Moskova’nın soğuk bir gününde ve Tanya ipin ucunda

0
240

Nazın Hikmet‘in uğruna şiir yazdığı Naziler tarafından idam edilen, Sovyetler Birliği Kahramanı 18 yaşındaki Rus kızı Zoya’nın hikayesi...

1942 yılının Ocak ayıydı…
Bu günler..
Moskova buz kesmişti…
Öyle soğuk bir yel esiyor ki,
Ölüm bile üşüyordu…
Moskova yakınlarında bir cenaze töreni…
Gömülen 18 yaşında bir genç kız..
Sessiz sedasız…
Gencecik bedeninin üstü buzlu toprakla örtülüyordu..
Mezarın başındaki tahtaya şunlar yazıyor…
Zoya Kosmodemyanskaya…
Doğum 1923
Ölüm 1941…

Zo­ya, “ya­şa­m” de­mekti…
1923 doğumluydu..
Rusya’da eğitimli bir ailenin kızıydı..
Babası kütüphaneci, annesi öğretmendi..
Kitaplarla büyümüştü..
Daha 15’nde Puşkin’i, Tolstoy’u, Cervantes’i, Goethe’yi,
Shakespeari’yi okumuş, Be­et­ho­ven ve Çay­kovs­ki din­le­mişti..
16’sında Sov­yet­ler Bir­li­ği Ko­mü­nist Par­ti genç­lik ör­gü­tü
“Kom­so­mo­l”­a ka­tılmıştı…
1941 yılının Haziran ayıydı..
Nazi Almanyası Rusya’ya saldırmıştı..
Hergün yeni bir yer işgal ediliyordu..
Zoya 18’ine yeni basmıştı, gönüllü olarak askere yazılmıştı..
Annesi karşı çıkmıştı..
Ama dinlememişti..
“Düşman bu kadar ya­kın­ken başka ne ya­pa­bi­li­riz?” demişti..
Kısa süreli bir silah eğitiminden sonra Partizan’a katıldı..
Kod adı Tanya oldu..
Saçlarını kestirdi..
Gören erkek sanıyordu..
Görevi Moskova çevresinde işgal altındaki köylerde
Naziler’e baskın yapmaktı.

Tarih 25 Kasım 1941 idi…
Tanya Al­man sü­va­ri ala­yı­nın karargah kurduğu Pet­risc­he­vo’yu basacaktı…
Köye gizlice sızdı…
At ahır­la­rı ve Rusların kaldığı ev­le­ri ate­şe ver­di..
Tam uzaklaşacak, bir Rus iş­bir­lik­çi­si­nin ih­ba­rıy­la ya­ka­lan­dı.
Elbiseleri çıkarılınca kadın olduğu anlaşıldı…
Naziler gece boyunca işkence ve tecavüz ettiler…
Sordular…
Bilmiyorum dedi…
Sordular…
Söylemem dedi…
Sordular…
Konuşmam dedi..
Sır vermedi…
Sadece kod adını söyledi…
Tanya…

Naziler çılgına döndü…
İşkence ve tecavüz sabaha kadar sürdü…
Ertesi gün kar üstünde yürürttüler Tanya’yı…
İşkenceden tüm bedeni mosmordu…
Köy meydanında dar ağacını kurdular…
İki makarna kasası…
Yağlı urgan ve cellad…
Tanya tabureye çıkarken gülüyordu…
Urgan boynuna takılmadan kendisini izleyen yurttaşlarına bağırdı..
“Yol­daş­lar! Ne­den bu ka­dar kas­vet­li­si­niz? Öl­mek için kork­mu­yo­rum!
Hal­kım adı­na öle­ce­ğim için mut­lu­yum!”
Sonra Nazi askerlerine döndü…
“Siz beni şimdi asıyorsunuz ama yalnız değilim.
Biz iki yüz milyon insanız.Hepimizi asamazsınız.”
Cellad tabureyi çekti.
Tanya 18’nde ipin ucunda can verdi…

Naziler ibreti alem için Tanya’nın cansız bedenini haftalarca
idam sehpasında asılı tuttular…
İki aya yakın her önünden geçen Nazi askeri
cansız bedeni dipçikledi, tekmeledi.
Soğuk havada beden çürümedi ama morardı ve şişti…
Sovyet Ordusu 1942 yılının Ocak 20’sinde bölgeyi ele geçirince,
idam sehpasından indirildi ve gömüldü…
Tanya’nın idamı tarihte bir dönemeçti…
Naziler’in yenileceğinin müjdesiydi…
Gömülmeden çekilen fotoğrafları tüm Sovyet askerlerine dağıtıldı…
Ve emredildi…
“Düşmana saldırırken, Tanya’yı düşünün.”

***

Yıl, 1945…
Nazım Hikmet, Bursa Cezaevi’nde…
Tolstoy’un “Savaş ve Barış” çevirisini yeni tamamlamış;
La Fontaine‘den Masallar çevirisi üzerinde çalışıyordu.
Elle yazmak çok zamanını alıyordu; cezaevindeki dokumadan
kazandığı parayla ikinci el daktilo aldı.
Sağlık sorunları vardı.
Ama… Çok mutluydu; kasvet günleri bitmişti;
Naziler savaşı kaybetmişti.
O günlerde yazdı; “Tanya” şiirini…

*

Ta­rih: 9 Ekim 1971.
De­niz Gez­miş, Hü­se­yin ve Yu­suf As­lan, An­ka­ra Sı­kı­yö­ne­tim Ko­mu­tan­lı­ğı
1 No’­lu Mah­ke­me­si ta­ra­fın­dan ida­ma mah­kum edil­di.
De­niz ve Yu­suf 25; Hü­se­yin 23 ya­şın­day­dı.
O gün­ler­de….
Ki­mi za­man De­ni­z’­in se­si du­yu­lur­du; An­ka­ra Ma­mak Ce­za­evi’n­de…
En sev­di­ği şi­ir “Tan­ya­”yı söy­lü­yor­du.
Bi­lir­di ar­ka­daş­la­rı; De­ni­z’­in Tan­ya’yı ez­be­re bil­di­ği­ni ve her fır­sat­ta “
ha­di De­niz, Tan­ya’yı söy­le­se­ne­” der­ler­di.
O da hep söy­ler­di gür se­siy­le…
İdam­dan iki gün ön­ce…
De­niz, Yu­suf ve Hü­se­yi­n’­e Ma­mak Ce­za­evi’n­de­ki ar­ka­daş­la­rıy­la
“he­lal­leş­me iz­ni­” çık­tı.
Ko­ğuş­la­rı do­laş­tı­lar; tüm dev­rim­ci­ler­le ku­cak­laş­tı­lar.
De­niz Gez­miş, “Tan­ya­”yı son kez o gün söy­le­di.

Ve… Ta­rih: 6 Ma­yıs 1972
“- Kar­deş­ler
hoş­ça ka­lın.
Kar­deş­ler,
kav­ga so­nu­na ka­dar.
Du­yu­yo­rum nal ses­le­ri­ni
ge­li­yor bi­zim­ki­ler!”

*

Nazım Hikmet’in “Tanya” Şiiri:

Ve granit kabrinde Lenin.
Ve karların üstünde muzaffer gülümseyişi onun.

Düşman ulaştı Moskova kuzeyinde Yakroma’ya
ve güneyinde Tula şehrine.

Ve kasımın sonu
ve aralık ayının ilk günlerinde
harcamış bulunuyordu ihtiyatlarını
bütün cephe üzerinde.
Ve aralık ayının ilk günlerinde,
en nazik safhasındaydı durum.

Ve aralık ayının ilk günlerinde,
Petrişçevo’da Vereiya şehri dolaylarında,
kar gibi mavi bir gökyüzünün üzerinde
Alamanlar 18 yaşında bir kız astılar.
18 yaşındaki kızlar belki nişanlanır
astılar onu.

Moskova’dandı.
Gençti, partizandı.
Sevdi, anladı, inandı
ve geçti harekete.
İpin ucunda ince uzun boynundan sallanan çocuk
bütün azametiyle insandı.

Çevirir gibi yapraklarını “Harp ve Sulh” romanının
dolaştı karlı karanlıkta bir genç kızın elleri.
Kesildi Petrişçevo’da telefon telleri,
sonra Alaman ordusundan 17 beygirli bir ahır yandı.
Ertesi gün partizan yakalandı.

Yeni hedefin önünde yakalandı partizan,
birdenbire, kıskıvrak, arkadan.
Gökyüzü yıldızla,
yürek hızla,
bilek nabızla,
şişe benzinle dolu
ve kibrit çakılmak üzereydi.
Ve kibrit çakılamadı fakat.
Tabancaya davranmak istedi.
Çullandılar.
Alıp götürdüler.
Alıp getirdiler.
Odanın ortasında dimdik durdu partizan:
torbası omuzunda,
başında kürk şapkası, sırtında gocuk,
bacaklarında pamuklu külot pantolon ve keçe çizmeler.
Subaylar baktılar partizana yakından:
badem nasıl kabuğunun içindeyse
filiz gibi bir kızdı kürkün, keçenin ve pamuklunun içindeki.

Kaynıyor masada semaver.
Satrançlı örtüde bir tabanca, beş kayış kemer,
ve yeşil bir şişe konyak.
Tabakta domuz sucuğu ve ekmek artıkları.

Ev sahipleri mutfağa gönderildiler.
Lamba sönmüştü.
Ocağın ateşiyle kızılca karanlıktı mutfak.
Ve ezilmiş hamam böceği kokuyordu.
Ev sahipleri: bir çocuk, bir kadın, bir ihtiyar,
sokuldular birbirlerine:
dünyadan uzak
ıssız bir dağ başında kurda kuşa karşı yapyalnız kalmıştılar.

Sesler geldi bitişikten :
Soruyorlar:
“- Bilmiyorum,” diyor.
Soruyorlar:
“- Hayır,” diyor.
Soruyorlar:
“- Söylemem,” diyor.
Soruyorlar :
“- Bilmiyorum,” diyor, “- Hayır,” diyor, “- Söylemem,” diyor.
Ve yeryüzünde bu üç sözden başkasını unutan ses
sıhhatli bir çocuk teni gibi pürüzsüz
ve iki nokta arasındaki en kısa yol gibi düz.

Bir kayış sakladı bitişikte :
Partizan sustu.
Çıplak bir insan eti ses verdi.
Kayışlar şaklıyor arka arkaya.
Yılanlar güneşe doğru sıçrayıp düşerken ıslık çalıyorlar.
Genç bir Alaman subayı geldi mutfağa.
İskemleye çöktü.
Kapadı avuçlarıyla kulaklarını.
Ve gözleri sımsıkı yumulu
ve öylece kaldı orda kımıldamadan sorgunun sonuna kadar.
Kayışlar saklıyor bitişikte.
Saydılar ev sahipleri :
200…
Sorgu tekrar başladı :
Soruyorlar : “- Bilmiyorum,” diyor,
Soruyorlar : “- Hayır,” diyor,
Soruyorlar : “- Söylemem,” diyor.
Ses kibirli
fakat artık pürüzsüz değil
kanayan bir yumruk gibi boğuktu.

Partizanı dışarı çıkardılar.
Başında kürk şapkası, sırtında gocuk,
bacaklarında pamuklu külot pantolon ve keçe çizmeler
yoktu.
Bir don bir gömlekti.
Beyaz, genç dişleriyle ısırılmaktan şişmiş dudakları.
Bacaklarında, boynunda, alnında kan.
Kolları iple bağlı arkadan,
çıplak ayakları karda,
iki yanda süngülüler,
yürüdü partizan.

Soktular partizanı Vasili Klulik’in izbasına.
Oturdu tahta sıranın üstüne.
Çatık bir dalgınlık içindeydi.
Su istedi.
Nöbetçi verdirmedi suyu.
Alaman askerleri geldiler.
Böcekler gibi üşüştüler başına,
çekiştirdiler, tartakladılar.
Birisi art arda kibrit yakıp tuttu altında çenesinin,
bir bıçkı sürttü sırtına bir başkası
dişli demir kanlanıncaya kadar.
Sonra gittiler uyumaya.
Nöbetçi süngünün ucunda çıkardı partizanı sokağa.

Mavi gözleri yuvarlak bir çocuk bakıyor camdan:
dünya buzların içinde,
karın altında yapyalnız sokak
yıldızların içinde.

Mavi gözleri yuvarlak
bir çocuk bakıyor camdan.
Gördüklerini unutacak,
büyüyecek, evlenecek,
ve bir yaz gecesinde
bir öğle uykusunda yahut
rüyasına girecek ansızın
karda yıldızlara basan çıplak ayakları bir genç kızın.

Karın altında bir uçtan bir uca
karın altında yapyalnız sokak.
Karın üstünde partizan:
ayakları çıplak,
kolları bağlı arkadan,
bir don bir gömlek,
yürüyor önünde süngünün
bir uçtan bir uca gidip gelerek.

Üşüdü nöbetçi, döndüler izbaya.
Isındı nöbetçi çıktılar.
Bu böyle sürdü saat 22’den ikiye kadar.
İkide nöbetçi değişti
ve artık partizan kımıldanmadan kaldı tahta sıranın üzerinde.
Partizan
18 yaşında.
Partizan
öldürüleceğini biliyor.
Ölmek ve öldürülmek:
hıncının kızıltısında belli belirsizdi bu fark.
Ve ölümden korkmayacak
ve keder duymayacak kadar sıhhatli ve gençti.
Bakıyor çıplak ayaklarına:
Şişmiştiler,
çatlayıp donmuştular kıpkırmızı.
Fakat partizan
dışındaydı acının.
Ve nasıl derisinin içindeyse
öyle içindeydi öfkesinin ve inancının.
Zaman zaman annesi geliyor aklına.
Mektep kitapları geliyor aklına.
Cilalı toprak bir çanak geliyor aklına
İliç’in resmi önünde duran
ve içinde masmavi çiçekler.
Çocukluğu geliyor aklına,
bu o kadar yakın ki
kısacık entarilerin renkleri bile
tutulacak gibi elle.
İlk hava bombardımanı geliyor aklına.
Cepheye giden işçi taburları geliyor aklına
sokaktan geçiyorlar şarkı söyleyerek
ve çocuklar koşuyor peşlerinden.
Zaman zaman bir tramvay durağı geliyor aklına;
annesiyle orda vedalaştılar.
Bir gençlik toplantısı geliyor aklına,
bu o kadar yakın ki
kırmızı örtülü masada su bardağı
ve kesik kesik konuşan kendi sesi bile
tutulacak gibi elle.
Ve artık durup dinlenmeden kendi sesi geliyor aklına:
düşmanın karşısında dimdik duran sesi,
Hayır, diyen,
Söylemem, diyen
ve düşmana hiçbir şeyi doğru söylememek için
kendi adını bile gizleyen.

ZOE’ydi adı,
ismim TANYA, dedi onlara.

(Tanya,
Bursa Cezaevi’nde karşımda resmin.
Bursa Cezaevi’nde.
Belki duymamışındır bile Bursa’nın adını.
Bursa’m yeşil ve yumuşak bir memlekettir.
Bursa Cezaevi’nde karşımda resmin.
Sene 1941 değil artık
sene 1945.
Moskova kapılarında değil artık
Berlin kapılarında dövüşüyor seninkiler,
bizimkiler,
bütün namuslu dünyanınkiler.

Tanya,
senin memleketini sevdiğin kadar
ben de seviyorum memleketimi,

Seni astılar memleketini sevdiğin için,
ben memleketimi sevdiğim için hapisteyim.
Ama ben yaşıyorum,
ama sen öldün.
Sen çoktan dünyada yoksun,
zaten ne kadar az kaldın orda :
on sekiz senecik.
Doyamadın güneşin sıcaklığına bile.

Tanya,
sen asılan partizan,
ben hapiste şair.
Sen kızım, sen yoldaşım.
Resminin üstüne eğiliyor başım:
kaşların incecik,
gözlerin badem gibi,
ama renklerini fotoğraftan anlamam mümkün değil.
Fakat yazıldığına göre
koyu kestaneymişler.
Bu renkte gözler çok çıkar benim memleketimde de.
Tanya,
saçların ne kadar kısa kesilmiş,
oğlum Memet’inkilerden farkı yok.
Alnın ne kadar geniş,
ay ışığı gibi,
rahatlık, ve rüya veriyor insanın içine.
Yüzün ince uzun,
kulakların büyücek biraz.
Henüz çocuk boynu boynun :
henüz hiçbir erkek kolu sarılmamış anlıyor insan.
Ve püsküllü bir şey sarkıyor yakandan:
süsünü sevsinler mini mini kadın.

Arkadaşları çağırdım, bakıyorlar resmine :
-Tanya,
senin yaşında bir kızım var.
-Tanya,
kız kardeşim senin yaşında.
-Tanya,
senin yaşında sevdiğim kız.
Bizim memleket sıcaktır
bizde kızlar tez kadınlaşır.
-Tanya,
senin yaşında kızlarla okulda, fabrikada, tarlada arkadaşız.
-Tanya,
sen öldün,
ne kadar namuslu insanlar öldürüldü ve öldürülmektedir,
ama ben,
yedi yıldır kavgada hayatımı tehlikeye koyamadan
hapiste de olsa bal gibi yaşıyorum.)

Sabah oldu Tanya’yı giydirdiler,
ama çizmeleri, şapkası, gocuğu yoktu,
iç etmişlerdi onları.
Torbasını getirdiler :
torbada benzin şişeleri, kibrit, kurşun, tuz, şeker.
Şişeleri boynuna astılar,
torbasını verdiler sırtına.
Göğsüne bir de yazı yazdılar :
“PARTİZAN”.
Köyün alanına kuruldu darağacı.
Atlılar çekmiş kılıcı
halka olmuş piyade askeri.
Zorla seyre getirdiler köylüleri.

İki sandık üst üste,
iki makarna sandığı.
Sandıkların üstüne
yağlı urgan sallanır,
urganın ucu ilmik.

Partizan kaldırılıp çıkarıldı tahtına.
Partizan
kolları bağlı arkadan
durdu urganın altında dimdik.

Nazlı, uzun boynuna ilmiği geçirdiler.

Bir subay fotoğrafa meraklı,
bir subay, elinde makina : Kodak,
bir subay resim alacak.
Tanya seslendi kolhozlulara ilmiğinin içinden
“- Kardeşler, üzülmeyin.
Gün yiğitlik günüdür.
Soluk aldırmayın faşistlere,
yakın, yıkın, öldürün…”

Bir Alaman vurdu ağzına partizanın,
genç kızın beyaz, yumuk çenesine aktı kan.
Fakat askerlere dönüp devam etti partizan :
“- Biz iki yüz milyonuz.
İki yüz milyon asılır mı?
Gidebilirim ben.
Ama bizimkiler gelecekler.
Teslim olun, vakit varken…”

Kolhozlular ağlıyordu. Cellat çekti ipi.

Boğuluyor nazlı, boynu kuğu kuşunun.
Fakat dikildi ayaklarının ucunda partizan
ve hayata seslendi İNSAN:
“- Kardeşler
hoşça kalın.
Kardeşler
kavga sonuna kadar.
Duyuyorum nal seslerini
geliyor bizimkiler!”

Cellat bir tekme attı makarna sandıklarına.
Sandıklar yuvarlandılar.
Ve Tanya sallandı ipin ucunda…

Kaynak:
https://tr.wikipedia.org/…oya_Kosmodemyanskaya
http://www.sozcu.com.tr/…sturan-tanya-823981/
https://sedatinadresi.wordpress.com/…allandi-ipin-ucunda/
https://seyler.eksisozluk.com/…oya-kosmodemyanskaya
https://sardunyalar.com/…-yastaki-o-kahraman/
https://sardunyalar.com/…-yapmak-icin-dogduk/