Keklik Pınarı / Mustafa Söylemez

0
169

‘’Barış dilini kullanmakta tutarlılığını koru. Keklikler orada karşılıklı bir hizmet için bulunuyorlar.”

Keklik Pınarı: 1’nci bölüm

Keklikler dağılmışlardı. Görev bölümleri ilginçti. Bu dağın berisinde erkek çekirgeler avlanırken öbür tarafında dişi çekirgeler avlanacaktı. Bu kararın gerekçesini Keklik kraliçesi bir türlü izah edemedi. Bu konuda bir panel yapmaya karar verildi. Sabah gün ışımaya başlamıştı. Keklik pınarı yakınlarında üç adet kavak ağacının kıyısında kırk keklik panel oluşturdular.
Kraliçe keklik yüksek bir taşa tünedi. Sağ tarafında iki Kastabala Kekliği düşünceli süzülüyorlardı. Sol tarafta ise iki Kırıkhan Kekliği hem ötüyorlar hem de kanatlarını çırpıştırarak dans ediyorlardı. Soldan birinci keklik söz aldı.
‘’Yazlamazlı Köyüne yakın kurulmuş bir inek çiftliğinde ölümlü bir hastalık vardı. Oraya misafir gelmiş bir derviş on adet keklik burada bulunursa hastalığın geçeceğini söyledi. Gerçekten de kanatları kesilmiş, yarısı kafeste on adet keklik buraya geldiğinde inek ölümleri durdu. Bu keklikler yerdeki parazitlerin sadece erkeklerini yiyorlardı. Dişilerse erkekler olmayınca üreyemediler. Uzak yerlere kaçmaya başladılar. Erkek sesi ve kokusu arıyorlardı. İnek çiftliği sahibi Kamil Söyler keklikle inek hastalığının ilgisi olmayacağını söylemiş, dervişi kovmuştu. Hastalığın birdenbire durması onu çok utandırdı. Bu dervişi bulmak istedi ise de; derviş Arsus Kıyılarında kumların hareketlerini incelemeye gitmişti. Kumların insan yaşamı içim önemini araştırıyordu. Hem de gönüllü ve beklentisiz.
Bu kekliklerin çekirge yerken; dişi çekirge ve erkek çekirge tercihlerinin nedenleri uzun süre konuşuldu. İkinci keklik söz aldı. Çok hırçındı.
‘’Bu insan türü uçmayı bile bilmez. Yediklerinin besin zincirindeki önemini anlamaz. Ayağını bastığı toprağın ve taşların aslında biyolojik hücrelerin fosillerinin kalıntısı olduğunu algılamaz. Görünen her cansızın canlılık evreleri yaşadığını kavramaz. Baktığında karşısındakinin yalan söylediğini bile anlamaz. Düş görmek için uyumaktan başka yolu yoktur. Oysa biz besin zincirinin iyi bir halkası olduğumuz gibi yiyeceklerimizi asla nesli tükenme tehlikesinde olan hayvanlardan seçmeyiz. Neden keklik kardeşlerimiz tutsak orada. Nesli yok olan her tür ilgi alanımdadır ve evrenseldir. Her canlı yaşam zincirinde vazgeçilmez bir halkadır. Bir türün yok olması atomun patlaması gibi öngörülemez dönüşü olmayacak sonuçlara yol açacaktır.’’ Bu konuşmasını panel yöneticisi keklik kesti.
‘’Barış dilini kullanmakta tutarlılığını koru. Keklikler orada karşılıklı bir hizmet için bulunuyorlar. Kendilerine sevgi de gösteriliyor. Üremeleri ve kaçmaları için zaman ve fırsatlar yok edilmemiştir. Şimdi sözü Teke’li panelist göçmen kekliğe veriyorum. Kendisi çok deneyimli ve tüm yaşayanlarla barış yaşamayı ilke edinmiş bir hanımdır.
‘’Ben tüm yaşamımı kaplumbağaların artan nesil tükenme tehlikesi, şartlarını araştırmaya adadım. Bu konuda suçluların timsahlar mı yoksa insanlar mı olduğuna bir türlü karar veremedim. Bu konuda araştırmalarımız Samandağ Kıyılarında yıllarca sürdü. Bağrıaçık Yaylası yakınlarında kurduğumuz Keklik Araştırma Yüksek Okulunda son yıllardaki tüm tezleri topladı. Kaplumbağalar ve kumların yaşamı için yarattıkları doğal işbirliği tezi birincilik ödülü aldı.’’ Konuşmanın burasında arka sıralardan bir keklik kanadını kaldırdı söz istedi. Panel yöneticisi isteksizdi ama sonunda söz vermeye karar verdi.
‘’Timsahlarında çok barışsever olduklarını duydum. Bu arada bazı büyük kaplumbağa türlerinin timsahları bile yedikleri hakkında gazetelerde yazılar okudum. Kaplumbağalar kumların ve kumulların oluşmasında sistematik röle sahiptirler. Kısa sürelerle oksijen almak için su yüzüne çıkmaları gereklidir. Çok farklı türden canlılar ve cansızlarla beslenirler. Çok uzun ömürlü oldukları gibi sadece doğdukları yere gelip oraya doğururlar. Bu özellikleri onları yurtsever yaptığı gibi binlerce yumurtalarıyla hem türlerinin devamını sağlarlar, hem de balıklara, tilkilere, kuşlara besin zinciri olarak katkıları vardır. Deniz kıyılarında oksijen oluşumunda önce kumların, kumulların sonra kaplumbağaların belirleyici önemi büyüktür.’’ Bu konuşma kimi keklikler için çok sıkıcı ve akademik bulundu. Uyuklayanların çokluğunu görünce başkan konuşmasını kesti. Sağ tarafta oturan panelist kekliklerden ikisi Silifkeliydi. Söz sırası onlardaydı.
‘’Uzun yolculuğumda gördüm ki; insanlarda bir tuhaflık var. Buğdaylardaki doyurucu tat nasılsa yok olmuştur. Bunun yerine yedikçe açlık hissi uyandıran GDO’lu buğday üretilmeye başlanmıştır. O eskiden ter kokan, emekçi insanların kokuları şimdi yok olmuş, yapay insan kokuları üretilmiş. Yolculuğumuz esnasında balkonlardaki uyuyan insanların yastıklarına kondum, hiç insan kokusu sezemedim. Eskiden bebek kokusu, ninelerin özel kokuları hissedilirdi. Emekçilerin ter kokuları evlere sinerdi. Evlerde inek, katır, eşek veya tavuk olur onların kokuları insanı cezp ederdi. Hele keçi ve oğlakların mis gibi kokuları yaşam için esans gibiydi. Arsus kıyılarında sazlıklarda çekirge arardık. Oralarda yetişen yabani çiçekler günün her saatinde esans üretirdi. Kum zambaklarının baş döndürücü esansını hiç unutamam. Şimdi gökte ve yerde yapay maddelerin kokusu işgalci durumdaydı.’’ Bu konuşmalar alkışlandı. Kanatları ağrıyana kadar alkışladılar.’’ Yemek molası verildi. Keklik Pınarı yamaçlarından kişi başı dört dişi çekirge ile Tekkoz Yaylasında insanların pek bilmediği mağaralarda saklı bulunan karakılçık buğdaylardan kişi başı on adet ikram edildi. Panel kargaların çevre hakkında verdiği güvenlik bilgileri eşliğinde akşam molası verildi.
Keklik pınarı çevresinden farklı türden kuşlarda etkinliğe gelmişlerdi. Nesli tükendiği sanılan bazı kuşlarda orada ürkek ve gizli adımlarıyla etkinliğe onur verdiler.
Panel yeniden başladığında akşam oluyordu. Güneş batmaya başlamıştı. Dünya barışı ve kültürün gerekliliği üzerine Silifke Keklikleri bilimsel bir konuşma sundular. Alanın çevresinde birçok resim yer almıştı. N. Sezen’in canlıdan daha canlı keçi ve doğa resimleriyle dağın yamacını süslemişlerdi. Özcan Tunç portakal, patlıcan, incir gibi meyvelerin yanında farklı toplumsal etkinlik yağlı boya resimlerini karşı yamaca dizmişlerdi. İnsanların yaşamında sanat yaşam damarıydı. Çok iyi bir koruma ve görüntüleme sağlanmıştı.
Panel çok güzel gidiyordu. Tüm panelistler ve konuklar çok mutluydu. Silifke keklikleri sözlerini bitirmişlerdi. Masaya bir mendil gibi bir nesne düştü. Panel yöneticisi ona kanadının ucuyla dokundu. Sonra yerinden sıçradı. Bu canlı bir varlıktı. Ön koltuklarda uyuklayan yaşlı ve zeki karga konuştu,
‘’Yarasa, bu bir yarasa. Olmalıdır’’ Dedi. Yarasaya bir özgüven gelmişti. Kanadının ucunu iyice kaldırdı. Söz istiyordu.
‘’Haydi, konuş ama çok kısa olsun.’’ dediler.
‘’Tekkoz yakınlarında bir mağaramız var içinde belki de insan ve hayvan yaşamından öncelere ait kalıntılar var. Ben orayı görüp inceleyip yayımlarınıza eklemenizi istiyorum.’’ dedi. Yaşlı karga, panel yöneticisi ve sincap bir oturum kurdular. Oraya yarasa ile beş kişilik bir ekip gitti. Araştırma yapacaklardı. Mağara duvarlarında resim ve yazılar görülmemiş güzellikteydi. Yarasa;
‘’Bu mağara İssos Savaşında dağlı yaban insanlar tarafından kullanıldı. Dariyus’un askerleri darmadağın edilmişlerdi. Mağara Feke dağlarının altından geçtiği gibi öbür yandan da Arsus eteklerine kadar ulaşıyordu. Belen Kanyonunda bir çıkışı bulunmaktaydı. Bir kolu da Keklik Pınarı altından geçip bir yer altı gölüne ulaşmaktaydı. Bu gölde bulunan deniz kaplumbağaları Payas kıyılarında denize çıkarlar, bir kısmı ise bu göle yeniden yumurta yapma zamanı dönerlerdi.
Mağara içinde oldukça büyük yarasalar uçuşuyorlardı. Bunlar asla uçmakta olan avlara ilgi duymuyorlardı. Bazı yılan, fare türleri, karada yürüyen kertenkele türleri onların besinleriydi. Dişileri yemiyorlar yaşlı erkekleri avlıyorlardı. Çok eğitimli bir Feke Kekliği duvar resimlerini çekti.
Birçok hayvan mumyalarından parçalar aldılar. Yaptığı keşiften oldukça memnundular.
Keklik pınarında görüntüler incelendiğinde Samandağ kaplumbağalarının biri görüldü. Üzerine bilim adamları etiketleme yapmışlardı. Açılan yuvalarda henüz çıkamayan yavru kaplumbağalar çok ilgi çekti. Bu fotoğraflar afiş haline getirildi.
Bu afişler Payas, Ayas, Samandağ kıyılarına bırakıldı. Gönüllü bilim adamları mağaralardaki iç göllerde yaşayan bu keşfedilmemiş kaplumbağalar için büyük bir keşif çalışmasına başladılar.
Kekliklerin paneli üç gün sürdü. İspanya ve İtalya’dan gelen keklikler birer zeytin dalı getirdiler. Yok, olma tehlikesi taşıyan türlerin kurtuluşu, sahil ve kumların aşırı kirlenmesi konularında bildirimler sunuldu. Yaşam zincirini kıracak türün yok olacağı hakkında bilimsel söylemler tartışıldı.
Zekâsını kötüye kullanarak, doğayı aşırı kirleterek obur alışkanlıklar edinen insan türünün ilk riskli tür olduğu deklere edildi. İnsan türünü kurtarmak için ne tür önlemler alınması gerektiğine yönelik bir toplantı icrasına karar verildi. Toplantı dağılma aşamasına girmişti. Zeki kargalar bir yığın haberle döndüler. Toplantı tüm türlere ulaştırılmıştı. Ceyhan Irmağından bir kaplumbağa, Payas’tan genç bir tilki, Bir boz ayı ve üç de insan bu toplantıya katılmak için kekliklere dilekçelerini verdiler. Ayaklarına kapanan ve kanatlarını öpenler oldu. Burada öykü yazarı yanıldı, bizce. ‘’İnsan türünden başka hiçbir türde, çıkar ve menfaat uğruna el, etek öpmek yoktur.’’
Yeni gelenlerle Keklik Pınarı yamaçlarında iki gün yaylanın tadı çıkarıldı. Üç insan da burada sürekli onlarla birlikte ormanlarda dolaştılar. Ormandaki tahribatı, orman içinden gördüklerinde çok üzüldüler. Belki de insan olduklarından utandılar. Bunlardan birisi şairdi ve Mersinliydi. Birisi Konya ilinden gelmişti. Emekli tren biletçisiydi. Birisi de Antepli emekli öğretmen bir bayandı.
Üçüncü gün öğleden sonra panel başladı. Ceyhan Irmağından gelmiş su kaplumbağası konuşmaya başladı;
‘’Biz en çok unutulmuş bir türden, bir bölgeden canlılarız. Bizi araştırmaya gelen insanlara çevredekiler çok güldüler. ‘Ceyhan Irmağı’nda Kaplumbağa mı olurmuş? Sizi kim yolladı buraya bizimle dalga mı geçiyorsunuz?’ Diye sorular sormuşlardı. En sonunda bu konuda etraflıca bilgisi olan araştırmacı Yazar Alişan Karahan, ayrıntılı bilgiler verdi. ”Tüm ırmaklar denize ulaşırken taşıdıkları canlılardan birer parça götürür yanlarında. Bunun en bariz örneği Yumurtalık Yelkuma ve Karataş Akyatan ve hurma boğazı dalyanlarıdır. Yine Muğla Köyceğiz ırmağı Dalyandaki Caretta Caretta kaplumbağalarını denize ulaştıran Irmaklardır. Ceyhan ve Seyhan ırmakları öyle canlıdır ki; Toroslardan ve Çukurova’nın o güzel bin bir çeşit canlılığını taşır. Akdeniz’i bu öykünüzde öyle gerçekçi anlatıyorsunuz ki ırmakların, doğanın yaşam damarı olduğunu. Eğer ırmaklar ölürse, doğada yaşam kalmaz. Son seller bunun belirgin özelliğidir. Benim bir akrabam Payas Çöplüğünde katı atık toplar. Çöp arabalarında poşete konulup atılmış kaplumbağalara çip (yonga) yerleştirmişlerdi. Sonra uydudan izlemişler. Aynı kaplumbağa atıldığı bahçeye uzun süre sonra geri dönebilmişti. Bu düşmanca eylem üç kez tekrarlanınca bir grup bilgili kişiyle bu kişiyle görüşmüşlerdi. Sonuç olarak bu kaplumbağanın yaşam için yararlarını bilimsel bir dille başarılı bir biçimde anlatmışlardı. Adamı ikna etmek oldukça zor olmuş ama ilerde bu adam daha da ileri düzeyde bir hayvan sever olmuştu. Şimdi kaplumbağalarla aynı odada kalıyorlardı. Sanki sohbet ediyor gibiydiler.’’ Ömrünü Ceyhan’da geçirmiş eğitimli insanlar bile bu ırmakta kaplumbağa yaşadığını bilmiyorlardı. Oysa bizim Irmağa ve ırmaktaki canlılara katkılarımız, ırmak kumlarının yaşantı zenginliğine, besin zincirine yumurtalarımızla yaptığımız katkılar, türünü abartmış balık çeşitlerine orantılı baskımız araştırma konusu olmalıydı.’’ Büyük bir alkış alan konuşmaları derhal kayıtlara geçti. Tüm dünya basın ve yayın organlarında ilgiyle izlendi. Sıra Antalya’da deve üzerinde gelmiş olan ressam Nuri Sezen’in Siyah kedisindeydi. Geldiği saatten beri bir kraliçe edasında gezen bu kedi herkesin güvenini kazanmıştı Kedi severleri algılıyor onlara yaklaşıyor, kendini sevdiriyordu. Keklik sürüsü içinde geziyor, keklikler kendisini görmezlikten geliyordu. Sözlerine şöyle başladı;
‘’İnsanların en yakın dostlarındanız. Onların tüm oburluklarına hoşgörülü davranırız. Bazen bizi yalancıktan sevdiklerini görürüz. Doyasıya sevip bıktıktan sonra poşetle çöp kutusuna atılan yavru kedi öykülerini duymuşsunuzdur. İnsanların acılarını anlarız. Bir kuyruk dokunmasıyla tüm psikolojileri düzelir. Tırnaklarına dokunduğumuzda şekerleri düşer. Gözlerine derince kedi gülümsemesiyle baktığımızda onlarda dertlerini unutur ve ağlayacak yerde gülmeye başlarlar. Atölyemize geldiğinde şair Ali bize çok sevimli yaklaştı. Bakımlı ve sevimli oluşumuz ona ilham verdi. Antalya’daki imza gününden sonra iki öyküsünü kediler üzerine yazdı. Kedi haklarında söyleyeceklerimi bir yazılı bildirge ile sundum. Lütfen yavru kediler yok edilmesin.’’ Ardından öksüz serçe yavrusu masaya davet edildi. Çok terliydi. Ağlamıştı. Görevli keklik ona küçük bir mendil verdi gözlerini sildi. Bir şiir okudu. Ardından şunları söyledi.
‘’ Yaşamıma iki şairin masasında başladım. Beni ölümden kurtardılar ve hayvan bakımevine yolladılar. İnsanların diğer türlere karşı kimi kez çok duyarlı olduklarını söylemeden edemem. Ben sadece aşırı beton yığınlarından şikâyetçiyim. Eski usul evlerim çatılarında, pervazlarında, taraçalarda yuva yapacak olanağımız çoktu. Şimdi betonla yalıtılmış evler sonucunda yuva kurma ve barınma sorunlarımız aşılmaz oldu. Biz her yerde insan varlığı oldukça serçe sürüsü oluştururuz. İnsanları asla yalnız bırakmayız.’’ Konuşması böyle uzayıp gitti. Sıra emekli tren bekçisine geldi.
‘’Ben yaşamım boyunca kargaların arkadaşlığını gördüm. Beni hiç yalnız bırakmadılar. Tren Payas’tan yola çıkıp uzaktan ışığı görününce kargam gelir bağırırdı. Treni sesleriyle karşılarlardı. Tren yolcuları kargalara ne verirlerdi bilmiyorum. Belki de çöpe atılan bazı simit parçaları onların umuduydu. Yağışlı günlerde denize dönerek gaglardı. Güneşli günlerde dağdan tarafa bakar gaglar ve gökyüzünde uçup iki tur atardı. Bu kırk yıl böyle sürdü. Hiç kimse beni kargam kadar güzel anlamadı ve teselli etmedi. Ceyhan’a iki gün akraba ziyareti yapmaya gittiğimde kendisi de büyük ağaçların birinde sesini duyururdu.

Devamı var…