O-KU-MA-LAR – 14 Şubat Dünya Öykü Günü

Yazar: Editör     Tarih: 11 Şubat 2017 16:27     Kategori: Basında Biz, Dergiler, Editörden, Felsefe, Genel, Kültür Sanat, Yazarlar

14 Şubat Dünya Öykü Günü

Evet, aynı zamanda Sevgililer Günü. Bu kısmını geçiyorum, erken seçim propogandası gibi her yerde bayraklarla kutlanan Aşıklar Günü’nün önemini binlerce anlatıcısına bırakıyorum.

Öykü Günü’ne dönelim.

Geçtiğimiz yıldan bu yana ne değişti? Görüyorum, harfler, sözcükler, sarı sayfaları bekleyen o güzel cümleler hızla bir uçurumun dibine doğru kayıyor. Gözler akıllı telefonlara, kulaklar twitter türü iletişim(siz) araçlara mahkum.

Aklımız ve irademiz ipotek altına alınmış gibi. Klişe ve kolaycı bir yaklaşım olacak ama sanatın üzerinde de bir üst aklın mevcuditiyetinden eminim.

Başka türlü bu kaosu nasıl izah edebiliriz ki?

Birçok coğrafyada olduğu gibi ülkemizde de sanatçı iktidarın ‘tu kaka’sı. Acımasız saldırılarda kanayan yaralarını eserlerine damıtabilenler şanslı.

Her şeye rağmen sanatın ölümsüz olduğunu biliyoruz. Mezarı en çabuk kaybolanların başında cellatlar gelmez mi? Sanat can çekişiyor gibi görünse de uçurumun dibindeki her bir harf dahil kıyamete kadar yaşayacak.

Çarkların dişleri arasında ezilenlen sanatçılara ve bütün öykücülere selam olsun.

14 Şubat Dünya Öykü Gününüz kutlu olsun.

 

Londra’nın ortasında küçük bir ‘çöl’

Leyla’yla birlikte Dalston’a doğru yürüyoruz. Birden önümüze irili ufaklı kaktüsler çıkıyor. Birkaç tanesi ağaç gibi up uzun. Tamamı camdan kapıyı aralayıp içeri dalıyoruz. Bizim gibi meraklı birkaç müşteri, dükkan sahibinden bu dikenleriyle makbul bitkiler hakında bilgi alıyor.

Biliyorsunuz, özellikle çok büyük kaktüsler radyasyonu emiyor. Hatta dikenlerinin de havadaki elektriklenmeyi çektiği söyleniyor. Uzmanlar kaktüsün, emdiği radyasyonu toprakladığını söylüyor.

Çiçekçi çok ama sadece kaktüs satan birini ilk kez gördüm. Dükkana girince çölden sonra vaha bulmuş gibi bir serinlik ve hoşluk duyduğumuzu da söyleyeyim.

Cakti & Succulents’in sevimli sahibesi Aynelle Leon’la ayak üstü sohbet edip ayrıldık.

Yolunuz Kingsland Road’dan geçerse 492 numaradaki bu ilginç dükkanı görmenizi öneririm.


Barış İçin Birlikte Konseri

Aycan Saraçoğlu’yla karşılaştım. Theodorou ve Umut Albayrak’ın birlikte sahne alacağı 17 Şubattaki konserinden bahsetti. İçinde barış olan bütün etkinlikleri yürekten destekliyorum.

Lütfen siz de destekleyin. Intimate Theatre’da (St. Monica’s Hall – 521 Green Lanes Palmers Green N13 4DH) gerçekleşecek olan konserin biletleri için 07742245503 numaralı telefonu arayabilirsiniz.


Kebab severler lütfen!

Şu dünyanın yarısı açlık çekerken diğer yarısının yiyecek israfı yarışına girmesi nasıl bir acımasızlıktır?

Hayır, anlayamadığım şu. Türkiyeli restorantların iki katı fiyat çeken merkezdeki restorantlara gittiğimizde de koca koca tabakların içinde neredeyse bir fincan ölçüsüyle gelen çorbalarla, avuç içi kadar etlerle de doyduğumuz malumunuz.

İlla tıka basa yiyerek ömrümüzü kısaltmak ve yediğimiz kadarını geri göndermek zorunda mıyız?

Her neyse ben ne dersem diyeyim zaten Türkiyeli restorantların bonkörlüğünü önlelem mümkün değil.

Bazıları gecenin sonunda artan yiyecekleri sokakta yaşayanlara verdiklerini söylüyor. Bu çok güzel. Umarım yaygınlaşır. Benim de bu konuda siz okurlardan küçük bir ricam var. Biliyorsunuz Londra’da tilki sayısı çok fazla. İnanın çoğu açlık çekiyor. Bunlar vahşi. Doğadan beslenmek zorunda filan deniliyor ama doğada hepsini besleyecek yeterli yiyecek ne yazık ki yok. Bahçesi olanlar lütfen evinizdeki yemek artıklarını özellikle etleri atmayın. Veya böyle bir kebapçıya gittiniz. Tabağınızda kalanları rica edin hemen paketliyorlar. Bütün yapacağınız bahçenizin bir köşesine gece bırakmak. Onlar bu kokuyu kilometrelerce öteden alabiliyor. Siz uyurken gelip oradaki yiyecekleri aldıklarında onlar da doymuş oluyor.

Hem bunun şöyle bir yararı da var. Bahçenizden tilki geçerse onun bıraktığı kokuyu siz duyamazsınız ama fareler alıyor. Biliyorsunuz fareler de tilkilerden kaçmak zorunda.  Bir bakıma farelerden de bu sayede korunmuş oluyorsunuz.


Kinyas ve Kayra

Bu hafta sizlere Hakan Günday’ın çok okunan, üzerinde çok konuşulan, yeraltı edebiyatının iyi örneklerinden biri olarak gösterilen romanını anlatacağım.

Kinyas ve Kayra’yı kısacık özetlemek gerekirse şöyle:

Düzenin içinde var olmayı ‘başaramamış’, suç ve şiddet sarmalı ile sürekli isyanlarını zaman zaman birbirlerine yöneltmiş iki kankanın birlikte ve ayrı ayrı yaşam yolculuğu.

Afrika, Amerika ve Türkiye coğrafyasında seyreden, kimilerine göre kaybedenler sınıfından kimilerine göre sisteme boyun eğmeyen iki karekterin hayata bakışı aslında çoğumuza aşina.

Üç bölüme ayrılan kitapta iki çocukluk arkadaşının geçmişe dönüşleri ile verilen hayat hikayelerinde çatışmalarıyla birlikte kaçınılmaz sonu da görüyorsunuz. (Hoşuma gitmedi ama gerçek hayatta da böyle olur hep.)

Bütün suç ortakları sonunda birbirine düşer. Suçun getirdiği pişmanlık ve huzursuzluktan mıdır bilinmez ama suç ortakları birbirleri olmadan yaşayamazmış gibi görünüp sonunda birbirlerini yok etmeye yönelirler.


Kinyas ve Kayra’da biraz böyle.

Kitabın popülerliği kurgusundan ve hikayesinden çok barındırdığı felsefi bakış açısından kaynaklanıyor.

İlk bölümde iki arkadaşın Afrika’daki serüvenine, içlerindeki nefrete, ikinci bölümde Kayra’nın yalnızlığına, üçüncü bölümde Kinyas’ın memleketine dönüşünü ve değişimine tanık oluyoruz.

Kitabı bitirdikten sonra pişmanlık arınmayı mı getirir yoksa sürekli sizi ezen bir suçluluk duygusuna mı dönüşür ikilemine kapıldığımı söyleyebilirim. İkincisi ağır basıyor gibi.

567 sayfalık romanı elinize aldığınızda bırakamıyorsunuz. Yani ilk andaki o kalınlık sizi korkutmasın. Sıkıcı değil aksine biraz daha devam edebilirdi diyorsunuz. Ancak yine de yazmadan geçemeyeceğim, kitap daha kısa olmalıydı diye düşünüyorum. Bana göre gereksiz cümleler hayli fazla.

Mesela an itibariyle rastgele açıyorum. 91. Sayfanın giriş cümlesi: “Dev bir çelik ve demir gürültüsüyle uyandım.” Yazar şöyle mi demek istiyor? Bir gürültüyle uyandım. Bu gürültünün birazı çelik birazı demir gürültüsüydü. Ve dev gibi yüksekti.


Arşivden

Yazın Dergisi. 1991 Mayıs

Rastgele seçtiğim haftanın dergisi bu. 1991 Mayıs ayına ait derginin kaçıncı sayı olduğuna baktım ama göremedim. Dergi Almanya’da çıkmış. Genel Yayın Yönetmeni Engin Erkiner.

Sayfaları çeviriyorum. Server Tanilli’nin Paris’te 6 Nisan 1991 tarihli yazısıyla başlıyor: Yılmaz Güney’in Anıt Kabri Önünde

Fakir Baykurt’un Tutsak Uçmanlar şiiriyle devam ediyor. Fakir Baykurt şiirini 25 yıl önce değil de sanki bugün yazmış gibi.


“Bire ölüm bombalarının uçmanları

Ses verin yaşıyorsanız

Belki hâlâ vardır yurda dönüş olanağı

………….”

İyi ki saklamışım dediğim dergilerden biri.


 Britanya Şairler Antolojisi

Cennete açılan kapılarını kapa,

Sırat köprüsünden de geçmeyiveririm

Karşıda mor sümbüllü bağlarım yok.

Lütfü Balaban Ocak 2014 Londra

Ahmet Ümit twitter atmış:

“Yatlardan KDV  kalkmış. Yat alanlara diyecek bir şeyim yok ama hiç değilse kitap severlere kolaylık gösterilse. Niye hala kitapta KDV  var?”

Yukarıda sanatın üzerinde bir üst akıl mevcudiyetinden bahsetmiştim ya, bundan daha iyi bir kanıt gösterebilir misiniz? Yatlardan kalkan KDV kitapların üzerinden niye kalkmaz acaba?

 

Sanatın ışığı hep üzerinizde olsun.

 

 

Dursaliye ŞAHAN

 

http://yaziatolyesi.com/