O-KU-MA-LAR / www.habernewspaper.com/

Yazar: Editör     Tarih: 14 Ocak 2017 20:53     Kategori: Basında Biz, Editörden, Genel, Kültür Sanat, Yazarlar

O-KU-MA-LAR

 

Dursaliye Şahan

Ne zaman Türkiye’ye gitsem eski alışkanlık sahaflara bi uğruyorum. Bazen Kadıköy’de, Akmar Pasajı, bazen Beyoğlu, Tepebaşı ve Beyazıt’ta Çınaraltı filan. Kapıdan içeri dalar dalmaz, yangından mal kaçırır gibi çantamı doldurup nefes nefese çıkıyorum. O yorgunlukla gözüm oturacak rahat bir köşe arıyor haliyle. Ucuz kitap talanından sonra közde pişen kahve lüksüyle memleketin matbuat hayatına göz atmak keyifli aslında.

O kitapları eve taşımak, evde bavullara yerleştirmek neyse de havaalanındaki memurların gözünden 3-5 kiloyu kaçırmak için “Bu gece rüyamda tam burada bir bomba patlıyordu” gibi dikkat dağıtma girişimleri acıklı oluyor.

Sahaf ziyaretleri tek alışkanlığım değil. Mesela ülkemden ayrılmadan küçücük sade bir kahveye avuç dolusu para vermek de yine aynı alışkanlık listesine dahildir. (Eyyyyy, havaalanındaki bu pahalı menüleri icat edenler ocaklarınıza kıvılcımlar yağsın!)

Neyse işin son noktasına gelecek olursak: Londra’da bavullar açılır, kitaplar ilgili raflara yerleştirilir. Nokta! (mı?)

Öyküler, romanlar, anılar, çocuk kitapları, araştırmalar, kaynaklar, şiirler, ne olduğu belli olmayanlar, ‘Grinin 50 Tonu’ gibi kütüphane karizmasını çizenler…. Haliyle herkes yerini bilecek!

Ve fakat şu çöp evlerle ilgili izlediğim belgeselden sonra kendime ayar çekmeye, pardon çeki düzen vermeye karar verdim.

Pet şişesi biriktirir gibi kitap biriktirmek de hazin sonuçlar doğurabilir saptaması ile 2017’ye yerinde kararlarla girdim:

  1. Artık çok gerekmedikçe kitap almak yok.
  2. Bekleme süresini geçen kitaplar ya hediye edilecek, ya da hapishanelere veya köy okullarına gönderilecek.
  3. Kitap cimriliği iyi bir şey değil. Var olan bir kitap istendiğinde yok denmeyecek.
  4. Okunan kitaplarla ilgili eleştiriler paylaşılacak.

Ve işte sayın okuyucu bu 4.ncü madde gereği şu satırlarla size eziyet etmekteyim. Evet! Giriş bıktırıcı uzunlukta! Yazı gevezeliğinin çekilmez olduğunu da biliyorum. Hayat zor!

Konuya dönecek olursak, son gidişimde Zeynep (Alanç) abla, Gülsüm (Öz), Nazan Çetin ve ben Emirgan Çınaraltı’nda buluştuk.

Sabah sahaf yorgunluğundan sonra herkesten önce gidip, yayıldım masaya, garsonlar koşarak geldi. Müşteri sarrafı olmuşlar, bakar bakmaz benim kolay kolay kalkmayacağımı anladılar.

“Sizi şöyle tek kişilik bir masaya alsak!”

“Ne münasebet, gelecek olanlar var. Siz bana hemen iyi kaynamış, sade bir kahve getirin,” diyerek iteatkar bir müşteri olmadığımı kanıtladım.

Kalın camlı, geniş pencerelerin arkasında sicim gibi bir yağmur. Yer gök delinmiş gibi. İçerde herkes yeyip içiyor, sohbet muhabbet.  Çevrenizdeki insanlar mutluysa haliyle siz de keyifli oluyorsunuz. Hele çantanızda yeni kitaplar varsa…

Nihayet konunun özüne intikal ediyorum:

Nur Ersen’in Ürün Yayınları’ndan çıkmış tam üç kitabı var elimde. Çocuklar için yazıp, kendi kara kalemiyle süslediği Doğa ve Biz. Çocuklara çevre bilincini aşılayan küçük bir hikâye kitabı. Potansiyel doğa katillerinin sayısını düşürmek istiyorsak bu tür kitaplara şans vermeliyiz. İkinci kitap da yine çocuklarla ilgili ve yine içindeki kara kalem çalışmaları yazara ait. Beş hikâyeden oluşuyor.

Ve üçüncü kitap. Hoş Geldin Gülnare ise yetişkinler için yazılmış, beş öyküden oluşuyor. 119 sayfa. Bana kalırsa kitap öykü roman arası. Birbirine bağlantılı öyküler biraz daha açılsa küçük bir roman olabilir. Şu kadarını söyleyebilirim, kurgu muhteşem. Sade anlatımları sevdiğim için üslup da güzel. Fakat biraz daha ince işçilik gerekiyor gibi. Bu üç kitabı bir (hatta yarım) günde okudum. Akıcı ve duru anlatım sizi hiç yormuyor.

Yayınevine uğradığımda Umut beyin hediye ettiği Fulya Bülbül İrez’in kaleme aldığı Turta Kabındaki Ayı da çantamdaydı. Tesadüf mü bilemiyorum İrez’in kitabındaki resimler de kara kalem. Ya da çocuk kitaplarında yeni moda kara kalem mi? Hani hep renkli resimlere alışmışız ya… Bence sakıncası yok hatta daha bile güzel. Çocukları kara kalem çalışmalarına motive ediyordur sanıyorum.

Turta Kabındaki Ayı, çocuklar için kişisel gelişim kitabı olarak tanımlanmış. Ne yalan söyleyeyim bu kişisel gelişim kitaplarına karşı biraz tavırlıyım ama çocukların bu ‘aldı başını gidiyor’ akıbetleri de nasıl önlenebilir bilemiyorum?

Fulya Bülbül İrez kişisel gelişim bilgilerini hikâyenin içine sarmış. Doğrusu da bu tabii. Hangi çocuk ‘hadi gel biraz terbiye ol’ önerisinden hoşlanır ki?

Turta Kabındaki Ayı hikâye olarak çok güzel.   Kurgusu ustaca. Ayrıca özgün. Çocuklar bir yanıyla da bilim kurgunun kıyısında dolaşmış gibi oluyor. Hayali arkadaş, hayali yolculuk bunlar çocukların imgeleme gücüne katkı sağlayacaktır eminim.

Çocuklara biraz da yetişkinlerin yaptığı, yapabileceği hataları göstermiş. Anneler babalar da çocuklar gibi hata yapabilir. Bu bilgi onları biraz dik başlı yapabilir ama özgüvenlerini kazanmalarında da katkı sağlayacaktır.

Tam beşinci kitaba geçecektim ki, Zeynep ablayla Gülsüm geldi. Son olarak da elinde iki imzalı kitapla aramıza Nazan katıldı. Aya Yayınlarından çıkmış olan Adım Adım Huzur, Nazan Çetin’in ilk kitabı. Aya Yayınlarından çıkmış.

Nazan’ın yazı tekniğine daha önce rastlamadım. Eminim ilk değildir ama benim hoşuma gitti. Sanki koltuğa gömülüp Türkçedeki harfleri tek tek karşısına çağırmış gibi. Karşısına gelen harflere bakıp bakıp ‘bu bana ne ifade ediyor,’ diye düşünmüş. Mesela A. A harfi ile başlayan hayatındaki en önemli şeyi düşünmüş düşünmüş ve ‘annesi’ olduğuna karar vermiş. Hemen herkesin vereceği yanıtı diyeceksiniz. Annem! Atom bombası da olabilirdi değil mi? Neyse, Nazan başlamış annesini anlatmaya. Sıra B’ye gelince, ‘babam’ demiş. C Cennet, Ç Çocukluk, D Dua. (İyi evlat, makbul kul mu diyeceksiniz?)

Her neyse Nazan’ın kitabı böyle böyle bütün alfabeyi bitirmiş. Aslında kişilik testlerinde benzer şeyler yaptıklarını duymuştum. ‘Çamur deyince aklına ne geliyor?’ ‘Güzellik maskesi,’ diyen de bu dünyada, ‘soğuk’ diyen de… Varın gerisini siz çözün.

Evden çıkarken yeğenimin alfabesini yanıma almıştım. Uçakta açtım önüme. Her harfin karşısına ilk aklıma geleni yazdım. Aşk, Bela, Ceza diye başladım. Sonlara doğru yaklaştığımda bi huzursuz oldum. Alfabeyi parça parça edip yandaki uyuyan yolcunun önündeki koltuk torbasına bıraktım. Neme lazım!

Ama size tavsiyem arada bir alfabenin harflerini karşınıza almaktan çekinmeyin.

Emirgan’daki o güzel sohbet anılar arasına indi çoktan. Şimdi ben yine kahve içerek o günden kalanları sizinle paylaşıyorum.

Ve sıra geldi en son kitaba. Çantamın dibinde yaklaşık bir aydır bekleyen o incecik kitap. Hayal Yayınları’ndan çıkmış olan Taylan Kara’nın Vasat Edebiyatı 101.

Taylan Kara’yı tanıyanlar bilir zaten, tanımayanlar için sözünü esirgemeyen, inandıklarından taviz vermeyen bir sanatçı diyebiliriz.

Şöyle bir karıştırdım. Korkmadım desem yalan. Bazı yerler üç beş kitaba bedel. Kim bilir kaç sayfa da hangi satırlar arasında kendimle yüzleşeceğim. Keyfim kaçacak muhtemelen.

Ama o kitap o çantaya girdiyse okunacak. Bundan da kaçış yok. Burada da sizlerle paylaşacağıma dair söz veriyorum.

“Ey saçma, bir tek sen ölümsüzsün!”

Herkesin yorumu kendisini bağlar.

 

 

Kaynak: http://www.habernewspaper.com/haberonline/