Mutsuzluk / Gülseren Akdaş

0
117

Şairlerden Can Yüceli sevmeliydi. Bense Nazım Hikmet’i severdim.

Uyandığım vakit ne saati kestirebildim, ne günü, ne de hangi şehirde olduğumu. Yalnız bir otel odasında olduğumu biliyordum. Vakit bir hayli ilerlemişe benziyordu. Büyük bir şehirdeydim. Pencereden bakınca binalar göğe değecek gibi sıralanmışlar. Yatağın üzerinde uzanıp yatsam mı? Bir türlü kara veremiyorum. Bir de, hislerimin değişmemiş olduğunun farkındayım.
Nerede olduğumu, niçin olduğumu neden sonra hatırladım. İstanbul’da bir otel odasındayım. Buraya gezmek için de gelmedim.
İşsizlik kötü şey; İşsizliğin kötü olduğunun da aç kaldığım zamanlarda düşünüyordum. Can sıkıntısından bunaldığım sıralar da huysuz ve lanet bir insan oluyorum. Bu bahçeye de hep böyle zamanlar da gelirim. Neden acaba etraftakilerin hepsi işsiz olduğundan mı?
Bu sadece kaderleri bu yolda ortak olanları mı çekiyor dersiniz. Olabilir. Vakit öğleyi geçiyordu. Açlıktan bahsettim ama hiç aç değilim. Neden bilmiyorum, etrafımdakilerden utanıyordum. Herkesin yemeğe gittiği bir saatte benim parasız pulsuz buralarda dolaşmam bir suç gibi geliyor bana. Parkın kenarındaki boş banklardan birine oturdum; düşünmeye başladım. İyi ki sigaram var. O da olmasa felaket!
Geçen gün iş ilanları sayfasında uzak çiftliklerden birinde at yetiştirmek için bir kişi arıyorlardı. Muhtar teklifi bana yapmıştı. Gitseydim kötü mü olurdu sanki? Enayilik işte. Parayla pulla değil ki. Bir odam olurdu hiç olmazsa. Ev kirası düşünmezdim. Yemek parası düşünmezdim. Sabahları acı kahvemi içebilirdim. Öğle yemeğini çiftliğin tabldotundan yiyebilirdim. Bak tabldotu düşünür düşünmez karnım guruldamaya başladı. Demek acıkmışım. Bir de aç değilim diyordum. Şu yemek denilen şey ne acayip, insanlar neler icat etmişler. Ot yemek ya da, çiğ çiğ et yemek varken, neler çıkarmışlar. Yemek yapmak yağ gerekecek. Bir de zeytinyağının hikâyesi var: Zeytini daldan toplayacaksın. Sonra ezeceksin, yağını çıkaracaksın. Bütün bunlar kolay işler değil. Hele de benim için. Ekmekte olmalı her yemekte. Oh! Canım ekmek. Sıcak ekmek! Yeni çıkarken fırından ne güzel kokar fırının önü. O sıcak ekmek soğuk kış günlerinde ne güzel ısıtır ellerimizi.
Çiftliğe çalışmaya gitseydim. O zaman da şehirde ki tanıdıklardan uzak kalacaktım. Orada da bulabilirdim belki. Çiftlikte kimler olur; bir veteriner bulunur, macera dolu bir hayat. Ne çok öykü vardır, kimbilir oralarda hiç umulmadık bir zamanda büyük bir at yarışı kazanabilirim. Macera işidir, kumar oynamak işi gibi. Hayatı macera dolu bir jokey olabilirdi. Doyasıya içki içerdi. Evlenir güzel bir karımda olabilirdi. Günün birinde bir kumar masasında milyoner olacak adamın karısı da çok güzel olur. Böyle bir adamın karısı da çok güzel olur. Böyle yağlı bir kuyruğa kadınlar nasıl dayansın.
‘’ Ulan a akılsız kumarı düşüneceğine, karnını nasıl doyuracağını düşünsene?’’ Deseniz haksız sayılmazsınız.
Elinde boyacı sandığıyla bir boyacı oturdu karşı banka. Gözünü dikti ayakkabılarıma.
‘’ Boyayalım.’’ beyim dedi.
‘’ Deli mi ne! Ben şimdi boyamı düşünüyorum? Çek bakalım arabanı şuradan.’’ Diyecektim. Diyemedim, diyemedim. Kibarlığım bırakmadı.
‘’ Hayır kardeşim. İstemez,’’ diye tatlıya bağladım.
Yine çiftliğe döndüm. Belki bir kedim olurdu. Adını Pamuk koyduğum. Bir de köpeğim olursa bak işte, çiftliğin kâhyasının adı Ekrem olmalı. Ben seyisim ya, ona Ekrem Bey demeliyim.
Ekrem Bey şiir gibi olmalı, yazmasa da arada şiir okumalı. Ne iyi olurdu. Onunla şiirden konuşurduk. Şairlerden Can Yüceli sevmeliydi. Bense Nazım Hikmet’i severdim. Bir türlü anlaşamazdık o zaman, Can Yücel’i severdim. Ama Nazım’ın şiirlerine bayılırdım.
‘’Şiirlerle maddenin bağdaşamayacağım, şiir görünme duyguların içimizden kopan tellerin çıkardığı ilahi nağmeler olduğunu söylerdi.’’ Zavallı ben, bu sözlerle ne demek istediğini sormaya bile cesaret edemezdim. Onun inancını sarsmaya gücüm yetmezdi.
Odam, yaz güneşini çinkodan damın altında yanay duru. Hava da bir petrol kokusu akşamüzeri ahırlarda ki işçilerin gündeliklerini dağıtırdım. Gün battıktan sonra ortalık biraz serinler, kül rengi dağlara karşı düşüncelere dalmak hoş olabilirdi.
Geceler tahta sedirden divanda huzur içinde yatardım.
Kâhyanın güzel kızı süt getirir. Kirli çamaşırlarımı toplar yıkamaya götürürdü. Her odaya geldiğim de aklımdan kötü şeyler geçerdi. Ama tutarım kendimi. Elimden bir kaza çıkmasın diye.
Oturduğum banktan kalktım. Park bu gün biraz kalabalık… Başkalarının oturduğu bankların önünden geçerek kapıya yürüdüm. Herkes başka bir şey konuşuyordu. Her yanımdan geçenlerin konuştuklarına kulak veriyordum. Gerçi söylenenlerin çok azını anlıyordum. Yine de anladığım bana yetiyordu.
‘’ Ben onun ne haltlar…’’ Geçiyorum. Arkadan gelen tayin emrini bekliyor.
‘’Biçare daha çok beklersin.’’ Geçiyorum. Bir filmi orta yerinden seyreder gibiyim.
Burnuma esaslı bir et kokusu geldi. Hayal meyan değildi. Sahici kokuydu. Bir yerde köfte filan kızartılıyordu herhalde birden sesleri duyamaz oldum. Sağa sola bakınmaya başladım. Bu kokunun bir de dumanı olacaktı elbette.
Gülseren AKDAŞ