Kötülüğün Kalıtsallığı / Josef Kılçıksız

0
84

“Kötülüğü yap(tır)an akıl bu “kaçış hattını“ nasıl inşa ediyor?”

 

Anneler çocuk doğuruyorlar sonra bu çocuklar büyüyüp asker, polis vs. oluyorlar. Biz de halk çocuğu deyip bunları bağrımıza basıyoruz. Buraya kadar sorun yok.

Kafamı kurcalayan soru, bu “halk çocuklarının“ bir kısmının hangi geri dönülmez noktadan sonra halktan ıskat edilmiş bir canavara dönüştükleri sorusudur.

Kafamı kurcalayan şey, halk çocuğunu bir darbeciye, bir işkenceciye dönüştürüp onu, kurbanlarını teker teker bir “insan“ olarak düşünmekten alıkoyan “görev bilincidir“. Bu görev bilincinin yaslandığı metafizik/ideolojik arka plandır…

Vicdanla “görevin ifa edilmesi“ arasında oluşan “kaçış hattıdır.” Bu kaçış hattı nasıl kapatılabilir?

Sınıfsal bağlamından bağımsız bir vicdan olmayacağı çekincesiyle soruyorum: Kötülüğü yap(tır)an akıl bu “kaçış hattını“ nasıl inşa ediyor?

Kanımca, yazarlar ve düşünürler istedikleri kadar savaşın, kıyımın ve işkencenin dehşetini anlatsınlar, tek tek her kurbanın hikayesini anlatmadıkça istatiğin arşimet noktasında bir anlatı sunmaktan kurtulamazlar.

Mezarsızlık, toplu mezarlar, işkenceler ve kıyımlar bu çağın rengi; kurbanlarının büyük metafizik anlatıda birer istatistik öğesine dönüştüğü kötücül bir çağ bu.

Kötülüğün irkilten yanı hacmi değil giderek kanıksanması ve olağan görünmesidir, neredeyse kuşaktan kuşağa kalıtsallık kazanan şeklidir.

Kötülüğün irkilten yanı, oluşturduğu derin yıkımın anlatma yeteneğini de yıkmasıdır.

Sırtını yalandan ve ideolojik çığırtkanlıktan oluşan soyut bir metafizik anlatıya dayamış olmasıdır.

Bu anlatının, kötülüğü yapan ile hakikat arasında oluşturduğu onulmaz yarıktır.

Bu metafizik anlatı, kahramanlık hikayelerinden, tarihin bükülmesinden, soyut iç ve dış düşmandan, görev bilincinden, soyut devlet anlayışından, son Türk devletini ve dini “düşmandan“ koruma refleksinden, büyük ırk saplantısından ve bölünme korkusundan meydana geliyor.

12 Eylül, kötülük problemini yeniden ve ülkenin bütün siyasi tarihini tarayarak kültürel bir paradigma içinden derinliğine düşünmeye çağırıyor; dolayısıyla “kötülük kültürünün“ kendisiyle bir hesaplaşmaya çağırıyor.

Kötülük giderek sıradanlık kazanıyor. Bu sıradanlığın aklı, vicdanı ve ruhu enfekte etme kabiliyeti yüksektir.

Kanımca, vicdanın ölümünü görecek olan zamanın kendisi de, başka bir ölü olacaktır.

Öyle ya da böyle, anlaşılan örümcek ağını örerken aynı zamanda ağ, büyüklüğüne, genişliğine, biçimine, sağlamlığına ve tuzaklara düşme kırılganlığına göre kendisi için uygun örümceği de örüyor…

 

Josef Kılçıksız