Kurban / Cemile Cereb

0
156

Rayhan. Yediği belki de yiyeceği onca dayağı göze alarak.

Kurban

 

Ana kız yol boyunca hiç konuşmamışlardı. Yamacın başına geldiklerinde kadın çıkınını yere bıraktı. Rayhan’a baktı, derin bir nefes aldı. Ona;

“Gördüğün gibi değil her şey. Babana söylersen sana neler yapacağımı tahmin bile edemezsin!” dedi. Rayhan gözlerini kapadı. Nefesi sıklaşmıştı. Yanakları alev alev yanıyordu. Bekledi. Ilık bir rüzgâr esiyordu. Cevap vermek için annesine baktığında o çoktan aşağı inmiş,  kekik toplamaya başlamıştı bile. İçinden avaz avaz bağırdı: ‘Suçunu biliyorsun tabii. Bostanda tülbendini başının üzerine denk edip ellerini neden şaklattığını anladım diye değil mi bütün bunlar? Bakıyorum etekleriniz tutuştu Felek Hanım!’

Yokuştan inerken kaşları çatık, omuzları inikti. Düzlüğe gelir gelmez baltayı yere bıraktı. Saman rengindeki ovayı, dingin gölcükleri, uzun ince gövdesinden tüylü ağaçları, kımıldayan her canlıyı seyretti.  Sonra odunları taşıdı.  Takozun üzerine yerleştirdiği her birine var gücüyle vuruyordu.

Uzunca bir süre çalıştı. Kolları sızlamaya başlayınca eli belinde doğru ceviz ağacına gitti. Altına çömeldi. Entarisinin eteğiyle terini sildi. Annesinin sudan bahanelerle kendisini dövdüğü zamanda Kerem’in onu elinden kurtarma çabası geldi gözünün önüne. Söyledikleri ise kulağından gitmiyordu hiç. “Görürsün!” demişti abisi. “Bir gün zengin olacağız ve kardeşimle ikimiz seni baş aşağı çöpe atacağız.” Şişedeki suyu ağzına dikti. Yüzüne boynuna serpti. Ansızın yanına gelen annesiyle çakıştı gözleri. Ona her daim dışı güzel,  içi sırlı gelen kadınla… Başını çevirdi. Onun soran gözlerini yine cevapsız bırakarak ağacın diğer yanına geçti. Sırtını kalın gövdesine verdi.

Göğe baktı. Gezgin bulutlar tırtıl böceğine benziyorlardı. Yanakları pençe pençe kızarmış, bazı yerleri kuruluktan kabuk tutmuştu. Tombul nasırlı ellerini açtı. “Sekiz sekiz daha! Eder…” dedi. Arkadaşı Berze hepsini akıldan topluyor, bir çırpıda çıkarıyordu.  Kendisi de öğrenebilirdi. Onun gibi de kimse türkü söyleyemiyordu ama. Öğretmeni onu her haliyle seviyor, takdir ediyordu. Keşke annesi de onun gibi olabilseydi!

Gözlerini yukarı dikti.  Bulut kümeleri birleşmiş, yüz tutmuş yoğurda benzemişlerdi şimdi. Evde onu bekleyen işler aklına geldikçe… Odun kırmak daha eğlenceliydi. Felek Hanım bu yüzden sık sık  “Odun kafalı!” der dururdu. Demeseydi! Yumuşak, sevgi dolu bir anne olabilseydi! Okşasaydı güneşli saçlarını, alsaydı koynuna! ‘ Rayhan’ım!’ diyebilseydi…  Birden;

“Yarın! Yarın bostandayım. Geşa’ya sen bakacan!” dedi, Felek.

“Aman ne iyi!” dedi, Rayhan. Yediği belki de yiyeceği onca dayağı göze alarak. Devam etti.

“Niye ben bakıyom? Sen değil misim kine anası?”

Felek âdeta gürledi:

“Alırım ayağımın altına O…pu! Ben ne dersem o olur. Dikleniyor bir de!”

 

 

Rayhan; alacalı, kabuklu yüzünü engebeli toprağa eğdi. Eliyle eşeledi. Sarı bir dağ çiçeği göründü.

Tuttuğu gibi kökünden kopardı. Avucunda ezdi.  Bunca emek, koşuşturma biraz ekmek, birkaç parça peynir için miydi? Felek ananın gelmişse eğer keyfi, o gün pirinç aşı yapacağı tutmuşsa eğer bayram etsinler diye miydi?

Şu sıralar Kerem’in evi terk etmesi hiç iyi olmamıştı. İşlerin çoğu ona bakıyordu. Biliyordu, dönecekti. Her zamanki küskünlüklerdi.  Abisine Kero der Kerem’in de ona Riho demesini severdi. Kero aksayan sol ayağına karşın hangi işe el atsa kolaylıkla üstesinden gelirdi. Ev işlerinde de Felek anaya bin basardı. Söz gelimi yastık kılıflarını dikmek, evi temizlemek… Yemek bile yapardı. Gel gelelim nedendir bilinmez kadın hep azarlar hep kötü sözlere boğardı oğlanı.

Feleğin güzelliğine uymayan asık yüzü, babasının yaşar yaşamaz halleri Rayhan’ın yüreğini daraltıyor,   evleri ona evden çok zindan gibi geliyordu. Ağabeyiyle babasının tartışmadan geçirdikleri tek bir gün bile yoktu neredeyse.

Bir akşam ağabeyi eve geldiğinde yer sofrasında oturmuş yemek yiyorlardı. Kerem’in geldiğini fark etmemiş olmalıydı babası. Rayhan yarı uykulu son lokmalarını çiğniyordu. Babasının kızına hikâye niyetine anlattıklarını duyması ile korkunç şeyler oldu. Alıç ağacının gölgesinde Emine’yle cilveleşmelerini, çiftleşirken aldığı tarifsiz zevki allandıra ballandıra anlatıyordu. Nevri döndü Kero’nun. Tiksintiyle buruşturduğu yüzüyle haykırdı:

“Yeter baba! Ayıp! Şuncacık çocuğa! Delirdin mi?  Yürü zıbar yatağına!”

Ya onu vuracağını ya da bir gün çekip gideceğini söylediğinden beri Rayhan’ın uykuları bölünür oldu. Kerem… Kero’su! O giderse bu cehennemde nasıl kalırdı? Evin dağınıklığının faturası Rayhan’a çıkacaktı. Dermansız kalsa da büyüklerinin kuvveti onu korkutuyordu çoğu zaman. Riho anasının muhtarla düşüp kalkmasından, her fırsatta onu aşağılamasından, babasının anlattığı abuk sabuk hikâyelerden bir an önce kurtulmak istiyordu.

O gün, odun kestikleri ormanda babasına evlerinin duvarlarında gördüğü delikleri sordu. “Onlar” dedi babası, “kahramanlarımız, er kişilerimiz. Sıktıkları kurşunların izleri!”… Sesindeki gururu hayretle izleyen Rayhan yeniden sordu.

“Nerede onlar şimdi?”

“Dağlardalar. Allah’ın izniyle seni de onların yanına gönderip asker edicem. Karı kılıklı korkak ağabeyin olamadı, bari sen kuşan silah.”

“Silahlı tüfekli ablalar mı var kine oralarda?”

Kurşunla deşilmiş ev hakkında babasının söyledikleri Rayhan’ın sıkıntılarına bir yenisi eklemişti. Babasının “Yoldaşlarım” dedikleri bu kadar iyi idilerse o neden hayvan otlatıyordu? Neden onlarla omuz omuza verip silahıyla düşmana karşı savaşmıyordu da kurbanlık koyun gibi kızını verecekti?

O gecenin sabahında zar zor uyanabildi Rayhan. Anası dürtüklemese, bağırtılı konuşmasa kalkacağı yoktu. Yeri süpürdü. Kirli çamaşırları leğene attı. Felek bostana gideli kaç zaman geçmişti bilmiyordu.  En son yıkadığı yünleri de dışarı astıktan sonra yorgun ayaklarını uzatıp ovaladı. Tatlı bir uykuya gömülmüştü ki kardeşi Geşa’nın ağlayışını duydu. Kalktı. Onu bir süre daha kımıltısız dinledi. Ani bir hareketle küçük şeyi yatağından aldığı gibi fırlattı. Arkasını dönüp yeniden uzandı. Ağlama sesi kesilmişti. “İyi” dedi. “Ha şöyle. Rahat edelim biraz. Ne sanıyor bu kız kendini?”

Gün kararırken uyandı. Ev sessizdi.  Geşa’dan ne bir ses ne de seda… Uslu uslu yatsındı. Kalktı. Yanına gitti. Kardeşi yoktu. Emekleyerek dışarı mı çıkmıştı? Eve biri gelmiş de… Ayağına bir şey takıldı. Durdu. Geşa! Geşa’ydı. Kımıldamıyordu, kaskatıydı… Neden bu kadar cansızdı? Hiç bu kadar ağır olmamıştı.  Onu döşeğine taşıdı. Geri çekildi. Kalbi deli gibi çarpıyordu.

Geşa’yı gömdüklerinde oradaydı. Ağlayanları duymuyor gibiydi. Kerem elini bir an bile bırakmadı. Hava puslu, bulutlar hareketsizdi. Sonra… Sonra tam evlerine dönerlerken ipi kopmuş bir rüzgârla ayrıldılar. Rayhan ortada tırtıla benzeyen bulutları gördü.  Geşa tırtılların arasında çok daha mutlu olacaktı. Biliyordu.

CEMİLE CEREB