir tanrıçaya, ne bir kadına karşı
 
yüreğime akan aşk böyle altüst etmedi beni…
 
Ardından birlikte olduğu ölümlü ve ölümsüz kadınları birer birer saymaya başlar. Hera ne kadar sessiz kalmayı tercih ederse de içindeki kıskançlık duyguları kabarmaya ve öç alma duygusu şaha kalkar. Bir hayli nazlanarak utangaç tavırlar takınır:
 
Korkunç Kronos oğlu, ne biçim söz çıktı ağzından?
 
Yatağa yatıp sevişmemizi nasıl istersin
 
İda Dağı’nın tepesinde, göz göre göre?
 
Ya hep var olan bir tanrı görürse bizi,
 
biz uyurken gider, söylerse öbür tanrılara?
 
Bir daha ayak basarnam senin evine,
 
ne yüzle çıkarım bu yataktan dışarı?
 
altın gibi bir sisle örterim dört bir yanımızı,
 
güneş bile onu geçip göremez bizi,
 
her şeyi keskin ışıklarıyla gören güneş bile.
 
Böyle dedi, aldı karısını koynuna, sarıldı,
 
tanrısal toprak yumuşak bir çimen saldı,
 
taptaze lotos bir halı serdi toprakla aralarına,
 
safranlardan, sümbüllerden, tatlı bir halı,
 
uzanıverdi ikisi de halının üstüne,
 
sardı onları güzel bir altın bulut,
 
buluttan çiy damlaları akıyordu pırıl pırıl.
 
İo, Epaphos, İno ve Athamas, Dionysos ve Tithyos efsanelerinde, Teiresias’ı kör etmekte rol oynar. Üç Güzeller yarışmasında birinciliği kazanamaması, Paris’e ve Troya’ya dinmez kininin bir nedenidir. Öte yandan Akhilleus’un annesi Thetis’i kıskanmasına rağmen onu büyüttüğü için oğlu Akhilleus’un tarafını tutar. Efsanenin birine göre Menelaos, onun tarafından ölümsüz kılınmıştır.
 
Olymposlular ile Devler arasında çıkan savaşta, Olymposluların yanında yer alan Hera’ya âşık olan Porphyrion, elbisesinin ucundan yakalayarak kendisine doğru çekmek istediği o sırada Zeus, şimşekleriyle onu yere serer. İksion da Hera ile birlikte olmak ister. Ancak Zeus, Hera’nın buluttan bir görüntüsünü yaparak onu aldatmayı başarmıştır.
 
 
HERMES VE AŞKLARI
 
HERMES
 
Yunan Rüzgâr Tanrısı’dır. Atlas ile Pleione’nin kızı Maia ile baş tanrı Zeus’un oğlu ve aynı zamanda tanrıların ulağıdır. Arkadia’nın güneyindeki Kyllene Dağı’nın bir mağarasında buluştuğu Zeus ile yaşadığı birliktelik sonucunda hamile kalan Maia, kendisinden korktuğu Hera’dan saklanmak suretiyle Hermes’i, ıssız bir mağarada dünyaya getirir. Gölgeli mağaraya sığınan Maia, geceleri karısı Hera’nın uyumasının ardından gelen Zeus ile sevişir. Tanrıların hem en hızlısı hem de en kurnazı olarak bilinen Hermes’in elinde sürekli büyülü bir baston var. Hermes, yılan sarılı olan bu asa ile düşmanını alt etmeyi başarmıştır
 
Efsaneye göre üstün vasıflar taşıyan bebek Hermes, beşiğinde durmaz. Akşam olunca sarmalandığı kundağını çözer ve ayaklarının üstüne basa basa dışarı çıkar. Dışarı çıkınca mağaranın önünde bir kaplumbağayla karşılaşır. Hemen bir cinlik düşünen Hermes, kaplumbağayı öldürüp kabuğunu boşaltır. Ardından da koyun bağırsağından yapılma yedi tel germek suretiyle yaptığı liri çalmaya başlar. Bu lirden çıkan seslerle eğlenmeye başlar. Sonra da oradan ayrılır. Güneş tanrı Apollon’un Pieria ovalarındaki kutsal inek sürüsünü bulur ve onlardan elli tanesini çalar. Çaldığı inekleri Kyllene’ye doğru sürmeye başlar. Hırsızlığının anlaşılmaması için inekleri gerisin geri götürür. Kendisi de oradaki çalı çırpıdan ayağına çeşitli sandallar örmek suretiyle izlerini gizlemeye çalışır. Yolda karşılaştığı İhtiyar Battos’a; gördüğünü kimseye söylememesi için yemin ettirir. Bunun karşılığında kendisine bir inek armağan edeceği sözü verir.
 
Çaldığı bu kutsal inekleri, bir mağaraya kapatan Hermes, hiçbir şey yapmamış masum bir bebek gibi mağaraya geri dönüp kundağına belenerek beşiğinde uyumaya başlar. Sabah olup Güneşle birlikte doğan Apollon, sürülerinin eksildiğini fark edince ihtiyar Battos’ü sorguya çeker. Ondan gerçeği öğrenince doğruca mağaraya giden Apollon, beşiğinde bulduğu Hermes’ten ineklerini geri ister. Vermemesi halinde Tartaros’a atacağını söyler. Bebek Hermes, babası Zeus üzerine suçsuz olduğuna dair yemin eder. Buna rağmen ona inanmayan Apollon, onu kolundan tutup tartaklar. Hermes, bu sırada yellenir. Onun yellenmesi üzerine gülmeye başlayan Apollon, onu Zeus’a götürür. Zeus, bunu bir karara bağlar. Zeus’un kararı şöyledir: Hermes, inekleri sakladığı yeri gösterecektir. Hemes’le birlikte mağaraya dönen Apollon, orada Hermes tarafından yapılan lir’i görür. Onun çıkardığı güzel seslerle adeta büyülenir. Lir’i alan Apollon, onun karşılığında inekleri, Hermes’e bırakır. Hermes, bir süre sonra ‘Syrinks’ olarak da bilinen Pan Kavalı’nı icat eder. Apollon, karşılığında Kerykeion adındaki efsunlu altın değneği verdiği Hermes’ten bu kavalı da alır. Hermes, bu sihirli değnek sayesinde habercilerin ve hırsızların kralı olur. Zeus, oğullarının en akıllısı, en kurnazı ve en canlısı olan Hermes’i kendine haberci seçer. Bu tarihten sonra buyruklarının tamamı, Hermes tarafından hem tanrılara hem de insanlara duyurulur. Ölü ruhlarının Hades’e götürülmesinden de sorumlu olan Hermes’e ‘ruhlar kılavuzu’ anlamına gelen Psykhopompos adı verilir. Ölü ruhlarını yer altına taşıyan Haberci Hermes, çobanlara, yolunu kaybeden yolculara ve gemilere kılavuzluk eder. Oğlu Hektor’un ölüsünü, almak isteyen Truva Kralı Yaşlı Priamos’u, Akhilleus’un çadırına götüren de odur.
 
Hermes, İo efsanesinde de büyük bir görev üstlenir. Rahibe İo’nun, Zeus ile birlikte olduğunu haber alan Hera, kıskandığı rahibeyi ineğe dönüştürür. Onu, denetim altında tutması için Argos adlı yüz gözlü canavarı başına bekçi olarak diker. Argos, uyuduğu zaman en fazla iki gözünü kapalı tutar. Bundan ötürü ona yaklaşmak son derece tehlikelidir. Sevgilisi İo’yu bu durumdan kurtarmaya çalışan Zeus, bu işi Hermes’e verir. Bu işle görevli kılınan Hermes, Argos’un yanına oturarak lirini çalmaya başlar. Bu büyüleyici müzikle Argos’un bütün gözleri, ağır ağır kapanır ve sonunda derin bir uykuya dalar. Hermes, uykuya dalan Argos’un kafasını keserek İo’yu, kurtarmayı başarır.
 
Bütün atletlerin koruyucusu olan haberci Hades akıllı ve kurnaz olduğu için hırsızların, kumarbazların ve tüccarların da koruyucusudur. Lirin, kavalın, notaların, astronominin, ölçü birimlerinin ve sporun onun tarafından icat edildiği söylenir. Pan, Eros, Hermaphroditos, Priapos, Tykhe, Abderus ve Autolycus, mitologlar tarafından erkek öğenin temsilcisi olarak kabul edilir.
 
 
HERMES-APHRODİTE AŞKI
 
(Aphrodite’in Aşkları Bölümüne bakınız)
 
HERMES-HERSE AŞKI
 
Yunan mitolojisinde Çiy tanrıçası olan Herse, Attike’nin kurucusu ve ilk efsanevî kralı Kekrops’un kızıdır. Mitolojiye göre Atina’nın koruyucu tanrıçası Athena tarafından içine, Toprak-tanrı Gaia’nın Erikthonios adındaki oğlunun konulduğu ağzı kapalı sandığı korumakla görevlendirilen Aglauros ile Pondrosos’un kız kardeşidir. Bir anlatıma göre Herse, öteki kız kardeşleri tarafından Athena’ya karşı işlenen suça katılmamasından ötürü onlar gibi çıldırarak kendini, Atina akropolünden aşağıya atmamıştır.
 
Efsaneye göre Perse, tanrı Hermes’le yaşadığı birliktelikten Kephalos adında bir erkek çocuk doğurur. Kephalos, Attike’nin efsanevi kralı Erikthonios’un kızı Prokris ile evliyken Şafak tanrıçası Eos tarafından Suriye’ye kaçırılır. Bu birliktelikten Phaethon doğar.
 
 
HERMES-PENELOPEİA (THYMBRİS-SOSE) AŞKI
 
Bir efsaneye göre Hermes’in birlikte olduğu kadın Penelopeia’dır. Penelopeia, eski Yunan’ın ilk oturanlarından biri olarak kabul edilen kral Dryopos’un (Dryopos=meşe yüzlü) kızlarından biridir. Arkadhia’daki Kyllene Dağı’nda yaşayan bir orman perisidir. Kimi zaman Odysseus’un karısı Penelope ve Oita Dağı’nın perisi Penelope ile karıştırıldığı da olmuştur. Kaplumbağa kılığına bürünen Apollon, baştan çıkardığı Penelope’yle birlikte olur. Ardından Orta Yunanistan’daki Oita Dağı’nda bir kavak ağacı perisine dönüştürür.
 
Tarihin babası olarak kabul edilen Herodot’un yazdıklarına göre Hermes de uzun süre Penelope’nin peşinden koşturmuş. Sonunda koç kılığına bürünerek Penelope ile birlikte olmayı başarır. Bu birliktelikten tanrı Pan doğar.
 
Apollodoros’a göre ise Hermes’in birlikte olduğu kadın Thymbris’dir. Arkadhialı olan Thymbris, kâin bir peridir. Thymbris’in, Naiad (su perisi) mı, yoksa Oread (dağ perisi) mı olduğu konusunda net bir bilgi mevcut değildir. Hermes’le birlikte olan Thymbris, bu birliktelikten tanrı Pan’ı doğurur.
 
Başka bir efsaneye göre Hermes’in birliktelik yaşadığı kadın, Sose’dir. Sose de Arkadhialıdır. Onun Naiad mı yoksa Oread mı olduğu konusunda netlik yoktur. O da Thymbris gibi kehânet sahibidir. Hermes’le birliktelik yaşayan Sose, bu birliktelikten tanrı Pan’ı doğurur.
 
Farklı kaynaklarda adı, Penelopeia, Sose ya da Thymbris olarak verilse de aslında bu üç perinin, aynı kişi olduğu kanısı yüksektir.
 
Bir Homerik şiire göre Pan, bildiğimiz şekliyle, bir başka deyişle boynuzlu, kuyruklu, keçi ayaklı, sakallı, bedeni kıllı, kalkık burunlu bir şekilde dünyaya gelmiştir. Yetişkin bir biçimde doğmasından ötürür büyüme sürecini yaşamamıştır. Şiirde adı, Dryopos’un Kızı şeklinde geçen annesi, oğlu Pan’ı görünce korkusundan kaçmıştır. Buna karşın baba Hermes, yaratık biçimli oğlunu alarak Olympos’a götürür. Orada bulunan tanrılar –özellikle Dionysos- Pan’ı çok sevmişlerdir. Pausanias tarafından verilen bilgiye göre Pan, periler tarafından büyütülmüştür.
 
 
HESTİA VE AŞKLARI
 
HESTİA
 
Yunan Ocak tanrıçasıdır. Bir başka ifadeyle her evin her ailenin ocağında ya da tapınakların mihraplarındaki yanan ateşin tanrıçasıdır. Kendisi bakire olan Hestia, evli kadınların ve yeni doğmuş çocukların koruyucusudur. Onuruna sürekli yakılı bir şekilde tutulan, hiç söndürülmeyen ocak, kamusal yaşamın üssü durumundaydı. Rhea ile Kronos’un kızıdır. Zeus, Poseidon, Hades, Demeter ve Hera’nın kardeşleri ve en büyükleridir. Öteki kardeşleri gibi, Hestia da babası tarafından yutulur. Ancak baba Kronos, mağlup olduktan sonra yuttuğu bütün çocuklarını geri çıkarmak zorunda kalınca çıkardığı en son kişi, Hestia’dır. İlk doğan tanrıça olmasından ötürü tüm tanrılardan büyük saygı görürdü. Kendisini çok seven Zeus, ona saygıda kusur etmezdi, asla. Teşrifatta, bütün tanrılardan önce gelirdi.
 
Yalnız tanrılar tarafından değil insanlar tarafından da çok sevilip sayılmasına rağmen asla şımarmadı. Sürekli alçak gönüllü, hoşgörülü ve iyi niyetli davranırdı. Tanrıları kızdıran karşısında bile soğukkanlılığını korumayı bilmiştir. Ayriyeten son olarak Olympos’taki makamını, kendi rızasıyla tanrı Dionysos’a bırakarak Olympos’tan ayrılıp halkın arasında yaşamaya başlar. Zira Platon; ‘Tanrılar Sarayı’nda sadece Hestia, hareketsiz kalır.’ der.
 
Mitolojik anlatımların hiç birinde adından söz edilmediği gibi Antik Yunan’da kendisine adanmış tapınaklar da mevcut değildir. Ama Olympos’ta yanan mukaddes ateş ve dünyanın her yerinde yanan her ocak, onun kutsal mekânı olarak kabul görmektedir.
 
Bu kutsal mekânlar, genel yaşamın bir inanç merkezi olarak kabul görürdü. İlk dönemlerdeki site kralının ocağı, sonradan Pritana Ocağı’na dönüştürülmüş. Bu ocak; yoksulların sığınağı, konuklarla yabancıların kabul edilip ağırlandıkları bir mekândır. Daire biçimli bu yapının ortasında bir Hestia mihrabı mevcuttur. Site ateşi, hiç sönmeden yanarmış. Savaş dönemlerinde ve asker sevkiyatı yapılırken bu ateşten alınıp götürülürmüş. Ayrıca göçmenler gittikleri yeni kentlere, bu kutsal ocaktan ateş alırlarmış.
 
Hestia aynı zamanda Metropolis’in de sembolüdür. Bu nedenle Metropolis’ten, kolonilerde inşa edilen yeni kentlere yanan ateşten götürülürmüş. Metropolis’in bir parçası olan bu ateş, koloni kentlerinde yanmaya devam edermiş.
 
Hatta bir sömürge seferinin önderi Dikistes, kuracağı kentin kamu ateşini tutuşturacak meş’aleyi, hiç söndürülmeyen bir ocaktan tutuşturmuş. Her sitenin Prytaneion denilen ve içinde Kutsal Ocak’ın yer aldığı, Prytanis adı verilen kamu görevlilerinin, konukların ve özel onurlandırılan yurttaşların yemek yediği kamu binasında takdis edilirmiş.
 
İnsanlara ev yapmayı öğreten, aile yaşamına özgü huzuru, mutluluğu ve sükûneti sağlayan, aile mukaddesatının temsilcisi konumundaki Hestia, baş tanrıça olarak kabul edildiği için büyük saygı görür. Her aile kendi evinde Hestia onuruna hiç sönmeyen bir ateş bulundururlardı.
 
Ailenin kutsallığının ve sürekliliğinin temsilcisi Hestia, süreç içinde Site’nin yetkili tanrıçası sayılmaya başlanır. Zira Site, büyük bir aile olarak görülürdü. Sitelerin her biri; çoğalmış bir ocağı, genel bir evi olarak kabul gördüğü için oralara Hestia adına biteviye yanan bir ateş bulunurdu.
 
Site’nin kutsal ocağında alev alev yanan bu kutsal ateş, süreç içerisinde bütün Yunan dünyasına, ardından da yeryüzünün tamamına yayılır. Delphoi, bu kutsal ateşin merkezi konumundaydı. Yunan tragedya yazarı Aiskhylos tarafından verilen bilgiye göre doğuda, batıda yeryüzünün iki ucunda Zeus tarafından uçurularak salınan iki kartal gelmiş, Delphoi’de birbirilerine kavuşmuşlar. Gerçekten de Delphoi’de Hestia’ya özgü büyük ve harikulade bir mihrap vardı. Bu mihrap, Yunanistan’ın hatta dünyanın Genel Ocağı olarak kabul görürdü.
 
Hestia’yı, Vesta olarak kabul eden Romalılar, Vesta onuruna bir mabet inşa ettikleri zaman bâkire kalmaya ant içen kızları, o mabedin korunmasıyla görevli kılarlardı. Bâkire kalmaya ant içen Vesta rahibeleri, yeminlerini tutmadıkları zaman diri diri toprağa gömülürlerdi.
 
 
HESTİA-APOLLON VE POSEİDON
 
Hestia, herkes tarafından çok sevilen bir tanrıçadır. Herkesçe sevilen bu tanrıçaya talip olanlar da vardır. Bunların başında da kardeşi Poseidon ve yeğeni Apollon gelir. Bu iki tanrı, birçok kez evlenme önerisinde bulunurlar. Ancak evlenmeyi düşünmeyen tanrıça, her defasında tekliflerini reddeder, onların. Hestia, reddetse de pes etmeyi düşünmeyen Poseidon ile Apollon hep peşine takılıp rahatsız ederler, onu.
 
Apollon ile Poseidon günün birinde gene takılırlar, Hestia’nın peşine. Kendileriyle evlenmeye zorlarlar. Ancak yeğenleri Artemis ve Athena gibi bâkire kalmayı düşünen Hestia, onların tekliflerine karşı çıkar ve bu kızgınlıkla Zeus’a şikâyete gider. Ona durumu anlatıp kendisine yardımcı olmasını rica edip onun himayesine sığınır. Duruma el koyan Zeus, başına elini koyarak sonsuza değin bâkire kalmaya ant içen Hestia’yı korumasına aldı. Sözüne sadık kalan Hestia, sonsuza değin bâkire kalır ve kimseyle birlikte olmaz.
 
 
HESTİA-PRİAPOS
 
Priapos, bağ ve bahçelerin koruyucu tanrısıdır. Bir anlatıma göre Dionysos ile Aphrodite’nin, ikinci anlatıma göre Zeus ile Aphrodite’nin, üçüncü bir anlatıma göre ise Adonis ile Aphrodite’nin oğludur. Phallus denilen erkeklik organının büyük oluşuyla ünlüdür.
 
Efsaneye göre Olympos’taki bir şölene Priapos da çağrılıdır. Şölende bir hayli içki (nektar) tüketilir. Bunun sonucunda sarhoş olan tanrı ve tanrıçaların her biri bir kenarda sızıp kalır. Bunu fırsata dönüştüren Priapos, bir kenarda sızıp uyuyan Hestia’nın yanına yaklaşarak onunla birlikte olmak ister. İlişkiye girmek üzereyken bir eşek anırmaya başlar. Eşeğin anırtısıyla uyanan Hestia, yanında Priapos’u daha da büyüyen cinsel organıyla görünce basar çığlığı. Hestia’nın çığlığıyla öteki tanrı ve tanrıçalar uyanınca utanan Priapos, kaçarak oradan uzaklaşır.
 
Bir efsaneye göre Priapos, Bakkhos Töreni’nin sonrasında uyuyan Lotus adlı nymphenin (peri) yatağına girer. Onunla ilişkiye gireceği sırada bir eşek anırır. Eşek anırtısına uyanan Lotus, Priapos’u yanında görünce yataktan kaçar. Lotus kaçınca Priapos’un erkeklik organı dikili bir şekilde kalır.
 
 
 
POSEİDON VE AŞKLARI
 
POSEİDON
 
Yunan deniz tanrısıdır. Kronos ile Rhea’nın oğlu, Zeus, Hades, Hestia, Demeter ile Hera’nın kardeşleridir. Baba Kronos, öteki çocukları gibi Poseidon’u da doğar doğmaz hemen yutar. Ancak Kronos’un yuttuklarını, sonradan çıkarmasından ötürü Poseidon, ikinci kez doğmuştur.
 
Çok güçlü olduğu için sürekli Zeus’a karşı çıkar. Hatta öteki kardeşleriyle güç birliği yaparak onu zincire vurmaya bile tevessül etmiştir.
 
Homeros’un kaleme aldığı İlyada Destanı’nda Zeus’a karşı çıkışları şöyle dile getirilir:
 
Ama beni küçümsemek ne oluyor, eşitim ben, onunla.
 
Bana zorla baş eğdirecek o mu?
 
Rhea doğurdu, Zeus’u, beni ölülere hükmeden Hades’i.
 
Dünya üçe bölündü, üçümüz de aldık payımızı.
 
Kur’a çekildi, köpüklü deniz düştü bana.
 
Her zaman orada oturayım diye.
 
Zeus’a bulutlar arasında engin gök düştü.
 
Ama toprakla koca Olympos’tan herkesin payı var.
 
Bu yüzden ben, yaşamam Zeus’un keyfince.
 
Gücü varsa, rahat otursun, kendi payında ülkesinde,
 
Korkutmasın elleriyle, alçak yerine komasın beni.’
 
Simgeleri; at, boğa, yunus balığı ve üççatallı yaba olan Poseidon, Olymposlulardan biridir. Çoğunlukla saçı keçe şekilli, sakalı ağarmaya başlayan yaşlı bir adam olarak betimlenir. Bütün denizlere hükmeden Poseidon, aynı zamanda üççatallı yabasıyla karalardan kopardığı toprak parçalarını denize atarak adaları oluşturur. Engin denizlere açılan gemilerin yazgısını elinde bulundurduğu için demir alınması öncesinde kendisine yakarılan Poseidon’a atlar kurban edilirdi. Ancak kan akıtma olayı söz konusu olmadığı için hayvanlar, suda boğularak kurban edilirdi.
 
Deniz tanrısı olan Poseidon, aynı zamanda atların da atası olduğu var sayıldığı için kendisi ‘atların seyisi, terbiye edicisi’ unvanıyla onurlandırılmış. Zira Poseidon, Pegasus, Arion vb. mitolojik atların babası olarak kabul görür. Öfkelendiği zaman üççatallı yabasını yere vura vura korkutucu depremler yaratmasından ötürü Yeri Titreten unvanıyla da anılır. Nereid denilen deniz perilerinden Amphitrite ile evlidir.
 
Yunan deniz tanrısı olan Poseidon’un kimi zaman Okeanos ve Pontos ile karıştırıldığı da olmuştur. Ancak Pontos, deniz tanrısı değil, denizin ta kendisidir. Bir başka ifadeyle denizin kişileşmesidir. Okeanos’un adı, her ne kadar Okyanus’a benzese de ne denizdir ne de okyanus… Dünyayı çepeçevre çevrelediği varsayılan Okeanos, Okeanos Irmağı’dır. Pontos, denizlerin tuzlu suyudur. Dünyadaki tatlı su kaynaklarının tamamı, bir başka deyişle nehirleri, gölleri, pınarları, kuyu sularını ve hatta gökteki yağmur bulutlarını besleyen de Okeanos’un sularıdır. Bununla birlikte gök cisimleri, dünyanın bir ucundan doğup öteki ucunda battıkları zaman hep Okeanos’tan doğmuş ve batmış sayılırlardı. Zira Yunan mitolojisi tasarımında Dünya, yuvarlak olmayıp tepsi şeklinde kabul görürdü. Poseidon’u, daha çok ‘Akdeniz ve Ege Tanrısı’ olarak düşünmek gerekir.
 
Titanlar ile Olymposlular arasında yaşanan savaş sırasında Kronos oğlu Poseidon Zeus’a destek verir. Savaşın galibi, Olymposlular olunca savaş sonrasında Zeus-Hades-Poseidon adlı üç kardeş, Dünya Krallığı’nı ‘Gökler-Denizler-Yeraltı’ olmak üzere üç bölüme ayırıp aralarında paylaşır. Bu paylaşımda; Gökyüzü, Zeus’un; Denizler, Poseidon’un; Yeraltı, Hades’in payına düşer. Poseidon, bundan böyle Deniz Tanrılığı Koltuğu’na oturur. Poseidon öncesinde de bu koltuk boş değildi. Homeros’a göre Poseidon’un öncesinde bu koltukta, Deniz İhtiyarı olarak adlandırdığı Proteus var. Mitologların kimilerine göre Proteus’un şekilden şekle girişi; denizin her an değişebilen tarafını, önceden ne yapacağı bilinemeyen doğasını simgelerdi. Ancak Hesiodos tarafından verilen bilgilere göre ‘Deniz İhtiyarı’ olarak bilinen tanrı, Pontos ile Gaia’nın en büyük oğlu Nereus’tur. Nereus, aynı zamanda Nereidler olarak bilinen deniz perilerinin de babalarıdır.
 
Bu ikilemden hareketle Proteus ile Nereus’un; eski deniz tanrısının farklı iki görünümü olduğunu ileri sürenler de yok değil. Bunun yanı sıra Deniz İhtiyarı’nı; Pontos, Glaukos ya da Phorkys adlı deniz tanrıları ile özdeş tutan mitolojik kaynaklar da mevcuttur.
 
Sonuç olarak Deniz İhtiyarı olarak bilinen kişi, Akhaların kahramanı Akhilleus’un annesi Thetis’in babasıdır.
 
Homeros tarafından kaleme alındığı söylenen Odysseia Destanı’nda verilen bilgilere bakılırsa Ege (Aegea)’de, Eğriboz (Euboea) Adası açıklarında, yeleleri altından, toynakları tunçtan olan atlarla birlikte mercan ve değerli taşlardan yapılma su altındaki sarayında yaşayan Poseidon, bu atlarıyla deniz dalgalarının üstünde bir savaş arabası sürmektedir. Romalı şair Vergilius tarafından kaleme alınan Aeneis Destanı’na göre savaş arabasının geçeceği yeri önceden çarşaf gibi dümdüz ve kıpırdamaz bir hale getirirdi. Ayriyeten Poseidon, arabasıyla geçtiği zaman önceden haberdar olan deniz canavarları, arabasının çevresinde oyunlar oynarlarmış.
 
Mercandan ve değerli taşlardan yapılma deniz altındaki sarayında yaşayan Poseidon, Olympos Tanrıları Toplantıları’nı asla ihmal etmez ve sürekli hazır bulunurmuş.
 
Euripides adlı tragedya yazarının verdiği bilgilere göre Truva kent surları, Poseidon ile Apollon tarafından örülmüştür. Ancak Truva kralı Laomedon, onlara önceden taahhüt ettiği parayı vermez. Hatta onları tehditle oradan uzaklaştırır. Ama Truva ve Truvalı, Laomedon’un bu davranışının bedelini çok ağır şekilde öder. Buna çok öfkelenen Poseidon, Truva’ya bir deniz canavarı musallat eder. Bu canavar, Laomedon’un kızını yemeye çalışırken Herakles tarafından öldürülür. Böylece Laomedon’un kızı, Herakles’in sayesinde son anda ölümden kurtulur.
 
Truva Savaşı’nı fırsat bilen Poseidon, Truvalıları destekleyen Zeus’un aksine Akhalılara destek verir. Kimi zaman Trakya tepelerinden savaşı izleyen Poseidon, kimi zaman da dayanamadığı için bir kahraman kisvesine bürünerek aralarına katıldığı Yunanlılara moral verir. Zeus, tanrıları savaşta tuttukları tarafta yer almalarını serbest bırakınca Poseidon, aleni olarak Akhalıların safında yer almaya başlar. Büyük bir yer sarsıntısının öncülüğünde savaş meydanına gelen Poseidon’un karşısına her ne kadar Apollon çıkarsa da amcasıyla karşılaşmak istemediği için geri çekilir. Buna karşın Homeros’un yazdığı Odysseia Destanı’nda Odysseus’a hasım ve onun evine dönüşüne engel olan bir Poseidon görürüz, hep.
 
Odysseus’un, Poseidon’un Thoosa adlı periden doğma tepegöz oğlu Polyphemus’un gözünü çıkarması, bu engellemenin nedeni olarak kabul edilir.
 
Poseidon, denizde sal üzerinde ilerleyen Odysseus’tan oğlunun intikamını hemen orada almak ister:
 
‘Böyle dedi, yığdı bulutları üst üste.
 
Bir anda allak bullak etti, denizi.
 
Üçlü yabasını tutuyordu, elinde.
 
Salıverdi çeşitli yellerin kasırgasını tekmil,
 
Toprağı, denizi kapladı bulutlarla.
 
Karanlık boşandı göklerden,
 
Euros’la Notos ve uluyan Zephyros,
 
Ve koca dağlardan, açık gökten kopan Boreas,
 
Estiler, dört bir yandan boğuşa boğuşa.’
 
Poseidon, Olymposlularla Titanlılar arasında yaşanan savaşta payına düşen dev Polybotes’i, Kos (İstanköy) Adası’na değin kovalamaya başlar. Dev Polybotes’i orada sıkıştırmayı başaran Poseidon, adadan yabasıyla kopardığı koca bir toprak parçasını fırlatır, Polybotes’in üstüne. Dev Polybotes, yeni bir adaya (Nisyrion/Nisyros) dönüşen bu büyük kara parçasının altında kalarak yaşamını yitirir. Kimilerine göre hâlâ burada, kimilerine göre de İstanköy Adası’nın altında yatmaktadır. Devlere karşı savaşmasına karşın çocuklarının arasında birçok dev bulunan Poseidon’un çocuklarından denizin habercisi, balıkadam Triton’u, Odysseus’un adamlarını kapattığı mağarasında yiyen Polyphemos’u, Herakles’in öldürdüğü Albon ve Bergion (Derkynos) adlı kardeşleri ve Hera ile Artemis’i ele geçirmeye çalıştıkları için Apollon’un, ortadan kaldırdığı Ottos ile Ephialtes’i saymak mümkündür.
 
Efsanelere göre başkenti Atina olan Attika bölgesinin hamiliği ya da baş tanrılığı hususunda amca Poseidon ile yeğen Athena arasında bir çekişme yaşanır. Bu çekişmeye son vermek isteyen öteki tanrılar; ‘Adayların ikisi de insanlara birer armağan verecek. Verilen bu armağanlardan hangisi insanlar için daha yaralı ise Atine ve Attika bölgesi, o armağanı veren tanrının olacak.’ şeklinde bir karar alırlar. Bu karara uyan tanrılardan Poseidon, bir anlatıma göre atları, başka bir anlatıma göre ise yabasını yere vurup akropolün tam ortasında suyu tuzlu olmasından ötürü insanların gereksinimlerini karşılamayan bir deniz kuyusu armağan eder. Athena, kendi buluşu olan zeytini armağan eder. Atina kralı, Athena tarafından armağan edilen zeytini, halk için daha yararlı olacağını söyleyince Atina’nın egemenliği, Athena’nın eline geçer. Bu karara öfke duyan Poseidon, Attika ovasını, büyük bir sele teslim eder.
 
 
POSEİDON-KLEİTO AŞKI
 
Yeryüzüne inen tanrıların, bu gezegende yapacak çok işleri vardı. Gezegendeki bu işleri, daha düzenli bir şekilde yürütmek üzere paylaşmayı kararlaştırdılar. Bu paylaşım sonucunda gökyüzü ulu tanrı Zeus’un, yeraltı Hades’in, denizler ve ırmaklar da Poseidon’un payına düştü. Adalar ülkesi Atlantis’i, yaşam alanı olarak seçen Poseidon, ölümlü bir kadından doğma çocuklarını, paylaşım sonucunda payına düşen Atlantis Adası’na yerleştirir. Deniz gören kısmında, adanın orta bölümünde bir baştan bir başa uzanan bir ova vardır. Bu ova, ovaların en iyisi ve en verimlisiydi. Bu ovaların ortalarında yaklaşık 200m uzaklıkta ve her tarafı orta yükseklikte bir dağ bulunuyordu. Bu dağda, topraktan doğma adamlardan biri ikamet ediyordu. Adı Euenor olan bu kişi, karısı Leukippe ile birlikte yaşıyordu. Bu çiftin, Kleito adında bir kızları vardı. Babası ile annesi öldüğü zaman Kleito, evlilik çağına gelmiş genç bir kızdı. Kleito’ya âşık olan Poseidon, sonunda onunla evlenir ve kızın ikamet ettiği dağın zirvesine yerleşirler. Poseidon, çevrelerini kimi zaman geniş, kimi zaman dar bir sıra deniz, bir sıra karadan oluşan halkalarla örmek suretiyle insanoğlu için erişilmesi zor bir yaşam alanı ortaya koyar. Topraktan biri sıcak, öteki soğuk olmak üzere iki su kaynağı çıkaran Poseidon, böylece adada bol bir şekilde çeşit çeşit bitki yetiştirir. Canlının her türü, burada ahenk içinde yaşamını devam ettiriyordu. Eşi Kleito, Poseidon’dan arka arkaya beş kez ikiz erkek çocuk doğurur. Bu ikizlerden ilk doğanlardan birincisi Atlas, öteki Eumelos’tur. İkinci ikizlerinden birincisi Ampheres, öteki Evaimon’dur. Üçüncü ikizlerden ilk doğan Mneseus, arkasından gelen de Autokhthon adlarını almışlardır. Dördüncü ikizlerden ilki Elasippos, ikincisi Mesot’tur. Beşinci ikizlerden birincisi Azaes, ikincisi Diaprepes’tir.
 
Bu çocukları büyütüp eğiten Poseidon, onların eğitiminin tamamlanmasından sonra Atlantis Adası’nı on parçaya böler. Üzerinde annesinin evinin de yer aldığı en geniş ve en verimli toprakları, ilk ikizlerinden önce dünyaya gelene vererek onu, hem kardeşlerinin tamamının hem de adanın başına getirip kral ilan eder. Geri kalanlarına da birçok adamla birlikte geniş topraklar bahşederek birer hükümdarlık sunar. Adanın kralı olarak atadığı en büyük oğluna Atlas adını veren Poseidon, çocuklarının her birine birer isim vermiştir. Atlantis Adası ile Atlantikon Denizi adlarını, bu kraldan alır.
 
Okyanusun adalarının tamamını egemenliğine alan Atlas’ın soyu, süreç içerisinde çoğalmaya, güvenilirlikleri artmaya başlar ve krallığın onuru, şöhreti kuşaklar boyu hep devam edip gider. Adanın, Herakles Sütunları denilen tarafında günümüzde Gadiros Ülkesi adı verilen yere doğru uzanan ucu, Atlas’tan sonra doğan ve Helenlerin Eumelos, yerlilerin Gadiros adını verdikleri ikizinin payına düşmüş. Poseidon’dan olma bu oğulları ve onların çocukları, nesiller boyunca bu ülkede yaşarlar. Okyanusunun daha birçok adaları üstünde de egemenlik kurmuşlardır. Bununla birlikte egemenlikleri, boğazın içlerine yani Aigyptos denilen Mısır’a ve Tyrhenia’ya değin yayılmıştır.
 
Halkın ve ülkenin gereksinim duyduğu her şeyi onlara bahşeden adada, yapı için elzem olan çeşitli alet edevat ve madenler vardır. Her çeşit vahşi ve evcilleştirilmiş hayvan ve onları doyurabilecek göl, akarsu, ova ve meralar mevcuttur. Kâinatın en güzel kokularını yayan, özlerinden nektarların, dertlere şifa ilaçların yapıldığı kökler, çeşitli nebatat, çiçekler ve ağaçlar buradaydı. Beslenmek için gereksinim duyulan buğday, çeşit çeşit sebze, çeşitli kabuklu ve kabuksuz meyve türleri bol bol yetişiyordu. Ada tarafından sunulan tabii zenginliğin bilinciyle evlerini ve yaşadıkları kentleri bayındır hale getirerek zevkle bezediler. Kullanılmış sular, tekrar Poseidon ormanına geri dönüp orada yetişmiş olan her türden ulu ağaçları besliyordu.
 
Ötedeki kürelerin güçlü oğulları
 
Yeryüzünün elementlerini dağıttığı zaman
 
Temel taşını yerine koydular
 
En yüksek ruhsal doğumun
 
Binlerce yıldan beri ilk defa var olan
 
Fakat şimdi, gelecekte ve geçmişte kayıptır
 
Işık yılları günlük gözyaşlarımızdan uzak
 
Sürekli devam eden anlaşılmamış anlar
 
Poseidon deprem ve denizlerin tanrısı oldu
 
Okyanusların efendisi ve onların tüm zenginliğinin
 
İçinde bir ailenin yaşadığı bir adanın tanrısı
 
Güzel ve sağlıklı bir kız çocuk ile birlikte
 
Adanın ismi Atlantis idi
 
Tüm zamanların en büyük hazinesi
 
İnsan gözü buna benzer bir şeyi asla görmedi
 
Gümüş ve altın, bereketli tepeler, ağaçlar ve ovalar
 
Boğazın önünde yer alıyordu
 
Ona “Herakles’in Direkleri” diyorlardı
 
Kızın ismi Kleito idi
 
Berraklık ve aşkın asil bir bakiresi
 
Poseidon kıza âşık oldu
 
Yukarıdaki dağların üzerine bir tapınak yaptı
 
Altın bir kapı ile çevrelenen
 
Ve içine kutsal yasasını yerleştirdi
 
Tanrının oğlu ve toprağın kızı
 
10 tane oğul yaptılar, insan varlıkları
 
Doğumda tanrısı oldular
 
Saf özün ve mükemmel özelliklerin
 
Nasıl da bir tanrısal olasılık kötüyü alt etmek için,
 
İnsanın ne yaptığını dinle!
 
 
POSEİDON-DEMETER AŞKI
 
(Demeter ve Aşkları Bölümüne Bakınız)
 
 
POSEİDON-AMPHİTRİTE AŞKI
 
Adı; Yunanca’da Dünyayı Çevreleyen Kadın anlamına gelen Amphitrite, Okeanos kızı Doris ile deniz tanrı Nereus’un birlikteliklerinden dünyaya gelen ve Nereides olarak bilinen elli kızından biridir. Hesiodos, uyumlu adlarını dize dize saymakla bitiremez (Theog. 240 vd.). Her nasılsa öyküsü, macerası bulunmayan Amphitrite de bunlardan biridir. Bir gün kumsalda kız kardeşleriyle birlikte oynarken onu gören Poseidon, güzelliğine vurulmuş onun. Ancak çok utangaç olduğu için Poseidon’dan kaçan Amphitrite, Atlas’ın dünyayı omuzlarında taşıdığı uzak ülkelere dek kaçar. Bunun üzerine Poseidon tarafından görevlendirilen bir yunus balığı, peşinden gittiği Anıphitrite’yi sırtladığı gibi alır, deniz kralına getirir. Bu vuslat sonucunda evlenmiş ve mutlu bir çift olarak yaşamışlar.
 
Denizden olma birçok yaratığın başında, denizatları ya da yunuslar tarafından çekilen bir arabada, sular üzerinde seyreden bir deniz perisi şeklinde sembolize edilen Amphitrite, Poseidon’a vefakâr bir eş olmuştur. Bazı efsane yazarları tarafından verilen bilgiye göre bu çiftin hiç çocukları olmamış. Hesiodos, Amphitrite’nin, Yunan orijinli olmayan Deniz Tanrısı Triton’u doğurduğunu şöyle anlatır (Theog. 230 vd.):
 
Toprağı sarsıp gümbürdeten Poseidon
 
Amphitrite, tanrıçayla evlendi
 
ve onların sevişmelerinden
 
büyük Triton doğdu, gücü kuvveti sonsuz,
 
o Triton ki dalgaların dibinde,
 
anasının ve soylu babasının yanında
 
altından bir sarayda oturur
 
korkular saçarak çevreye.
 
Yunan mitolojisine göre Phorkys ile Keto’dan türemiştir. Steno ile Euryale’nin kız kardeşidir. Adı, koruyucu anlamı taşıyan Medusa, Gorgonlar olarak bilinen üç kız kardeşin en tehlikelisi ve tek ölümlü olanıdır. Okeanos’un ötesinde ikamet eder. Pençeleri, tunçtan kanatları, başında saç yerine yılanların bulunduğu dişil bir yaratıktır. İnanca göre kendisine bakanları taşa dönüştürme yetisine sahiptir.
 
Erken dönem mitoloji yazarlarına göre doğuştan itibaren bir canavar olan Medusa, geç dönem mitoloji şairlerine göre ise genç ve güzel bir kızdır. Athena tapınağında deniz tanrısı Poseidon ile birliktelik yaşamasından ötürü Athena, tarafından bir canavara dönüştürülerek cezalandırılır.
 
Yılan saçlı Medusa’nın başı, Serifos (Koyunluca) Adası’nın kralı Polydektes’in emriyle Perseus tarafından bedeninden ayrılır. Aynı zamanda Etiyopya prensesi Andromeda’nın kurtarıcısı olan Perseus, kendini görünmez kılan başlık, elindeki büyülü kılıç ve ayağındaki kanatlı sandaletler yardımıyla uyuyan Medusa’ya yaklaşıp başını gövdesinden ayırır. Bu sırada, Poseidon’dan hamile olan Medusa’nın başsız bedeninden Pegasus adlı kanatlı at ile Khrysaor adlı dev oluşur.
 
Perseus, kötülükleri uzaklaştırıcı ve yok edici özelliğe sahip olan Medusa’nın kesik başını, bir süre yanında taşıdıktan sonra olasılıkla Athena’ya takdim etmiştir. Athena da Medusa’nın kesik başını, kalkanına ekletir.
 
Özellikle Athena ile Zeus tarafından kalkanlarında kullanılan Gorgon başı biçimli, harikulade bir koruma gücüne haiz olan nazarlık Gorgoneion, bu nazarlıkla teçhiz edilmiş zırh ya da kalkanlar da Aegis olarak adlandırılmıştır.
 
 
POSEİDON-AİTHRA (PLEİONE) AŞKI
 
Bilgeliği ve kehânetiyle ünlü Troizen kralı Pittheus’un kızıdır, Aithra. Atina’nın efsanevi kralı ve Theseus’un babası Aigeus, kısırlığı konusunda kâhine danışmak üzere Delphoi’ye gider. Delphoi dönüşünde Troizen’e uğrar. Orada bir gece kalan Aigeus, tanrı sözcüsü tarafından kendisine söylenenleri Pittheus’a anlatır. Tanrı sözcüsünün söylediklerini yorumlayan Pittheus, kızı Aithra ile Aigeus’un birlikte yatmasını sağlar. Bu birliktelikten Thesseus doğar.
 
Ancak o gün, tanrılara sunu sunarken karşılaştığı Poseidon’la sevişen Aithra, kızlığını yitirmiştir. Bu nedenle Thesseus’un, Aigeus’un oğlu mu ya da Poseidon’un oğlu mu olduğu belirsizdir. Bu birliktelikten sonra Aigeus ile Aithra Attike’de yaşamaya başlarlar. Dioskurlar olarak bilinen Kastor ve Polydeukes adındaki ikizler tarafından kaçırılan Aithra, Dioskurlar tarafından kız kardeşleri Helena’nın hizmetçisi olarak görevlendirilir.
 
Bir efsaneye göre Helena’yı, Paris ile kaçmaya ikna eden kişi Aithra’dır. Truva’nın düşüşü sonrasında Aithra, torunları tarafından kurtarılır. Ancak oğlu Theseus’un ölüm haberini duyunca canına kıyarak yaşamına son vermiştir.
 
 
POSEİDON-TYRO AŞKI
 
Yunan mitolojisine göre Rüzgâr Tanrısı Aiolos’un Salmoneus adlı oğlu ile Alkidike’nin kızdır. Teselya’da, Zeus tarafından yıldırımlarla vurulan Salmoneus, halkı tarafından hiç sevilmeyen ve delilikle suçlanan bir kraldır. Üvey annesi Sidero tarafından kendisine sürekli işkence yapılan Tyro, bundan ötürü evden kaçarak Enipeus Irmağı’nın kıyısına gidermiş. Neticede Irmak tanrıya âşık olduğu için sık sık aşığı olduğu Irmak-tanrı Enipeus’un kıyısına gider ve orada ağlarmış. Günün birinde Irmak Tanrı Enipeus’un kılığına bürünen Denizler Tanrısı Poseidon, yanına geldiği Tyro ile birlikte olur. Poseidon ile birliktelik yaşayan Tyro, Pelias ve Neleus adlarındaki ikizleri doğurur. Ancak babasının korkusundan doğurduğu ikizleri, dağa bırakır. Dağda büyüyen Pelias ve Neleus adlı ikizler, anneleri Tyro’yu, Sidero adındaki üvey annesinin elinden kurtarırlar. Üvey anne işkencesinden kurtulan Tyro, amcası Kretheus ile evlenir. Bu evlilikten Aison doğar.
 
 
POSEİDON-AMYMONE AŞKI
 
Amymone, Fenike Kralı Phoiniks ya da Mısır kralı Agenor’un Europe adlı kızının kızıdır. Aynı zamanda sayıları elli olan Danaos Kızları’ndan da biridir.
 
Poseidon, Athena Pallas’tan Yunanistan’da yer alan Troizen kentinin kendisine verilmesi gerektiğini söyler. Athena, karşı çıkınca da aralarında bir anlaşmazlık doğar. Araya giren Zeus, kenti ikiye böler. Bu bölüşüm, tarafları hoşnut etmemiş. Herodot’a göre Poseidon, Zeus’tan Aigina Adası’nı; Dionysos’tan Naksos Adası’nı, Apollon’dan Delphoi kentini istiyormuş. Ancak bu isteklerin hiç biri kabul edilmez. Poseidon bu kez de Helios’tan Korinthos’u ister. Bunun üzerine yüzkollulardan Briareus, hakem olarak atanır. Bu istek de reddedilince Poseidon, bu kez Hera’dan Argolis’i ister. Bu isteği de reddedilen Poseidon, hırsından Argoliste’ki akarsuların tamamını kurutur.
 
Argolis kralı Danaos, bu kuraklıktan ötürü kızlarını, su aramaya gönderir. Su aramaya giden Danaos kızlarından Amymone, ormanlık bir ormanda gürültülü bir şekilde yürür. Gürültü çıkardığı için ormanda uyuyan bir Satyr uyanır. Uykudan uyanan Satyr, karşısında güzel Amymone’yi görünce ona tecavüze yeltenir. Amymone bir süre direnir. Ancak karşı koymayacağını anlayınca Poseidon’a yakarmaya başlar. Amymone’nin yalvarıları üzerine yardıma gelen Poseidon, satyr’i kovarak oradan uzaklaştırır. Amymone’nin güzelliği karşısında kendinden geçen Poseidon, oradaki bir kayanın altında onunla birlikte olur. Bu birliktelikten oğulları Nauplios doğar. Nauplios, Argos kentinin güneyindeki Nauplia kentinin kurucusudur.
 
Kızın, su aramaya geldiğini öğrenince üççatallı yabasını kayaya vurarak bir su kaynağı yaratır. Bu kaynak daha sonra Amymone adıyla anılacaktır. Amymone aynı zamanda Aiskhylos’un kaleme aldığı ‘Yalvarıcı Kadınlar’la başlayan ve Danaos kızları ile Aigyptosoğullarının dramını dile getiren Trilogia’ya ulanmış bir Satyr oyununun adıdır.
 
 
POSEİDON-ALOPE AŞKI
 
Alope, Kerkyon’un torunu ya da kızıdır. Kerkyon kimi anlatımlara göre yol kesip adam öldüren bir hayduttur. Kimi anlatımlara göre ise Eleusis kralıdır. Poseidon ile yaşadığı birliktelikten hamile kalan Alope, Hippothoon adında bir erkek çocuk doğurur. Bunu öğrenen Kerkyon, kızı Alope’yi diri diri toprağa gömer. Bu olaydan haberi olan denizler tanrısı Poseidon’un, Alope’yi tekrar dirilttiği söylenir.
 
 
POSEİDON-KAİNEUS AŞKI
 
Yunan mitolojisine göre Truva Kuşatması sırasında Akha orduları başkomutanı Agamemnon tarafından öldürülen Truvalı savaşçı Elatos’un kızıdır. Kendisiyle karşılaşan Denizler tanrısı Poseidon’la birlikte olur. Poseidon’un kendisiyle birlikte olmasına itirazda bulunmayan Kaineus, ona tattırdığı zevkin bedelini ister, kendisinden. Poseidon, ‘İsteğin ne?’ diye sorar. Kaineus, kadınlıktan usandığı için kendisini erkeğe dönüştürmesini ister. İsteğini memnuniyetle karşılayan Poseidon, onu bir erkeğe dönüştürür.
 
Poseidon tarafından erkeğe dönüştürülen Kaineus, Argonautlar Seferi’ne ve Kalydon Yaban Domuzu Avı’na katılarak ünlü kahramanlar arasında yer alır. Erkeğe dönüştürülmesinin ardından tanrıların, hatta Zeus’un işlerine burnunu sokmaya başlar. Bundan rahatsız olan Zeus, Kentauroslar olarak bilinen At Adamlardan, Kaineus cezalandırmalarını ister. Bunun üzerine Kentauroslar, Kaineus’a karşı bir savaş başlatırlar. Bu savaşta her ne kadar birçok Kentauros yaşamını yitirirse de neticede Kentauroslar tarafından kütüklerin altına konularak nefessiz bırakılan Kaineus, yaşamını yitirir. Cenaze töreni sırasında çok garip bir olay yaşanır. Bir anlatıma göre Kaineus, defnedilmek üzereyken aniden eski haline yani kadın haline dönüşür ve öyle gömülür.
 
 
POSEİDON-SKYLLA AŞKI
 
Yunan mitolojisine göre Sicilya ve İtalya arasında yer alan Messina Boğazı’nın durgun tarafında yaşayan bir canavardır. Altı uzun bacağı ve korkunç bir başı olduğu rivayet edilen Skylla’nın her bacağının ucunda, keskin dişlerinin bulunduğu söylenir. Bedeni, on iki köpek ayağı ve bir kedi kuyruğundan meydana gelir. Phorkys ile Keto’nun çocuklarından biri olan Skylla; Hekate, Krataeis ve Lamia’nın kardeşidir. Batı’nın ilk büyük lirik şairi Stesichorus’un kaleme aldığı yapıtların da arasında bulunduğu kimi kaynaklara göre ailesinin Triton ve Lamia olduğu söylemektedirler.
 
Geleneksel sanatta gövdesinin üst bölümü kadın, alt bölümü balık kuyruğundan ve boğazları halkalı dört ya da altı köpek başından oluşan bir canavar gibi betimlenmiştir.
 
Odysseia Destanı’ndaki bilgilere göre dehşet verici bir şekilde uluyan ve sesi, yeni doğan köpek yavrusunun sesini andıran Skylla’nın kendisi dev cüsseli bir canavardır. Tanrılar dâhil hiç kimse onu görmek istemez. On iki ayağının tamamı biçimsizdir. Upuzun altı da boynu ve her birinde korkunç bir baş bulunmaktadır. Kafalarının her birinde dişler sık ve üst üste üçerli sıra halinde dizilmiştir.
 
Bir efsaneye göre ise Skylla, çok güzel ve alımlı bir kızdır. Onu gören Poseidon, Skylla’ya âşık olur ve onunla bir aşk yaşar. Poseidon’un Skylla ile yaşadığı aşkı öğrenen karısı Amphitrite, kıskanmaya başlar. Kıskançlık krizlerine kapılan Amphitrite, Skylla’ya büyü yapar. Skylla’nın sürekli yıkandığı kaynağın içine büyülü otlar atarak Skylla’yı on iki ayaklı korkunç bir köpeğe dönüştürür.
 
 
POSEİDON-İPHİMEDEİA
 
İphimedeia, Rüzgâr tanrısı Aiolos ya da Güneş tanrısı Helios ile Rodos Adası’na adını veren Rhode’nin oğlu Triopas’ın kızı ve Uranus ile Gaia’nın oğlu Aloeus’un karısıdır. Poseidon’a âşık olur. Ancak tanrıdan beklediği yakınlığı ve sevgiyi bulamayınca büyük bir umutsuzluğa kapılır. Buna rağmen Poseidon’u görebilmek amacıyla sürekli denizin kıyısına iner ve orada dolaşıp dururmuş. Günün birinde yine denizin kıyısında dolaşırken aniden bedeninin tamamını saran aşk ateşini söndürebilmek için hemen denize atar, kendisini. Avuçladığı deniz suyundan göğsüne su dökerek Poseidon ile sevişmek için dilekte bulunur. Sonunda dileği kabul gören İphimedeia, Denizler Tanrısı Poseidon’la bir araya gelerek doyasıya sevişirler. Uzun süre devam eden bu sevişmenin neticesinde İphimedeia’nın Otos ve Ephialtes adlı iki oğlu olur. Ancak görünürdeki babaları Aloeus olduğu için bu iki kardeş, Aloeusoğulları adıyla anılırlar. Her yıl enine doğru bir karış, boyuna doğru bir kulaç büyüyen bu iki dev kardeş, dokuz yaşına geldiklerinde tanrılara savaş açarlar.
 
Tanrı Ares’i zincire vurup bir küpün içinde on üç ay bekleten Aloeusoğulları, âşık oldukları av tanrıçası Artemis ile kadının ve analığın koruyucu tanrıçası Hera’yı kaçıracaklarını, karalarla denizlerin yerlerini değiştireceklerini ve Olympos Dağı’nın üzerine Ossa Dağı’nı, onun tepesine de Pelion Dağı’nı koyarak gökyüzüne çıkacaklarını söylerler. Ancak daha sonra tanrıların hışmına maruz kalan Aloeusoğulları, Zeus’un yıldırımları ya da Güneş ve Sanat Tanrısı Apollon’un oklarıyla can vererek Ölüler Ülkesi denilen Hades’e giderler. Orada başlarında durmadan öten baykuşlarla birlikte kement olarak kullanılan yılanla bir sütuna bağlanırlar.
 
 
POSEİDON’UN PELOPS’A SEVDASI
 
Çok yakışıklı ve son derece güzel olan Pelops, Pleiad ailesinden Tantalos ile Dione’nin oğludur. Zeus tapınağından altın köpeği çalan Pandareos’un suç ortağı olan Tantalos, yalan yere yemin ettiği gerekçesiyle Zeus tarafından Sipylos Dağı’nın altına konularak cezalandırılır.
 
Tantalos tarafından Sipylos Dağı’nda verilen şölene tanrılar da çağrılıdır. Ancak bir terslik yaşanır. Hazırlanan yemekler, konuklara yetecek kadar değildir. Bunu gören Tantalos, oğlu Pelops’u öldürerek etlerinden yaptırdığı yemekleri konuklarına sunar. Başka bir anlatıma göre ise Tantalos, tanrıları test etmek yani, onların gerçekten tanrı olduklarına inanmadığı için amacıyla yapmıştır bu işi. Doğa Tanrıçası Persephone’yi yitiren ve bundan ötürü dalgın olduğu için Pelops’un sol omzunu yiyen Bitki Tanrıçası Demeter dışındaki tüm tanrılar, olayın farkına vardıkları için yemeği yemezler. Bunun üzerine önce Tantalos’u cezalandıran Zeus, ardından parçalarını bir araya getirttiği Pelops’u yeniden yaşama döndürür. Pelops, Yunan mitolojisinde lânetli aile olarak bilinen Pelopsoğulları ya da Pelopidailerin atasıdır. Peleponnes(Mora)’e adını veren ve Tantalos ile Ksanthos’un oğlu ve Zeus’un torunu olan Pelops, Phrygia kralıdır.
 
Bu olaydan sonra Tantalos’u cezalandıran Zeus’un buyruğuyla bir kazanda toplanan Pelops’un parçaları, kazanda kaynatıldıktan sonra ortaya ışıklar içinde bir delikanlı olarak belirmeye başlar. Pelops’un güzelliğine hayran kalan Poseidon, onu Olympos’a çıkararak yatağına alır. Denizler Tanrısı Poseidon, uzun zamandan beri arkadaş oldukları Pelops’a kanatlı atlar tarafından çekilen bir araba armağan ederek onu yeryüzüne gönderir. Pelops, bu kanatlı atlar ve arabacı Myrtilos sayesinde Elis kralı Oinomaos’u araba yarışında yenerek kızı Hippodameia ile evlenme hakkını elde eder. Dramatik kişiliği nedeniyle günümüze değin süregelen tragedyaların kahramanı olan Tantalos oğlu Pelops, Elis kralı Oinomaus’u alt ettiği yarışlar ile Peloponnes (Mora) Yarımadası’ndaki Olympos (Olimpiyat) Oyunları’nın öncüsü olarak kabul görür.
 
 
ZEUS VE AŞKLARI
 
ZEUS
 
Yunan mitolojisine göre Titanlar adındaki ikinci Tanrılar Kuşağı’nın en küçüğü olan Kronos, kendi kız kardeşi Rhea ile evlenir. Bu evliliğin neticesinde Poseidon, Hades, Hera, Demeter, Hestia ve Zeus doğar. Ancak Kronos, çocuklarının kendi iktidarına el koyacağından korktuğu için kardeşi ve aynı zamanda eşi olan Rheia’nın doğurduğu tüm çocukları yutar. Hesiodos, Kronos’un bu durumunu şöyle dile getirir:
 
Korkuyordu Uranos’un mağrur
 
torunlarından biri
 
ölümsüzler arasında kral olacak diye.
 
Gaia ve Uranos bildirmişti ki ona
 
Ne kadar güçlüler güçlüsü de olsa
 
Kendi oğluna yenilmekti kaderi
 
Rhea bu duruma son derece üzülmektedir. Onun üzüldüğüne tanık olan Uranos ile Gaia ona yardım ederler. Zeus’a hamile olan Rhea, Girit’te bulunan İda Dağı’ndaki Lyktos Mağarası’na saklanır ve Zeus’u orada doğurur. Kocası Kronos’a da bir beze sardığı kocaman bir taş verir. Kronos, Zeus diye kendisine verilen taşı yutar. Böylece kurtulan Zeus, Girit’teki mağarasında büyür. Kronos’u ve onun soyundan gelen Titanları yenerek Üçüncü Kuşak Tanrılar olarak bilinen Olymposluların egemenliğini başlatır.
 
Üçüncü Tanrılar Kuşağı olarak bilinen Olymposluların en küçüğü olmasına rağmen en büyüğü olarak görülen Zeus, insanların babası olarak da kabul edilir. Yunan çoktanrıcılığının üst konumunda bulunur. Yağmur, şimşek, mevsimler ve gece ile gündüzün düzenleyeni ve doğa olaylarının yönetenidir. En önemlisi de Göksel Işık tanrısıdır. Adının sözcük anlamı olan göğün parlaklığı da bunun bir kanıtıdır. Krallığın ve sosyal düzenin garantörü ve en üst hâkimi konumundadır. Pederşahi bir teşkilatlanmanın ve ilkel aşama ve derece düzeninin sembolüdür. Akıldışı, haksız ve anlaşılmadık ne varsa bunlara yazgı adına boyun eğen Zeus, yazgıya inananların başında gelir.
 
Babasının erkeklik organını kesip denize attıktan sonra evrenin egemenliğini ele alan ve Hint-Avrupalıların Yağmur ve Hava tanrısı olan Zeus; çeşitli adlar altında farklı görevler üstlenerek Yunanlılara hizmet verir.
 
Zeus Ephestios: Ocak Tanrısı
 
Zeus Herkios: Evi ve tarlayı koruyan tanrı.
 
Zeus Polieus: Kent devletini koruyan tanrı
 
Zeus Soter/Zeus Eleutheros: Kurtarıcı tanrı
 
Zeus Hikesias/ Zeus Ksenios/ Zeus Metoikios: Ülkelerarası ilişkileri düzenleyen ve yasaları gözeten tanrı
 
Zeus Nephelegereta: Bulutları devşiren tanrı.
 
Zeus Aigiokhos: Kalkan taşıyan tanrı.
 
Zeus Asteropetos: Şimşek çaktıran tanrı.
 
Zeus Kelaineppes: Kara bulutlu tanrı.
 
Zeus Terkiperaunos: Yıldırımdan hoşlanan tanrı.
 
Zeus Aitheri Nalon: Gök (Esir)’te oturan tanrı.
 
Zeus Hypsibretmetes/Zeus Erigadapos: Yüksekte ve kuvvetle gürleyen tanrı.
 
Zeus Georgos: Çiftçi tanrı.
 
Zeus Olbios/Zeus Plousios: Zengin Tanrı.
 
Zeus Pluotus/Zeus Pluotun: Zenginlik veren tanrı.
 
Zeus Ktesios: Kazandıran tanrı.
 
Zeus Metieta: Her şeyi düşünen tanrı.
 
Zeus Hypatos Mestor: Büyük aydınlatıcı tanrı.
 
Zeus Hypermenes: Büyük güçlü tanrı.
 
Zeus Eristhenes: Çok Kuvvetli tanrı.
 
Zeus Euryopa: Uzağı gören tanrı.
 
Zeus Phrotrios: Soy Tanrısı.
 
Zeus Agoraios: Pazar Yeri tanrısı.
 
Zeus Horkios: yalan yere ant içenlerden öç alan tanrı.
 
Zeus Kahhersios: Arındırıcı tanrı
 
Zeus panomphaios: Olacakları önceden bilen tanrı.
 
Zeus Tamies Polemoio: Savaşı yöneten tanrı.
 
Zeus’un tapınaklarının içinde en çok itibar göreni Yunanistan’ın Dodone kentindeki Epeiros Tapınağı’dır. Zeus’a Arkadhia, Messinia’daki Lykeos ve İthome Dağı’ndaki tapınaklarda da tapınılırdı. Beş yılda bir düzenlenen oyunların (Olimpiyat Oyunları) yapıldığı Olympia Tapınağı’nın yanı sıra Atina akropolisinin güney kısmında bir tapınağı bulunan Zeus için Attike’de Buphonia, Olympia ve Diasia adı verilen şenlikler yapılırdı.
 
Babası Kronos’un hükümdarlığını yıkıp yerine geçtikten sonra tüm tanrıların üst yöneticisi konumuna gelen Zeus, göklerin ve yağmurun tanrısı oldu. Bulutları da o bir araya getirirdi. Onu kızdıranlara fırlattığı şimşekler, silahıydı. Hera’yla evli olmasına rağmen çapkınlıkları ve güzel kadınlara zaafıyla ünlüdür. Bir kartal, keyfinin kâhyası olarak ona hizmet ederdi. Getir-götür işleri ve sakilik yapmak Ganymedes’e aitti. Ganymedes, o kadar güzel bir çocuktu ki Zeus, onu İda Dağı’ndan kaçırıp Olympos’a getirerek ölümsüz yapmıştı. Yeminlerini bozanların ve yalan söyleyenlerin cezalandırıcısı olan Zeus’un ağacı meşe, akıl hocası meşe ağaçlarının vatanı olan Dodona’dır.
 
Zeus’un, Titanlara düşman olacağını önceden bilen Titanların annesi Gaia, Zeus’u öldürme görevini ikinci oğlu Kronos’a verir. Kronos, durumu Rhea’ya anlatır. Rhea, Zeus’u Titanlara vereceğine ant içer. Ancak Zeus doğduktan sonra bu sözünü yerine getirmeyen Rhea, Zeus’u bir kartala emanet eder. Kronos geldiği zaman da bebeğe benzeyen bir taş parçasını beze sarıp Kronos’a verir. Kronos, Zeus sandığı taşı yutar ve geri gider. Ancak olayı öğrenen Gaia, oğlu Kronos’u yok eder. Bu arada bir mağarada büyüyüp yeterli güce ulaşan Zeus, annesini ve kardeşleri Hades ile Poseidon’u tutsak alan Kronos’un elinden kurtarır sonra Titanlara karşı savaş açar. Onların ruhlarını yakalayarak tutsak eder. Titanların en büyüğü konumunda olan Atlas, bu olayı duyar duymaz hemen savaş bölgesine gider. O sırada tutsak edilmek üzere olan Gaia ve dört kardeşini esaretten kurtarır. Zeus da Atlas’ın ruhunu yakalar ve onu sonsuza dek dünyayı sırtında taşımaya mahkûm eder. Kurtulan öteki Titanlar, yeraltında güvenli bir bölgede yaşamaya başlarlar.
 
Zeus’tan intikam alma hırsıyla yanıp tutuşan Gaia, Prometheus’u Olympos Dağı’ndaki yaşam ateşini çalmakla görevlendirir. Prometheus, Gaia tarafından verilen görevi başarıyla yerine getirip Zeus’tan ateşi çalar. Gaia, Prometheus tarafından getirilen bu yaşam ateşiyle insanoğlunu yaratır. Yarattığı bu insanları, Zeus’a düşman etmek için büyük çaba gösteren Gaia’nın bu çabaları boşa gitmiştir. Çünkü insanlar, Zeus’un hâlâ tanrı olduğuna inanır ve ona tapınırlar. Aradan uzun zaman geçer ve Zeus’un Ares ve Athena adlı çocukları doğar. Bunlar, Olympos Dağı’nın üyesi olurlar. Bunlardan Athena, Titanlarla dost olur. Bunu öğrenen Ares, onu babası Zeus’a jurnaller. Zeus da Athena’yı bir daha yeryüzüne inmeme cezasına çarptırır. Artık Ares’e düşman olan Athena, dünyayı ele geçirmek isteyen Ares tarafından toplanan orduyu yok eder. Buna karşılık vermeye hazırlanan Ares de Athena’nın kenti Atina’yı yıkmak için çaba gösterirse de Atina’ya girmeyi bile başaramaz. Kenti yok etmenin yollarını arayan Ares, Atina’da yaşanan bir savaşı izler. Bu savaş, barbarlarla Spartalılar arasında geçmektedir. Savaşın yenileni Spartalılar olur. Sparta ordusundan geriye kalan tek kişi, Sparta ordusunun komutanı Kratos’dur. Kratos evinden ayrılırken karısına ve kızına ölmemek için ant içer. Barbarların lideri köşeye sıkıştırdığı Kratos’u öldürmek üzereyken Kratos, düşmanını öldürmesi karşılığında hayatını Ares’e satar. Böylece Ares, büyük bir koz elde etmiştir. Kratos’u, Atina’yı yıkma işinde kullanmayı düşünen Ares, onun önerisini kabul eder ve tüm barbarları yok eder. Ares tarafından Kratos’a üç metrelik bir zincire bağlı olan kargaşa bıçakları verilir. Bu zincirler, Kratos’un eline yapışır. Kratos, artık bir tanrı gücüne kavuşmuştur. Ares, Kratos’dan kendi köyündeki herkesi öldürmesini ister. Kratos, karısı ve kızı dışındaki herkesi öldürür. Kratos’un iradesine el koyan Ares, Kratos’un kızını ve karısını öldürür. Kratos, Ares’ten nefret etmeye başlar.
 
Aşktan ziyade güzellikle ilgilenen Zeus, tanrıçaların en güzellerinden Hera ile evlenebilmek için epey çaba harcamıştır. Buna çok kızan Hera, ona yaşamı zindan etse de aldırdığı pek yoktur, Zeus’un. Hera’nın korkusundan aşk serüvenlerini, ancak çeşitli hayvanların kılığına bürünerek gerçekleştirmektedir. Evlilik tanrıçası olduğu için Zeus’la iyi geçinmek zorunda kalsa da Zeus’un evlilik dışı çocuklarına ve ilişkiye girdiği kadınlara yapmadığını bırakmaz, Hera.
 
Zeus’un birlikte olduğu kadınları Tanrıçalar ve ölümlüler olarak iki gruba ayırmak mümkündür.
 
 
I-AŞK YAŞADIĞI TANRIÇALAR
 
Demeter: Persephone doğar.
 
Dione: Aphrodite doğar.
 
Eurynome: Kharitler (Aglaia, Theleia, Euphrosyne) doğar.
 
Hera: Ares, Hebe, Eileithyia, Hephaistos doğar.
 
Leto: Apollon ve Artemis doğar.
 
Metis: Athena doğar
 
Mnemosyne: Musalar (Kleio, Euterpe, Thaleia, Melpomene, Terpsikhora, Erato, Polymnia, Kalliope ve Urania) doğar.
 
Themis: “Horalar (Eunomia, Dike ve Eirene)” ve Moiralar (Lakhesis, Klotho, Atropos) doğar.
 
 
II-AŞK YAŞADIĞI ÖLÜMLÜ KADINLAR
 
Aigina: Aiakos doğar.
 
Alkmene: Herakles doğar
 
Antiope: Amphion ve Zethos doğar.
 
Danae: Perseus doğar
 
Elektra: Dardanos, İasion ve Harmonia doğar.
 
Europa: Minos, Sarpedon, Rhadamanthys doğar.
 
İo: Epaphos doğar.
 
Kallisto: Arkas doğar
 
Laodameia: Sarpedon doğar.
 
Leda: Helene ve Dioskurlar (Kastor-Polydeukes) doğar.
 
Maia: Hermes doğar.
 
Niobe: Argos ve Pelasgos doğar.
 
Pluto: Tantalos doğar.
 
Semele: Dionysos doğar.
 
Taygete: Lakedaimon doğar.
 
 
AŞK YAŞADIĞI TANRIÇALAR
 
ZEUS-DİONE AŞKI
 
Sözcük olarak dione, ‘tanrı’ anlamına gelen ‘dios’ sözcüğünün dişil şeklidir. Dodona kentinin Titan kökenli tanrıçası olan Dione, bu kentteki tapınakta Zeus’un ‘tapınak eşi’ olarak kabul görürdü. Bu tapınakta güvercinler anlamına gelen Peleiades adı verilen üç yaşlı rahibe, olasılıkla Dione’ye hizmet ederlerdi. Güzellik tanrıçası Aphrodite’in sembolünün güvercin olmasından ötürü bu rahibeler, güvecinler anlamına gelen Peleiades adı ile anılırlardı.
 
Hesiodos’un, Thegonia’sına göre Okeanos ile Tethys’ten doğma üç bin Okeanos kızı (ki bunlar Okeanid olarak anılırlar) arasında sayılan Dione; Homeros’un destanlarında Aphrodite’in anası; Yunanlı tarihçi Apollodorus tarafından da Uranos-Gaia çiftinin kızları olarak gösterilmektedir. Bunun yanı sıra kimi yazarların Okeanos’un kızı Doris’le Nereus’un kızları olarak gösterdiği Dione; kimi yazarlarca da Titanlı Atlas’ın kızı ve yeraltında sonsuz cezaya çarptırılmış olan Tantalos’un karısı olarak gösterilir. Bütün bunlar, onu hem Titanlı hem de Okranid yapmaktadır. Dione’nin Themis, Phoebe ve Mnomosyne adlarındaki kız kardeşleri de tıpkı Dione gibi birer kehânet tanrıçasıdırlar. Mora Yarımadası’nın batı kıyısında bulunan Elis bölgesindeki Lepreon kentinde Dione adına mukaddes olarak kabul edilen bir koru bulunmaktadır. Zeus’un sevgilisi, Aphrodite ile Niobe’nin annesi olan Dione, öteki kimi tanrılarla birlikte Artemis ile Apollon’un Delos Adası’ndaki doğumlarında hazır bulunmuştur.
 
Mitolojik Lydia kralı Tantalos’la evli olan Dione, Tantalos’tan lânetlenmiş soyun atası olan Pelops ile anaerkil toplumun bir yansısı olan Niobe’yi doğurur.
 
Hesiodos, Aphrodite’in deniz köpüğünden dünyaya geldiğine ilişkin farklı bir efsane anlatır. Bu efsaneye göre Kronos, annesi Gaia tarafından kendisine verilen orakla tahtından indirdiği babası Uranos’un cinsel organını keserek okyanusa atar. Uranos’un kesilen organın düştüğü denizden, köpüklerin arasından Aphrodite doğar. Tanrıça Aphrodite, oğlu Aineias’ı korumak için savaşa karışıp Diomedes’in kargısıyla yaralanınca Dione, onu bir ana şefkatiyle sarar, öğütler verir, yarasını iyi eder ( İ l . V, 370 vd.):
 
Aphrodite, anası Dione’nin kapandı dizlerine.
 
Dione kollarıyla sardı kızını, okşadı diller döktü:
 
“Hangi tanrı kıydı sana, yavrucuğum, göz göre göre bir kötülük mü işledin ki?” diye sorar. Aphrodite, der ki:
 
“Tydeus oğlu, taşkın canlı Diomedes vurdu beni, sevgili oğlumu, Aineias’ı çekiyordum savaştan; tekmil insanlar arasında onu severim en çok.
 
Kavga Troyalılarla Akhalar arasında değil artık,
 
Danaolar başladı ölümsüzlerle çarpışmaya”.
 
Karşılık verdi yüce tanrıça Dione, dedi ki: Aldırma kızım, sık dişini, bağrına taş bas. Biz Olympos’ta saray kurmuş tanrılar çok çektik insanlardan, epey de çektirdik birbirimize… Diomedes’i, gök gözlü Athena saldı senin üstüne. Ama şunu bilmiyor Tydeus’un o çılgın oğlu: ‘Ölümsüzlerle savaşan insan çok yaşamaz’. Böyle dedi, sildi iki eliyle Aphrodite’nin bileğindeki özü, yara iyi oldu, ağır acılar dindi.
 
 
ZEUS-EURYNOME AŞKI
 
Eurynome, eurys (geniş) ile nomia (otlaklar) veya nomos (yönetim) sözcüklerinin birleşiminden türemiş bir isimdir. Yunan mitolojisinde Euerynome adlı iki Okeanid mevcuttur. Bunlardan birincisi, Zeus’un üçüncü eşi Eurynome’dir. Yunan mitolojisine göre engin denizin kişilik kazandırılmışı olan Okeanos ile denizin üretkenliğini arttıran deniz tanrıçası Tethys’in kızıdır. İlk okyanusu yaratan tanrıça olarak bilinir. Okyanusu yarattıktan sonra dalgaların üzerinde bir yılanla dans ederek evreni yaratmış. Bütün deniz, nehir ve su perilerinin bu tanrıçaya hizmet ettikleri söylenir.
 
Kendisini çok seven Zeus’la birlikte olup göze hoş görüneni sembolize eden ve Kharites olarak anılan Aglaia, Thaleia ve Euphrosyne adlarındaki Üç Latifeler ya da Letafet Perileri’ni doğurur. Bununla birlikte hem Arkadhia’da yer alan Neda Irmağı’nın tanrıçası hem de gene Arkadhia’da bulunan Asopos Irmağı’nın tanrısı Asopos’un annesidir.
 
İkinci Eurynome de birincisinden daha yaşlı olan bir Titan’dır. Olympos’un ilk egemeni olan Titan kökenli tanrı Ophion’un karısı ve aynı zamanda Olympos’un ilk tanrıçasıdır. Ancak kendilerine meydan okuyan Kronos ve Rhea ile tutuştukları güreşte Ophion Kronos’a, Eurynome de Rhea’ya yenilince Olympos tacını kaybeden Ophion-Eurynome çifti ya Tartaros’a atılmışlar ya da Okeanos Nehri’nin dibine gömülmüştür. Buna rağmen İki Eurynome’nin özdeş olma olasılığı da bulunmaktadır.
 
 
ZEUS-HERA AŞKI
 
Yunan mitolojisine göre analığın ulviliğini ve hâkimiyetini sembolize eden Hera, Yunan Evlilik Tanrıçası’dır. Evli kadınlara özel bir ilgi gösterir. Okeanos ve Tethys adlı Titanlar tarafından büyütülmüştür. M. Ö. 1700–1400 arasını kapsayan eski Mykenai ve M. Ö. 1400–1200 yılları arasını kapsayan Yeni Mykenai olmak üzere iki bölümden oluşan Mykenai Dönemi’nden itibaren tapınım gören Hera ile Aşerah adlı Sami Tanrıçası arasında özdeşlikler kurulmuştur. Baş tanrı Zeus’un hem kız kardeşi hem de karısı olan Hera, Kronos-Rhea ikilisinin kızıdır. Baş tanrı Zeus ile olan birlikteliği, sadakatsizliklere ve geçimsizliklere rağmen insanların evliliklerine örnek oluşturan Hera, aynı zamanda verimli toprağın, bahar bitkilerinin ve çiçeklerin tanrıçası ve kadınların koruyucusudur. Romalıların, kendi evlilik tanrıçası İuno ile özdeş tuttuğu Hera; çoğu zaman kin güden, çekemeyen, kızan, saldıran bir tanrıça şeklinde tanıtılır. Nitekim bir jüride bulunan ve Hera-Athena-Aphrodite üçlüsünden Aphrodite’i birinci seçerek altın elmayı ona veren Paris’ten verdiği bu kararın intikamını almak için Truva Savaşı sırasında kente karşı savaşması onun bu karakterinin bir ifadesidir. Pek çok mitolojik söylence, Hera’nın, Zeus’un kendisine sadakatsizliğine karşı aldığı öçlerden, kıskançlığından söz eder. Klasik dönem öncesinde giyimli, başı örtülü, kimi zaman ayakta kimi zaman tahtta oturur şekilde betimlenen Hera’nın başındaki örtü, daha sonraları kaldırılmıştır. Kutsal hayvanları inek ve tavus kuşudur.
 
Efsaneye göre bir bahar günü tapınağında dinlenen Zeus, hava almak için penceresinin önüne giderek dışarısını seyreder. Pencereden bahçeye baktığı zaman dünyalar güzeli bir kızın, çiçeklerin arasında şarkı söyleyerek dolaştığını görür. Çiçekler arasında salınıp dolaşan bu genç kızı gördüğü andan itibaren yüreğinde fırtınalar kopmaya başlayan Zeus, birden silkelenerek, ‘Bu da kim acaba? der, içinden. Bir müddet sonra baştan aşağı süzdüğü bu güzel kızın, kız kardeşi Hera olduğunu fark eder. Kendi kendine, ‘Benim bu kardeşim nasıl da büyümüş serpilmiş, nasıl olurda onu hiç fark edemedim’ diye söylenmeye başlayan Zeus’un çapkınlık damarı tutmuş. Cin fikirli tanrı, Hera’nın yanına nasıl sokulacağının ve onu nasıl elde edeceğinin planlarını yapar.
 
Sonunda, kuşları çok seven (özellikle tavus kuşu) kardeşi Hera’nın yanına yaralı bir kuş kılığına bürünerek giden Zeus, Hera’nın omzuna konar. Omzunda titreyen kuşu fark eden Hera, şefkatle bağrına bastığı kuşu okşamaya başlar. Bunu fırsat bilen Zeus, oracıkta Hera’ya sahip olur.
 
Bir başka anlatıma göre de Zeus, kendine bir eş aradığı zaman Hera, daha sütannesi Markis ile birlikte yaşayan genç bir kızdır. Markis, onu hiç yalnız bırakmazmış. Buna rağmen Hera, soğuk kış günlerinin birinde ıssız bir yerde tek başınaydı. Tam bu sırada soğukta üşüdüğü için titreyen bir guguk kuşu gelip Hera’nın omuzuna konar. Soğuktan titreyen kuşa acıyan Hera, onu ısıtmak amacıyla iki göğsünün arasına koyar. Hâlbuki Hera’nın acıyıp iki göğsünün arasına koyduğu guguk kuşu, Zeus’un ta kendisidir.
 
Hera’nın iki göğsünün arasındaki Zeus, Hera’ya: ‘Hera, isterim ki sen benim karım olasın. Büyük gözlü güzel tanrıça, benimle birlikte Olympos’a gelerek orada parlak bir taht üzerinde benim sağ yanımda oturarak saltanat sürmeni istiyorum.’ diye seslenir. Hera’nın, bu cazip öneriyi geri çevirmesi mümkün değildi. Ancak, hemen kabul etmesi de olanaklı değil. Zira kendisini biraz ağıra sarmak istiyordu. Bunun için; ‘Düşünmem gerekir. Cevabımı birkaç gün içinde sana bildiririm.’ der. Zeus, ‘tamam beklerim.’ diye yanıtlar.
 
Bir süre sonra Hera’dan olumlu yanıt alan Zeus, onu, düğün yeri olarak seçtiği Kitheron Dağı’nın yemyeşil ormanlarla bezenmiş en yüksek tepesine götürür. Tanrıların evlenme kararını sevinçle karşılayan ağaçlar, dallarını yere kadar eğerek onları selamlarken, çeşmelerden çevreye; Ambrosia adı verilen ve Olympos tanrıları tarafından içilen büyülü bal kokusu yayılmaya başlamış. İnanışa göre ambrosia, içenlere gençlik, mutluluk ve ölümsüzlük bahşeden bir içkidir. Davetli olan tanrı ve tanrıçaların tamamı düğüne katılmak üzere Olympos’tan aşağıya inerler. Son derece muhteşem olan düğüne bir peri hariç, göklerin ve yerlerin tüm tanrıları, tanrıçaları ve perileri de icabet etmişlerdi. Düğüne, tembelliği nedeniyle katılamayan Khelone adındaki peri, bu tembelliğinin bedelini ağır öder. Zira tanrılar, onu ağır hareketin ve hantallığın sembolü olan kaplumbağaya dönüştürürler.
 
Bir efsaneye göre Zeus ile Hera’nın düğünleri, Hesperideslerin Bahçesi’nde yapılmıştır. Toprak Tanrıça Gaia tarafından Hera’ya düğün armağanı olarak verilen üç altın elmanın bulunduğu bu bahçe, Batı Kızları (Günbatımı Perileri olan üç kız kardeş) tarafından korunmaktadır.
 
Zeus ile Hera’nın düğünlerinde kâinat, eşine ender rastlanan bir bollukla buluşmuş, tanrı ile tanrıçanın kucaklaşmaları anında evrendeki bitkilerin tamamı yeşermiş ve enva-i çeşit renk ve kokudaki milyonlarca çiçek bir anda açmaya başlamış. Tanrıyla tanrıçanın birleşen bedenleri, bir bulutla örtülmüş ve yere altın damlalar halinde yağmur yağmış.
 
Düğünün nihayete ermesinin ardından yaldızlı bir bulut, el ele tutuşan Zeus ile Hera’yı Olympos’un tepesindeki saraya götürür. O günden başlayarak ölümsüzler arasında baş tanrının karısı, Olympos’un sultanı olan Hera, tanrısal erki kocasıyla birlikte paylaşır. O da tıpkı Zeus gibi kimi zaman göklerin en yüksek katında gürlerken kimi zaman da rüzgârların zincirlerini çözerek denizlerin altını üstüne getirir. Denizlere söz geçiren ve kimi zaman ayaklarının altında parlayan yıldızların bile işine müdahale eden Hera, Olympos’taki tanrıçaların tamamından güzeldi. Sonsuz saygı görürdü. Kocasının sarayındaki tanrı toplantılarının yapıldığı salona girdiğinde tanrıların tamamı ayağa kalkarak onu selamlarlardı. Tıpkı Zeus gibi korkunç bir öfkesi olan Hera, öfkelendiği zaman Olympos’u inletirdi.
 
Efsaneye göre Zeus ile Hera’nın ilişkilerinin iyi olduğu zamanlar gökyüzü, berrak ve mavinin en güzel rengine bürünürmüş. Aksi durumda ise gökyüzü kararıp fırtına ve kasırgalar başlarmış. Bu durum, Olympos’ta kıskançlık kavgalarının başladığının göstergesiymiş. Böyle zamanlarda korkuya kapılan halk, bir yerlere gizlenirmiş.
 
Hera’nın bitmek bilmeyen kıskançlık krizlerinin birinde çileden çıkan Zeus, onu dövüp bedenini yara bere içinde bırakır. Bununla yetinmeyip ayaklarına ağır bir demirci örsü bağladığı Hera’nın bileklerine kelepçe takıp bulutlara asar.
 
Zeus, hem kardeşi hem karısı olan Hera’ya sonsuz bir aşk duysa da onu sık bir şekilde ölümlü güzel kadınlarla, tanrıçalarla, yarı tanrıçalarla ve nymphelerle aldatırdı. Buna rağmen Hera, Zeus ile iyi geçinip zorlukları yenerek tüm dünyaya evliliğin kutsallığını kabul ettirmeyi başarmıştır.
 
Zeus ile Hera’nın bu evlilikten doğum tanrıçası İlithya, gençlik tanrıçası Hebe, Ateş ve Demircilik tanrısı Topal Hephaistos (efsaneye göre Hera, bunu tek başına doğurmuştur) ve savaş tanrısı Ares olmak üzere dört çocukları olmuştur.
 
Zeus’un, ikinci derecedeki tanrıçalar ve ölümlü kadınlara ilgi duymasını bir türlü içine sindiremeyen Hera, onları sürekli tehdit altında tutar.
 
En belirgin özelliklerinden biri de kinci olmasıdır. Kendisine karşı yapılan kötülükleri asla unutmayan Hera, mutlaka o kötülüklere misliyle karşılık verir. Mitolojide en güçlü, en muktedir, en cesur ve güzellikte Aphrodite’i bile geride bırakacak kadar güzel olan Hera, kocasını adım adım izlemesiyle kıskançlığın sembolü olmuştur.
 
Üç güzeller yarışmasında birinciliği Aphrodite’e kaptırması, Paris ve Truva’ya karşı bitmez bir kin duymasına yol açmış ve Truva’nın yok edilmesi onun emriyle gerçekleşmiştir. Savaş süresince hep Akhaların yanında yer almış ve hatta savaş, Truvalıların lehine döndüğünde İda Dağı’nda savaşı izleyen Zeus’a gider. Sevişmek bahanesiyle Zeus’u oyalayıp öteki tanrılarla birlikte Akhalara yardımlarını esirgememiş.
 
 
ZEUS-LETO AŞKI
 
Yunan mitolojisine göre Zeus, sekizi tanrıçalarla, on beşi ölümlü kadınlarla olmak üzere toplam yirmi üç evlilik yapmıştır. Bu evliliklerin (birlikteliklerin) birini de Leto ile yapmıştır. Koca Zeus’un biricik aşkı olan Leto, Titanlı bir kızdır. Işık Tanrıçası’dır. Gök Titanlarından Koios ile adı, pırıltı anlamına gelen Phoebe’nin kızıdır. Yalnız Yunan mitolojisinde değil, Anadolu’da da çok sevilen ve tutulan bir tanrıçadır. Analığın simgesi olmanın yanı sıra Kent Koruyucu tanrıça da olduğu için başında, Kent Kapılarını simgeleyen bir taç bulunuyordu. Leto, Hera’dan önce Zeus’un hayatına girmiştir. Hera’nın Zeus’u elde etmesi, Leto’nun hamileliği dönemine rastlar. Zeus, onu çok sever, ama Zeus’un kıskanç ve entrikacı karısı Hera, bir türlü bırakmaz Leto’nun peşini. Zeus ile birlikte olan Leto, hamiledir. Hera, Leto doğurmasın diye ‘Yeryüzünün her tarafı Leto’ya yasak.’ diyerek Leto’nun doğurmasına engel olur. Doğurmanın zamanı gelmiştir, artık. Leto, çocuklarını doğuracak uygun bir yer aramaktadır. Huzur içinde doğum yapabilmek için bütün dünyayı dolaşır. Sonunda Denizler tanrısı Poseidon tarafından üççatallı yabayla vurulup dalgaların içinde oluşturulan ve Zeus’un zincirlerle denizin dibine bağladığı Delos Adası’na gider.
 
Efsaneye göre Leto, güneşin bulunduğu hiçbir yerde doğum yapamaz. Bundan haberdar olan Zeus, Hera’nın gazabından korumaya çalıştığı Leto’yu bir bıldırcına dönüştürür ve Rüzgâr Tanrı Boreas’a, onu koruması görevini verir. Boreas, kendisine teslim edilen Leto’yu, aynı zamanda Zeus’un kardeşi olan Denizler Tanrısı Poseidon’a götürür. Poseidon, Leto’yu korumak amacıyla Delos Adası’nda asası ile denize vurur. Asanın şiddetiyle oluşan dalgalar, sıvı bir kubbe oluşturarak Leto’yu korumaya alır. Dokuz gün, dokuz gece doğum sancıları çeken Leto, bir inanışa göre Delos Adası üzerinde yer alan Kynthos Dağı’nda bir zeytin ağacının gölgesinde; başka bir inanışa göre de palmiye ağacının gölgesinde kızı Artemis ile oğlu Apollon’u doğurur. İkiz oldukları halde Artemis, Apollon’dan bir gün önce dünyaya gelmiş ve Apollon’un doğumu sırasında annesine yardımcı olmuştur.
 
İkizleri sürekli tehdit altında tutan, çeşit çeşit işkencelere maruz bırakan Hera, onları yok etmesi için ejderha Python’u gönderir. Apollon, sihirli oku ile Hera tarafından kendilerini yok etmek üzere gönderilen ejderhayı öldürür. Olymposlular arasında güzel sanatlar ve gün ışığı tanrısı olarak saygınlık kazanan Apollon, Olymposluları altın liriyle eğlendiren, çok uzaklara ok atabilen, hastaları iyileştiren, iyileştirme sanatını insanlara ilk öğreten, gümüş yayın efendisi okçu tanrı olarak Yunan şiirlerine konu olmuştur. Kardeşi Artemis de Av Tanrıçası’dır. Yunan mitolojisinde Apollon Güneş ile Artemis de Ay ile ilişkilendirilir.
 
Söylenceye göre yedi oğlu ve yedi kızı olan Phrygia’nin efsanevî kraliçesi Niobe, kendini sadece Artemis ve Apollon adlarında iki çocuğu bulunan Leto’dan üstün tutunca Leto, Niobe’nin bütün çocuklarını kendi çocuklarına öldürtür.
 
 
ZEUS-METİS AŞKI
 
Yunancada bilgelik anlamına gelen Metis, aklı ve bilgeliği sembolize eden eski Yunan hikmet tanrıçasıdır. Zeus’un ilk karısı ve Athena’nın annesidir. Okeanos ile Tethys’in kızları olan Metis, ikinci kuşak tanrılardandır. Zeus ve kardeşlerinin doğumları öncesinde dünyaya gelmiştir. Zeus’a, babası Kronos’un yutmuş olduğu çocuklarını kusarak geri çıkarmasını sağlayacak iksiri o verir. Zeus, kendisine yardım eden Okeanos kızı Metis tarafından verilen iksiri, babası Kronos’a içirir. İksiri içen Kronos, yuttuğu çocuklarının tamamını kusarak geri çıkarır.
 
Zeus, babasının tahtını ele geçirir geçirmez ilk evliliğini, ‘bütün tanrılardan ya da ölümlülerden daha çok bilen’ tanrıça olarak bilinen Metis’le yapar. Bu evlilik, tahta çıkışında onun hizmetindeki kurnaz zekâyı temsil eder. Metis, ‘kurnazlık, olup bitecekleri önceden görebilme yetisi, yaş tahtaya basmama, yolunu şaşırmama ve hiçbir beklenmedik saldırıya maruz kalmamayı’ ifade eder. Bu öngörü yeteneği nedeniyle Metis’le evlenen Zeus için Metis’i yanında dolaştırmak yeterli değil. Zira kendisi Metis olmak arzusundadır.
 
Efsaneye göre Zeus, karısının hamile olduğunu öğrenince tahtını sarsabilecek ve kendisinden güçlü bir çocuk doğuracak korkusuyla Metis’i yutar. Böylece Metis, Zeus’a ömrü boyunca iyi ve kötü hakkında bilgi verir.
 
Başka bir efsaneye göre de Zeus, kendisinden Zekâ Tanrıçası Athena’ya gebe kalan karısı Metis’in, kendisinin, yerini alacak ve tahtına el koyacak bir erkek çocuk doğuracağından korktuğu için Metis’i, karnındaki Athena’yla birlikte yutar. Söylenceye göre Athena, Zeus’un başından zırhıyla birlikte dünyaya gelir.
 
Metis, ilahi bilginin ve kutsal aklın, yani hikmet’in tasviri, vücut bulmuş halidir. Hikmetin sembolü olan su, Metis’in de başlıca simgesidir.
 
Bir efsaneye göre; Uranos ve Gaia, Metis’in Athena’ya hamileliği sırasında Metis’in doğuracağı bir erkek çocuğun, Zeus’u tahttan indireceği kehanetinde bulunması nedeniyle, başka bir efsaneye göre de Athena’nın sadece kendi çocuğu olmasını istemesinden ötürü (çocuğun hem annesi hem de babası olmak için); Zeus, Metis ‘i yutmuştur. Böylece akıl gücü aracılığıyla elde edebileceği dünya hâkimiyetini kimseyle paylaşmamayı amaçlamıştır.
 
Athena’yı da kafasından doğurmuştur. Zeus’un yuttuğu Metis, boş durmaz. Kızı için bir zırh yapmaya başlar. Yapılmakta olan zırha vurulan darbeler, Zeus’un başını çatlatırcasına ağrıtır. Artık baş ağrısına dayanamaz hale gelen Zeus, Hephaistos’u çağırır. Hera’nın oğlu Hephaistos, ustaca bir darbeyle Zeus’un kafasını yarar ve Athena, tepeden tırnağa zırhlar içinde ve bir yetişkin olarak çıkar. Babasının kafasından doğan Savaş, Zanaat ve Akıl Tanrıçası Athena, zaman içinde bilgelik, akıl ve saflığı temsil eder olmuştur. Athena’nın bilgeliğin tanrıçası olmasına şaşırmamak gerek, zira Athena, bilgeliğin kızıdır. Zeus’un en sevdiği çocuğu olan Athena, Atina kentine zeytin ağacını armağan eder. Ardından Atina’nın hâkimi olur.
 
ZEUS-MNEMOSYNE AŞKI
 
Yunan mitolojisine göre ilk Titanlardan biri olan Mnemosyne, Uranos ile Gaia’nın kızlarıdır. Bellek ve hatıranın kişilik kazandırılmış şeklidir. Efsaneye göre istediği kadını elde etmek amacıyla kılıktan kılığa giren Zeus, çok güzel bir kız olan Mnemosyne’ye âşık olur. Günün birinde bir çoban kılığına giren Zeus, elde etmeyi başardığı Mnemosyne ile dokuz gece birliktelik yaşar. İnanışa göre Zeus, güneşin doğuşunu engelleyerek bir günün tamamını geceye çevirmiş. Böylece 24 saatlik dokuz geceyi Mnemosyne ile aşk yaşayarak geçirir. Baş tanrı Zeus ile dokuz gece birliktelik yaşayan Bellek Tanrıçası Mnemosyne, bir yıl sonra Zeus’la birliktelik yaşadığı her gece için birer tane olmak üzere mitolojide Musalar (Müzler) olarak bilinen dokuz Esin Tanrıçası’nı doğurur. Bu tanrıçalar ve görevleri şöyledir: Cleio tarih; Euterpe müzik, Polyhymnia kutsal şiirler; Thaleia komedya; Melpomene tragedya, Terpischore dans; Erato lirik aşk şiirleri, Urania gökbilimi; Calliope destan, epik şiir.
 
Aynı zamanda Ölüler Ülkesi olarak da bilinen Hades’te akan bir nehrin de adıdır, Mnemosyne. Lethe’nin zıddı olan bu nehrin, kendisinden içenlere (ki bunlar, reenkarnasyon denilen yeniden doğuş’a hazırlanan ölü canlardır) geçmiş yaşamları hakkındaki her şeyi hatırlattığına inanılır.
 
 
ZEUS-DEMETER AŞKI
 
(Demeter ve Aşkları Bölümü’ne Bakınız.)
 
 
ZEUS-NEMESİS AŞKI
 
Yunan mitolojisine göre aynı zamanda kaderlerinden kaçan insanlara karşı uygulanan ilahî intikamı sembolize eder. Gece tanrıçası Nyks’in kızıdır. İntikam (öç) tanrıçasıdır. Aynı zamanda dünyada adaleti koruyan, haklıyı haksızdan ayıran Ahlâk Tanrıçası olarak da kabul görür.
 
Adaleti sağlamak için intikam almayı savunan acımasız ve gaddar bir tanrıçadır. Yunan mitolojisinde, aşırı gurur ve enaniyete düşenleri cezalandıran tanrıçadır. İnanışa göre Nemesis, kin güden ve yapılan hata ya da kötülüğün karşılığını getiren kaderin vücut bulmuş biçimidir.
 
Efsaneye göre Nemesis, Zeus’un sarkıntılıklarından korunmak amacıyla kaz görünümüne bürünür. Ama Nemesis’in peşini bırakmak niyetinde olmayan Zeus da erkek kaz kılığına bürünerek Nemesis’le birlikte olmayı başarır. Bu birliktelik neticesinde Gece Tanrıçası Nyks’in kızı Nemesis’ten olma yumurtadan Helene ile Dioskurlar dünyaya gelir. Gece tanrıçası Nyks tarafından kendi kendine üretilen Nemesis, Haklı Öfke Tanrıçası’dır.
 
Bir başka efsaneye göre de Koca Zeus, onunla birlikte olmak için her yolu dener. Ancak güzel gözlü Nemesis; buna karşı çıkar, izin vermez ona. Ama ne olur ne olmaz diyerek tedbiri de elden bırakmaz. Zeus’tan kurtulmak amacıyla şekilden şekle girmektedir. Günlerden bir gün kaz şekline dönüşen Nemesis, Taygetes dağlarındaki sazlıkta uyumaktadır. Bunu fırsata dönüştüren Koca Zeus, kuğu kılığına bürünüp onunla birlikte olur. Nemesis, bu birliktelik sonrasında bir yumurta yumurtlar. Nemesis’in yumurtladığı yumurta, çobanlar tarafından bulunup Leda’ya götürülür. Leda tarafından saklanan bu yumurtadan Helene doğar. Helene çok güzel kız olduğu için onu, öz çocuklarıyla birlikte büyütür.
 
Hesiodos, Thegonia adlı yapıtında; ‘Bir de ölümcül Nyx (Gece) Nemesis’i doğurdu, fani insana acı vermek için’ der. Homeros tarafından kaleme alınan İlyada’ya göre Nemesis, sadece soyut bir tecessüm/şahıslandırma olarak geçer.
 
 
Yunan mitolojisine göre ikinci Tanrılar Kuşağı Titanlardan Uranos (Gök) ile Gaia’nın kızlarıdır. Yunan Hukuk, Adalet ve Düzen Tanrıçası’dır. Her zaman her yerde bulunan Themis, ikinci karısı olduğu Zeus’tan doğurduğu ve canlılar arasında hayat ile ölümü dengede tutup kader ipliklerini ellerinde bulunduran Moiralar adındaki Kader Tanrıçalarının yanı sıra Horalar denilen doğadaki mevsim, yıl, sanat ve zamanı düzenleyen Düzen Tanrıçalarını da doğurur.
 
Kendisi öfkeli ya da ceza verici olmayan Themis, kendisine yeterince saygı gösterilmediği ya da adaletsizlik yapıldığı zaman sessizliği tercih eder. Onun yerine aynı zamanda dünyada adaleti koruyan, haklıyı haksızdan ayırt eden bir ahlâk tanrıçası olarak telakki edilen intikam tanrıçası Nemesis, gerekli karşılığı veya cezayı verir. Hem Tanrılar dünyasında hem de insanlar dünyasında değişmeyen, evrensel ve ebedî doğa yasasıdır, Themis. İkamet ettiği Olympos’ta tanrıların toplantılarına başkanlık ve rehberlik ederek Olympos düzenini kurar.
 
Adı, koymak, yerleştirmek, oturtmak anlamındaki bir kökten türeyen Themis, bellek tanrıçası ve kız kardeşi olan Mnemosyne’yle birlikte asaleti ve tenasühü simgeler. Çoğunlukla bir elinde kılıç, ötekinde terazi bulunan ve gözleri bağlı olarak betimlenen Themis’in kendisi kâhin olduğu için tanrı Apollon’a da kehâneti o öğretmiştir. Kendisinin kehânet yeri olan Delphoi Tapınağı’nı o inşa etmiştir.
 
İlk dönemlerde kendisiyle zıtlık içinde olduğu Eris’le birlikte ve benzer şekilde resmedilen Themis, daha sonraki dönem ve çağlarda gözleri bağlı, elinde bir terazi ile resmedilmiştir. Roma mitolojisindeki Iustitia (ilahi adaletin tecessümü), Themis’in Roma mitolojisindeki karşılığıdır.
 
Doğada, mevsimleri, yılları ve sanatları düzenleyen bir tanrıça üçlüsüyle birlikte canlılar arasında yaşamla ölüm dengesini kuran bir tanrıça ve bir tanrısal varlıktır. Themis, yasadır, kuraldır. Ama gelip geçici bir yasa değil, Tanrılar dünyasında da insanlar âleminde de değişmez evrensel ve ölümsüz doğa yasasıdır, tanrısal yasadır, onun karşıtı insansal yasa ise Nomos Nemesis’tir. Homeros, yapıtlarında ondan söz eder, tanır, bilir onu. İlyada’sında Hera ve Zeus’la konuştuğunu gösterdiği halde çok söz edilmez Themis’ten. Belki de efsanesi, öyküsü bulunmayan tek tanrıçadır. Her yerde her zaman vardır. Ürettiği, tanrısal varlıklarla devam ettirir etkisini. Bu varlıklıların da tanrılardan daha güçlü oldukları için piramidin tepesinde oturur gibidir, Themis.
 
Kısaca belirtmek gerekirse kılıç, adaletin verdiği cezaların caydırıcılığını ve gücünü; terazi, adaleti ve bunun dengeli bir şekilde dağıtılmasını simgeler. Kadın ve Bakire olması bağımsızlığı ifade eder. Ayrıca kadının gözü bağlıdır. Bu da tarafsızlığını simgeler.
 
 
ÖLÜMLÜ KADINLARLA OLAN AŞKLARI
 
ZEUS-ALKMENE AŞKI
 
Yunan mitolojisinde güç tanrısı olarak bilinen Herakles’in annesidir. Kahraman Perseus’un soyundan gelmedir. Dillere destan güzelliği ve erdemleriyle öne çıkan Alkmene, kendisine sahip olmak için yarışanların arasında yer alan ve amcası Alkaios’un kaza ile Elektryon’u öldüren oğlu Amphitryon ile evlenmeyi kabul eder; ancak, evlenmeden önce, ondan kardeşlerini öldüren Taphosluları cezalandırmasını ister. Amphitryon, onun bu dileğini yerine getirmek için Taphos Adası’na gitmek üzere evden ayrılır. Öteden beri güzelliğiyle yürek hoplatan Alkmene’ye sahip olmak isteyen çapkın Zeus, bu fırsatı kaçırmamak için kocasının kılığına bürünüp Alkmene ile birlikte olur. Bu sevişme 3 gün 3 gece sürmüş. Gücünü kullanan Zeus, güneşin bu süre içerisinde ışımamasını söylemiş. Böylece güneş 3 gün yüzünü kimselere göstermemiş. Bu birliktelik sonucunda Alkmene, Herakles’e hamile kalır. Zeus, Perseus’un soyundan dünyaya gelecek olan bu çocuğun insanlar üzerinde son derece önemli bir güce sahip olacağını söyler.
 
Alkmene, Zeus ile yattığı gecenin sabahında da savaştan dönen kocası Amphitryon ile birlikte olarak ikinci bir çocuğa yani İphikles’e hamile kalır. Kocasına ilgi göstermemeye başlar. Cani Amphitryon, bunun üzerine Alkmene’yi diri diri yakmaya kalkışır. Alkmene’nin imdadına yetişen Zeus, sağanak yağmurlarla söndürüverir ateşi.
 
Herakles’in anne tarafından dedesi olan Perseus, ilk doğacak torununun krallık elde edeceğini söyler. Zeus’la yatan Alkmene’nin ondan hamile kaldığını öğrenen kıskanç karısı Hera, kocasından hamile kalan Alkmene’nin doğuracağı Herakles’in krallığına engel olmak için Mykenai’de alır, soluğu. Çünkü orada da Perseus’un soyundan gelen biri hüküm sürmektedir. Tanrıça Hera, onun karısına Alkmene’nin çocuğundan önce dünyaya gelecek bir erkek çocuk vaadinde bulunur. O çocuk, sonradan kral olup Herakles’e on iki görev verecek olan Eurystheus’tur. Eurystheus’un henüz yedi aylık iken doğmasını sağlayan Hera, doğum tanrıçası İlithya’ya ve kader tanrıçaları Moiralara, Alkmene’nin doğurmasına engel olmalarını ister. Bunlar; dokuz gün dokuz gece sarayın kapısında oturarak Alkmene’nin doğurmasını engellerler.
 
Doğum sancılarıyla kıvranan zavallı Alkmene, ancak dostlarından bir kadının kurnazlığı sayesinde doğurabilir, Herakles’i. Bu dostu tanrıçalara, kendilerine rağmen Alkmene’nin bir oğlan doğurduğunu söyler. Bunun üzerine doğuma engel olmak üzere sarayın kapısında nöbet tutan tanrıçalar, ürküntü ve öfke ile oturdukları yerden kalkarlar. Bu fırsattan yararlanan Alkmene, Herakles’i doğurur. Ancak tanrılar, Alkmene’ye yardımcı olan bu kadını, gelincik denen hayvana dönüştürerek cezalandırırlar.
 
Doğan bebeğe, Hera’nın zaferi anlamına gelen Herakles adı verilir. Bu unvan, Hera’nın hak ettiği bir unvandır. Zira Hera, Herakles’i yaşamı boyunca hep insafsızca izleyecek ve özellikle de onu, kuzeni Eurystheus’un hizmetine girmesi için zorlayacaktır.
 
Sonunda erken doğan Eurystheus, hem Tiryns, Mykenai ve Argolis kentlerine kral olur, hem de kendisinden sonra dünyaya gelen ve başarılması güç birçok zorlu iş yapmaya zorladığı Herakles’i egemenliğine alır. İşkence etmekten haz duyduğu Herakles’in ölümünün ardından onun soyundan gelenleri Mykenai’den kovan Eurystheus, Heraklesoğulları’nın savaş müşterekleri konumundaki Atina’ya da sefere çıkar. Savaş sırasında İoalos tarafından öldürülen Eurystheus’un kesilen başı, Herakles’in annesi Alkmene’ye götürülür. Alkmene kendisine getirilen zalim kralın kesik başından gözlerini oyar.
 
 
ZEUS-AİGİNA AŞKI
 
Aigina, batak anlamına gelen tanrı–nehir Asopos’un kızıdır. Kendisiyle buluşmak amacıyla bir alev şekline dönüşen Zeus’un tarafından daha sonra kendi adını alacak olan Oinone Adası’na kaçırılır. Aigina ile Zeus’un bu birleşmeleri neticesinde Aiakos adlı bir oğulları olur.
 
Zeus, güzelliği dillere destan Aigina’ya sahip olmak için onu, Oinone Adası’na kaçırır. Ancak adada hiç kimse yaşamıyordu. Aigina, ıssız adada yaşamak istemediği için Zeus, karıncaları siyah giysili, altı kollu askerlere dönüştürerek adayı insanlı hale getirir. Kızının kaçırılmasından çok etkilenen Asopos, coşturduğu ırmaklarla kızını aramaya koyulur. Kızını araya araya gittiği Korinthos’ta kral Sisypos’tan yardım talebinde bulunur. Zeus’un, Aigina’yı kaçırırken kartala dönüşmüş bir biçimde Korinthos’un üzerinden geçtiğine tanık olan kral Sisypos, Asopos’a şöyle der: ‘Kızının kim tarafından kaçırıldığını biliyorum. Susuzluktan kavrulan kulelerimin üzerine bir tatlı su kaynağı fışkırtırsan ben, kızını kaçıranı sana söylerim’ der.
 
Bunun üzerine Irmak-tanrı Asopos: ‘İsteğini yerine getireceğim ama sen de kızımın yerini söyle.’ der. Hemen o andan itibaren kent kulelerinden tatlı bir su kaynağı fışkırır.
 
Kulelerden su kaynakları fışkırmaya başlayınca kral Sisypos, Aigina’nın Zeus tarafından kaçırıldığını söyler. Asopos, bir an önce kızını kurtarmak için peşlerine düşer. Ancak iş işten geçmiştir, artık. Zira Aigina’yı, Oinone Adası’na kaçıran Zeus, çoktan ona sahip olup emeline ulaşmıştır. Bu birliktelikten hamile kalan Aigina, Zeus’tan Aiakos adında bir erkek çocuk doğurur. Ardından Aktor ile evlenip Patroklos’un babası olacak Menoitos’u doğurur.
 
Büyüdükten sonra Oinone Adası’na bir Pelasg soyu yerleştiren Aiakos, Oinone’ye annesinin adını verir. O günden itibaren adanın adı, Aigina Adası olarak anılmaya başlanır.
 
 
ZEUS-ANTİOPE AŞKI
 
Thebai Kralı Nikte’nin kızıdır. Dillere destan bir güzelliğe sahiptir. Görür görmez ona gönlünü kaptıran Zeus, yarı-insan yarı-hayvan görünümlü tanrısal varlıklar olan Satyrlerin kılığına bürünerek ona yaklaşmayı başarır. Ağaçların gölgesinde uyuyan Antiope’ye yanaşan Zeus, onunla birlikte olur. Bu birliktelikten Amphion ile Zethos adındaki ikizler doğar.
 
Babasının bu ilişkiden haberdar olmasından korkan Antiope, sonra kendisiyle evleneceği Sikyon kralı Epopeus’a sığınır. Başka bir efsanede anlatılanlara göre ise Nikte, kızının Zeus’tan hamile kaldığını bilmediği (bilseydi bunları yapmayacaktı herhalde) için kızına işkence eder. Bu işkencelere daha fazla direnemeyen Antiope, ülkesinden kaçar. Yaptıklarından nedamet duyan Nikte, intihar ederek yaşamına son verir. Yaşamını yitirmeden önce kardeşi Lykos’a, Antiope’yi bulmasını ve kocasıyla birlikte cezalandırmasını söyler. Sikyon’a bir akın düzenleyen Lykos, Epopreus’u öldürdükten sonra Antiope’yi tutsak alarak Thebai’ye doğru yola çıkar. Yolda sancıları tutan Antiope, Amphion ile Zethos adlı ikizleri doğurur. İkizler, dağda yazgılarıyla baş başa bırakılırlar. Burada yaşamlarını sürdüren çobanlar tarafından bulunan ikizler, kendilerini bulan çobanlar tarafından beslenip büyütülürler. İkizleri doğuran Antiope ise aynı zamanda amcası olan Thebai’nın söylencesel kralı Lykos ve karısı Dirke (Antiope’in de teyzesi) tarafından zincire vurularak zindana atılır. Lykos ile karısı Dirke tarafından sürekli işkence gören Antiope’ye acıyan tanrılar, zincirden kurtardıkları Antiope’yi bir gece saraydan kaçırırlar. Başka bir efsaneye göre ise amcaları Lykos ile teyzeleri Dirke’yi öldüren Amphion ile Zethos adlı ikizler, annelerini, hapsedildiği yerden kaçırarak özgürlüğüne kavuştururlar.
 
Doğurduğu ikizleri, baskıyla dağda bırakmaya mecbur edilen Antiope, uzun yıllar boyunca aradığı ikizlerini, Kitheron kentinde bulursa da çocukları, annelerini tanıyamamışlar. Kısa süre sonra kendilerini büyüten çobanları bulup onlardan gerçeği öğrendikten sonra anneleri Antiope’yi, Thebai’ye götürürler. Bununla yetinmeyen ikizler, annelerine işkence yapan Dirke’yi, yabani bir boğanın boynuzlarına bağlatmak suretiyle intikam alırlar.
 
Ancak çilesi bundan ibaret değil, Antiope’in. Şarap ve Sarhoşluk Tanrısı Dionysos; Dirke’yi öldüren Amphion ve Zethos adlı ikizlerden öç almak amacıyla Antiope’yi delilikle cezalandırır. Daha sonra aklı başına gelen Antiope, Yunanistan’daki Phokis kenti kurucusu olarak bilinen Phokos ile yaşamlarını birleştirir.
 
“Göz alıcı cazibesiyle Antiope
 
Yüreğine yangın olur düşer Zeus’un
 
Bulutların üstünde yürürken delice
 
Şimşek gibi çakan bir düşünce
 
İndirir Zeus’u tanrılık tahtından
 
Ayinlerin ağır başlı Sytrosu
 
Tanrı Zeus’un yüzünde ışıldar
 
Fırat’ın kenarında hayallere dalan
 
Güzeller güzeli Antiope irkilir
 
Hisseder yüreğinde aşkın nefesini
 
Tatlı bir melodi gibi çağlayan
 
Fırat’ın kollarına atar kendini
 
Vücudu sırılsıklam ihtiras kokar
 
Dayanamaz Zeus ıslak ten heyecanına
 
Sarılır büyük bir tutkuyla
 
Tatlı su kokan tenine Antiope’un
 
Yakamozları göz kırparken Fırat’ın
 
Ay çekilir bulutların arasına
 
Yeni gün doğar âşıkların gözlerinde
 
Zeus’tan hatıra taşıyan Antiope
 
Bırakır kendini serin suların derinliğine
 
Zaman Fırat gibi akan bir su
 
Durdurulamaz bir küheylan gibi azgın
 
Tanrılığını hatırlayan Zeus
 
Çekilir sessizce göklere yine
 
Antiope’nin kederli yüzünde iki ben
 
İhanet tanrısı Zeus’tan yadigâr
 
Tanrıçada olsa yine kadın mahkûm
 
Sadakatsizliğin yarattığı cehennemde
 
Antiope gözyaşlarıyla doğrulur
 
Tanrı Zeus’a inat yaşar hem de
 
Serin nefesinde Fırat’ın
 
Ölümsüzleşir sonra Zeugma efsanesinde
 
Gökkuşağını bir gül gibi ellerinde taşıyan
 
Sikyon Kralı Epopeus’un yüreğinde dirilir
 
ZEUS-DANAE AŞKI
 
Kâhinler, Argos kralı Akrisios’a karısı Eurydike’den doğan kızı Danae’den dünyaya gelecek bir erkek çocuğun, tahtını elinden alacağını söyler. Bunu öğrenir öğrenmez kızının, her hangi bir erkekle birlikte olup hamile kalmasını engellemek için yer altında yaptırdığı duvarları tunçtan bir zindana kapatır. Zindanın kapısına diktiği muhafızlara, bu zindana kimseyi yaklaştırmamaları emrini verir.
 
Ancak aşkta engel tanımayan ve kafasına koyduğunu yapan Zeus, Danae ile birlikte olmayı amaç edindiği için gecenin birinde fırtınaları çevreye salmış. Kimseye göz açtırmayan rüzgâr, uğuldayarak eserken altın damlalarına dönüşen Zeus, tunçtan duvarlarla örülü zindanın küçücük bir deliğinden içeri sızıp bedenine damladığı Danae ile birlikte olur.
 
Zeus ile Danae’nin birlikteliklerinden Perseus doğar. Engel olamadığı bu ilişkiyi öğrenince küplere binen Argos kralı Akrisios, Danae’yi ve onun doğurduğu Perseus’u bir sandığa kapatarak denize atar. Bundan haberdar olan Zeus, hemen Danae ile Perseus’un yardımına koşar ve onların sağ-salim Seriphos Adası’na ulaşmalarına yardımcı olur. Seriphos Adası’na varan Danae, kral Polydektes’in erkek kardeşi Diktys’in yanına sığınır. Ancak Danae ile birlikte olmayı kafasına koyan kral, oradan uzaklaştırmaya çalıştığı Perseus’u; nasıl olsa geri gelmez düşüncesiyle Medusa’yı öldürmekle görevlendirir.
 
Hermes ve Athena’nın yardımlarıyla, kendisine bakanı taşa dönüştüren Medusa’nın başını gövdesinden ayırmakla görevlendirilen Perseus, gene Hermes ve Athena tarafından Gorgonların ülkesine götürülür. Ardından Hermes tarafından kendisine verilen kanatlı sandaletleri ve görünmez kılan başlığını takıp eline aldığı keskin bir orakla, Gorgonlar olarak bilinen üç kız kardeşten tek ölümlü olan Medusa’ya yaklaşır. Perseus, kalkanını ayna gibi Medusa’nın üstüne tutan Athena’nın yardımıyla elindeki orakla Medusa’nın başını gövdesinden ayırır. Dönüş yolunda Habeşistan’dan geçerken orada kurban edilmek üzere bir kayaya bağlanan Andromeda’yı kurtardıktan sonra yanına alarak Seriphos Adası’na varır. Medusa’nın kesik başını, annesini zorla alıkoyan kral Polydektes’e gösterip onu taşa dönüştürdükten sonra tahtı, Diktys’e bırakarak annesiyle birlikte Argos’a döner.
 
 
ZEUS-ELEKTRA AŞKI
 
Mitolojiye göre Okeanos ile deniz tanrıçası Tethys’in kızıdır. Mitolojide Harpyalar olarak da bilinen Aello, Okypetes ve Kelenio adlı üç Cenaze Tanrıçası ile tanrıların habercisi İris’in anneleridir.
 
Gerçekten parlak anlamına gelen adı gibi efsanelerde parlamış bir karakterdir. Okeanos’tan olma, Tethys’den doğma, Thaumas’ın eşidir. Eşinden dünyaya getirdiği çocukları İris (Gökkuşağı), Harpyalar, Aello (Fırtına) ve Okypetes (Kasırga) dünyaya doğar. Zeus’tan Dardanos, İasion ve Harmonia’yı dünyaya getirmiş. Annesi tarafından korunmak için yedi kız kardeşi ile birlikte yıldız olarak gökyüzüne saklanmışlar. Gökyüzündeki parıltısı göz kamaştıran bu güzelliği fark eden Zeus’un âşık olduğu Elektra, deli çapkından kaçabilmek için kutsal Palladion heykeline sığınmış ama Zeus’tan kaçmak mümkün mü? Bu duruma çok öfkelenen Zeus; heykeli, gökyüzünden aşağıya fırlatmış. Troya Ovası’na düşen heykel, işaret sayılıp tapınakta saklanmış. Efsanelerden bir de Elektra’nın, şehri koruması için heykeli, Dardanos’a kendisinin verdiği biçimindedir. Hera, Zeus tarafından sevilen öteki kadınlar gibi Elektra’dan doğacak çocukları da lânetler. Bunun sonucunda Truva yerle bir olur.
 
 
ZEUS-EUROPE AŞKI
 
Fenikeli Europa, güzelliği dillere destan bir kızdır. İsmi, akşam güneşi ya da güneşin battığı yer anlamına gelir. Teninin parlaklığı, bakışlarının güzelliği dillerde dolaşıyordu. Eğlenmek ve gezmek Europa için çok önemliydi. Sabahın erken saatlerinden itibaren arkadaşları ile kır bayır, dere tepe demeden gezer eğlenirdi. Günün birinde her zamanki gibi bahçelerde çiçek toplarken Zeus, Europa’yı görür ve kor ateş ruhuna yerleşir. Karısı Hera fark etmeden altın renkli bir boğaya dönüşüp kızların çiçek topladığı bahçenin önünde gezmeye başlar. Kızlar, dikkatlerini çeken altunî renkli boğayı sevmek üzere yanına giderler. Boğa, Europa’nın ayaklarının dibine uzanıverir. Europa, ayaklarının dibine uzanan boğanın sırtına oturur. Europa’nın bu hareketini fırsat bilen Zeus, kızı alıp denize doğru koşmaya başlar. Deniz, yüce Zeus’un ayaklarının altında sakinleşip, sığlaşır. Europa’yı karşı sahile geçirip bir çamın gölgesine bırakan Zeus, tekrar kendi suretine geri döner. Horalar, hemen oracığa bir yatak hazırlarlar. İşte bu gölgeyi sağladığı için Zeus, çınar ağacını ödüllendirmiş ve yapraklarının dökülmemesini sağlamış. Gölge sayesinde Hera bu sevişmeyi göremez.
 
Mitolojiye göre Sidon kentinin kurucusu ve Fenike kralı Phoiniks ya da Suriye’de hükümranlık süren Agenor’un kızı olan Europe; Yunanlılar arasında medeniyetin yayılmasında öncülük eden Kadmos’un kız kardeşidir. Boğa görünümüne bürünerek kendisini Girit’e kaçıran Zeus’la birlikteliklerinden Girit kralı Minos, Yeraltı Ülkesi’nde Tanrı Hades’in üç yargıcından biri olan Rhadamanthys ve İlyada Destanı’nda Truva Savaşı’nın en ünlü ve en insani biri olarak tanıtılan Sarpedon doğar.
 
Minos Dönemi Girit inancına ilişkin bir söylenceye göre Zeus’tan Girit’e gerçekleştirilen çıkarmalara engel olan ve Minos döneminde Girit’i koruyan tunçtan yapılma dev boyutlu bekçi Talos’u alan Europe, daha sonra Girit kralı Asterion ile evlenir.
 
 
ZEUS-İO AŞKI
 
İo, Argos kralı İnakhos’un biricik kızıdır. Baba İnakhos aynı adı taşıyan ırmağın tanrısı ve Okeanos’un oğlu olarak bilinir. Hera tapınağında bir rahibedir güzel İo. Günler günleri kovalar, aylar ayları… Günün birinde Zeus, güzel İo’yu fark eder. Günlerden bir gün Zeus ile İo, Egenin cennet kıyılarında gönül eğlendirirler. Zeus, karısı Hera’nın bulundukları yere yaklaştığını anlayınca İo ile kendi çevresinin bulutlarla çevrelenmesini sağlar. Ancak şüpheleri artan Hera, üfleyerek bulutları yok eder. Kendisine taparcasına sevdiği İo’yu, karısının kıskançlıklarından korumak isteyen Zeus, güzel İo’yu beyaz bir ineğe dönüştürür. Sonra da Hera’ya bir inekle ilişkiye girmediğine dair binlerce yalan söyler. Hera, ‘Buna inanmam için o ineği bana vermelisin!’ der. Hera, inek kılığında teslim aldığı İo’yu, bin gözlü bir dev’e emanet eder. Zeus, rüzgâr tanrı Hermes’i, İo’nun teslim edildiği dev’i öldürerek İo’yu kurtarmakla görevlendirir. Hermes, bir yolunu bulup devi öldürerek İo’yu kurtarır. Çok sevdiği devin ölümüne üzülen Hera, onu hep hatırlamak için çok sevdiği tavus kuşunun kuyruğuna devin bin gözünü yerleştirir. İşte tavus kuşunun kuyruğunun sırrı, mitolojide böyle anlatılır. İo’ya farklı bir kötülük yapmayı aklına koyan Hera, İo’ya bir at sineği musallat eder. At sineği, zavallı beyaz ineğe dönüşen İo’nun her yerini ısırır. Sinek ısırdıkça İo, kıtadan kıtaya ülkeden ülkeye sıçrar durur. Geçtiği her yere İo adını iz bırakır (İstanbul Boğazı, Bosphoros; İnek Geçidi anlamına gelir). Kafkas dağlarında bir kayaya zincirlenen Prometheus’un önünden geçer. Prometheus, İo’ya, gelecekte başına neler geleceğini anlatır. Aiskhylos, Zincire Vurulmuş Prometheus adlı tragedyada bu buluşmayı, sahneye aktarır. Orada İo, başına gelenleri şöyle anlatır:
 
İstiyorsunuz madem, hayır diyemem:
 
Açıkça anlatayım her şeyi size,
 
Ama doğrusu utanıyorum da
 
Tanrısal bir kasırganın nasıl
 
Allak bullak edip ben zavallıyı,
 
Varlığıma yeni bir biçim verdiğini!
 
Geceler gecesi yapayalnızken odamda
 
Şöyle sözler duyuyordum düşlerimde:
 
“ey mutlu genç kız, niçin yalnızsın
 
Erkeklerin en yücesi özlerken seni?
 
Zeus yanıp tutuşuyor senin için,
 
Aphrodite’nin gerdeğine girmek istiyor seninle.
 
Zeus’un isteğine karşı koma sakın,
 
Kalk, git Lerna’nın yeşil çayırlarına,
 
Babanın koyun, sığır otlaklarına,
 
Git ki Zeus görsün orada seni,
 
doysun seni görmeye Zeus’un gözü”.
 
Ah! Hep böylesi düşler görürdüm geceleri,
 
Ve bir gün canımı dişime alıp
 
Söyledim babama ne düşler gördüğümü.
 
O zaman babam Pytho’ya, Dodona’ya
 
Adam üstüne adam yolladı öğrenmek için
 
Tanrılar ne istiyor, ne istemiyor diye.
 
Ama gönderdiği adamlar dönünce
 
Karışık, karmakarışık sözler ediyorlardı.
 
Sonunda günün birinde
 
Anlaşılır bir söz geldi İnakhos’a
 
Bu söz açıkça diyordu ki babama:
 
At kızını evinden, yurdundan dışarı,
 
Gitsin, tanrılara bir kurbanlık gibi,
 
Dolaşıp dursun dünyanın dört bir yanına,
 
Yoksa Zeus yıldırımlarıyla
 
Çarpıp yok edecek senin soyunu.
 
Apollon’dan gelen bu sözleri duyunca babam,
 
Kovdu beni, attı evinden dışarı.
 
Kendi için de benim için de kötü bir şeydi bu,
 
Ama ne yapsın Zeus’tu onu zorlayan,
 
Bir anda değişiverdi içim, dışım,
 
Birden şu boynuzlar çıktı başımdan.
 
Kerkhne’nin, Lerna’nın tatlı sularına doğru.
 
Argos adında birini taktılar peşime.
 
Bu, Toprağın oğlu asık suratlı çoban
 
Adım adım izliyordu beni,
 
Sayısız gözlerini dikerek üstüme,
 
Beklenmedik bir anda can verdi bu çoban,
 
Bense hep o belalı iğnenin zoruyla
 
Bu topraktan o toprağa koştum durdum.
 
İo’nun kişiliğine ve efsanesine daha büyük bir kutsallık kazandıran bu öykü sonrasında Prometheus, İo’ya yazgının kendisine neler hazırladığını aktarır: Mısır’a giderse insana dönüşecek ve oğlu Epaphos’u doğuracaktır. Akdeniz’in güney ve doğu yakasına yayılan iki dallı bir kral neslinin atası olarak kabul görecek ve kendisinden türeyenler, nesillerinin menşei olan Yunanistan’a geri dönüş yapacaklar.
 
Başka bir efsanede anlatılanlara bakılırsa İo’yu bir musibet daha beklemektedir. Buna göre Hera tarafından görevlendirilen Kuretler, Epaphos’u kaçıracaklar. Ancak Hera’nın bu hilesi de boşa çıkarılır ve sonunda Mısır’a dönen İo, orada İsis olup tapınım görecektir. Astronomide Jüpiter’in (Zeus) uydularından birinin adıdır, İo. Bundan anlaşılan o ki İo, aşkına uydu olmaya layık görülmüştür.
 
Kadmos ile Harmonia’nın kızı, Semele ile Agaue’nin kız kardeşi olan İno; deniz tanrıçasına dönüştüğünde, Ak Tanrıça anlamına gelen Leukothea adını alır. İno’nun iki kişiliği vardır: Athamas’ın ikinci karısı ve Phriksos ile Helle’nin üvey annesi olarak kötü bir görev üstlenmesine rağmen, Ak Tanrıça olarak fırtınaya yakalanan gemicileri koruyarak ve özellikle Odysseus’u kurtararak sevimli bir tanrıça rolündedir. Poseidon, korkunç bir fırtınayla Odysseus’un salını parçalayarak onu azgın dalgalar içinde boğmak üzereyken, karşısına Leukothea çıkar (Od. V, 333 vd.):
 
eskiden insan sesli ve ölümlüydü bu Ak Tanrıça,
 
deniz tanrıları arasında sayılır oldu sonraları.
 
Gördü neler çektiğini, acıdı Odysseus’a,
 
bir martı oldu, pır etti, çıkıverdi sudan,
 
geldi, oturdu salın üstüne, seslendi, dedi ki:
 
Şu Poseidon, yeri sarsan, ne ister senden zavallıcık,
 
ne diye bunca belayı salar senin başına?
 
Taş çatlasa yok edemez o seni.
 
Sen gel, yap ben ne dersem,
 
hiç benzemezsin akılsız bir adama:
 
Hadi çıkar rubalarını sırtından,
 
yeller götürsün salını bırak,
 
ulaşmaya bak Phaiak’ların toprağına
 
olanca gücünle yüze yüze,
 
orada kurtulmaktır kaderin senin.
 
Al şu tanrısal yaşmağı vereyim sana,
 
göğsünün altına dola onu,
 
ne acı var artık, korkma, ne ölüm.
 
Ama değdiği zaman karaya ellerin,
 
onu çöz, at şarap rengi denize, uzağa,
 
atar atmaz da dön gerisin geri”.
 
Tanrıçanın söylediklerine uygun hareket eden Odysseus, nihayet kurtulur. İno’nun deniz tanrıçasına dönüşmesine ilişkin bir efsane şöyle anlatılır: Semele, tanrı Dionysos’u doğurup ölür. Dionysos, annesiz kalınca teyzesi İno, kocası Athamas’a, ‘Dionysos ortada kalmasın. Onu yanımıza alıp çocuklarımız Melikertes ve Learkhos’la birlikte büyütelim.’ der. Kocası Athamas, başlangıçta karşı çıksa da İno, onu daha sonra ikna eder. Böylece Dionysos’u yanlarına alırlar. Ancak kıskançlık duyguları kabaran tanrıça Hera, Zeus oğlunu yanlarına aldıkları için İno ile Athamas’a çok öfkelenir ve ikisini çıldırtır.
 
Hera’nın çıldırttığı İno, oğlu Melikertes’i kaynar su kazanına atarak onun boğulmasına neden olurken, kocası Athamas bir geyik zannettiği oğlu Learkhos’u kargısıyla vurarak ölümüne yol açar. Sonra oğlunu öldürdüğünün farkına varan İno, oğlunun ölüsüyle birlikte denize atlar. Ancak anne-oğula üzülen tanrılar, İno’yu bir deniz tanrıçasına oğlu Melikertes’i de Palaimon adıyla küçük bir tanrıya dönüştürürler. Efsanevi Korinthos kralı Sisyphos tarafından düzenlenen İsthmos Yarışmaları, bu tanrının onuruna gerçekleştirilmiştir
 
Roma’da Leukothea, tapınağı limana yakın Mater Matuta ile Palaimon da limanlar tanrısı Portunus ile bir tutulmuştur.
 
 
ZEUS-KALLİSTO AŞKI
 
Kallisto, Arkadhia kralı Lykaon’un kızıdır. Pelasgosoğlu Lykaon, zalim bir kraldır. Kan dökücülüğü ve acımasızlığıyla ünlüdür. Elli erkek çocuk babası olan kral, ülkesine konuk gelenleri yakalayıp akıl almaz işkencelere tabi tutarmış. Sonra da pişirip yermiş. Bu yaptıklarından büyük zevk duyan zalimin tekiymiş.
 
Kral Lykaon’un yaptıkları, Zeus’un kulağına gider. Zeus, olayın doğruluğunu araştırmak için bir gün Arkadhia’ya gider. Yoksul bir köylü kılığına bürünerek Lykaon’un sarayına konuk olur. Kendisine konuk olan kişinin tanrı olup olmadığını test etmek için önceden işkenceyle öldürdüğü insanların etlerinden yaptığı yemekleri çıkarır karşısına. Büyük bir öfkeyle yemeklerle bezenen masayı deviren Zeus, Lykaon’un, Nyktimos adlı oğlunun dışındaki kırk dokuzunu yıldırımlarla çarpar. Lykaon’un kendisini de kurda dönüştürüp hayvan gibi yaşamaya mahkûm eden Zeus, Lykaon’un sağ kalan oğlu Nyktimos’u babasının tahtına oturtur.
 
Güzelliğiyle, görenleri meftuna çeviren Kallisto, işte bu zalim Lykaon’un kızıdır. Artemis’in yakın peri arkadaşlarından biridir. Birlikte ava çıkıp yol arkadaşlığı yaptığı Artemis gibi o da evlenmemeye ve hiç bir erkekle birlikte olmamaya ant içmiştir. Bütün gün Artemis ile kırlarda dolaşıp avlanır, serin sularda yıkanır, gezinip dururmuş. Ta ki Zeus, bu perinin güzelliğini görene dek. Görür görmez kendisine âşık olan Zeus, ona sahip olmanın yollarını aramaya başlar. Bir gün Artemis kılığına bürünen Zeus, ağaçların altında dinlenen Kallisto’nun yanına yaklaşır. Kallisto baş tanrıyı, Artemis sandığı için ondan çekinmeden yakınlık gösterir. Bu yakınlıktan yararlanan Zeus, onunla birlikte olup emeline ulaşır. Kallisto, onun Artemis olmadığını öğrendiğinde iş işten geçmiştir, artık. Bu birliktelikten hamile kalan Kallisto’nun bunu saklaması gerekiyordu, kimse onun hamile olduğunu bilmemeliydi, özellikle de Artemis. Buna büyük bir çaba harcamasına rağmen bir gün arkadaşları ile birlikte gölde yıkanırlarken Artemis, Kallisto’nun hamile olduğunu fark eder. Artık Artemis’in hiddetini durdurmak olanaksızdır. Zira sadık Kalisto, erkeklerle birlikte olup Artemis’e ihanet etmiştir. Sevdiği Kallisto’yu Artemis’in öfkesinden korumak isteyen Zeus, onu bir ayıya dönüştürür. Buna rağmen Kallisto’yu, Artemis’in öfkesinden korumayı başaramaz. Artemis’in oklarla delik deşik ettiği Kallisto, yaşamını yitirmeden kısa bir süre önce Arkas adında bir erkek çocuk doğurur. Bu çocuk, daha sonra Arkadhiaların atası konumuna geldi. Zeus, kızı Artemis’in oklarıyla yaşamını yitiren Kallisto’yu gökyüzüne yerleştirerek Büyük Ayı Yıldızı’na dönüştürür.
 
Bir anlatıma göre Artemis, hiddetinden ayı Kalisto’yu okları ile delik deşik eder. Kallisto, öldüğü sırada oğlunu dünyaya getirir. Bu çocuğa Arkas adı verilir. Bir başka anlatıma göre ise Artemis, güzel Kallisto’yu grubundan kovar. Gidecek bir yer bulamayan Kallisto, ormanın derinliklerinde saklanır. Zeus, Kallisto’yu korumak amacıyla onu ayıya dönüştürür. Kallisto, ayı kılığında iken oğlu Arkas’ı doğurur. Zeus, oğlu Arkas’ı büyütmesi için oğlu Hermes’in annesi Maia’ya emanet eder. Arkas, gençlik yıllarında Arkadhia kralı olur. Kral Arkas, bir gün ava çıkar ve onu çok özleyen ayı kılığındaki annesiyle karşılaşır. Arkas, ayıyı vurabilmek için peşine düşer. Kallisto, Zeus tapınağına sığınarak oğlunun öldürücü oklarından kurtulmak ister. Arkas da annesinin peşinden tapınağa girer. Ama kural gereğince Zeus’tan izin almadan tapınağa girenlerin cezası ölümdür. Zeus, bu durum karşısında sevdiği kadını ve oğlunu gökyüzüne, hemencecik yanı başına yıldız olarak alır. Biz onları, Büyük Ayı ve Küçük Ayı olarak biliyoruz.
 
 
ZEUS-LAODAMEİA AŞKI
 
Laodameia, Korinthoslu efsane kahramanı Bellerophontes’in kızıdır. Homeros’un İlyada’sına göre Zeus’la birlikte yaşayan Laodameia, birliktelik sonucunda Sarpedon’u doğurur(İl. VI, 197 vd.):
 
Akıllı Zeus, koynuna girdi Laodameia’nın.
 
Laodameia doğurdu tanrıya denk tunç
 
silahlı Sarpedon’u.
 
madem evime, sevgili baba toprağıma dönmek yok,
 
madem sevgili karımı, yavrumu sevindirmek yok,
 
koru beni, ömrüm sizin ilinizde sona ersin varsın.”
 
 
ZEUS-LEDA AŞKI
 
Efsaneye göre tamamı da Yunan mitolojisinde önemli yer tutan dört çocuk doğuran Leda, Sparta kralı Tyndareos’un karısıdır. Klytaimnestra ile Polydeukes’i kocası Tyndareos’tan, Helene ile Kastor’u da kuğu kılığına giren Zeus ile yaşadığı birliktelik neticesinde doğurur. Kastor ile Polydeukes, adları Zeus’un delikanlıları anlamına gelen Dioskurlar olarak anılırlar.
 
Bir yaz gecesiydi. Ortalık zifiri karanlıktı. Çünkü yeryüzünün kuytu karanlıklarını aydınlatan dolunay doğmamıştır, henüz. Olympos’un egemeni Zeus, bu karanlık yaz gecesinde Taygetes Dağı’nın tepesine doğru yola çıkmıştır. En ufak bir gürültü dahi söz konusu değildi. Dağ oldukça sessiz ve sakindi. Onun, Tanrıların Dağı’nı terk edip yeryüzüne inişinin mutlaka bir nedeni olmalıydı. Yoksa koca tanrının nedensiz bir yere gittiği görülmüş bir şey değildi. Zaman ilerledikçe oraya gidişinin nedeni açığa çıkmaya başlamıştır yavaş yavaş. Âşık olmuştur, Sparta kralı Tyndareos’un karısı Leda’ya. Ona sahip olma dürtüsü, gece vakti yollara düşürmüştü, onu. Ancak o kadar kolay değil Leda’ya sahip olmak. Çünkü dünyalar güzeli Leda, baş tanrı da olsa öyle herkesi yanına yaklaştıranlardan değildi. Ama olsun Koca Zeus, bunun yolunu bulmuştu o gece. Alımlı bir kuğu şekline dönüşmüştür. O, Olympos’u terk ederek Taygetes Dağı’na indiği gece, kocasıyla mutlu bir birliktelik yaşayan Leda’nın narin bedeni uykuya yenik düşmüştü. Sere serpe yatağının üstüne uzanan Leda, mışıl mışıl uyuyordu.
 
Tanrısal kuğu, narin bedenini saran incecik geceliğin etkisiyle vücut hatları belirginleşen Leda’nın çevresinde heyecanla kanat çırparak güzel kokular saçıyordu ki birden Leda uyanıverdi. Çevresinde bütün ihtişamıyla dönüp duran parlak beyaz tüylü bu tanrısal kuşun, uzun boynuyla yüzünü okşadığını görünce birden ürkmeye başlamıştır. Kuğu kuşu Leda’ya, “hiçbir şeyden korkma” diyor ve kulağına; “Ben aydınlıklar tanrısıyım, istiyorum ki sen, biri diğerinin benzeri olacak iki meşhur çocuğun anası olasın. Onlar ay ve güneş gibi birbirlerini takip ederek yaşayacaklar. Birinin adı Kastor, diğerininki Polluks olacak. Onlar ölüm acısını hafifleterek insanlara iyilik edecekler. Acı içinde çırpınan ve can vermek üzere olan gemicilerin yardımına koşan tanrılar olacaklar. Gerçekten kudurmuş fırtınalar, denizin üzerine atıldıkları ve gemicilerin şaşırmış halde gemilerinin başında onlara yalvararak, onlardan yardım istedikleri zaman; hızlı kanat çırpışlarıyla gökleri yararak, senin iki oğlun bulutların içinde görünecekler. Zincirlerinden boşanmış, azgın rüzgârların soluklarını kesecekler, dalgaların gürültülerini azaltacaklar. Gemiyi sapa sağlam limana ulaştıracaklar” sözlerini fısıldıyordu. Bu sözlerden hoşnut olan Leda, kendini bırakıvermişti, tanrısal kuğunun kanatlarının arasına. Ve Koca Zeus hemen oracıkta sahip olmuştu, dünyalar güzeli Leda’ya.
 
Tamı tamına dokuz aylık bir zaman geçmiştir, bu birlikteliğin üzerinden. Leda bir yumurta yumurtlar, gökyüzüne dal-budak salan ağaçlardan oluşan ormanların içinde. Birbirinin tıpa tıp aynısı olan iki çocuk çıkar, bu yumurtadan. Bunlar Kastor ve Polluks’tur. Onlar yumurtadan çıkar çıkmaz gökyüzündeki parlak bir yıldız, bir nur döküverir onların başından aşağı. Ardından aynı ata binen iki çocuk, ellerinde mızraklarla dörtnala uzaklaşırlar, oradan.
 
Bir başka söylenceye göre de aslında tanrısal yumurtayı yumurtlayan Leda değil, Nemesis adlı öç tanrıçasıdır. Koca Zeus, onunla birlikte olmak için her yolu dener. Ancak güzel gözlü Nemesis karşı çıkar, izin vermez ona. Ama n’olur n’olmaz diye tedbiri de elden bırakmaz. Zeus’tan kurtulmak amacıyla şekilden şekle girer durur. Günlerden bir gün kaz şekline dönüşen Nemesis, Taygetes Dağı’ndaki sazlıkta uyumaktadır. Bunu fırsata dönüştüren Koca Zeus, kuğu kılığına bürünüp onunla birlikte olur. Nemesis, bu birliktelik sonrasında bir yumurta yumurtlar. Nemesis’in yumurtladığı bu yumurta, çobanlar tarafından bulunup Leda’ya verilir. Leda tarafından saklanan bu yumurtadan yalnızca Helene doğar. Helene çok güzel olduğu için Leda, onu öteki çocuklarıyla birlikte büyütür.
 
Hippokoon adlı kardeşi tarafından Sparta Krallığı’ndan kovulan Tyndareos, Aitolia’ya, Thestios’un yanına sığınır. Thestios kızı Leda’yı, yanına sığınan Tyndareos ile evlendirir. Herakles’in yardımıyla daha önce kovulduğu Lakedaimon (Sparta) tahtını ele geçiren Tyndareos, karısı Leda’yı da yanına alarak oraya yerleşir. Leda, dört çocuk annesidir. Bunlardan Kastor ve Polluks, Zeus’tan; Helene ve Klytaimnestra kocası Tyndareos’tandır. Leda’nın çocuklarının kimden olduğu hakkında farklı efsaneler mevcuttur. Bir başka efsaneye göre de Kastor ile Helene, Zeus’un çocuklarıdır.
 
Dioskurlar olarak anılan Kastor ile Polluks; birbirinden ayrılmayan, aynı anne ve farklı babalardan doğma ikiz kardeştir. Truva Savaşı öncesinde, İason zamanında yaşayan Dioskurlar, Argonautlarla birlikte Altın Post’u aramaya giderler.
 
Daha sonra Sparta kraliçesi olan ve Paris tarafından kaçırılışı, Truva Savaşı’na neden olan Helene’nin kardeşlerinden Kastor, iri yapılı yarı-at, yarı-insandır. Bununla birlikte son derece başarılı bir dövüşçüdür. Öğrencilerinden biri de Herakles’tir. İkizler (Kastor ve Polluks), tıpkı öteki Yunan tanrıları gibi sığır ağıllarını basarak ve genç kadınları kaçırarak zamanlarını geçirirlerdi.
 
Günün birinde İdas adındaki kuzeni ile Kastor arasında bir sığır sürüsünün paylaşımı konusunda çıkan tartışmada hile yoluna başvuran İdas, sürünün tamamını almak ister. Bu nedenle ikisi arasında bir tartışma yaşanır. Bu tartışmada İdas, Kastor’un (ölümlü) yaşamına son verir. Kardeşinin ölümüne çok üzülen Polluks, babası Zeus’a kendisini de öldürmesi için yalvarır. Zeus, Polluks’a acıyarak ömrünün yarısını Kastor’a verir. O günden sonra hiç ayrılmayan iki kardeş, bir gün Hades’te (yeraltı dünyası), bir gün Olympos’ta otururlar.
 
Dioskurların, deniz tanrısı Poseidon’un buyruğuyla tehlikede olan gemi ve gemicilere yardıma koştuğuna inanılır.
 
ZEUS-LETO AŞKI
 
Yunan mitolojisine göre Zeus, sekizi tanrıçalarla, on beşi ölümlü kadınlarla olmak üzere toplam yirmi üç kadınla birlikte olmuştur. Bu birlikteliklerin birini de Leto ile yaşamıştır. Koca Zeus’un biricik aşkı Leto, Titanlı bir kızdır. Işık Tanrıçası’dır. Gök Titanlarından Kolos ile adı, pırıltı anlamına gelen Phoebe’nin kızlarıdır. Zeus, onu çok sever. Ama kıskanç karısı Hera, bir türlü bırakmaz Leto’nun peşini. Zeus ile birliktelik yaşayan Leto, hamiledir. Doğurmanın zamanı gelmiştir, artık. Çocuklarını (çocukları diyorum, zira karnında Zeus’un ikizlerini taşımaktadır) doğuracak uygun bir yer aramaktadır. Huzur içinde doğum yapabilmek için bütün dünyayı dolaşır. Hera’nın gazabından korumaya çalışan Zeus, onu bir bıldırcına dönüştürür. Bıldırcına dönüşen Leto, Poseidon’un korumasındaki Delos Adası’na uçar. Delos Adası üzerindeki Kynthos Dağı’nda bir zeytin ağacının gölgesinde kızı Artemis ile oğlu Apollon’u doğurur. İkiz olmalarına rağmen Artemis, Apollon’dan bir gün önce doğmuş ve Apollon’un doğumu sırasında annesine yardımcı olmuştur.
 
İkizleri sürekli tehdit altında tutan, çeşit çeşit işkenceye maruz bırakan Hera, onları yok etmesi için ejderha Python’u gönderir. Apollon, sihirli oku ile Hera tarafından kendilerini yok etmek üzere gönderilen ejderhayı öldürür. Olymposlular arasında güzel sanatlar ve gün ışığının tanrısı olarak saygınlık kazanan Apollon, onları altın liriyle eğlendirir. Çok uzaklara ok atabilen, hastaları iyileştiren, iyileştirme sanatını insanlara ilk öğreten, gümüş yayın efendisi okçu tanrı olarak Yunan şiirlerine konu olmuştur. Kardeşi Artemis de Av Tanrıçası’dır. Yunan mitolojisinde Apollon Güneş’le, Artemis, Ay’la ilişkilendirilir.
 
Söylenceye göre yedi oğlu, yedi kızı olan Phrygia’nin efsanevî kraliçesi Niobe, kendini sadece Artemis ve Apollon adlarında iki çocuğu olan Leto’dan üstün tutunca Leto, Niobe’nin çocuklarının tamamını kendi çocuklarına öldürtür.
 
ZEUS-MAİA AŞKI
 
Yunan mitolojisine göre Olymposlular ile Titanlar arasında yaşanan savaşta Titanların safında yer aldığı için Zeus tarafından gökyüzünü sırtında taşımakla cezalandırılan Atlas ile Pleione’nin kızıdır. Arkadhialı bir nymphe ve Çoban Tanrısı Hermes’in annesidir.
 
İkinci adı Argiphontes olan Hermes, dünyaya geldiği gün kundağını çözüp mağaradan dışarı çıkar. Dışarı çıktığında mağaranın kapısında duran bir kaplumbağa ile karşılaşır. Kaplumbağayı hemen öldürüp içini boşalttıktan sonra yedi tel takarak onu bir kitaraya ya da lir’e dönüştürür. Ardından Apollon’un sürüsünden çaldığı elli ineği bir mağaraya kapatır. İzini kaybetmek için inekleri, kuyruğundan tutup geri geri çekerek mağaraya sokar. Konuyu araştırınca gerçeği öğrenen Apollon, doğruca Hermes’in yaşadığı mağaraya gider. Beşiğinde uyuyan Hermes’ten ineklerini geri ister. Ama Hermes, inekleri çalmadığını söyler. Hermes inkâra kalkışınca Apollon, Zeus’un hakemliğine başvurur. Zeus, Hermes’in inekleri, hemen Apollon’a geri vermesini kararlaştırır. Ancak aklı Hermes’in mağarasında gördüğü kitaraya takılan Apollon, kitarayı kendisine vermesi durumunda ineklerden vazgeçebileceğini söyler.
 
Kitarasını, çaldığı ineklerin karşılığında Apollon’a veren Hermes, bu kez de syrinks denilen Pan Kavalı’nı icat eder. Hermes’in yeni icat ettiği kavalı gören Apollon, kendisine ait kerykaion adındaki sihirli altın değneğini vererek onu da Hermes’ten alır. Hermes, Apollon tarafından kendisine verilen bu büyülü altın değneğin sayesinde habercilerin ve hırsızların tanrısı olur. Zeus da çocuklarının en akıllısı ve en kurnazı olan Hermes’i, kendisine haberci yapar. Rüzgâr tanrı Hermes, Apollon’un tanrılar arasında en çok sevdiği tanrıdır.
 
Zeus tarafından verilen buyrukları, hem tanrılara hem de ölümlülere iletir. Olympos’taki öteki tanrılar arasında da haberleşmeyi sağlar. Bütün efsanelerde sürekli kanatlı sandaletleri ve görünmez kılan başlığıyla anılan haberci Hades, Yunan tanrıları arasında en renkli kişiliklerden biridir. Çok farklı ve çok fazla nitelikleri vardır:
 
1-Arkaik dönem Yunan sanatında genellikle omuzlarında bir koçla betimlenen Hermes, sürülerin tanrısıdır.
 
2-Kendisine ait ilginç efsanelerden birine göre Hermes, doğduğu gün olağanüstü işler yapmaya kalkışmış bu yaptıklarıyla hem çok akıllılığıyla hem de çok kurnazlığıyla tanrıların tamamından daha üstün ve kurnaz olduğunu kanıtladığı için hile ve hırsızların tanrısıdır.
 
3- Güzel ve ikna edici konuştuğu için hatiplerin tanrısıdır.
 
4- Yolların, yolcuların, tüccarların ve ticaretin koruyucusu olan Hermes’in yollara dikilen Herme adlı yontuları, İlkçağın önemli kilometre taşlarındandır. Dörtgen ya da yuvarlak kaideler üzerine oturtulan bu yontular, bir tanrı büstü ve Phallus’un sembolüdür.
 
5- Yeraltı ve yerüstü arasında habercilik yapan Hermes, ölü ruhlarını, Hades denilen Yeraltı Ülkesi’ne götürür.
 
6- Apollon’un verdiği büyülü değnekle, Zeus’un kendisine gönderdiği uykuyu ve rüyaları insanlara iletir.
 
Birçok efsanede önemli roller üstlenen Hermes’in adı, Homeros tarafından kaleme alınan destanlarda Zeus’un habercisi olarak geçer. İlk Güzellik Yarışması olarak da bilinen üç güzeller efsanesinde adları geçen Hera, Athena ve Aphrodite’i İda (Kaz) Dağı’na götüren, Paris’e altın elmayı veren Hermes, Odysseus’u Kalypso’nun elinden kurtarandır. Zeus’un buyruğuyla Hera tarafından İo’nun başına dikilen Argos’u öldürür. Hera’nın hışmından kurtarmak için kaçırdığı Dionysos’u kaçırarak kendisi büyütür.
 
 
ZEUS-METİS AŞKI
 
Yunancada bilgelik anlamına gelen Metis, aklı ve bilgeliği sembolize eden eski Yunan Hikmet tanrıçasıdır. Zeus’un ilk karısı ve Athena’nın annesidir. Okeanos ile Tethys’in kızları olan Metis, ikinci kuşak tanrılardandır. Zeus ve kardeşlerinin doğumları öncesinde dünyaya gelmiştir. Zeus, kendisine yardım eden Metis tarafından verilen bir iksiri, babası Kronos’a içirir. İksiri içen Kronos, yuttuğu çocuklarının tamamını kusarak geri çıkarır.
 
Zeus, babasının tahtını ele geçirdikten hemen sonra ilk evliliğini Okeanos kızı, ‘bütün tanrılardan ya da ölümlü insanlardan daha çok bilen’ tanrıça Metis’le yapar. Bu evlilik, tahta çıkışında onun hizmetindeki kurnaz zekâyı temsil eder. Metis, “kurnazlık, olup bitecekleri önceden görebilme yetisi, yaş tahtaya basmama, yolunu şaşırmama ve beklenmedik hiçbir saldırıya maruz kalmamayı” ifade eder. Bu öngörü yeteneği nedeniyle Metis’le evlenen Zeus için Metis’i yanında dolaştırmak yeterli değildir. Zira kendisi Metis olmak arzusundadır.
 
Bir efsaneye göre Zeus, karısının hamile olduğunu öğrenince, tahtını sarsabilecek, kendisinden daha güçlü bir çocuk doğuracak korkusuyla Metis’i yutar. Bunun sonucunda Metis, Zeus’a ömrü boyunca iyi ve kötü hakkında bilgi verir.
 
Başka bir efsaneye göre Zeus, kendisinden Zekâ Tanrıçası Athena’ya gebe kalan karısı Metis’in, kendisinin, yerini alacak ve tahtına el koyacak bir erkek çocuk doğuracağından korktuğu için Metis’i yıldırımlarıyla çarparak öldürür. Karnında bulunan Athena’yı da kendisi yutar. Söylenceye göre Athena, Zeus’un karnından ya da başından zırhıyla doğar.
 
Metis, ilahi bilginin, kutsal aklın, hikmet’in tasviri, vücut bulmuş halidir. Su, hem hikmetin hem Metis’in simgesidir.
 
Bir efsaneye göre; Uranos ve Gaia, Metis’in Athena’ya hamileliği sırasında doğuracağı bir erkek çocuğun, Zeus’u tahtından indireceği kehânetinde bulunması nedeniyle, bir başka efsaneye göre de Athena’nın, sadece kendi çocuğu olmasını istemesinden ötürü (çocuğun hem annesi hem de babası olmak için); Zeus, Metis ‘i yutmuştur. Böylece akıl gücü aracılığıyla elde edebileceği dünya hâkimiyetini kimseyle paylaşmamayı amaçlamıştır.
 
Athena’yı kafasından doğurmuştur. İçeride boş durmayan Metis de kızı için bir zırh yapmaya başlar. İçinde yapılmakta olan zırha vurulan darbeler, Zeus’un başını çatlatırcasına ağrıtır ve Zeus, Hephaistos’u çağırır. Hera’nın oğlu Hephaistos, ustaca bir darbeyle Zeus’un kafasını yarar ve Athena, tepeden tırnağa zırhlar içinde bir yetişkin olarak çıkar. Babasının kafasından doğan savaş, zanaat ve akıl tanrıçası Athena, zaman içinde bilgelik, akıl ve saflığı temsil eder olmuştur. Athena’nın bilgeliğin tanrıçası olmasına şaşmamak lazım, çünkü Athena bilgeliğin kızıdır. Athena Zeus ‘un en sevdiği çocuğudur. Athena, Atina şehrine zeytin ağacını verdikten sonra da Atina’nın hâkimi olmuştur.
 
 
ZEUS-NİOBE AŞKI
 
Yunan mitolojisine göre fazla çocuk doğurmanın ve analığın öncelikli önem arz ettiği anaerkil toplumun dışa vurumudur, Niobe. Phrygia’nın efsanevî kraliçesidir. Amphion adındaki Thebai kralının karısı ve lânetli soyun atası olan Pelops’un kız kardeşidir. Daha Sonra Tanrılar Sofrası’na alınan Tantalos’un kızıdır. Babasının krallığının sınırları içinde bulunan Sipylos Dağı eteklerindeki Tantalis kentinde dünyaya gelir. Birlikte büyüdüğü Tanrıça Leto ile arkadaşlık eder.
 
Efsaneye göre Niobe, kendisiyle evli olduğu Thebai kralı Amphion’dan altısı kız, altısı erkek (kimi kaynaklarda yedisi kız, yedisi erkek olarak gösterilir) on iki çocuk doğurur. Günün birinde sadece Artemis ve Apollon adlarında iki çocuğu olan Leto’yu küçümseyen, kendisini ondan üstün gören Niobe, Thebai halkından kendisine tapınmalarını söyler. Bu sözleri gökyüzünde duyan kızgın Leto, çocukları Artemis ile Apollon’a, Niobe’nin çocuklarını öldürmelerini söyler.
 
Apollon oklarıyla Niobe’nin altı (kimi kaynaklara göre yedi) erkek çocuğunu, Artemis de oklarıyla kalan altı (kimi kaynaklarda yedi) kız çocuğunu öldürür. Yaslar içinde gencecik bedenlerin yanına çöken Niobe, öylece kalakalır, çocuklarının cansız bedenlerinin yanında. Gözlerinden oluk oluk yaşlar akıyordu. Çevresinde kimsecikler kalmadığı için çocuklarını defnedemedi kara toprağa. On gün durmadan ağlar, durur. On gün sonra Zeus, tüm ölüleri taşa çevirir. İşte o gün acıktığı aklına gelmişti, talihsiz Niobe’nin. On gündür hiçbir şey yememiş, içmemiş hep ağlamıştı. Zeus, Niobe’yi acılarını yüreğinde sindirsin diye Akheloos Irmağı’nın kıyısında bulunan Sipylos Dağı’nda, taşa dönüştürür. Niobe’nin çocuklarının tamamının Tanrıça Leto’nun teşvikiyle oğlu Apollon ve kızı Artemis tarafından öldürülmesi üzerine analık içgüdüsüyle intikam alan Tanrıça Leto’nun sevincine karşın analık içgüdüsünün vermiş olduğu acıyla kıvranın Niobe, taş kesilip sonsuza değin ağlar. Günümüzde Manisa’daki Sipil Dağı eteklerinde Ağlayan Kaya ya da Niobe Kayası olarak bilinen kayanın; Homeros’un sözünü ettiği Zeus’un taşa dönüştürdüğü Niobe’yi temsil ettiğine inanılır.
 
Niobe’nin acılı halini betimleyen ve insan yüzünü andıran Manisa’daki Ağlayan Kaya’dan çıkan su kaynağına Niobe’nin Gözyaşları adı verilmiştir.
 
Bir başka söylenceye göre Peloponez’de yaşayan ilk insanın kızı olan Niobe, canlı yaratıkların tamamının annesi ve Zeus’un birlikte olduğu ilk ölümlü kadındır.
 
Ağlayan Kaya, uluslararası kaynaklar da dâhil olmak üzere literatürde kimi zaman Taş Suret olarak anılır. Kimi kaynaklarda da bu taş suret, aynı dağda bulunan Hitit Kybele Heykeli ile karıştırılmıştır.
 
Bu hazin öykü, İlyada’da (XXIV/ 602-617) şöyle anlatılır:
 
“Apollon öfkelenmişti Niobe ‘ye
 
Öldürmüştü oğullarını gümüş yayıyla.
 
Kızlarını da okçu Artemis öldürmüştü
 
Niobe güzel yanaklı Leto ile bir tutuyordu kendini,
 
Diyordu; Leto iki çocuk doğurdu bense bir düzine.
 
İki kişi Apollon’la Artemis öldürdü hepsini.
 
Ölüler yatıp kaldılar kanlar içinde
 
Kimsecikler yoktu onları gömecek,
 
Herkesi taşa çevirmişti Kronosoğlu
 
Göklü tanrılar gömdü ölüleri onuncu günü
 
İşte o gün yemek geldi Niobe’nin aklına
 
Gözyaşı dökmekten yorgun düşmüştü.
 
Bugün Sipylos kayalıklarının, ıssız doruklarında
 
Akhelos ırmağı kıyılarında oynaşan su perilerinin
 
Yatakları var derler ya, işte oralarda,
 
Tanrı buyruğuyla taş olmuştur Niobe,
 
Yüreğine sindirir durur acılarını.”
 
 
ZEUS-PLEİONE AŞKI
 
Aethra ya da Aithra adıyla da bilinen Pleione, Arkadhia’da yer alan Kyllene Dağı’nın perisidir. Efsaneye göre gerçek babası, her ne kadar deniz tanrısı Nereus olarak gösterilirse de aslında Tethys ile Zeus’un kızlarıdır. Otlayan hayvan sürülerinin ve meyve ağaçlarının koruyucusu olan ve Epimelides denilen peri grubundan ya da çok Yağmur Yağdıran ve Nephele denilen bulut perisidir. Olympos tanrılarınca sonsuza değin gökkubbeyi sırtında taşımakla cezalandırılan Atlas’ın karısıdır. Ülker Burcu’nu oluşturan ve Pleiadlar olarak da bilinen Alkyone, Merope, Elektra, Kelaino, Maia, Taygeta, Sterope adlarındaki yedi kardeşin, tanrılarla olan birlikteliklerinden, aralarında Truva ve Sparta da olduğu birçok ünlü kentin kralları doğar. Kızkardeşlerin en büyüğü olan Maia, Zeus’la yaşadığı birliktelikten Hermes’i doğurur. Kimi mitolojik kaynaklarda Zeus, Maia ile bir ilişki sürdürürken annesi Pleione (Zeus’un kendi kızı) ile de ilişki içinde olmuştur.
 
Yakasını, aynı zamanda babası olan Zeus’un elinden kurtaramayan Pleione, sonunda onunla bir ilişki yaşar. Kızlarıyla birlikte gökyüzüne alınarak yıldıza dönüştürülürler.
 
ZEUS-PLUTO AŞKI
 
Zeus ile aşk yaşayan ölümlü kadınlardan biridir. Onunla yaşadığı birliktelikten Tantalos’u doğurur. Lânetli soyun atası Pelops ile Phrygia’nın efsanevî kraliçesi Niobe’nin babası olan Tantalos, tanrıların lânetine maruz kalan bir soyun atasıdır. Acaba koca bir sülâleyi lânete maruz bırakacak kadar işlediği büyük suçu nedir? Bu, hakkında mevcut söylencelerde pek söz konusu olmuyor. Aynı zamanda Ölüler Ülkesi’nin Tartaros’unda çekmek zorunda bırakıldığı işkencelerle dillere destan olan Tantalos, Lydia adlı krallığını kurduğu Sipylos (Manisa) Dağı’nda oldukça güçlü ve varsıl bir kişidir. Suçu, her ne kadar tanrılar tarafından kendisine bahşedilen nimetlerle şımarıp ölçüyü kaçırmak olarak ileri sürülse de inanası gelmiyor insanın. Doğrusu böylesi küçük nedenler, öylesi büyük ve sürekli cezalar gerektirecek nedenler değil. Öyle ise ana nedeni başka olmalıdır, bu cezaların. Bunu tahmin etmek zor olmasa gerek. Anadolu’nun bağrından çıkan tüm tanrı ve kahramanlar gibi Tantalos da maderşahi bir düzen ve Ana-tanrıça Kybele’nin egemen olduğu bir dinsel inanç taraftarıdır. Bu, Olympos’un tek tek tanrılarına değil, onların egemen düzenine karşı aykırılıklar içerir.
 
– Olymposlular, düzenlerini sarsacak bu tür aykırılıklara göz yumarlar mı?
 
-Elbette hayır.
 
-Çünkü hiçbir kişi ve zümre elinde bulunan erki başkasıyla paylaşacak ya da başkasına tamamen devredecek hoşgörüye sahip değildir. Hele hele Olymposlular.
 
-Anadolulular, Olymposlulara rakip olacak bir inanç ve düzen adına isyana kalkışınca cezalandırılmalar, işkencelere maruz kalmalar ve lânete uğramalar kaçınılmaz olmuştur.
 
Zeus’un, öteden beri Tantalos’a karşı çok büyük bir öfke duyduğu bilinen bir gerçektir. Tantalos’un, Zeus’un köpeğini Çobanlar tanrısı Hermes’e vermesi için yalan yere yemin etmesi, bunun nedeni olarak gösterilir. Olympos’taki Tanrılar Sofrası’na çağrılan Tantalos, tanrıların gizlerini ifşa etmekle ve nektar adı verilen tanrı balı ile ambrosios adı verilen tanrı şarabını aşırarak insanlara götürmekle suçlanıyor. Suçlarının en büyüğü ise tanrıları sınamak amacıyla oğlu Pelops’u doğrayıp tanrıların sofrasına yemek olarak getirmesidir. Olayın farkına varan Zeus, Pelops’u hayata döndürürken Tantalos’u, Ölüler Ülkesi’nin Tartaros adlı bölümünde Tantalos İşkencesi adı verilen cezaya tabi tutar. Buna göre Tartaros’ta meyve yüklü ağaçların altında bulunan bir göle atılan Tantalos, su içmek isteyince gölün suyu kuruyor, meyve yemek isteyince dallar kendisinden uzaklaşıyormuş. M. Ö. 518 – M. Ö. 438 yılları arasında yaşayan Yunanlı şair Pindaros, Tantalos’u kafasına her an düşecekmiş gibi duran kocaman bir kayanın altında tasvir eder.
 
 
ZEUS-SEMELE AŞKI
 
Uygarlığın, Yunan âleminde yayılmasına öncülük eden Kadmos ile Harmonia’nın kızı; İno, Agaue ve Autone’nin kız kardeşleridir. Trakya menşeli Yunan Yeraltı Tanrıçası’dır.
 
Semele, Zeus’tan hamiledir. Bu ilişkiden haberdar olan Zeus’un kıskanç eşi Hera, yaşlı bir kadın kisvesine bürünüp kendisine arkadaşça yaklaştığı Semele’nin güvenine mazhar olur. Böylece Semele, sırrını açıklar ve bebeğinin babasının Zeus olduğunu söyler, yaşlı kadın kılığındaki Hera’ya. Hera, Semele’ye inanmamış gibi davranarak: ‘Zeus’a yalvar ki; tanrı olarak sana kendini bütün azametiyle göstersin’ der. Böylece Semele’nin zihnine şüphe tohumları eker. Merak ve şüphe deryasında yüzüp duran Semele, Zeus’tan tüm tanrısal özellikleriyle karşısına çıkmasını ister. Böylece onun tanrı olduğuna, gerçekten Zeus olduğuna inanacaktır. Zeus fikrini değiştirmek ve Semele’nin bu isteğini geri çevirmek için uğraşırsa da başarılı olamaz. Semele’nin ısrarıyla kendisini göstermeyi kabul eder. Ama ölümlülerin ölmeden önce bir tanrıyı görmeleri olanaklı değilmiş. Aksi durumda ölümlü kişi yaşamını yitirir. Zeus, Semele’ye verdiği söze sadık kalarak tanrısal kimliğine bürünür. Semele, Zeus’un tanrısal hâli karşısında alevler içinde yanıp yok olur. Yanıp yok olurken karnında taşıdığı Zeus’tan olma yedi aylık Dionysos’u düşürür.
 
Zeus, Semele’nin düşürdüğü yedi aylık çocuğu alıp baldırında saklar. Zamanı gelince Bakkhos ya da Dionysos adındaki şarap tanrısı, Zeus’un baldırından dünyaya gelir. Bundan ötürü Dionysos, kimi zaman iki kez doğmuş olarak anılır.
 
 
ZEUS-TAYGETE AŞKI
 
Taygete, Atlas ile deniz perisi Pleione’nin kızıdır. Pleiadlar ya da Pleiades denilen yedi kız kardeşten biridir. Bu yedi kız kardeş; Alcyone, Merope, Electra, Caleano, Maia, Taygeta ve Sterope (Asterope)’dir. Zeus’a karşı babalarının yanında yer aldıkları için cezalandırılmış, gökyüzüne savrularak yıldıza dönüştürülmüşler. Pleiades Takımyıldızı’nın bir adı da Ülker Takımyıldızı’dır. Bizim kültürümüzde Süreyya adıyla bilinir.
 
Utangaç ve insanî yapıdaki Taygete, Zeus’la yaşadığı birliktelikten hamile kalıp Lakedaimon’u doğurur. Lakedaimon, Peloponez’de Lakedaimon ya da Sparta adıyla bilinen kentin kurucusudur. Efsaneye göre Lakedaimon, bölgede krallık yapan ırmak-tanrı Eurotas’ın Sparta adındaki kızıyla evlenir. Kayınbabasının ölümünden sonra tahta çıkar. Kente, karısı Sparta’nın, yönettiği halka da kendi adını verir.
 
 
KAYNAKÇA
 
*Anadolu Efsaneleri, Halikarnas Balıkçısı, Bilgi Yayınevi, 2003
 
*Anadolu Mitolojisi, Eyüboğlu, İsmet Zeki, Derin Yayınları, 2007
 
*Anadolu Tanrıları, Halikarnas Balıkçısı Yeditepe Yayınları, İstanbul 1962
 
* İskender’in Seferi, Arrianos, Çev. Furkan Akderin, Alfa Yayınevi, İstanbul, 2005
 
*Atlantis Troya’dır, Zangger, Eberhard, Çev. Sabir Yücesoy-Doğan Tezel, Pan Yayıncılık, 1999-İstanbul
 
*Ateşin Topal Efendisi Hephaistos, Robert Krugmann, Çev. Atilla Dirim, Yurt Kitap Yayın, İstanbul,2003
 
*Aşk Tanrıçası Afrodit, Robert Krugmann, Çev. Atilla Dirim, Yurt Kitap Yayın, İstanbul, 2003
 
*Antik Yunan’da Mitoloji(Masallar ve Söylenceler), Roza Agizza, Çev. Z. Zühre İlkgelen, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, İstanbul, 2001
 
*Antik Dünya ve Geleneksel Toplumlarda Dinler ve Mitolojiler Sözlüğü 2 Cilt Tk. Yves Bonnefoy, Dost Kitabevi, Ankara, 2000
 
*Antik Yunan’da Sanat ve Mitoloji, Thomas H. Carpenter, Çeviri; Bensen B. M. Ünlüoğlu, Homer Kitabevi Yayınları, İstanbul-2000
 
*Avcı Tanrıçası Artemis, Robert Krugmann, Çev: Atilla Dirim, Yurt Kitap Yayın, Ankara-2003
 
*Bereket Tanrıçası Demeter, Robert Krugmann, Çev. Atilla Dirim, Yurt Kitap Yayın, Ankara, 2009
 
*Büyük Dünya Mitolojisi Ansiklopedisi, Arthur Cotterel, Rachel Storm, Çev. Cevdet İlhan Güney, Seyyid Dağıstanlı, Semih Tufan Günaltay, Alfa Basın Yayın Dağıtım, 2012
 
*Denizler Tanrısı Poseidon, Robert Krugmann, Çev. Atilla Dirim, Yurt Kitap Yayın, İstanbul, 2003
 
*Dönüşümler, Oviidius, P. N. Çev. İsmet Zeki Eyüboğlu, Payel Yayınları 1994, İstanbul
 
*Grek ve Romen Mitolojisi, Nüzhet Haşim Sinanoğlu, Kaynak Yayınları, İstanbul, 1999
 
*Homeros İlahileri (Homerik Hymnoslar), Çev. Ayşen Eti Sina; Yazar, Çağatay Öztürk, Kolektif Arkeoloji ve Sanat Yayınları, 2008
 
*Homeros’a Mektuplar, Zeki Büyüktanır, Can Yayınları (Ali Adil Atalay), İstanbul, 2004
 
*Işık ve Aydınlık Tanrısı Apollon, Robert Krugmann, Çev. Atilla Dirim, Yurt Kitap Yayınları, İstanbul, 2003
 
*İlyada, Homeros, [Çev. Azra Erhat/ A. Kadir]13. Basım, İstanbul-1984
 
*Klasik Yunan Mitolojisi- Şefik Can, İnkılap Kitapevi, İstanbul 1970
 
*Klasik Yunan Mitolojisi, Şefik Can, Ötüken Yayınları, İstanbul -2011
 
*Küçük Yunan Mitologyası, E. Peterich, Çev. Yakup Baydur, Maarif Vekâleti Yayınları, Ankara 1959
 
*‘Lagina Hekate Tapınağı’nın Matematiksel Oranları’ Yüksek Lisans Tezi, Büyüközer, A., Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Arkeoloji Ana Bilim Dalı, 2006
 
*Metamorphoses II, Çev. Eyuboğlu, İsmet Zeki, 1994- İstanbul
 
*Mitoloji Sözlüğü, Grimal P. , Çev. Sevgi Tamgüç, Sosyal Yayınlar, İstanbul, 1997
 
* Mitoloji Ve İkonografi, Bedrettin Cömert, 2. Basım Ayraç Yayınları
 
*Mitolojik Dinlerin Gizemi, Mehmet Korkmaz, Alter Yayınları, Ankara-2009
 
*Mitoloji Sözlüğü. Azra Erhat. Remzi Kitabevi, 5. Baskı, Eylül 1993.
 
*Mitoloji Sözlüğü, Mehmet Korkmaz, Alter Yayınları, Ankara-2011
 
*Mitolojiler Sözlüğü, Yves Bonnefoy, Çev. Levent Yılmaz, Dost Yayınları, İstanbul 1981, Cilt: I-II
 
*Mitologya, Edith Hamilton. Çeviri: Ülkü Tamer, Varlık Yayınları, 1994
 
*Mitolojik Kadın Efsaneleri, Mehmet Korkmaz, Alter Yayınları, Ankara 2013
 
*Odysseia, Homeros, [ Çev. Azra Erhat/ A. Kadir] (10. Basım), Can Yayınları, Erhat, İstanbul-1998
 
*Ortadoğu Mitolojisi, S.H. Hooke. Çeviri: Alaeddin Senel. İmge Yayınları: 20 Eylül 1993.
 
*Phaidon, Philebos, Şölen/ Platon/ Çev: Furkan Akderin/ Say Yayınları2013,
 
*Sonsuz Savaş İlyada, Robert Krugmann, Çev: Atilla Dirim, Yurt Kitap Yayın, İstanbul-2003
 
*Tarihte Neler Oldu- Childe, Gordon –1. Basım 1974 Odak Yayınları
 
*Tanrıların Babası Zeus, Robert Krugmann, Çev: Atilla Dirim, Yurt Kitap Yayın, Ankara-2003
 
*Yunan Mitolojisi, Çeviri: M. Tahsin Kozanoğlu. Mitologya Yayınları: 1992.
 
*Yunan Mitleri (Tanrılar, Kahramanlar, Söylenceler), Robert Graves, Say Yayınları, İstanbul-2010
 
*Zekâ Tanrıçası Athena, Robert Krugmann, Çev: Atilla Dirim, Yurt Kitap Yayın, Ankara-2003
 
 
Mehmet KORKMAZ
 
Emekli Eğitimci